TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

Günümüz ve Enternasyonalizm

Mustafa Kızıltepe 

Dünyada kapitalizmin son yıllarda içinde bulunduğu krizden çıkmak için kullandığı yöntemler kendine insanım diyenleri gerçekten irkiltiyor. Acaba barbarlık çağına doğru bir gidiş mi var demekten kendimi alamaz oldum şu son birkaç yıldır. Öylesi olaylar oluyor ve o kadar sık oluyor ki korkarım herkese bunlar sanki olağanmış gibi gelmeye başladı. İnsanlar yadırgamıyor mu diye korkuyorum.

 Örnekler saymakla bitmez. En sıcak olanlarına değinelim:

1)      İki gün önce, 25 Ağustos’u 26 Ağustos’a bağlayan gece Paris’in bir köşesinde içinde oturulması kesin tehlikeli olan bir evde yangın çıkıyor. Tahmin edeceğiniz gibi içinde normalin çok üstünde yasayan var. Nedeni tabii yoksulluk. Hiç bir çalışma ve güvenlik garantisi olmayan Mali’li, Senegal’li işçiler oturuyor.  Aileleriyle birlikte sayıları yüzü geçiyor. Tabii bu işçilerin istisnasız hepsi aklınıza gelebilecek en pis, tehlikeli ve düşük ücretli işlerde çalışıyorlar. Yangın gecenin geç saatlerinde çıktığından bu insanları hazırlıksız yakalıyor. Sekizi çocuk olmak üzere on yedi kişi yanıp kül oldu. Toplumda tıs yok: Bugün yani Cumartesi, olayın üstünden iki gün bile geçmeden, sıcağı sıcağına, yasam koşullarını protesto etmek amacıyla ölümden kurtulanlar tarafından bir yürüyüş düzenlendi. Katılan insan sayısı iki bini geçmezdi sanıyorum. Paris kentinin içinde yasayan nüfusun iki buçuk milyon olduğunu düşünürsek, bin kişiden biri bile Afrikalı işçilerle dayanışmaya gitmedi. Geçtiğimiz Nisan ayında yine ayni biçimde ve nedenlerle bir dram daha yaşanmıştı Paris’in bir başka semtinde. Olan yine yoksul Afrikalı işçilere olmuş, 24 kişi yanarak ölmüştü. Kısacası dört ay arayla iki insanlık dramı yaşandı ve kimse umursamadı. Anlaşılan o ki bu insanlar aslında insan yerine falan konulmuyorlar.

2)      Bir diğer çarpıcı olay da evvelki hafta Londra’nın Heathrow havaalanında gerçekleştirilen etkili bir dayanışma grevi sayesinde kamuoyuna yansıdı. Havaalanındaki bagaj indirip bindirme isini yapan işçiler iş bıraktılar ve tam da tatilciler tatillerine gidecekken böyle “münasebetsizliklerle” karşılaştılar. Tabii okuyunca öğrendik ki olay aslında İngiliz havayollarına paket yiyecek servisi hazırlayan Gate Gourmet adlı şirketin çeşitli bahanelerle 650 işçiyi işten atmasıyla başlamış. Tahmin edebileceğiniz gibi, atılan 650 işçinin hepsi yabancı: ya Sri Lankalı ya da Hintli veya Pakistanlı. Onlarla dayanışma grevi başlatan bagaj işçileri de öyle. Gate Gourmet şirketinin yöneticileri bundan önce de benzer provokasyonlar yapıp işçileri greve zorlamışlar. Neden mi? Nedeni çok açık. Asgari ücret verdikleri bu SENDİKALI işçilerden bir an önce kurtulup onların yerine doğu Avrupa’dan gelen, sendikasız, köle gibi çalışmağa hazır işçileri almak. “Yeni” İşçi Partisi’nin İngiltere’de işçi sınıfına verdiği en çarpıcı “hediye”lerden biri de bu iş güvensizliği kanunuymuş meğer..

Toplumun iki ucunda bulunan katmanlar arasındaki gelir uçurumunun ne derece büyüdüğünün bir başka çarpıcı örneği yine iki hafta önceki gazetelere yansıdı: Örneğin, İngiltere’deki en büyük şirketlerin patronlarının maaşlarında geçen yılki artış %16.1 imiş, yani ortalama artışın dört katı, enflasyonun ise sekiz katı! Ortalama bir işçinin aldığı aylığın tam 113 katını alıyormuş bu şişko kediler (“fat cats” yani şişko kediler diye adlandırıyorlar İngilizler bu yüksek maaşlı şirket yöneticilerini). Kaba bir hesapla birinin bir ayda aldığı maaşı ötekinin alabilmesi için nerdeyse on yıl çalışması lazım! ABD’deki büyük şirket yöneticilerinin aldığı maaşları siz düşünün artik, hele hele Bush yönetiminin iktidar olduğu bir dönemde!.. Gelin de düşünmeyin simdi Paris Komünü’nün yasalaştırmak için uğraştığı bir tasarıyı: “En yüksek devlet memurunun maaşı en kalifiye işçinin maaşını geçemez.” Nereden nereye geldi insanlık!..

Günümüzde dünya emperyalizminin giderek düşme eğilimi gösteren kâr hadlerinin bu gidisinin önüne geçebilmek için yapamayacağı bir şey yok. Zira kendisinin bizzat varlığının tehlikeye girmesi gündeme gelebilir. Bu nedenle yukarda örneklediğimiz isimsiz kahramanlardan oluşan, değişik ülkelerde çıkarılan çeşit çeşit savaşlardan sonra ortaya çıkan yoksulluktan yararlanılarak devşirilen emek orduları hazır bekletiliyor kapıda. Hepsinde bir milliyetçilik almış gidiyor ve hepsi de bir diğerinden nefret ediyor. Burjuvazi dünya işçi sınıfını bundan daha güzel bölüp yönetemezdi. Peki nerede kaldı işçilerin uluslararası birliği, kardeşliği? Uluslararası bir örgütü olmadan dünya işçi sınıfının değişik birimleri bu çıkmazın içinden nasıl çıkacaklar? Dünya çapında ortak düşmanlarına birlikte nasıl vuracaklar? Uluslararası düzeyde, Avrupa çapında sendikal örgütler yok değil, varlar. Ancak dünya ölçeğinde olup bitenlere karsı ne yapabildikleri ortada değil mi?

Sanal Bir Yolculuk (mu?)

Simdi bir an için bambaşka bir çağda yasadığımızı düşünelim ya da düşleyelim. Öyle bir çağ olsun ki, tüm dünya işçi sınıfının bir örgütü olsun. Öyle bir örgüt ki, bırakın sadece Avrupa’yı, Latin Amerika’dan Cezayir’e, ABD’den Asya’ya kadar birçok ülkede var olsun.

Ancak varlık lafta değil, fiilen: Yani oralarda işçilerin, emekçilerin güvenini kazanmış, eylem için dönüp baktıkları bir kurumdan söz ediyoruz. Öyle bir örgüt ki değişik yabancı ülkelerden gelip grev kırıcılığı yapacak işçilere bunun neden yanlış olduğunu açıklayıp, onları grevle dayanışır hale bile getirebiliyor. Ve de tam da bu nedenlerle grevci işçilerde olağanüstü bir moral yükselişi ve haklarını almak için sonuna kadar direnme arzusu doğuyor, patronları ise bir paniktir alıyor! Nasıl almasın, artik karsılarında sadece kendi çalıştırdıkları işçileri değil, tüm dünyaya yayılmış muazzam bir işçi ve emekçi ordusunu görüyorlar! Falanca iş yerindeki patron eğer fabrikasında grev baslarsa örgütün grevi destekleyeceğini duyunca grevcilerin tüm isteklerini kabul ediveriyor. Öylesine korkuyor!

Öyle bir düse daldım ki iyice uçtuğumu düşüneceksiniz herhalde. Ancak öyle değil işin gerçeği. Yukarıdaki niteliklere sahip bir örgüte bu dünya tanık oldu, hem de bundan tam 140 yıl önce! Evet, doğru tahmin ettiniz, Birinci Enternasyonal’den söz ediyorum. Dünya proletaryasının bu muhteşem örgütü, özellikle yaşamının zirvesinde iken, yani 1866–1869 yılları arasında gerçekten dünya çapında bir saygınlık kazanıyor. Paris’te 1870’te Enternasyonal’e karsı açılan davada savcının raporuna göre sadece Fransa’da 435 000 üyesi bulunuyor. Yine polis dosyalarına göre Enternasyonal’in dünya çapında 5 milyon üyesinin olduğu tahmin ediliyor. O zamanın iletişim olanaklarına baktığımızda (ne radyo var, ne uçak, ne TV, ne de internet!) örgütün ne kadar önemli bir yapı kurduğunu daha iyi anlayabiliyoruz.

Marks’ın Enternasyonal içindeki tartışmasız otoritesinin yanı sıra basta Proudhon’cular ve Bakunin’ciler olmak üzere birçok değişik görüşler kıyasıya çarpışıyor.

Birinci Enternasyonal’in tarihi bizim için gerçekten son derece önemli ve zengin deneyimlerle doludur. Bugün böylesi bir uluslararası örgütün yokluğu, “yurtseverlik” safsataları altında her boydan milliyetçiliğin işçi ve emekçi yığınlarının saflarında boy göstermesine neden olmaktadır. Sermaye ve emek arasındaki kavganın boyutları eskiden de uluslararası düzeydeydi, bugün de hem de insanin gözüne girercesine öyledir. Enternasyonalistler olarak eğitimimizin temel denek taşıdır bu anlamdaki bir örgütün kurulması için çalışmak. Başaramadığımız sürece yukarda örneklediğim dramlar giderek daha da çoğalacak, herkes gibi yasamaya hakki olan güzelim insanlar patır patır ölüp gidecekler ve biz de çaresizlik içinde bu gidisi nasıl durdurabiliriz diye düşünüp duracağız.