|
DSF VE KÜRESELLEŞME KARŞITLIĞI
Mustafa
Kızıltepe
Geçtiğimiz ocak ayının son on günü içinde dünyamız iki
önemli olaya tanık oldu. Bunlar Dünya Sosyal Forumu(DSF)nun ilki Malinin
başkenti Bamakoda, ikincisi de Venezüelanın başkenti Caracasta
düzenlediği yığınsal toplantılar ve ardından düzenlenen dev eylemlerdi. Her
zaman olduğu gibi yazılı ve görsel medya haberi önemsizmiş gibi göstermeye
çalışarak duyurdu. Oysa haber önemliydi, en azından iki yönüyle: Birincisi,
böyle bir toplantı dünyanın en yoksul kıtası olan Afrikada ilk kez
yapılıyordu. Bu nedenle Afrikalı ülkelerden katılım oranı çok yüksekti.
Küresel boyutlarda süren kapitalist sömürüye karşı en yoksul halkların ön
planda yer alması son derece anlamlıydı. İkincisi ise kuşkusuz Latin
Amerikanın kendinden en çok söz ettiren ülkesi olan Venezüelanın
başkentinde yapılan toplantıya Bolivyadaki cumhurbaşkanlığı seçimlerini
kazanan yerli Evo Moralesin zaferin ardından sıcağı sıcağına toplantılara
ve eylemlere katılımıydı. Öte yandan Şilideki cumhurbaşkanlığı seçimlerini
de hem babası hem de kendisi faşist Pinochet yönetiminin zindanlarında
işkence görmüş bir kadının kazanmış olması da Caracasta yapılan toplantıya
ayrı bir anlam kattı.
Bilindiği gibi, DSF birkaç yıldır benzer toplantıları
Avrupada da yaptığı için yoldaşlarımızla birlikte düzenlenen eylem ve
yürüyüşlere doğrudan katılma, tartışmaları izleme olanağını bulduk. Bu
yazıda, genel olarak anti-globalizm ya da küreselleşme karşıtı olmakla
özdeşleşen bu hareketin komünistler açısından ne olup ne olmadığını
tartışmayı amaçlıyoruz. Hareketin geçmişi yeterince eski olmadığı için erken
teşhiste bulunup yanlış sonuçlara varma tehlikesiyle karşı karşıya
olduğumuz da bir gerçek. Böyle bir riske karşın bu sitede tartışarak konuyu
incelemeyi, görüşlerimizi tartışmalarla netleştirmeyi umuyoruz.
Üzerinde durmak istediğim iki noktayı şöyle belirtebilirim:
1)
Küreselleşme karşıtı hareketin siyasal örgüt yapısı anlayışı nedir?
2)
Küreselleşme karşıtı hareket neyi amaçlamaktadır?
Önce hareketin siyasal örgüt yapısı anlayışını ele alalım.
Bugüne kadar yapılan eylemlerin, yazılıp çizilenlerin içeriğine bakınca şunu
görmek mümkün: Hareketin siyasal bir partileşmeye gitmek gibi bir amacı
görünmüyor. Diğer bir deyişle siyasal erki ele geçirmek için partileşmeyi
hedeflemiyor. Eylemleri genellikle protesto içerikli. Hattâ örgüt
kavramından hoşlanılmadığını bile söyleyebiliriz. Yığın hareketi olsun,
herkes birlikte karar alsın, sonra uygulamaya geçilsin isteniyor. Klasik
devrimci Marksist parti anlayışının temelden yanlış olduğu , böyle bir
anlayışın 20nci yüzyılda insanlığı nerelere götürdüğü, bu acı deneyimlerden
sonra artık bunun terk edilmesinin zorunlu olduğu söyleniyor.
Doğaldır ki, geçmişte sosyalizmi kurmak adına yapılan
yanlışlardan alınacak dersler vardır, ve bu yanlışlar bir daha
tekrarlanmamalıdır. Bütün sorun, bu yanlışların hangileri olduğu konusunda
bir anlaşmaya varabilmektir.
Siyasal erki ele geçirmede gerekli olan örgüt anlayışı
kanımca yaşamsal önemdedir. Amacını bu şekilde saptamış olan bir insan
topluluğunun da siyasal hasmının savaşım yöntemlerine yanıt verebilecek bir
örgüt yapısına sahip olması gerektiğine inanıyorum. Burjuvazi bugün yine
egemen sınıf olarak tüm siyasal ve baskı örgütleriyle karşımızda duruyor.
Diğer bir deyişle o açıdan değişen bir şey yok. Peki küreselleşme karşıtı
olan hareket, en geniş yığınları sokağa indirdiğinde burjuva düzenini
temellerinden sarsacak, yıkılmasının yollarını açacak mı? Ben hiç
sanmıyorum: gereklilik konusunda anlaşabilirim, ancak kesinlikle yeterli
olmayacağına inanıyorum. Dahası, bu kadar geniş yığınların sokaklara
çıkmasını önlemek amacıyla burjuvazi her tür yöntemi uygulamaya sokacaktır.
Bundan kuşkumuz olmasın. Hele hele bunu yığınsal fakat amorf bir yapıya
karşı kullandığında işleri çok daha kolaylaşacaktır: onu kendi istemleri
doğrultusunda yönlendirmeye çalışacak, bu amaçla her boydan ajanını bu amorf
yapının içine yerleştirip hareketin istemlerinin, eylem biçimlerinin
burjuvazinin kabul sınırları içinde kalmasına çalışacaktır.
Çeşitli çevrelerde şu da öne sürülüyor: Küreselleşme karşıtı
olan hareketin iktidara talep olma gibi bir hedefi yoktur. Önemli olan en
geniş halk yığınlarını harekete geçirerek ekonomik liberalizm adı altında
dünyanın doğal ve insan kaynaklarının bu şekilde talan edilmesine karşı
çıkmaktır. Gerisine onlar karar verecektir. Kimseden fikir ya da eskiden
olduğu gibi emir almaya ihtiyaçları yoktur.
Bilindiği gibi, bu anlayış hiç de yeni değildir: Aynı sorun
bundan tam bir yüzyıl önce devrimci Marksistlerle reformcular arasında
tartışılmış, ve Lenini meşhur Ne Yapmalı? adlı yapıtını yazmaya itmiştir.
Özünde kendiliğindenciliği, örgütsüzlüğü savunmaktadır. Aynen bugün
savunulduğu gibi.. Ancak bugünün bir önemli farkı varsa o da Lenin ve
Bolşeviklerin önderliğinde gerçekleştirilen devrimden üç çeyrek yüzyılı
geçmeyen bir süre sonra toplum kapitalizme geri devşirilmiş, üstelik de bu
bizzat SBKP eliyle yapılmıştır. O zaman sorunu Leninin önerdiği devrimci
örgüt teorisinin yanlışlığında aramak her boydan oportünistin çok işine
gelecektir, zira hiç umulmadık bir biçimde bu anlayışa veryansın
edebilmeleri ve halk yığınlarına istedikleri örgütsüzlük modelini kabul
ettirebilmeleri için bahane çıkmıştır.
Kanımca küreselleşme karşıtı olan kuruluş ve kişilerle
yapacağımız tartışmalarda takınacağımız en yapıcı tavır, burjuva düzeninin
sınırlarını aşmayı amaçlayan hareketin neden örgütsüz olamayacağını
bıkmadan, usanmadan anlatmaktır. Çok sayıda ülkede gelişen bu hareketin
yığınsallaşması, uluslararası yapısı, içinde yer alan kuruluşların iletişim
ağının çağın gereksinimlerine uygun olması olumlu yanlardır, ve bunların
geliştirilmesinde aktif olarak görev yüklenmemiz gerekir. Bu protesto
hareketinin devrimci kanallara yönlenmesinin önündeki ideolojik ve örgütsel
engelleri kaldırmaya çalışmak bizim için zorunludur.
Gelelim küreselleşme karşıtı hareketin neyi amaçladığına.
Her şeyden önce şunu belirtmek gerekir ki, bir kez adında benim ciddî
endişelerim vardır. Şöyle ki, küreselleşmeden ne anladığımızı belirtmeyen
bir küreselleşme karşıtı olmak kafa karışıklığının ötesinde yanlış
saptamalara bile götürür. Ben küreselleşme dendiğinde neyin
küreselleşmesinden söz edildiğinin en ufak bir yanlış anlamaya yer
vermeyecek biçimde belirtilmesinden yanayım. Ben ayrıca üretimin
küreselleşmesinden de yanayım. Nedeni çok açıktır: Üretimin küreselleşmesi
bugün, yarının toplumu olan komünizmin maddî ve teknik temellerini döşemek
gibi bir işlem görmektedir. Tarihin çarkları bu yönde dönmektedir, ve bizim
de buna bırakın karşı çıkmayı, tam tersine hızlandırmak gibi tarihsel bir
sorumluluğumuz vardır. Yusuf Zamir yoldaşımızın da belirttiği gibi:
Üretimin küreselleşmesinin bugün aldığı toplumsal biçim
olan kapitalist küreselleşmenin halklara getirdiği yıkımı teşhir etmek
görevdir. Ancak bu görevin yerine getirilmesi, üretimin küreselleşmesine
karşı bir reddiye tonu taşımamalıdır. Üretimin küreselleşmesi geri
döndürülemez bir süreçtir ve her türlü geri döndürme girişimi gericiliktir.
Üretimin küreselleşmesinin doğayı, en önemli üretici güç olan insanı tahrip
ederek ilerlemekte oluşu, onun bugün aldığı yabancılaşmış toplumsal biçimden
ötürüdür. Teşhir edilecek olan, bu yabancılaşmış toplumsal biçimdir,
kapitalizmdir.(abç; bkz: Yusuf Zamir, Ya Sosyalizm Ya Barbarlık, Alev
Yayınları, s. 151)
Diğer yandan küreselleşme karşıtı hareketin bildiğim
kadarıyla bir programı olmadığından neyi amaçladığını ancak yazılıp
çizilenlerden, ortak bildiri ve deklarasyonlardan akıl yürüterek
bulabiliriz. İlginç olan şu ki, neyi amaçladıklarından çok neyi
istemediklerini ve neye karşı olduklarını daha sık dile getiriyorlar.
Bilindiği gibi burada en çok karşılaştığımız ifadelerinden biri de
anti-kapitalist hareket olmak. Bunun türkçesi kapitalizme karşı olmaktır.
Peki, neden yanasın kardeşim diye sorduğumuzda yanıtlar tabii renk renk
oluyor. O yana bu yana gevelemeler başlıyor. Kapitalizmin özünü üretim
araçlarının özel mülkiyeti oluşturduğuna göre ve bir insan kendini
anti-kapitalist olarak ilan ediyorsa o zaman üretim araçlarının özel
mülkiyetine karşı oluyorsa bunun mantıksal olarak tek bir sonucu olabilir, o
da üretim araçlarının toplumsal mülkiyetinden yana olmaktır. Siyaset bilimi
bize bunun ancak sınıfsız toplumda gerçekleşebileceğini söylüyor. Diğer bir
deyişle kapitalizm karşıtı olmak, komünist olmayı ima ediyor. Oysa biliyoruz
ki küreselleşme hareketinin en tipik özelliklerinden biri, böyle bir
sıfattan deli gömleği giyer gibi ürkmektir. Mantığımızı zorlayarak şunu
diyoruz o zaman: İstesen istesen kapitalizmi bugünkü haliyle değil de ilk
yeşermeye başladığı haliyle, manifaktür sermaye aşamasında isteyebilirsin.
Bunun da tarihin çarklarını geriye döndürmeye kalkışmaktan başka bir anlamı
olamaz, ve Yusuf Zamirin yukardaki alıntısında da belirttiği gibi
gericiliktir.
Komünistlerin küreselleşme karşıtı hareketin bağrında
özellikle üzerine eğilmeleri gereken konuları özetlersek: bu yığınsal
protesto hareketinin bağrında enternasyonalizmin, ırkçılığa, her boydan
milliyetçiliğe karşı dünyanın emekçilerinin eylem birliğinin anlam ve
öneminin giderek daha geniş kesimlerde bilince çıkmasını sağlamak için,
küreselleşmenin kapitalizmin diktası altında değil de tüm insanlığın
ilerlemesine yol açacak olan sınıfsız topluma doğru giderek gerçekleşmesinin
gerektiğini bilinçlere kazımak için tüm becerilerini ortaya koymaktır.
05 Şubat 2006 |