| |
GÜvercİnİmİzİ Vurdular
Mustafa
Kızıltepe
Demokrat
gazeteci Hrant Dink 19 Ocak cuma günü kalleşçe yapılan bir silahlı saldırı
sonunda yaşamını yitirdi. İçimden ilk gelen, yapanlara, yaptıranlara topuna
birden lanet okumak oldu. Düşüncelerine en ufak bir güven duyan, onları
içtenlikle savunan insanların davranışı olamazdı bu. Olsa olsa ancak terör
estirmek yoluyla görüşlerin önüne set çekmeye kalkışacak dar kafalı
siyasetlerin isi olabilirdi. Gel gör ki evdeki hesap çarsıya hiç mi hiç
uymadı.
Olayın
ardından halk yığınlarının verdiği tepki, yaratmak istenilen ortamın tam
tersi yönünde gelişti. Gerçek anlamıyla yığınlar sokağa döküldü. Üç ya da
dört saat olmamıştı ki olay yerinde bir insan seli birikti. Aksam
gerçekleştirilen ve tümüyle kendiliğinden örgütlenen yürüyüşe 17 ile 20 bin
arasında katilimin olduğu söyleniyor. Bu olağanüstü bir duyarlılık ve bu
duyarlılığın dile getirildiği tepkidir.
Cenaze
töreni ise bambaşka boyutlara büründü. Son yıllarda ülkemizde
gerçekleştirilen en yığınsal eylem herhalde bu törendi. En çarpıcı
yanlarından biri ise insanların tek bir vücut halinde, falanca örgüt ayrımı
yapmadan omuz omuza yürümeleriydi. Katılan insan sayısının ancak yüz binle
ifade edilebileceği konusunda çoğu insan ayni fikirde.
Hrant Dink
tüm yaşamı boyunca ülkesinde, yeryüzünde halkların kardeşliği için çırpınmış
olan bir insandı. Emekçi sınıfları oluşturan insanlar arasında yaratılan her
türlü ulusal, ırksal, renksel ayrılığın bizzat sınıf düşmanlarının eliyle
yürütülen bir siyasetin parçası olduğuna inanırdı. Bu inancı da son derece
sağlam bir bilgi birikimine dayanırdı. Gerçekten, egemen sınıfların böyle
bir ayrım derdi olmadığı gün gibi açık. Dünyanın neresine gidersek gidelim,
kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet ettiği surece her turlu birliğe,
beraberliğe, örgütlenmeye varlar. İster ulusal düzeyde olsun isterse
uluslararası düzeyde; bu gerçek, görmek isteyen insanın gözüne girercesine
acık. Peki, kendilerine yeğ gördüklerini emekçi sınıflara neden yeğ
görmesinler? Emekçi sınıfların, halkların dil, din, ırk ve ulus ayrımı
yapmadan, sadece sınıf temelinde oluşturacağı birlik bugün egemen olan
düzene karşı çıkacak en önemli güç faktörü demektir. Bu olasılıktan duyulan
ölümcül korkuyla Hrant Dink gibi halkın yiğit bir sözcüsünü susturma yoluna
gitti. Bu kaybımız ne yazık ki ilki değildi; bu gidişle korkarız ki ne de
sonuncusu olsun. Ancak, gel gör ki eskilerin dediği gibi, Fortis est
veritas, et praevalebit (gerçekler direngendir ve eninde sonunda zafer
onlarındır).
Hrant Dink
tüm olumsuzluklara ve bununla bağlı olarak son yıllarda giderek artan
tehlikelere karşın doğduğu, büyüdüğü ülkede kalıp oranın halklarıyla kendini
özdeşleştirmişti. Onların savaşımını kendine bayrak edinmişti. Bu uğurda
doğruyu, gerçekleri söylemekten çekinmemişti. Başına dert alacağını, 301.
maddeye sarılan faşistlerin ve her turlu gericilik odağının hedefi haline
gelme riski olduğunu bile bile. Etrafını çeviren tehlike çemberinin
daralmakta olduğunu, her an hedef alınacağını biliyordu. Agosta
çıkan son yazıları bu acı gerçeği çok çarpıcı bicimde ortaya koyuyor. Buna
rağmen, güvercinlerin bile yaşama hakkına sahip olduğu bir ülkede değişik
görüşleri savunan insanların da yaşama şansının olabileceğini düşünüyordu.
Her şeye rağmen bir umut içindeydi, ama nerde? Bizim azgın ve hırsı
yeteneklerinin çok önünde giden burjuvazimiz nasıl tahammül edebilirdi onun
gibi güzel insanların yaşamasına?
Cenaze
töreninin ortaya çıkardığı bir gerçek de halkın, sözcülerine el uzatılmasına
karşı son derece duyarlı bir hale geldiğidir. Bundan sonra her sindirme,
susturma girişimine verilecek olan tepki toplumun en duyarlı ve aktif
kesimlerinin harekete geçmesine neden olacaktır. Bu dirsek temasını canlı
tutup, daha da ilerleterek kalıcı bir hale getirme sorumluluğu, kendisini
sivil toplumun bir ferdi sayan hepimizin omuzlarındadır.
24 Ocak 2007 |
|