EMPERYALİSTLİK
DEDİĞİN NEDİR Kİ?
R.
Yürükoğlu
Bir uçak okyanusun üzerinde uçuyor. Kaptan pilot konuşuyor
ve iki duyurusu olduğunu söylüyor. Biri
iyi haber, ötekisi kötü haber. İyi haber şu ki, satte yediyüz
mil hızla uçmaktayız ve uçağın tüm gereçleri mükemmel
çalışmaktadır. Kötü haber ise, kaybolduk. Kimimiz
, bunun kapitalizm için mükemmel bir metafor olduğunu düşünür,
kapitalizm iyi çalışmakta, ancak nereye gittiğini
bilmemektedir. Kimimiz için yalnızca birinci haber, kimimiz için
ise yalnızca ikinci haber doğrudur. Bence, bu haberlerin
birincisi yanlış, ikincisi doğrudur. Kapitalizm
hiçbir zaman, ne ilk dönemlerinde, ne bugün, mükemmel işleyen
bir sistem olmadı. İşleyebilmesi her zaman insanı, doğayı
ve öteki üretken güçleri dönemsel olarak tahrip etmesine
dayandı. Öte
yanda, evet, kapitalizm nereye gittiğini bilmemektedir, bu
anlamda kaybolmuştur. Ancak, bunu doğru anlamak koşuluyla.
Kapitalizm, kendini onun içinde bulan, onu işleten insanlar,
toplumlar olarak nereye gittiğini bilmemektedir. Kimsenin
gelecek hakkında bir master planı yoktur ve olamaz da.
Onlara göre, kalıcı bir sistem olan kapitalizm her gün biraz
daha güçlenmekte ve gelişmektedir, o kadar. Oysa, insanların
ne düşündüğünden bağımsız olarak, kapitalist işleyiş,
sistemin içsel mantığı olarak, nereye gittiğini bilmektedir.
O, her gün, her saat, kendi içinde komünizmin öğelerini
olgunlaştırmakta, toplumu komünizme hazırlamakta, dolayısıyla
komünizme gitmektedir. Teoriler,
belirli sorulara yanıt aramaktan kaynaklanır. Tıpkı siyasal
eylemimizin, kullandığımız teorileri izlediği gibi. Sorular
teorilere varır, teoriler de eyleme. Bu nedenle, kapitalizm söz
konusu olduğunda doğru soruyla başlamak en önemli adımdır.
Kapitalizmi, başlangıcı ve sonu olan, tarihsel olarak
belirlenmiş bir toplumsal formasyon olarak değerlendiren
Marksistler için, her zaman, kapitalizmin sonu ne zaman
gelecek? sorusu en önemli adım olmalıdır. Bu soruya
verilecek yanıt, tüm siyasal strateji ve pratiğimizi biçimlendirecektir.
Somut
duruma bakarsak, var olan sermaye birikiminin yatırıma dönüşmesi
için gereken koşulların sağlanamamaya başlandığı anda,
kapitalizm için yolun sonu görünmüştür. Aynı şekilde, hızla
büyüyen ürünler miktarının satılabilmesi için vazgeçilmez
olan koşulların sağlanamamaya başlandığı anda, kapitalizm
için yolun sonu görünmüştür. Günümüzde akıl almaz
meblağlara ulaşan sermaye birikiminin değerlendirebileceği
çapta, üretimde ve dağıtımda yeterli sayıda karlı yatırım
olanakları giderek azalmaktadır. Ve de halihazırda üretilmiş
olan mal dağlarını alım gücüne sahip yeterli sayıda insan
da yoktur. Bu
sorunlar, tabii, kapitalizmin bir özelliği olarak her zaman
vardı. Marks bunları, kapitalist sistemin içsel ve gerekli çelişkileri
olarak değerlendirir. Ancak bugün bu sorunlar öldürücü
olma yolundadırlar. Daha
önceleri, büyük savaşlar ve soğuk savaş, yeni karlı
yatırım olanakları açmak için gereken miktarda zenginliği
yıkarak, yok ederek, sistemi kurtardılar. Nükleer silah
çağında, büyük ölçekli bir savaşı (örneğin dünya
savaşı) düşünebilmek zordur (eğer olursa da, galibini
bulmak zor olacaktır!). Körfez Savaşı ve Yugostlavya
Savaşı gibi küçük savaşlar da, I ve II. Dünya savaşlarının
kapitalizm için oynadığı ekonomik rolü oynayabilecek denli
yıkamıyorlar. Yeni doğan fırsatlar, örneğin eski
sosyalist ülkelere yatırım olanağı, kredi sağlamanın
çapının olağanüstü artışı, Afrikanın hastalık ve açlıkla
boşaltılması, uzay harcamaları, vb., ise, var olan muazzam
birikimi emebilmekten uzaktır. Hızla
miktarı artan ve çeşitlenen üretilmiş metaları satabilme
sorununa gelince, burada da kapitalizm için çözülemez bir
durum büyümektedir. Bir yanda teknolojik gelişmeler, satılmayı
bekleyen metaların miktarında muazzam artışa yol açmıştır.
Öte yanda, kapitalist üretimin pek çok yoksul ülkeye yayılmasıyla,
düşük kazançları, ürettiklerinin giderek azalan bir oranını
satın alabilen global işçi sınıfı vardır. Sonuç:
kapitalizm, satamadığı metalar altında boğulmaktadır. Geçmişte,
depresyonlar, büyük savaşlar gibi olgular, satılamayan
metaları ve bunları üreten fabrikaları yok ederek bu soruna
bir çeşit çözüm getirdiler, ki sermaye yeniden işe
koyulabilsin. Bu yöntemlerin başarılı olmasını sağlayan
zorunlu koşul, artan yatırımlarla artan iş olanakları arasındaki
bağlantıydı. Şimdi ise, otomasyon, bilgisayarlaşma ve
robotlaşmadaki ilerlemelerle, her yeni üretim bir o denli iş
olanağı yaratmıyor. İşler artmayınca da, işçi sınıfı
daha fazla tüketemiyor ve kapitalizmi geçmiş uçurumlardan
kurtaran yatırım artışını tetikleyemiyor. Bu
nedenle emperyalizm, son yıllarda yoğun bir çabayla, küreselleşme
çerçevesi içinde dünya ülkelerini, yeni ve karlı yatırım
olanakları ve üretilen mallara yeni pazarlar yaratmak için
uygun duruma getirmeye uğraşıyor. IMF, Dünya Bankası ve öteki
küresel örgütlerin, başı sıkışan ülkelere yardım için
bu ülkelerden istedikleri reformlar, mevzuat serbestleştirmeleri
ve özelleştirmeler, bu uğraşının en önemli boyutlarından
birisidir. Yanlış
anlaşılmasın, kapitalizm bir sistem olarak, kısa ya da orta
erimde, yolunun sonuna gelmiş olmaktan çok uzaktır. Hala üretken
güçleri görülmedik bir hızla geliştirebilmektedir. Ve bu
gelişmenin dünya ölçeğine yayılmasıyla bir doyuma varması
için çok zaman vardır. Bu söylediklerimle şunu anlatmak
istiyorum ki, kapitalizm artık sonunun başlangıcındadır.
Kapitalizm için, bugünle sonu arasında, artık bir başka
halka yoktur. Baş
emperyalist ABDde durum:
Derinleşen toplumsal bunalım Yaşanan tüm müthiş ilerlemenin ve zenginliğin ortasında, Amerika Birleşik Devletlerinde yoğun bir yoksulluk yaşandığı bilinmektedir. Çok sayıda araştırmanın sonuçları, sokaklarda karton kutularda yatan evsizlerin bir raslantı ya da gidici olmadığını ortaya koymaktadır. Bütçe
ve Siyasa Öncellikleri Merkezi ile
Ekonomik Siyasa
Enstitüsünün
ortaklaşa yayınladıkları bir çalışmada, gelişen
bir toplumda belirli bir gelir eşitsizliği kaçınılmazdır
ve hatta gereklidir dendikten sonra, Amerikan toplumunda ise
bu eşitsizliğin çapının ve artış hızının ürkütücü
olduğu belirtilmiştir. 19 Ocak 2000de, New York Times gazetesinde kapsamlı bir tablo yayınlandı. Bu tabloya göre, 1978den 1998e, ABDde ortalama gelirler (enflasyon dikkate alındıktan sonra), toplumun en yoksul 1/5i için % 6 ($900), ve ikinci en yoksul 1/5i için % 1 ($164) düşerken, toplumun en zengin % 5inin gelirleri % 55 ($84,760) yükselmiştir. Washingtondaki
Ekonomik Siyasa Enstitüsü
önemli bir çalışma yayınladı: Çalışan
Amerika Devleti (Cornell Univ. Press). Bu çalışmaya göre,
tipik Amerikan ailesinin toplam zenginliği, 1990ların başında
58,800 dolardan,
1998de çok az bir artışla, 61,000 dolara yükseldi.
Oysa, aynı çalışmanın işaret ettiği gibi, aile borçları
ise, 11,800 dolar arttı. Burjuva
basını bu konularla nedense hiç ilgilenmemektedir.
Ancak, toplumdaki yoksulluk oranı 1998de (bu konuda elde
olan son rakkamların tarihi) % 12.7 idi. Bu çok büyük oran,
son 20 yılda dikkate değer bir değişme de göstermemiştir.
Buna göre, bugün, her 5 Amerikalı çocuktan 1 tanesi
yoksulluk çizgisi altında yaşamaktadır. Kent
Enstitüsü de,
yayınladığı bir çalışmada, gelir dengesizliğinin, yüksek
oranlarda çocuk yoksulluğuna yol açtığını sergilemiştir. Toplumdaki
gelirlerde gözlenen büyük ve giderek artan eşitsizliğin, büyüyen
yoksulluğun ve adalet sisteminin artan ırkçı ve elitist
karakterinin ortaya koyduğu gibi, günümüzde ABD, derin bir
toplumsal bunalım yaşamaktadır. 15
Şubat 2000 tarihli Los
Angeles Times gazetesi, Washington, D.Cdeki Adalet
Siyasası Enstitüsünün bulgularına dayanarak,
hapisanelerde iki milyon kişinin var olduğunu duyurdu. Bu sayı,
son 10 yılda hapisane nüfusunun 2 kat arttığını göstermektedir.
Ve bu artış oranı, son 90 yıldaki artışa eşittir. Aynı
çalışma, ırksal
eşitsizliğin aşırılığını, siyahların hapise düşmesi
olasılığının beyazlardan yaklaşık yedi
kat daha fazla olduğunu gösterdi. Afrika Amerikalısının
hapisane sistemini modern-gün plantasyon köleliği olarak
değerlendirdiğini gösterdi. Siyahların, ülke nüfusunun
yaklaşık % 13ünü, ama hapisane nüfusunun % 50sini oluşturduğunu
ortaya koydu. Amnesty
Internationalin
açıklamasına göre, 2000 yılı sonunda, 75 ülke ve
eyalet ölüm cezasını kaldırdı. Onüç ülke, savaş suçları
gibi çok özel durumlar dışında kaldırdı. Yirmi ülke de,
yasalarında ölüm cezasının durmasına karşın, pratikte ölüm
cezasını uygulamamaktadır. Yine
de, 2000 yılında 65 ülkede en azından 1457 kişi öldürüldü
ve en azından 3,058 kişi de ölüm cezasına çarptırıldı.
Bu sayılar, Amnestynin kesin olarak bildiği sayılardır.
Dolayısıyla, gerçek sayının çok daha yüksek olduğu
kesindir. 2000 yılında, bilinen infazların % 88i Çin, Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, İran ve Irakda, yani 5 ülkede gerçekleşmiştir. Yalnızca Teksasda, 40 infaz yapılmıştır ki, bu onlar için bir rekordur. (Weekend Financial Times, 02/06/2001.) Aşağıda
verdiğim dipnotta görüleceği gibi, ABD, bu uygar ülke,
ölüm infazlarında dünyada dördüncüdür. [1]
Ve bu alanda da ırkçılık büyük bir vurgu taşımaktadır.
Ölüm cezaları infaz edilenlerin büyük çoğunluğu
siyahlardır. Siyahların beyazlardan çok daha fazla oranda ölüm cezasına çarptırılmaları ve bu cezaların infaz edilmesinin ve infazların çoğunun da suçsuz yere olduğu kuşkusunun var olduğunun öğrenilmesiyle patlak veren skandal o boyutlara yükseldi ki, Illinois eyaletinin Cumhuriyetçi valisi (ölüm cezasını destekleyen biri), yeniden araştırılması için tüm infazları durdurmak zorunda kaldı. New York Times gazetesinde 4 Şubat 2000de Bob Herbert, adalet sistemi bu ülkede çöküyor diye yazdı. Chicago, Los Angeles ve New Yorkda polisin ve mahkemelerin yaptıkları inanılmaz haksızlıkları kanıtlarıyla ortaya koydu ve şu soruyu sordu: Adalet adına kaç suçsuz insan yaralandı ya da öldürüldü? ABD
yöneticilerinin,
kızılderili
halka
uyguladıkları jenosit unutulmadı demeye bile olanak yok,
çünkü aynı saldırılar bugün de sürmektedir. Halkının
etkin ve kahraman lideri, kızılderili Leonard Peltier, haksız
yere barbar hapisane koşullarında uzun yıllarını geçirmek
zorunda bırakılmıştır. Peltierin başına gelenler,
kendi kaleminden çıkan, Hapisane
Yazıları adlı mükemmel kitapta, eski Başsavcı Ramsey
Clarkın güzel önsözüyle birlikte okunabilir. (Griffin,
New York: St. Martin's Press). Bu çok kısa özetten de önemli ve doğru bir sonuç çıkar ki, ABD yönetimlerinin, bırakın ülke dışını, kendi ülkesinde uyguladığı tüyler ürpertici zulümün, uygar dünyada bir başka örneği yoktur. İşte bu emperyalizmdir! Türkiyenin son yirmi yılda, en başta halkın baskısıyla, yürüdüğü demokratikleşme yolunu küçümseyenler, hatta sisteme hala faşist diyenler, dolayısıyla bu demokratikleşme sürecinde kendi üstüne düşen görevleri görmezden gelenler, bir daha düşünmelidirler. Türkiyeye bakıp, bin çeşit tutarsızlığı ve sancısı içinde bir demokratikleşme süreci yaşanmakta olduğunu kabul etmeyenler, ileri kapitalist, metropol emperyalist ülkeleri daha yakından incelesinler. Kapitalizmde, emperyalizmde demokrasi böylesine güdüktür. Kapitalizmde, emperyalizmde demokrasi böylesine güdüktür ama bu demokrasi bile, ülkemiz gerçeğinde, uğrunda canla başla mücadele edilmesi gereken bir hedeftir. Sonra, böyle bir mücadelenin, ileri demokratik bir yapılanmaya, ileri halk demokrasisine varma, onun da Avrupada toplumsal devrime yol açma şansını içinde taşıdığını kim reddedebilir. [1]
2000 yılında gerçekleştirilen infaz sayıları (belirlenebilen
minimum sayılar): 1)Çin 1.000+; 2) Irak 200+ (çoğu yasal sistemin dışında olmak üzere); 3) Suudi Arabistan 123; 4) ABD 85; 5) İran 75; 6) Somali (Somalinin güneyinde merkezi bir adalet sistemi yoktur. Ölüm cezaları yerel İslam mahkemelerince uygulanmaktadır.); 7) Kongo (DC) 35; 8) Mısır 22; 9) Singapur 21; 10) Tayvan 17; 11) Afganistan 15; 12) Yemen 13; 13) Vietnam 12; 14) Ürdün 10; 15) Özbekistan 8; 16) Pakistan 6; 17) Japonya 3; 18) Katar 3; 19) Burundi 2; 20) Guatemala 2; 21) Malezya 2; 22) Kuveyt 1; 23) Filipinler 1; 24) Tayland 1
|