| |
Gün Zilelinin
Londra Toplum Postası
gazetesinde, 20 Aralık 2001 tarihinde yayınlanan yazısı
Vefa diye bir şey
Nihat Akseymeni (R. Yürükoğlu) 1965 yılından beri tanırdım.
O zamanlar 19 yaşında, lisede beklemeli bir öğrenciydim. Ankarada,
Cebeciye yakın Cemal Gürsel Meydanında Zonguldak Kozlu maden işçilerinin
jandarma tarafından kurşunlanmasını protesto mitingi düzenlenmişti.
Çoğunluğunu SBFli (Siyasal Bilgiler Fakültesi) ve Hukuk Fakülteli Fikir
Kulübü üyesi solcuların oluşturduğu yüzelli kadar genç vardı meydanda.
Polis, sayımızın azlığından olacak, iyice küstahlaşmış, yanımıza gelip, tek
tek, önden, profilden resimlerimizi çekiyordu. Ben de bir pankart alıp üçer
kişiden oluşan sıralardan birinde yerimi almışım. O sırada, çeşitli
eylemlerden göç aşinalığım olan sarkık bıyıklı, gözlüklü bir genç yanıma
yaklaşıp, hangi fakülteden olduğumu sormuştu. Ben de fakülteli olanların
yürüyüşe alınmayacağı korkusuyla, Hukuk Fakültesinden olduğumu
söylemiştim, daha sonra adının Nihat Akseymen olduğunu öğreneceğim bu genç
üniversiteliye. Daha fazla bir şey sormadan yanımdan uzaklaşmıştı.
Aradan yaklaşık 36 yıl geçti. Londranın soğuğunda, yaklaşık
yüz kişiyi bulan yaşlı bir topluluk, hayatının otuz yılını sürgünde
geçirmiş, sonunda 56 yaşında kansere yenik düşmüş bir sürgünün, Nihat
Akseymenin cenazesinin başında toplanmıştı. Bu yaşlı toplulukta, benim gibi
TKPyazılı rozeti takmayan çok az konuk vardı. Arkadaşım Tayyar Öztürkle
birlikte bisikletlere atlayıp gelmiştik. Orada eskiden tanıdığım, dostum
Mehmet Ali Dikerdemi, Sümer Ereki ve Ceylan Arslanı gördüm, selamlaştık.
Topluluğun çoğunluğu, Akseymenin son yıllarda iyice küçülmüş, ısrarla TKP
adını kullanan örgütüne bağlı kalmayı sürdüren, genellikle bizim gibi orta
yaşlı kadınlar ve erkeklerdi. Bir de Emine Engini seçti gözlerim
Gözlerim, bu kederli topluluk içinden, diğer komünist
örgütlerden tanıdığım kişileri aradı. Öyle ya, tüm günah ve sevaplarıyla
birlikte bir komünist ölmüştü. Sürgünde ölen bir komünisti, hiç değilse son
yolculuğunda uğurlamaları gerekmez miydi? Hayır, hiçbiri yoktu. Anlaşılan,
komünistler arası iktidar kavgası, ölüm falan dinlemiyordu. Vefa denen
insani duygu, iktidar hırsının ve rekabetinin o korkunç alevleri içinde
eriyip gidivermişti. Londranın soğuğu, törenin ağır havası ve bir sürgüne
son yolculuğunda gösterilen vefasızlık, birleşip yüreğime ağır bir taş gibi
oturdu. Hele törenin konuşmasını yapan Esenin (ne yazık ki soyadını
hatırlayamadığım), neredeyse tek bir yabancının olmadığı topluluğa ne olur,
ne olmaz, belki Türkçe bilmeyen birisi vardır düşüncesiyle bir de İngilizce
konuşma yapması, biz sürgünlerin, ne oraya, ne buraya ayak basamayan acı
kaderi üzerine derin ve kederli düşüncelere dalmama yol açtı. Bir sürgünün
arkadaşlarına son kez veda etmeyi çok gören ya da gelmek istedikleri halde
koşulları nedeniyle orada bulunmadıklarını tahmin ettiğim bütün sürgünlerin
bu hüzünlü manzarayı görmesini çok isterdim.
Böylesi karamsar düşüncelerle eve geldim. Akseymeni anmak
için çıkartılmış son İşçinin Sesi nüshasında Yürükoğlunun Sosyalizm Nedir?
kitabına yazdığı önsözü okudum. Bu ülkeye 12 yıl önce geldiğimde, arkadaşım
Emine Özkaya ile birlikte, Nihat ve Esenle bir kere buluşmuş, sohbet
etmiştik. O zaman Sovyetler Birliği henüz yıkılmamış, özellikle Sovyetler
Birliğine umutlarını bağlamış komünistlerin demoralizasyonu bugünkü
boyutlarına ulaşmamıştı. Dolayısıyla, Stalin üzerine yaptığımız tartışma bir
fikir birliğine varmamız mümkün olmamıştı. Biz Stalini eleştirmiş, Nihat ve
Esen savunmuştu. Yazıyı okuduğum zaman, Nihatın, aşağı yukarı bizim 12 yıl
önce savunduğumuz fikirlere ulaştığını ve Stalini, Rus köylülerini ezen
zorla kollektifleştirme ve hızlı sanayileşme politikaları yüzünden şiddetle
eleştirdiğini gördüm. Demek Nihat, yanıbaşındaki bir kaç yoldaşıyla
birlikte, yıllar içinde belli bir sorgulamayı sürdürmüş ve bir yerlere
varabilmişti. Ömrü de bu kadarına vefa etmişti. Ama yine de sorumlu ve
düşünen bir insanın tavrıydı bu. Eski bilgilerini tekrarlayarak örgüt
şefliği yapma tutumundan uzaklaşmıştı. O anda, Nihat hakkındaki olumsuz
kanılarımı bir ölçüde gözden geçirmem ve düzeltmem gerektiğini düşündüm.
Aynı günün akşamı, eskiden sol örgütlerden birine mensup
olduğunu bildiğim bir arkadaşa rastladım. Cenazeyi hiçbir sol örgütün
katılmamasını eleştirdim. Önce bana biraz hak verir gibi olduysa da,
ardından Yürükoğlunun günahlarını sayıp dökmeye başladı. Ben de ona, diğer
solu örgütlerin liderleri ondan geri mi kalıyor diye sordum. Aslında
Yürükoğlu hakkında bu kadar çok laf edilmesi, onun, sol örgüt liderleri
içinden en masum olanlardan biri olduğunu göstermiyor muydu? İpliği pazara
çıkmayan, önünde saygıyla eğildiğimiz saygın liderlerin, Yürükoğluna
atfedilen suçların çok daha fazlasını işlediklerine hiçbir kuşkum yok. Belki
de Nihatın hatası, liderlik deformasyonunun gereklerini usulünce yerine
getirmemiş, örneğin sansür ve yasak mekanizmalarını iyi çalıştırmamış
olmasıydı. Belki de diğer liderlerin ona kızgınlıklarının açığa vurulmayan
bir nedeni de buydu.
|
|