Tutuculuğa düşman
Devrime tutkuyla bağlı
Veysi Sarısözen
Nihat Akseymenin ölümünü büyük bir üzüntüyle öğrendim.
Kuşağımızdan bir komünist daha en verimli çağında düştü. Toprağa düşmedi,
külleri denize savruluyor.
Bir Marmara adasında yapılan, ne yazık ki yurtdışında
olduğum için katılamadığım bu son yolculuk töreni, Nihat Akseymenle
ilgili kısa çalışma arkadaşlığımızdan bende kalan izlenimleri yeniden
canlandırıyor. Ölüm karşısında ne kadar anlatılabilirse o kadarını
aktarmaya çalışacağım.
***
Devrimcinin yalnız yaşamı değil, ölümü de bir anlam
taşımalı. Akseymen yoldaş ölümünde de komünist olmayı başarmış, küllerini
denize, yapıtlarını genç kuşaklara bırakarak aramızdan ayrılmıştır.
Öğretimizin kurucularından Engelsin vasiyetinden esinlenen bu komünistin
mezarıyla değil, yapıtlarıyla anılma isteği, tapınmacı geleneğimizin
cehaletine karşı güzel bir yanıt olmuştur.
Ölümü acı değil, yaşamı gibi öğretici ve esin verici
olacak. Son anında camiye, cemevine, kilise ya da havraya teslim
olmayanlardandır. Doğanın yasalarına özgürce boyun eğmiştir.
***
Nihat Akseymeni, tutuculuğa düşman, devrime tutkuyla
bağlı bir komünist olarak tanıdım. Devrimci ve enternasyonalist olarak
yaşadı ve öyle de öldü. Onun yaşamının güncel anlamı üzerine düşünürken
vardığım sonuçlardan biri şöyledir: Akseymenin tutuculuğa düşman ve
devrime tutkuyla bağlı enternasyonalist çizgisi, günümüzün sosyalizm
kaçkınlarının tutuculukla savaş adı altında sol liberalizmi ve
enternasyonalizm yerine de sol küreselciliği benimseyen çizgilerine
karşı devrimci sosyalizmin çizgisidir. Bu basit gerçek günümüzde büyük bir
önem taşıyor. Geçmişin çarpık saflaşmalarının yerini, artık birbiriyle
uzlaşmaz kampların alışına tanık oluyoruz ve Akseymen yoldaşın
görüşlerinin devrimci sosyalizmin saflarında daha uzun yıllar güncelliğini
koruyacağına ve yeni devrimci kuşakların teorik eğitimine katkıda
bulunacağına inanıyoruz.
***
Nihat Akseymen yoldaş, TKP saflarında yer alan bizim
kuşağımızdan komünistler arasında Marksist-Leninist teorik hazırlığı en
iyi olanların başında geliyordu. Onun teorik yaklaşımı doktriner değil,
pratiğe, devrimci eyleme, ve devrimci örgüte yönlendirici bir yaklaşımdı.
Onun TKP MK üyeliği esnasında ve parti içi muhalefet sıralarında izlediği
çizginin esası buydu. Bu çizgide doğrulanmayan öngörülerden ve o
öngörülere dayalı gerçekleşmeyen taktik önerilerden söz etmek elbette
mümkündür. Ama bunlar Akseymen yoldaşın görüşlerinin Marksist özünü asla
ortadan kaldırmamıştır. Lenin bir çok kereler, kendi davasına derin bir
inanç besyelenlerin, bu inançlarının üsluplarına da yansıdığını
söylemiştir. Akseymen yoldaşın ateşli üslubunu, bir tür aşırılık gibi
görenler Lenini anlamamışlardır. Çoğu zaman insanı şaşırtan alıntıcı
tarza gelince...Bugün bu tarzı suçlamak, insanın cenaze töreninde ölenin
yakınlarına gözün aydın demesinden farksızdır. Marks, Engels, Lenin ve
öteki devrimcilerin yapıtlarının unutturulduğu şu sıralarda, Akseymenin
alıntıcı tarzı kendi başına devrimci tarz anlamına geliyor. Onun
düşüncelerini içeren yapıtları hem öz, hem de biçim bakımından günceldir.
***
Nihat Akseymeni daha gençlik yıllarında ismen tanıyordum.
1974 ilkbaharında yurtdışına çıktığım zaman karşılaşma fırsatımız olmadı.
Onunla TKP MKnin 1977 yılında Moskovada yapılan Konferansında
karşılaştım. Daha sonra yollarımız ayrılacak olsa da o ilk dönemde,
aramızda sözlü olmayan bir dayanışmanın varlığından söz edebilirim. MK
Organı Atılımda yazdığım imzasız yazıları nasıl olduğunu bilmediğim bir
yöntemle bulup çıkarıyor ve İşçinin Sesi gazetesinin manşetinden
veriyordu. Bir örnek vereceğim. Batı Avrupa partilerinin programlarında
yer alan ve 1969 uluslararası komünist ve işçi partilerinin zirve
toplantısı sonuç belgelerine de geçirilen İleri Demokrasi kavramı, her
nasılsa TKP programında da yer almıştı. Bu kavram, burjuva parlamenter
rejimin varolduğu Batı Avrupa ülkelerinde, daha ileri bir demokrasi
hedefi olarak formüle edilmişti. Sözcüğün gerçek anlamında bir burjuva
parlamenter demokrasiden söz edilemeyecek olan Türkiye için daha ileri
bir demokrasi hedefi somut durumla bağdaşmıyordu. Parlamenter demokrasinin
temelleri üstünde demokratik reformlar Türkiye koşullarına hiç mi hiç
uymuyordu. O nedenle Atılımda bu kavramın reformist içeriğine karşı ona
devrimci bir içerik kazandırma kaygısıyla, İleri Demokrasiyi Devrimci
Yoldan Kurmak formülünü ortaya atmıştım. Nihat Akseymen,
başredaktörlüğünü yaptığı İşçinin Sesi gazetesinde bu formülü temel slogan
haline getirdi ve Türkiyedeki yoldaşlar da bu sloganı, anımsadığım
kadarıyla bir tersanede kızağa alınmış bir geminin üstüne dev harflerle
yazdılar. Bu arada ben de yine imzasız olarak Atılım redaksiyonuna gelen
yazılar arasından, onun ve İngilteredeki yoldaşların yazılarını
ayırdedebiliyor ve Atılımda yayınlıyordum. Daha sonra suçlanan bir çok
görüşünün ipuçları Atılımdaki bu kısa makalelerde dile getirilmiş ve o
sırada hiç bir itiraz da görmemiştir.
Bu kısa dayanışmayı, daha sonra yaşanan dramatik
ayrılıklar izledi.
***
Bugün artık çok uzaklarda kalan TKP içi görüş
ayrılıklarından ayrıntıyla söz etmenin hem pratik bir önemi kalmamıştır ve
sanırım şu sırada böyle bir konunun yeri de değildir. Ama bu ayrılık
hakkında bir sonuçlama yapmak, yitirdiğimiz bir yoldaşa karşı vicdan
borcumuzdur.
Nihat Akseymen yoldaş, o zamanki belgeler ne derse desin,
TKPye karşı yıkıcı hiç bir eyleme girişmedi. O haksızlığa uğradı. Tam da
MK ideolojik aygıtında (sanırım bir MK plenum kararı uyarınca) göreve
çağrıldığı sırada, daha önce başta TKP Genel Sekreteri İ. Bilen olmak
üzere Yurtdışı merkezi aygıtta hepimizin desteklediği Emperyalizmin Zayıf
Halkası: Türkiye adlı broşürünün ikinci genişletilmiş baskısı, TKP Merkez
Komitesi Politik Bürosunun bir oturumunda yasaklandı. Bu karara Akseymen
haklı olarak karşı çıktı. Politik Büro ve biz MK üyeleri ise, kitabı açık
ve örgütlü bir tartışmaya açmak yerine, yönetsel ve komutacı bir
uygulamayı seçerek, yakın parti tarihimizin en büyük yanlışına
sürüklendik. Bu uygulama demokratik merkeziyetçilik ilkelerinin kaba bir
biçimde çiğnenmesidir. İşte Nihat Akseymenin açık muhalefete geçmesi ve
partiden ayrılması bu haksız karardan sonradır.
Bu yanlışın temelinde bir çok etkenin yattığı açıktır.
Sosyalist ülkelerdeki kimi bürokratik, yönetsel, komutacı yöntemlere
özenmekten, kişisel özelliklere, teorik ve pratik zayıflıklardan, dar
grupçu çıkarlara kadar bu etkenler yelpazesini genişletmek mümkündür.
Fakat bunlara bir de şunu eklemek gerekir: Bizim yurtdışımızın kasvetli,
yeknesak, konformist, bürokratik ve izole edici atmosferinde parti içi
sorunlara yaratıcı yaklaşım, bu sorunların çözümünde yapılan hataların
bütün yönlerini görmek ve sonuçlarını kestirmek, sanıldığından da zor bir
iştir.
***
Sonuç ağır olmuştur. Partinin devrimci çekirdeği, bu
ayrılığın doğru çözüme kavuşturulmaması yüzünden parçalanmış, arta kalan
devrimci kadrolar, bir çoğu deneyimsiz, belirleyici olanları kariyerist
unsurlar tarafından kuşatılmış, giderek zayıf düşürülmüş,
etkisizleşmiştir.
Bugün bütün trajik yıkıma rağmen ülkelerinde hala
varlığını sürdüren Komünist Partilerin tarihi, o ülkelerin yazgısına ya
dünya savaşları içinde ya da iç savaşlar, anti faşist direnişler esnasında
silah elde ortak olma tarihidir. TKP bu şansa sahip olamamıştır. Parti 12
Eylül darbesi eşiğinde, cuntaya ağır bedelleri göze alarak karşı koyma
yeteneğini büyük ölçüde yitirmiştir. TKP, Mustafa Suphi ve arkadaşlarının
öldürülmesi nedeniyle ulusal kurtuluş savaşında bağımsız rolünü oynama ve
Cumhuriyetin devrimci kurucu ögesi olma fırsatını nasıl elde edemediyse,
12 Eylülde de darbeye karşı işçi sınıfını can pahasına özverili bir
direnişe sevkederek demokrasi bayrağını sosyalizm adına yükseltme ve darbe
sonrasının kitlesel meşruiyete sahip devrimci kurucu ögesi olma fırsatını
heba etmiştir. Akseymenin tezlerine karşı tartışmanın yozlaşmasıyla
birlikte, devrimci durum yok görüşü, giderek devrimci olmayan durumda
devrimci olmanın da imkansız olduğu pratiğine vardırılmış, böylece TKP
darbe karşısında savaşmadan geriye çekilmiş, işçi sınıfı öncüsüz kalmış,
sonuçta dikta rejiminden çıkış, burjuvazinin en yoz neo-liberal kolunun
tekeline terkedilmiştir.
İşte bu tahilsiz döneme özgü gelişmeler, TKPnin tasfiye
sürecinin de başlangıcı olmuştur. Sonraki bütün gelişmeler 12 Eylülün
partimize karşı zorbalığı, SSCBnin dağılması-, ve partiyi legalize etme
girişiminin başarısızlığı bu döneme özgü zayıflıkların sonuçlarını
ağırlaştırmakla kalmıştır.
***
Komünistlerin yolları zaman zaman ayrılır. Onların
aralarında keskin tartışmalar ve dışardan bakanı ürküten ideolojik
kavgalar doğaldır. Bunu göze alamayan, aldıktan sonra pişman olan
devrimciye devrimci de denemez. Kötü olan yol ayrılıkları, tartışma ve
kavga değildir. İnsanı hedef almaktır, onu tasfiye etmektir, kadirbilir
olmamak, tartışma ya da kavganın muhasebesini devrimci bilinç ve vicdanla
yapmaktan korkmak kötüdür.
Bana öyle geliyor ki, eğer yüreklerimizde devrimci davaya
bir parça olsun inanç kaldıysa ve komünizm idealine bağlılığımızdan hale
bir katre olsun bilinçlerimizde duruyorsa, aramızdan ayrılanın anısını
ölüm ya da doğum günlerinde değil, onun yapıtlarını, mücadelesini genç
kuşaklara tanıtarak, bunlarda güncel olan ne varsa üstünde tartışarak ve
ortak tarihimizde yaşananların hesabını hakkaniyet ve cesaretle vererek
yaşatabilirsek doğru olacak...Böyle bir tutum eski TKP militanlarının
boyun borcudur.
Akseymenin küllerini denize savurduğumuz şu anda, her
gerçek komünist gibi, onun da kendi küllerinden defalarca doğacağına,
sosyalist rönesansın kaçınılmaz şafağında ondan da pırıltılara
rastlayacağımıza, Türkiye işçi sınıfının kendisine verilenleri er ya da
geç hatırlayacağına ve emperyalist zincirin Avrasyada her halk düşmanı
saldırıyla biraz daha çürümesi mukadder olan zayıf halkalarını kırıp
atacağına, bütün bu romantik, gerçekte devrimci iyimser hayallerimizi
biraz daha canlandıracağına inanıyoruz.
İşte böyle bir anlayışla davrandığımız zaman, komünistin değeri
gözümüzde bir kat daha artacak, kavgalarımızın ve çekişmelerimizin
fonunda asıl olan, yani devrime tutkuyla bağlı olanların yoldaşlığı
hepimize güç verecektir.
15
Aralık 2001 Krefeld