PROLETARYA
DİKTATÖRLÜĞÜ
ve PARTİ PROGRAMI
R.
Yürükoğlu
Bu yazıda, proletarya diktatörlüğü kavramını ele alacağız. Önce, Marksizmin bazı önemli önermelerini kısaca hatırlayalım.
Devlet nedir? Devlet
demek, diktatörlük demektir. Sınıf çelişkilerinin uzlaştırılamadığı
yerde, zamanda ve ölçüde ortaya çıkmıştır.Üretim ilişkilerine
egemenliği yoluyla üretken güçlerin dağılımını
denetleyen sınıf, üst yapıda da egemen olur. Dolayısıyla,
üst yapıdaki sınıf egemenliğinin, biçimi ne olursa olsun,
özü yönetici sınıfın diktatörlüğüdür. Sınıfların
varlığını kabul eden, bu gerçeği de kabul etmek zorundadır. Diktatörlük, doğrudan güce dayanan ve hiçbir yasayla sınırlanmayan yönetim demektir. Her devlet, toplum üzerindeki erkini bir yasalar sistemi aracılığıyla kurar ama bu yasalar onun erkinin temeli değildir. Devlet erkinin temeli, sınıflar arasındaki güç ilişkisinde, sınıf kavgasında yatar. Sınıf kavgasında güçlü çıkan sınıf kendi yasalarıyla beraber gelir ve şiddetini o yasalar yoluyla uygular. Devlet erki yalnızca tek bir sınıfa ait olur. Devlet, sınıf kavgasının ürünü olduğundan, yalnızca yönetici sınıfın aracıdır. Devlet ne zaman ortadan kalkacaktır? Devlet, türdeş toplum anlamında, işbölümünün kalkması anlamında sınıfların yok olmasıyla ortadan kalkacaktır. Proletarya diktatörlüğü tarihsel bir eğilimdir. Keyfi bir istem değil, insan isteğinden bağımsız nesnel bir oluşumdur. Komünizm bir tarihsel eğilimse, yani eninde sonunda komünizme gidiyorsa dünya, pembeleşmiş bazı kesimlerin söylemiyle sosyalizme bir ütopya demeyeceksek, devlet sınıf kavgasının ürünüyse ve ancak tek bir sınıfa ait ise, burjuvazinin devletinden sonra gelecek devlet, işçi sınıfının devletidir. Dolayısıyla, proletarya diktatörlüğü, sosyalizme geçişin bir biçimi değil, sosyalizmin ta kendisidir, komünizme geçiş döneminin devletidir. Bir
başka deyişle, proletarya diktatörlüğü bir siyasal rejim
değildir. Diktatörlük
devletin özüdür, her devletin özüdür. Proletaryanın
devletinin de özü proletarya diktatörlüğüdür. Her devlet
bir diktatörlüktür. Farklı biçimler alabilir. Avrupada,
Amerikada devrim olduğunda, devletin ne güzel demokratik biçimler
aldığını göreceğiz. Rusya gibi tarihin karanlığından çıkmakta
olan bir ülkede çıplak bir siyasal diktatörlük olmuş.
Ancak, proletarya diktatörlüğü bir siyasal rejim değildir,
devletin özüdür. 1
Devlet aygıtı, erkin maddi tabanıdır
Devlet aygıtı, ekonomide ve toplumda egemen olan sınıfın erkinin varoluş biçimidir. O olmadan, erk de yoktur. Devlet aygıtı olmadan yönetici sınıf, kendi iç çelişkilerini bastırmayı, sınıf çıkarlarını birleştirmeyi ve öteki sınıflara karşı birleşik bir politika yürütmeyi başaramaz. Belirli bir üretim biçimi üzerinde yükselen her tarihsel çağ, belirli bir devlet biçimi yaratır. Yönetici sınıf her çeşit devlet aygıtını kullanamaz; sınıf mücadelesinin yeni biçimlerine koşut, tarihsel olarak zorunlu biçimler içinde kendisini örgütlemek zorundadır. Örneğin, burjuvazinin sınıf yönetimini örgütlemek için feodal-dinsel tip devlet tamamıyla yetersiz kalır. Aynı durum proletarya diktatörlüğü için de geçerlidir. Burjuva hukuku, yürütmenin egemenliğindeki parlamenter sistem, halkın her çeşit denetiminden uzak bürokrasi, eski eğitim sistemi, bunlar işçi devletinin içinde örgütlenebileceği biçimler değildir. 19. yydan bu yana ama hele günümüzde bürokrasi çok büyümüştür. Bu büyüme, devletteki işbölümünde muazzam bir büyümeyi anlatır. Bu işbölümü maddi toplumsal ilişkilerdir, kurumlardır, belirli uygulamalardır ve ideolojik alışkanlıklardır. Siyasal ve toplumsal devrim gerçeklik kazanacaksa, bu işbölümü uzun, zor ve inatçı bir sınıf mücadelesiyle parçalanmalıdır. Proleter devriminin ana sorunu, parlamentoya, hükümete ve yüksek memurluklara emekçi halktan insanları yetiştirerek getirmek değildir; işçi ve emekçi halk kendisini (ve dolayısıyla devleti) nasıl yönetebilecektir sorunudur. İşçi devrimi, erkini koruyabilmek için ne tip bir devlete gereksinim duyar? Burjuva tipi devlete değil, yeni tip devlete, Leninin sözleri ile Komün tipi, Sovyet tipi, ya da belki üçüncü bir tip devlete gereksinim duyar. [1] Burada önemli olan belki bir üçüncü tip belirlemesidir. Dünya komünist hareketinin yaptığı çok büyük yanlışa düşmemizi engeller. Proletarya diktatörlüğünü bir iki modele ya da bir iki örgüt biçimine sınırlamaktan bizi kurtarır.
Lenin,
özellikle Sovyet Anayasası ve burjuvazinin oy verme hakkından
yoksun bırakılması gibi konularla ilişkin olarak sürekli
bir noktayı vurguladı ki, Sovyet devlet kurumları, bir
model değildir. Proletarya diktatörlüğü bir tarihsel
eğilimdir demiştik. İşte Sovyetlerde ortaya çıkan kurumlar
da, eksik ve hatalı da olsa, bu eğilimin dışa vurumudur.
Daha büyük anlamlar yüklememek gerekir.
Sovyetlerin önemi, proletarya diktatörlüğünün bir
tarihsel eğilim olduğu gerçekliğini kanıtlamış olmasındadır.
Daha önceki Komün gibi. Daha sonraki tüm devrim ya da devrim
girişimleri de bu eğilimi başka kurumlarla kanıtlamıştır:
İtalyan fabrika konseyleri, Şili işçi kordonları, Çin halk
komünleri vb. 2 Proletarya diktatörlüğünün özü, belirli kurumlar değil, sınıf mücadelesidir Proletarya diktatörlüğünün özü, belirli kurumlar değil, sınıf mücadelesidir belirlemesi, yaşamsal önem taşıyan bir noktadır. Proletarya diktatörlüğünü ve sınıf mücadelesini bizim devrimci hareketimizin anladığı gibi tek yanlı anlamamayı dayatır. Sınıf mücadelesi, ekonomik, siyasal, kültürel vb, her alanda ve çok uzun süre gidecek bir mücadeledir. Proletarya diktatörlüğü ise, belirli kurumlar değildir, sınıf mücadelesidir. Lenin, özellikle Sol-Komünizm'de [2] önemli bir soruna değinir: Kapitalist ilişkiler yalnızca basit meta üretiminden yeniden doğmaz. Devlet aygıtı ve üretim aygıtı içinde varolan burjuva ilişkilerinin beslediği alışkanlıklardan da doğar. Tüm sınıflar bu ilişkiler içindedir. Burada, ekonomik ilişkilerle doğrudan bağlı olan ve tüm bir eğitim ve meslek sistemi tarafından yaratılan ve beslenen, kararnamelerle kaldırılamayacak ilişkiler söz konusudur. Lenin'in bu söyledikleri şu anlama gelir ki, kapitalizmden miras kalan işbölümü biçimlerini, her ortak mülkiyete ve planlamaya geçiş ortadan kaldırmaz. Bu ortak mülkiyete ve planlamaya geçişe, bunlara uygun, bunları çağıran bir üretken güçler düzeyinin de eşlik etmesi gerekir. Çünkü, işbölümünü belirleyen, üretken güçlerdir, kullanılan gereçler ve kullanılan teknolojidir. Burjuva devlet aygıtının yıkılması, el değmedik tek bir köşe bırakmayan zorlu bir mücadeledir. Tüm devlet aygıtının yıkımı ve yerine toplumun maddi ve kültürel yaşamının yeni siyasal örgüt biçimlerinin konması bir anda tamamlanamaz, bir anda ancak başlayabilir. Lenin, Devlet ve Devrimde bu düşünceyi bürokrasi bağlamında ele alır. [3] 1920de, Rus Devriminin evrensel geçerlilik taşıyan yönünü anlatırken, bu soruna yeniden döner. Eski devleti yıkım sürecinin uzun bir sınıf mücadelesinden başka hiçbir yolla başarıya ulaşamayacağını söyler. Dönüp dönüp aynı şey söyleyeceğim, proletarya diktatörlüğü sınıf mücadelesidir. Burjuva kurumlarının bir anda kaldırılması ve yerine saf proleter kurumların konması gibi düşünceler işçi sınıfının davasına zarar verir, vermiştir. Böyle düşünceler, parlamenter yaklaşımın ters yüz edilmiş biçiminden başka birşey değildir. Çünkü belirli örgüt biçimlerini (Komün, Sovyet, işçi konseyleri, işçi denetimi, vb.,), kapitalizmden sosyalizme geçişde her derde deva olarak ele alır. Proletarya diktatörlüğü nedir dediğimizde, hepimizin kafasına bazı örgüt modelleri gelir. Bu modeller önemsiz değildir ama bunlar yalnızca biçimlerdir. O biçimlerin, asıl önemli öğesi ortada olmaz ise, hiçbir işe yaramadığını tarih göstermiştir. Leninin düşüncesinde ilk sırada kurumlar değil, sınıf mücadelesi vardır.
Yığınları
devlete karşı mücadele içinde eğitirken, çeşitli eğitim
ve eylem biçimlerini, çeşitli taktikleri birleştirmek
zorunludur. Çünkü devlet aygıtı (özellikle siyasal ve
ideolojik aygıtlar) yalnızca ve basitçe yönetici sınıfın
örgütü değildir. Yığınların önündeki görev, tümüyle
kendilerinin dışında olmayan birşeyi yıkmaktır.
Kendilerinin de içinde yaşadıkları dünyayı yıkacaklardır.
Bu görev inanılmayacak kadar zordur, çünkü yıkılan eski
biçimler, yeni getirilen biçimlerin içinde tekrar tekrar
ortaya çıkabilir. Örneğin, Sovyetlerin içinden
parlamentarizmin yükseldiği gibi. Bakın Lenin ne diyor:
Sevgili
boykotçular ve parlamento karşıtları, muazzam devrimci
olduğunuzu düşünüyorsunuz. Oysa gerçekte, işçi sınıfı
hareketi içindeki burjuva etkilere karşı mücadelenin, göreli
küçük zorluklarından korkuyorsunuz. Görmüyorsunuz ki,
burjuvazinin alaşağı edilmesi ve siyasal erkin proletarya
tarafından zaptı, bu aynı zorlukları ölçülemeyecek denli
büyük boyutlarda yaratacaktır... Sovyet yönetimi altında sizin ve bizim proleter
partimiz çok daha fazla sayıda burjuva aydınınca istila
edilecektir. Sovyetlere, mahkemelere ve yönetime sızacaklardır.
Komünizm kapitalizmin yarattığı insan malzemesi dışında
kurulamayacağına göre, burjuva aydınları sürülemez ya da
yok edilemezler. Mutlaka kazanılmalı, yeniden biçimlendirilmeli,
asimile edilmeli ve yeniden eğitilmelidirler. Tıpkı, kendi küçük-burjuva
önyargılarını bir vuruşta, bir mucizeyle, ... bir slogan
buyruğuyla, bir karar ya da direktifle terketmeyen proleterleri,
ancak küçük-burjuva etkilere karşı uzun ve zor bir yığın
mücadelesi sürecinde yeniden eğitmek zorunda olduğumuz gibi.
Sovyet yönetimi altında, Sovyetlerin içinde, Sovyet yönetiminin
içinde bu aynı sorunlar ... yeniden yükselmektedir. ... Sovyet mühendisleri, öğretmenler ve fabrikalarda
ayrıcalıklı, yani en yüksek nitelikli ve en iyi konumlardaki
işçiler arasında, kesinlikle burjuva parlamentarizmine özgü
tüm olumsuz özelliklerin sürekli canlanışını izliyoruz ve
ancak proleter örgüt ve disipline dayalı yorulmak bilmez,
uzun ve sürekli bir mücadeleyle bu belayı adım adım
yeniyoruz. [4]
Bundan daha açık söylenemez. Biçimlere, kurumlara takılırsak, kurumları kurduk tamamdır artık diyoruz. Oysa öyle değil, o kurumlar da tam tersine dönebiliyor. Lenin bir başka yerde de, Sovyet devleti kurduk ama altından Çarlık devleti çıktı diyor. Parlamentarizm ve bürokratizmin yeniden doğması sorunu, yani, burjuva devlet aygıtının devrimci yıkıma karşı direnişi sorunu, bireylerle ilgili bir sorun değildir. Burjuva aydınlara öfkelenmeyle, onları toplama kamplarına yollamayla, onların yerine eski toplumun mikroplarına karşı aşılı işçileri getirmeyle çözülebilecek bir sorun değildir. Sorun bireyleri değil, yığınları, yığınların içinde bulunduğu pratiği, ekonomik ve toplumsal ilişkileri ilgilendirmektedir. Bu durumu değiştirebilmek için, yığınların önce bunu anlaması gerekir. Geriye bakınca daha iyi görülüyor ki, işbölümü, sınıflı toplumda sürekli olarak yeniden üretilen ve sosyalizme insan malzemesiyle birlikte miras kalan toplumsal ilişkiler sisteminin bu maddi temeli, burjuva devlet aygıtına o şaşırtıcı direnme yeteneğini veren kaynaktır. Bu nedenle, yine bugün daha iyi anlaşılıyor ki, bu işbölümüne karşı üretimin içinde ve dışında (şiddetli ve barışçıl, askersel ve ekonomik, eğitsel ve yönetsel) mücadele, devrimci dönüşüm için kilittir. Yinelersek, tüm devrim deneyimlerinin gösterdiği gibi, proletarya diktatörlüğünün özü, sınıfsız topluma geçiş dönemi boyunca hiç değişmeden sürecek ve devrimci rolünü oynamaya devam edecek belirli tip kurumlar değildir. Kurumlar, örgütler, kendi başlarına, devrimin her somut aşamasında proletarya diktatörlüğünün gereksinimlerini ancak bir ölçüde karşılarlar. Tüm bu kurumların, örgütlerin, biçimlerin yanı sıra başta gelen öğe, sınıf mücadelesidir. Bir başka deyişle, yığınların her alanda aktifleşmesi ve erke iradesini yansıtmasıdır. Demek ki, tüm bu kurumların, örgütlerin, biçimlerin yanı sıra başta gelen öğe, aktif yığın demokrasisidir. Aktif yığın demokrasisi yasayla, kararnameyle yaratılamaz, kurumlara, örgütlere bağlı değildir. Ancak yığınların siyasal sahneye çıkmasıyla kazanılır. Bu söylediğim, proletarya diktatörlüğü teorisinin de özüdür.
Aktif
yığın demokrasisi konusunda Rus Devriminin dersleri sürekli
olarak, yığın demokrasisinin gelişmesinin dayandığı ama
hiçbir zaman çözülemeyen iki büyük pratik soruna işaret
eder. 1.
İlk sorun işçi sınıfı ile aydınlar, üreticiler
ve memurlar olarak küçük burjuvazinin bağlaşıklığı
sorunudur. Bu bağlaşıklık ancak işçi sınıfını küçük
burjuvaziyle karşı karşıya getiren çelişkileri aşmak için
mücadeleyle yaratılabilir. İşçi sınıfı küçük burjuva
yığınları yanına çekemezse, proletarya diktatörlüğü de
olamaz.
2.
Yığın demokrasisi anlayışı içinde, ilk sorunun
yanıtını belirleyen ikinci bir sorun yatar: Proletaryanın yığın
örgütleri konusu. Rus Devriminin erki ele geçirmesini olanaklı
kılan, görülmedik bir yığın hareketinin varlığı ve bu
hareketin, gereksinim duyduğu örgüt biçimini Rus devrimci
geleneğinde bulmuş olmasıdır. Bu, Sovyetlerin, birbiriyle çelişen
ikili yapısını anlatır: Yeni tip devlet aygıtının
embryosu olmak ve devletten ayrı olarak yığınların doğrudan
örgütü olmak. İşte bu nedenle Ekim Devrimi burjuva devlet
aygıtını yıkabilmiştir. İşte tam da bu nedenle, ne zaman ki Sovyet devriminde yığın hareketi zayıflamaya başladı ve yine ne zaman ki, öznel hatalar sonucu yığın hareketi devrimci amaçlarından saptırıldı, yığın örgütlerinin içi boşaltıldı ve bu örgütler yığınları denetlemede bürokratik araçlar durumuna dönüştü, işte o zaman karşı-devrimci eğilimler devlet düzeyinde gelişmeye başladılar. Sorunlar
değişir, mücadelenin yönü değişir, bir süre önce
devrimci rol oynamış örgütler, tıpkı Sovyetler gibi, yönetsel
kurumlara dönüştükleri için, eski rollerini oynayamaz
olurlar. Tüm bunları dikkate alınca Sovyet deneyinden net bir
sonuç daha ortaya çıkmaktadır. Günümüz dünyasında (yarınlarda
bu durum da değişebilir) komünist
partisinin proletarya diktatörlüğündeki yöneticilik rolünü
yerine getiriş biçimi, başarının ya da başarısızlığın
başta gelen öğesidir. 3 Proletarya
diktatörlüğü, parti diktatörlüğü değil, işçi sınıfının erkidir Marks, proletarya diktatörlüğünü, halkın, halk için hükümeti (Fransada İç Savaş) olarak tanımlamıştır. Sovyet sistemi ise, partiyi, proletarya diktatörlüğünün ve işçi sınıfı çıkarlarının tek sözcüsü olarak görmüştür. Böyle olunca da, demokrasi iddiaları, burjuva demokrasilerinden daha az yalan olmamıştır. Tek parti sistemi, tipik özelliği olan tek adaylı seçimleriyle, oylamayı oyun yapmıştır. Hatta, bu oyun seçimler bile yöneticilerin ancak küçük bir azınlığını seçebilmiştir. Bunlar genellikle yerel Sovyetlerin temsilcileridir. Hükümet görevlilerinin çoğunluğu ve ekonomik kuruluşların direktörleriyle, menecerlerinin tamamına yakını (nomenklatura) atanmışlardır. Aktif yığın demokrasisi kavramının, halkın parti otoritesini denetleyebileceği gerçek ve genel seçimlerle yan yana getirilmesi hem teorik, hem pratik bir zorunluluktur. Bu yapılmamışsa, düşünce özgürlüğü, toplumun bilgiye ulaşma hakkı, bireysel özgürlükler gibi demokratik kavramlarla işçi demokrasisinin bir ilgisi kalmaz. Bu haklar tüm Sovyet Anayasalarında yer almıştır. Ancak, tüm toplumsal iletişimi parti elinde tutarsa ve kendisini eleştirenlerin aynı zamanda hem savcısı, hem yargıcı, hem de polisi olursa, orada tüm haklar yok olur. Devrimin hemen ardından gelen olağanüstü karmaşık ortamda proletarya diktatörlüğünün Komünist Partisi eliyle uygulanması zorunluluğuna Lenin'in yaptığı vurgu, daha sonra haksız yere, yaşayan sosyalizmin siyasal sistemini rasyonalize etmede Stalin'e dayanak sağlamıştır. Tabii ki bu, Lenin'in yaklaşımını değil, Stalin'in niyetlerini yansıtmıştır. Stalin'in yukarıdan devrimiyle birlikte, merkezi planlama, endüstride, ticaret ve maliyede, tüm devlet dışı kuruluşları yok etti. Kollektifleştirme, tarımdaki neredeyse tüm özel işletmeleri ortadan kaldırdı. Bunların sonucunda, tüm ekonomik yaşam devlet denetimi altına girdi. Ve devlet de tek partinin denetiminde. Belirli bir süre için bu sistemin pratik avantajları da oldu. Karar alma ve uygulama hızlı işledi. Seçilen politikalara halkın karşı çıkışı engellendi. Ancak, sistemin çöküş biçiminin gösterdiği gibi, komünist partisinin tüm gücü kendi elinde toplamada, her çeşit siyasal muhalefeti yok etmede gösterdiği başarı, çok sahte bir başarıymış! Partinin siyasal liderlik rolünün, partiyle devletin birleşmesine varmaması, tersine, devletin işleyişi üzerinde yığınların sürekli genişleyen denetimini sağlaması için ne yapılabilir? Yığınların kendi deneyimi temelinde, bu deneyimin karşılaştığı engellerin çözümlenmesi temelinde, Lenin, sürekli olarak partiyle devleti ayırmanın, yönetimde devlet tekelini kaldırmanın ve bu görevleri toplumsal örgütlere devretmenin araçlarını aradı. Bürokratik deformasyona karşı tek gerçek silah, yığınların girişimi, kültürü ve örgütlenmesiydi. Bu nedenle, emekçi halkın doğrudan temsilcilerinden oluşan İşçi ve Köylü Denetimini yeniden örgütlemek ve onunla yönetsel aygıtı sürekli denetlemek, Lenin'in, ölümünden önceki son çabalarından birisiydi. Herşeyden önce bu, partinin kendisini bir devlet organına dönüştürme eğilimini durdurma girişimiydi. Çünkü bürokratik deformasyon bir raslantı değildir. Değişik derecelerde ve değişik ve değişen biçimlerde, her devlet için söz konusudur. İşin gerçeği, çelişki proleter devletin kendi içindedir. Burada, eklenmesi gereken 2 önemli nokta daha vardır. Birincisi, devlet aygıtını yıkma amacı, yalnızca olumsuz bir amaç gibi gözüküyor. Oysa, gerçekte, tarihte benzeri olmayan bir yaratıcılık ve örgütlenme çabasını anlatır. İkincisi, proletarya diktatörlüğü, bu devletin aktif yığın demokrasisi ile olan bağı sonucunda ortaya çıkan bir devlettir. Proletarya diktatörlüğü budur, yalnızca bir devlet aygıtının bir başkasıyla değiştirilmesi değildir. Hem yeni devlet aygıtının kurulması ve hem de daha ilk andan devletin ortadan kalkması sürecinin başlatılmasıdır. Birinci yönün anlamını veren bu ikinci yöndür. İki yönü birbirinden ayırmak büyük bir yanlış olmuştur. Burjuva devletinin yıkılması ile devletin sönüp gitmesi ayrı tutulduğu sürece, Marks'ın, proletarya diktatörlüğü aynı zamanda devlet olmayan devlettir sözleri muammaya döner. Daha ilk andan sönüp gitme yoluna girmemiş (yani ancak deneyle öğrenilebilecek çeşitli yollarla siyasal liderliği topluma terketmeye başlamamış) devletin, hiçbir şekilde yeni tip devlet olma şansı yoktur: Olacak olan, eski devletin dirilmesidir. Parti işçi sınıfının en ileri kesimlerini örgütler, sınıfa öncülük eder, sınıf da devlet olarak örgütlenir ve tüm halkı devlet işlerine çeker. Demek ki, devlet ve parti birbirine geçmeden işleyecektir. [5] a Ancak, işçi sınıfının zaten çok küçük olduğu dev bir ülkede, proletaryanın büyük bölümü iç savaşta ölmüş. Ekonomi çöktüğü için bazı kesimleri de deklase duruma düşmüş. Öte yanda, ülke, dolayısıyla kültürel düzey çok geri. İşçi sınıfı devlet olarak örgütlenme hakkını alıyor ama bu hakkı nasıl kullanacağını bilemiyor. En iyi bilenler partide toplanmış. Kaldı ki, Lenin onlardan da şikayetçi. Güzel yasalar çıkardık ama, bunların tanıdığı hakları, partililer bile kullanmıyorlar diye yakınıyor. [6] Bu durumda, devlet geri kayıyor, parti öne çıkıyor. Parti üst organları, devletin en ayrıntı işlerini bile görüşür oluyor. Lenin, partiyle devleti ayırmak için uğraşıyor ama olamıyor. [7] Lenin, yaşamının son yıllarında devlet konusuna eğildiğinde görüyor ki, bu devlet, sosyalist bir devlet olmak bir yana, düpedüz Çarlık kalıntısı [8] bir devlettir ve baştan sona yeniden kurulması gereklidir. Ve devleti yeni baştan örgütlemek için bir plan yapıyor. Plana göre, devletin yeniden kurulması, İşçi-Köylü Denetimi Halk Komiserliği'nden başlayacaktır. Var olan durumun zaafı şudur: İleri işçiler partide toplanmış ve parti devletin önüne geçmiş. Öyleyse, partinin otoritesinden yararlanarak devlet düzeltilmeli, ki partiden ayrılabilsin. İşçi-köylü Denetimi, partinin, MK ile aynı yetkilere sahip Merkez Denetim Komisyonu'na bağlı olarak çalışmalı, bu yapıya alınacak işçiler sıkı bir eğitimden geçirilmeli, yeni yapı büyük bir saygınlık kazanmalı ve çeşitli yollardan toplumun ve devletin her alanını didik didik eleştirmeli ve düzeltilmesi için yol göstermelidir. [9] Bu planın da, olması gerekenle olabilecek olan arasında bir uzlaşma olduğu açıktır. İşçi-köylüyü eğiterek, ileri partili işçilerin denetimine vererek, taban denetimi örgütleyerek devleti düzeltmeyi amaçlıyordu. Aynı zamanda, partinin de bu yoldan halkın nabzını daha iyi tutabileceğini düşünüyordu. Bu plan, parti ile devleti birbirinden ayırmamaktadır ama bunu, devlet ileride partiden ayrılabilsin diye yapmaktadır. Lenin devleti yeniden örgütlemek için plan yaparken, sürekli olarak Avrupa ölçütlerinden söz eder. Bu ölçütler gerçek bir işçi devleti için çok mütevazi olabilir ama Çarlık-serflik kültürüyle yoğrulmuş bir ülke için büyük ilerlemedir der. [10] Rusya uygar değil, sosyalizm uygarlık ister diyen Kautskiye, öyleyse biz de önce uygarlığı yaratırız diye yanıt verir. [11] Sovyet devletinin de, "bürokratik deformasyonları" olan, "geçici tipte bir proleter devleti" olduğunu söyler. [12]
Lenin
geçiciyi, bugünden yarına anlamında kullanmaz. 4
Parti programında proletarya diktatörlüğü sözcüklerinin
yer alması zorunlu mudur?
Komünist Partisinin programında proletarya diktatörlüğü sözcüklerinin yer alması zorunlu değildir. Proletarya diktatörlüğü çeşitli biçimlerde tanımlanabilir. İşçi sınıfının devleti, sosyalist devlet, halkın kendi kendini yönetimi, halkın, halk için hükümeti, bunlar Marks ve Engelsin çeşitli yazılarında kullandıkları tanımlardır. Devlet demek diktatörlük demek olduğu için, proletarya diktatörlüğünü de tarihsel bir eğilim olarak kabul ettiğimiz için, bunların hepsi proletarya diktatörlüğü anlamına gelir. Hangi tanımı kullanırsanız kullanın, önemli olan, bunun özünün sınıf mücadelesi olduğunu anlamak ve anlatmaktır. Şu kurum bu kurum değil, halkın siyasal arenaya çıkmasını sağlayacak bir demokratikleşme. Kavramın özüne değil de, sözcüklere önem vermek, skolastiktik bir yaklaşımdır. Tarih gösterdi ki, proletarya dikkatörlüğü sözcüklerini KP programlarına koymak hiçbir şeye engel değildir. SSCBde programa koydular ama devlet 1930larda proletarya diktatörlüğü olmaktan çıktı gitti. 1980lerin sonlarında yıkılanın da proletarya dikkatörlüğü olduğunu hiç kimse iddia etmiyor. 1917de kurulan devlet proletarya diktatörlüğü idi. Ve Lenin, bizim devletimiz en ileri burjuva demokrasisinden daha demokratiktir derken haklıydı, çünkü yığınların büyük bir hareketliliği vardı. Ama Leninin ölümünden sonra, o kurumlardan emekçiler dışlandılar, dolayısıyla o kurumlar bir süreç içinde proletarya diktatörlüğü olmaktan çıktılar. Öyleyse, önemli olan, ne yapmak gerektiğini bilmek, önemli olan sınıf mücadelesidir. Yani, artık tamam, proletarya diktatörlüğünü, onun kurumlarını kurduk değil. İşin ucunu bırakırsan, o kurumların içinden yeniden burjuva devleti çıkıyor. Bunu bilmeliyiz, buna karşı KGB ile filan mücadele edilemeyeceğini anlamalıyız. Buna karşı ancak yığınlarla birlikte mücadele edilebilir. Proletarya diktatörlüğü sözcüklerinin içi böyle doldurulduğu zaman bir anlam taşır. Proletarya diktatörlüğü nedir? Sovyetler, komün, vb., yetmiyor. Sınıf mücadelesidir, aktif yığın demokrasisidir! Komünist partisinin programında proletarya diktatörlüğü sözcüklerinin yer almasında bir zorunluluk varsa, bu zorunluluk gösterilmelidir. Proletarya diktatörlüğü sözcüklerinin programında yer almadığı bir partinin neden düzgün bir komünist partisi olmayacağı açıklanmalıdır. Böyle bir zorunluluk söz konusu olsaydı, herhalde Marks ve Engelsin yazılarında bu zorunluluğu bulurduk.
Kullandığımız dil ve yaklaşım, kurmak istediğimiz
devleti işçiye doğru anlatıyor mu, anlatmıyor mu? Yanlış
bilinç vermeden, burjuva devletine saygınlık ya da güven
kazandırmadan söyliyebiliyorsak, bu devletin yerine kurulacak
devletin eski devletten farklı olacağını anlatabiliyorsak,
bunu programda somutlaştırabiliyorsak, bir sorun yoktur. Önemli
olan, programda, Türkiyenin somutunda bunu nasıl uygulayacağımız
konusunda doğru formülasyonlar getirmektedir. 5
Proletarya diktatörlüğü kavramının içeriğinin
programda yer alması komünistliğin ayracıdır
Proletarya diktatörlüğü sözcüklerinin programda yazılı olmasından çok daha önemli olan, onun içeriğinin programa yansımasıdır. Sonuçlar olarak, önlemler olarak, anlayış olarak. Türkiye devrimci hareketinin kadrolarının büyük bir çoğunluğu, proletarya diktatörlüğünün ne olduğunu bilmemektedir. Onu bir yönetim biçimi gibi anlamakta, sorgusuz sualsiz kurşuna dizmek diye algılamaktadır. Devlet de bunu, halkı sosyalizmden soğutmada bir araç olarak kullanıyor ve yasaktır diyor.
Bu
ortamda proletarya diktatörlüğünün özünü ve içeriğini
anlatmak daha da büyük bir önem taşıyor. 6 Proletarya
diktatörlüğünün
özü programa nasıl yansıyacaktır?
Proletarya diktatörlüğünün özünü programa yansıtmak, aşağıda göreceğimiz gibi, zor değildir. Asıl sorun, bu devletin alacağı somut biçimdir, getireceği örgütlenmedir. Türkiye somutunda proletarya diktatörlüğü hakkında söylediklerimizin koşutu olacak örgütsel biçimler, ağırlığıyla, dünya devrimlerinden kopyalanamaz. Bu noktada kişilerin ya da partilerin örgütsel biçimler önermesinin de hiçbir hükmü yoktur. Söz konusu örgütsel biçimler, her zaman ülke sınıf mücadelesinin içinde ortaya çıkmıştır. Bundan sonra da böyle olacaktır. Sovyet devriminin en büyük şansı, Rus işçi hareketi içinde Sovyetlerin 1904-5lerden beri ortaya çıkmış olmasıdır. Sovyet örgütsel biçimini, ne parti merkezi önerdi, ne parti kurdu; Sovyetler sınıf mücadelesinin içinde doğdular. Zamanı geldiğinde, ülkemiz sınıf mücadelesi de, o günkü koşullara uyan örgütlenmeler yaratacaktır.
Türkiyede, geleceğin devlet örgütlenmesine varabilecek
çeşitli denemeler (örneğin meclisler) yapıldı. O
denemeler tuttuğu ölçüde bilinçlere birşeyler kazımıştır
elbette. Sınıf içinde bir parti
olursak, çeşitli öneriler yapılabilir ama şunu
bilelim ki, Marks da defalarca söylüyor, işçi hareketine şemalar
sunamayız. Ancak, çeşitli şeyler söyleyebiliyoruz: 1.
Geri
çağırma hakkı. Devlette üstün güç, halkın seçeceği her an
geri çağırabileceği temsilcilerden oluşan halk meclisinde
olacaktır. 2.
Yetkin merkezi otorite ve bunun yanında yerel
organlara geniş özerklik yaratılacaktır. Bu özerkliği güvence
altına alacak maddi kaynak, personel vb sağlanacaktır. 3.
Üst düzeyde devlet görevlileri (yönetim, yargı,
eğitim, kolluk güçleri) seçimle göreve gelecekler ve seçmenler
bunları da her an geri çağırma hakkına sahip olacaklardır. 4.
En yüksek devlet memurunun aylığı, nitelikli işçinin
aylığını geçmeyecektir. 5.
Mahkemelerde halk temsilcilerinin yer alması, yargılamada
jüri sistemi getirilecektir. 6.
Ordunun halktan soyutlanmaması, halkın dışında
bir güç olmaması için önlem alınacaktır. 7.
Ulusların kendi kaderlerini kendilerinin
belirlemesi hakkına kayıtsız koşulsuz uyulacaktır. 8.
Resmi dil kavramı kaldırılacak ve herkeze kendi
dilinde konuşma, yayın ve eğitim hakkı sağlanacaktır. 9.
Ülke bütününü ilgilendiren önemli kararlarda
halk oyuna başvurulacaktır. 10. Devlet
işleyişinde açıklık ilkesi güvence altına alınacaktır. 11. Çok partili sistemi kabul. TKP, ileri demokratik halk demokrasisinde ve sosyalizmde çeşitli sınıfların, katmanların ve farklı çıkarların
varlığı ve hatta aynı sınıf içinde farklı yanaşımlar
olabileceği nedeniyle çok partili sistemi kabul eder. 12. Çok
partili sistemin doğal sonucu olarak: a.
Demokratik düzene karşı çıkmayan tüm
partilere serbest çalışma hakkı. b.
Her partiye toplumda sağladığı destek oranında
yazılı, sözlü ve görsel basında yer. 13. Toplumda
her konuda serbest tartışmaya olanak tanımak, azınlık görüşlerin
çoğunluk durumuna gelebilmesinin olanaklarını yaratmak için,
belli oranda destek bulmuş her görüşe, devlet basımevlerinde
görüşlerini basma ve yayma hakkı. 14. Sendikalara,
işçi komitelerine işletmelerin tüm çalışmalarını
denetleme yetkisi. 15. Sendikaların,
ekonominin örgütlenmesi ve denetimindeki yetki ve
sorumluluklarının giderek artması güvence altına alınacaktır. Bunlar, yeni devletin halkın iradesinden dışarı çıkmamasını sağlamak için getirilebilecek önlemlerin tümü de değildir ama demek istediğimizi anlatmaya yeterlidir. Bu önlemler birlikte düşünüldüğünde, proletarya diktatörlüğüdür. Bu ve bunun gibi daha pek çok maddeyi içeren bir programı legal partinin programı olarak sunmanın olanağı var mıdır? Var olduğunu düşünüyorum. Bazı maddeleri dikkatli koymak koşuluyla. Sonuçta, tek tek ele alındığında, bu maddeler demokratik önlemlerdir. Ancak, bu söylenenleri bir genel gerçeğin gerçeğin içine oturtmamız gerekir: Diyelim bu maddeler programda kalmadı, yığınlarla buluştu ve yaşama geçti. Şunu unutmayalım ki, dünyada metropol ülkeler toplumsal devrime yürümediği sürece, bu proletarya diktatörlüğü hala tüm özelliklerini gösterecek bir devlet olamayacaktır. Tam serpilmiş, her yönüyle hızla yok olmakta olan bir devlet olamayacaktır. Çünkü sosyalizm uluslararası bir olgudur. Bir ülkede proletarya diktatörlüğü olan ama onun ileri bir biçimi olmayan bir devlet kurulabilir, halkı da ezmeden, halkın desteği ile erkte durabilir, bunlar yapılabilir. Ne var ki, dünya dengesi sosyalizm yönüne dönmeden, bunun için de ileri ülkeler toplumsal devrime geçmeden, devrimlerini yapan ülkeler sosyalizme geçemezler, teorik modeldeki proletarya diktatörlüğünü kuramazlar. Örneğin, Sovyetler Birliğinde, devrimi burjuva demokratik devrimi olarak düşündükleri sürece, Kurucu Meclisi öne çıktı. Ne zaman ki ülkenin proletarya öncülüğünde bir devrime gittiği görüldü, Sovyetler öne çıktı. Ancak, Sovyetler Birliği, orada kurulan proletarya diktatörlüğü, hiçbir zaman burjuva demokratik devriminin tarihsel sınırlarını aşamadı. Legalite, proletarya diktatörlüğü sözcüklerini kabul etmiyor. (Şimdi, biz legal partiyi kuralım, programına da proletarya
diktatörlüğü sözcüklerini koyalım, bunun mücadelesini verelim denirse, bu öneri
legal partinin önünü kesmek için yapılmıyorsa, kabul.
Mahkemeye gider, Avrupa mahkemesine gider vb ama sonuçta legal
partiye varmak için uğraşıyoruzdur.) Legalitenin olanaklarından
yararlanmak için, proletarya
diktatörlüğü sözcüklerini kullanamayacaksak, özünü programın her satırına yansıtırız.
Nedir? Geri çağırma hakkı istemek yasaklanabilir mi? Çalışan
parlamento istemeye, bu yasaktır denebilir mi? En yüksek
devlet memurunun aylığının, nitelikli işçi aylığını geçmemesini
istemek, mahkemelerde halk temsilcilerinin yer almasını, yargılamada
jüri sistemini istemek yasaklanabilir mi? Tüm bunlar birlikte
ele alındığında, proletarya diktatörlüğüdür. Yığınları siyasette
aktif aktörler haline getiren bir paket proletarya diktatörlüğüdür.
7 Bugünün
Türkiyesinde illegal bir partinin halkla buluşma şansı
yoktur
Önce bir değişik açıdan başlayalım. Örneklerini çok sık gördüğümüz gibi, legal bir komünist partisinin oportünistleşmesi, revizyonistleşmesi kaçınılmaz mıdır, allahın emri midir? Böyle bir kaçınılmazlık varsaymak, Marksizmin teorisini de, tüm tarihsel pratiğini de reddetmek olurdu. Çok yönüyle önemli sekterlikler taşıyan II. Enternasyonelde bile partilerin büyük çoğunluğu legal partilerdi. Tabii, legal bir partiyi oportünistleşmeye, düzenle uyuşmaya iten güçlü dinamikler vardır. Ne denli yumuşarsan, o denli genişleyeceksin gibi bir anlayış kendisini her zaman hissettirmektedir. Ancak, böyle eğilimlerin önünde durulabilir, hele Türkiye gibi bir ülkede. Türkiye emperyalizm basamaklarında yükselmektedir. Bu bir olgudur da, başka olgular da vardır. Türkiye daha hala metropol emperyalizminin bağımlısı bir ülkedir. Teknolojisini oradan alır, bilgiyi oradan alır, makinalarının büyük çoğunluğunu oradan alır ve finansman eksiğini oradan sağlamaya çalışır. Dışarıya yatırım ya da ihracat yapıp, oralarda üretilen artı değerin bir bölümünü ülkeye getirir, ama kendi işçisine, emekçisine bundan pay veremez çünkü dünya ölçekleri karşısında finansman darlığı çekmektedir. Yani Türkiye öyle bir ülkedir ki, düşünce namusu yerinde olanların oportünistleşmemesine yeterince dayanak vardır bu ülkede. Biraz konunun dışına çıktım belki ama böylece bazı başka düşüncelere de yanıt cevap vermiş olduğumu düşünüyorum. Legale çıkmanın, Türkiyedeki devlete güvenmekle hiçbir ilintisi yoktur. Devrimci mücadele sürecini, onu ancak ülkenin içinden geçtiği değişik dönemlere oturtursak düzgün anlayabiliriz. Dün neler yaptık, partinin tümü için söylüyorum, şimdi ne yapıyoruz? Aynı insanlarız. Dün Türkiye bambaşka bir yerdeydi, Bilen yoldaş, barikata zorluyorlar bizi diyordu. Böyle bir Türkiye idi, toplum ayaktaydı. Kendimizde büyük yetenekler var saydık belki ama başarı büyük ağırlığıyla dönemden geliyordu. Nerede şimdi o örgütçüler? Genci, yaşlısı, çok az şey yapabiliyoruz. Bunun başta gelen nedeni, ortama uygun çalışmıyor olmamızdır. Bugün, legal parti olmadan yığınlara gitmenin olanağı yoktur. Dünya ve Türkiye öyle bir noktaya gelmiştir ki, (bu koşullar değişmeden ve kısa değil, orta erimde de değişeceği beklenmemelidir) legal parti olmadan, hiçbir yere gidilemez. Küçük, geçici ve uzun dönemli bakış altında önemsiz bulunacak ilerlemeler dışında. Buna karşı, bugün ancak legal bir parti ile yığınlara gidilebilir fikri yanlıştır denebilir. Sonucu, gerçeği pratik gösterecektir. Ekonomik ve siyasal süreçler birebir atbaşı gitmezler. Ancak, birbirinden de kopmazlar. Ekonomik süreçlerin belirleyiciliği altında, bazen birisi önde gider, bazen ötekisi. Bu nedenle, ülke ortamındaki geçici dalgalanmalara, gel-gitlere aldanmamalıyız. Bir bakarsın olaylar çıkar, neredeyse devrimci durum dersin. İki ay sonra bakarsın, bambaşka bir ortam. Dolayısıyla, can alıcı önem taşıyan nokta, tüm toplumsal yaşamın altındaki kızıl hattı gözden kaçırmamaktır. O kızıl hat nedir? Türkiye, ekonomisiyle, siyasetiyle, toplumuyla demokratikleşmeyi zorluyor. Kaçınılmaz olarak oraya doğru gidecektir. Anlık, geçici olgulara bakılırsa, bugün bir türlü konuşturur yaşam insanı, üç ay sonra başka türlü konuşturur. Genel eğriye bakmak ve o genel eğrinin daha da güçlenebilmesi için komünistler olarak görevlerimiz olduğunu bilmek zorundayız. Bizim dışımızda Türkiye demokratik olacak da, biz de parti mi kuracağız? O demokratikleşme çabasında, komünistlerin yapmaları gereken şeyler yok mudur? Bu noktada, bir başka yanlış yaklaşıma değinmek istiyorum. TKP içinde İşçinin Sesi ayrımının ortaya çıkmasından bu yana bizlerin temel tezlerimizden birisi şudur: Devrim sorunu nasıl demokrasi sorunu ise, demokrasi sorunu da başta devrim sorunudur. Türkiyeye gerçek demokrasi devrimle gelecektir. Partimiz içinde son biriki yıldır yürümekte olan legal parti tartışmalarında bazı yoldaşlar, Türkiye demokratikleşme sürecindedir görüşüne karşı bu temel tezimizi yinelemekte ve zımnen de olsa, demokratikleşme sürecindedir diyenleri bu temel tezden dönmekle eleştirmektedirler. Bu, son derece haksız, teorik derinliği olmayan, dogmatik bir yaklaşımdır. Temel tezimizin ardında dün nasıl duruyor idiysek, bugün de aynı kararlılıkla duruyoruz. Türkiyeye gerçek demokrasi devrimle gelecektir, ülkemizde demokrasi sorunu devrim sorunudur. Ve Türkiye demokratikleşme süreci içindedir. Bu önermeler birbiriyle hiç çelişmezler. Toplumsal olguları, süreçleri ille de beyaz ya da siyah kalıpları içinde değerlendirmeyeceksek. İngiltere, Almanya, İsviçre, Fransa, İsveç, ABD, Hollanda, Belçika, Kanada, Avustralya demokratik ülkeler değil midir? Demokratik ülkelerdir. Peki bu ülkelerdeki demokrasi, bizim anladığımız anlamda bir demokrasi midir? Bu ülkelere, gerçekten demokratik ülkeler diyebilir miyiz? Sosyal demokratlaşmadan diyemeyiz. Öte yanda, Türkiye, Brezilya, Arjantin, Hindistandaki demokrasiler, bu ilk gurubun yanında çok güdük kalmıyor mu? Kalıyor. Demek ki, demokratikleşmenin, siyahla beyaz kalıplarına sığmayacak bir çeşitliliği vardır. Ve Türkiye demokratikleşme süreci içindedir. Bir önceki bölümde saydığımız maddeler uygulandığında, bu nasıl bir devlet olur? Yasama-yürütme birliğinin sağlandığı, üst düzey görevlere seçimle gelindiği ve halkın istediği zaman seçilmişleri geriye çağırdığı bir devlet. Proletarya diktatörlüğünü iki sözcükten çıkarıp açıklamaya başladığın zaman, ilk söylediğin geri çağırma hakkıdır. Dahası, ordunun halkın üzerinde bir kurum olmasının önüne geçilebilmesi (dünyada sosyalizm dönemi açılmadığı bir durumda konuşuyoruz, ileri ülkelerde sosyalizm geldikten sonra ordu da kalkar). Bunlar, aynı zamanda, demokrasidir, gerçek demokrasidir, sınırlarının sonuna dayanmış demokrasidir. Hiçbir burjuva demokrasinin ulaşamayacağı bir demokrasidir. Dünya komünizme gidiyor, öyleyse devrim gerekmez denebilir mi? Gitmez diyen yok, zaten Lenin de Kautskiyi bu noktadan eleştirmiyor. Gider ama bizim görevimiz tarihi hızlandırmaktır. Bu kapitalizm, ilk ortaya çıkan kapitalizm mi? Müthiş bir hızla yenilenmeye de devam ediyor. Dolayısıyla, kısa ve orta erimde hiçbir şekilde metropol ülkelerde devrimler olacağını, sosyalizmin çağının açılacağını düşünemiyorum. Bu temel başlangıç noktasından kalkıyorum. Legal ve demokratik mücadele komünistler için olmazsa olmazdır düşüncesinin altında yatan uluslarararası neden budur. Yarın, ertesi gün bir büyük kaos ve toplumsal devrimler beklenemez, Marks da diyor, hiçbir sistem, tüm gelişme gücünü tüketmeden yıkılmaz. Üretken güçleri geliştirdiği sürece bir sistem yıkılmaz. Bugün üretken güçler inanılmayacak şekilde gelişiyor, demek ki kapitalizm daha yolunun sonuna gelmiş değildir. Hele Sovyetler Birliği şemsiyesinin kalkması. Bugün açıktan demokratik mücadeleden başka komünistlerin halkın gönlünü kazanmasının yolu yoktur. Bugünün dünyasında, çok özel koşullara sahip bir iki ülke dışında illegal mücadelenin önü tıkanmıştır. Sovyetler Birliğinin yıkılması, bu yeni gerçeği dayatmıştır. Onun için, son çözümlemede Türkiyedeki mevzuatla ilgili değilim. Şununla ilgiliyim: Son geri çekilme noktasına dek geri çekileceğin ama rengini değiştirmeyeceğin bir programla çıkmak. Ödünler verelim ama bu ödünler rengimizi pembe ya da beyaz yapmayacak ödünler olsun. Bu program mevzuatla çeşilirse, onun mücadelesini verelim. Ve de zaman, bu noktada düzgün davranabilirsek, bizden yanadır. Yolu yok, mevzuatlar değişecek. Burjuvazi, yeni bir devlet kuruyor kendisine. Sonra, ne hakla komünist partisine engel olabilirlermiş! Avrupanın neresinde komünist partisi yasaklıdır? Türkiyede mi yasak? Değişecek. Evet, şimdilik sessiz çoğunluk ama yine de baskısı bunaltıcı. Son bir söz olarak şunu da belirtmeliyim ki, partimizin son yıllarda yaşadığı süreç, sancılı ve acılı bir biçimde de olsa, partimizdeki demokratik anlayışı derinleştirmektedir. Kararlara, eylem birliğine uymak koşuluyla farklı görüşler rahatça savunulmakta ve bu durum, olması gereken diye değerlendirilmektedir. Bu süreci daha da ilerletmek ve derinleştirmek, bizi, örgüt ya da kişiler olarak, istediğimiz noktalara getirecek en önemli araçlardan bir tanesidir. 30 Mayıs 2001 [1] Lenin, cilt. 18, ss. 237, 246, 255-57, 321, etc. [2] 31, 114-115. [3] 25, 430. [4]
Lenin, Left-Wing Communism-An Infantile Disorder, LCW.
Vol. 31, pp. 114-15. [5] c.33, s.314. a Ancak hemen şunu belirtelim ki, Marks, Paris Komününde, Merkez Komitesi'ni yönetimi Komün'e çok çabuk bıraktığı için eleştirmiştir (c.2, s.212). Demek ki, başlangıçta böyle bir süreç Sovyetler Birliği için de normal kabul edilebilir. [6] c.33, s.75. [7] c.33, s.315. [8] c.33, s.474, 487-488. [9] c.33, s.481-502. [10] c.33, s.487. [11] c.33, s.187. [12] c.33, s.187.
|