|
Fransada
Seçimler
Mustafa Kızıltepe
Fransada bir yıla yakın bir süredir
yaşanan seçim furyasının son büyük finali 22 Nisanda cumhurbaşkanlığı
seçiminin ilk turuyla başlayıp 17 Haziranda parlamento seçimlerinin ikinci
turuyla nihayet son buldu. Ortalık biraz durulur gibi olduğundan, kabaca da
olsa bir değerlendirme yapma olanağı doğdu.
Bildiğimiz gibi, cumhurbaşkanlığı
seçimlerini, 6 Mayısta rekor denebilecek yükseklikte bir katılım oranının
ardından, ikinci turda oyların %53ünü alarak Sosyalist Partinin adayı
Segolene Royali yenen Nicolas Sarkozy kazandı. Sarkozy, sağcı parti UMPnin
adayıydı. Parlamento seçimlerini de 577 milletvekilliğinin 345ini alan UMP,
birinci parti oldu. Ülke 2002 yılından beri zaten aynı
partinin mutlak çoğunluğu altında yönetiliyordu, ama 1978den beri
ilk kez seçim öncesindeki parlamenter çoğunluk seçimlerden sonra durumunu
korudu. Dolayısıyla yönetim kademesinde hiçbir şey değişmedi gibi görünüyor.
Ancak durum göründüğü gibi değil. Birkaç gerçeğin altını çizmek gerekiyor.
Zira bunlar, ülkedeki sınıf savaşımının kısa bir süre içinde ne kadar
sertleşeceği konusunda daha bugünden bazı ipuçları veriyor.
İlk olarak altı çizilmesi gereken olgu,
tüm seçim kampanyası süresince ülkenin siyasal gündemine faşist parti Front
Nationalin (FN) tezlerinin ne derece hakim olduğuydu. Başa güreşen iki
büyük parti (UMP ve Sosyalist Parti) bu tezlerin açıkça savunuculuğunu
yaptılar. Örneklersek: UMPnin başkanı ve cumhurbaşkanlığı adayı Sarkozy,
seçim kampanyası boyunca FNin tabanının önemli bölümünü oluşturan taşra
küçük burjuva ve orta katmanlarına ülkede gittikçe artan güvenlik ve
göçmen işçilerle ilgili
sorunları çözecek biri varsa onun da
kendisi olduğunu, özellikle göçmen işçilerle uğraşacak yeni bir bakanlık
kurulacağını, kağıtsız, izinsiz olanların bir an önce yurtdışı edilmeleri
için gerekli önlemlerin alınacağını vaat etti. Sosyalist Partinin adayı
Segolene Royal ise Fransız bayrağının ve milli marşının önemini vurgulayan,
her evde mutlaka bir Fransız bayrağının bulunması gerektiğini savunan (bizim
diyarlardan birilerini hatırlatıyor değil mi?) konuşmalarıyla dikkati
çekti!..
İkinci olarak altını çizmek istediğimiz
olgu, Sarkozynin daha seçilmeden işçi sınıfına olan düşmanlığını bir bayrak
haline getirmesiydi. Sendikalara kan kustu. Seçim vaatlerinin en önde
gelenlerinden biri sendikaların egemenliğine son vermek oldu. Bunu da
somut olarak grevlerde bir minimum servis sağlanacağı garantisini vermekle
belirledi. Bunun da somut ifadesi tabii grevlerin etkinliğini yitirip
marjinal bir olay haline gelmesiyle, emekçi halkın grev nedenlerinin
bilincine vararak sınıf dayanışmasını oluşturmasının önüne geçmekti.
Sarkozy, gerek seçim öncesi kampanya
sırasında gerekse seçim sonrası yaptığı konuşmalarda, son bir kez ve bir
daha geri gelmemek üzere 68 ruhunu ortadan kaldırmak konusunda kararlı
olduğunu birkaç kez vurguladı. Oysa biliyoruz ki Fransada 68 olayları
toplumun çeşitli kesimlerinin, özellikle öğrenci gençliğin, kurulu düzene
isyan edip reform istemiyle eylemler başlatmalarıydı.
Böylece Sarkozynin ne denli bir reform düşmanı, statükocu olduğunu
kendi ağzından duyduk. Tabii ki bunda şaşılacak bir şey yok. Onun kim
olduğunu son beş yıldır içişleri bakanıyken yaptıklarından, 2005 Ekim ayında
Fransanın dört bir yanında patlak veren banliyö ayaklanmalarından
gayet iyi biliyoruz. Ancak önemli olan, bundan sonra işçi sınıfı ve
emekçi halk en küçük bir talepte bulunduğunda, karşısında bu talepleri
dinlemek yerine girişimleri kaba kuvvetle bastırmaya hazır bir sınıf düşmanı
bulacak olmasıdır. Sarkozynin içişleri bakanlığı sırasında bu siyaseti
uygulamasının bir parçası olarak polisin sürekli sırtını sıvadığını, en ufak
bir olayda karakolları dolaşarak onlara destek verdiğini herkes biliyor.
Bütün bunlar önümüzdeki aylarda (Temmuz, Ağustos aylarından sonra; o aylarda
grev pek olmaz zira Fransa tatildedir! 14 Temmuz 1789 Fransız
Devrimi ise bir kaza olarak değerlendiriliyor!..) sınıf
savaşımının çok sertleşebileceğini gösteriyor.
Başta CGT, FO ve CFDT olmak üzere
sendikalarla yapılan ilk görüşmeler hiçbir sonuç alınamadan bitti.
Sendikaların tabanı eylemli bir sonbahara hazırlanıyor. Uğrunda kıran kırana
savaşım verilecek konuların sayısı bir hayli kabarık. En başta devletin kamu
sektöründe çalışan emekçilere tanıdığı - ki bunların tümü 1940-50lerde ne
büyük savaşımlar verilerek kazanılmıştı - hakları kırpıp kuşa çevirme, kamu
hizmetlerine yaptığı tüm harcamaları da iyice azaltma girişimlerine karşı
çıkmak geliyor. Bunun en son örneğini demiryolu işçilerine yönelik yeni
yapılanma (bu tür sözleri duyar duymaz insanlar artık tepki verir olmaya
başladı) projesinin getirdikleri: Bu sektörde bugüne kadar en ağır işlerden
birini yapıyor olarak kabul edilen tren sürücüleri, kıdemlerine göre 50 ya
da en fazla 55 yaşında emekli olma hakkını kazanıyorlardı. Söz konusu proje
ise bu yaş haddini 60a doğru çekmeyi öneriyor. 1995 yılındaki şanlı
direnişin başını çekip o zamanki gerici hükümetin 1997 seçimleriyle
devrilmesinin yolunu döşeyen demiryolu işçileri, yoğun savaşım sonucu elde
ettikleri hakları sonuna kadar savunmaya kararlı görünüyorlar. En önemli
sorun, grevden olumsuz etkilenmesine rağmen halkın desteğini alabilmeleri,
ve bunun için de burjuvazinin ikisini birbirine düşürmeye çalışma çabalarını
teşhir etmeyi becerebilmeleri olacaktır gibi gözüküyor. Kısacası, sınıfsal
tavrı sonuna kadar kararlı bir biçimde savunmak gerekiyor.
Sınıf savaşımının kızışacağı diğer bir
odak noktası da hem Sarkozynin hem de onun hükümetinin
35 saatlik çalışma
haftasıyla ilgili reformu geri devşirme çabalarıyla ilgili.
Bildiğimiz kadarıyla Avrupa Birliği üyesi
olan hiçbir ülkede uygulanmayan, ve işçi sınıfının kararlı mücadelelerinin
bir ürünü olan bu reformu emekçi halkın büyük bir kısmı vazgeçil-
mez olarak algılıyor. Bu
nedenle kim olursa olsun el uzatmaya kalktığında emekçi sınıflardan gelecek
tepki büyük olacaktır.
Geçtiğimiz beş yıl tek başına iktidarda
kalan UMPnin ülkeyi nereye getirdiği belli. Avrupanın en yüksek oranda
genç işsizleri Fransada bulunuyor. Ülke çapında ortalama %17 civarında olan
bu oran, kuzey Fransada özellikle eski madenlerin olduğu bölgelerde %25i
geçiyor. Geçenlerde verilen bilgilere göre geçtiğimiz yıl Fransada 12 bin
intihar olayı oldu ve intihar edenlerin ezici çoğunluğu (%90 üstünde) 18-25
yaşları arasındaki gençlerdi. Daha da çarpıcı olanı, gençlerin intihar
oranının en yüksek olduğu yerler, işsizlik oranının en yüksek olduğu
bölgeler olarak belirleniyor. Ne tesadüf!..
Yukarda kaba hatlarıyla sunduğumuz
örnekleri daha da çoğaltmak mümkün. Dolayısıyla Fransada sınıf savaşının
önümüzdeki birkaç ay içinde bu örneklerde belirtilen noktalarda
odaklaşacağına ve sertleşeceğine işaret eden göstergeler önümüzde duruyor.
Peki, işçi sınıfı ve onun siyasal ve sendikal örgütleri bu savaşım
odaklarını doğru değerlendirip halk yığınlarını sokaklara dökebilecekler mi?
Her şey buna bakıyor. Bu nedenle, siyasal yelpazenin solunda duran
örgütlerin son seçimlerle ilgili olarak izledikleri siyasete ve elde
ettikleri sonuçlara da kısaca göz atalım.
Komünistler Ne Durumda
Fransız Komünist Partisi (FKP),
cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunda %1.84 oy alarak tarihindeki en
düşük sonucu elde etti. Tanıdığımız partili militan yoldaşların deyimiyle
parti dibe vurdu. İkinci Dünya
Savaşından hemen sonra yapılan ilk seçimlerde her dört seçmenden birinin oy
verdiği bir partinin bu hale gelmesi son derece hazindir bizim açımızdan.
Seçimlere katılan Troçkist iki siyasal partinin bile aldıkları oy toplamı
%8i bulurken, nasıl oldu da Fransada Nazi işgaline karşı ilk silahlı
direnişi örgütleyen ve işçi sınıfının en bilinçli kesiminin örgütlendiği
parti olarak bildiğimiz FKP, şimdi eskiden tamamen marjinal konumlara itmiş
olduğu Troçkist örgütlerin epeyce ardından geliyor? Eskiden FKPnin tuttuğu
yeri şimdi giderek onlar alıyor gibi bir gelişme yaşanıyor. Buradan dersler
çıkarılması gerekiyor ve bu üzücü durum yalnızca Fransada yaşayan
komünistleri değil, hepimizi ilgilendiriyor.
Söylenecek ilk şey,
perşembenin gelişinin çarşambadan
belli olduğudur. Çok eskilere gitmeyelim. 1972 yılında daha o zamanlar
bugünkü seçmen tabanına henüz sahip olmayan Sosyalist Partiyle birlikte
imzalanan meşhur Ortak Program adı altında
FKPnin angaje olduğu birlik, taktiksel düzeyde ve eyleme yönelik
olmanın çok ötesinde bir olgu olarak algılandı ve partinin tüm stratejisi bu
programa göre çizildi. Bu birliğin yaşaması için ödün üstüne ödün verildi.
Mecliste verilen mücadele sokakta devrimci eylemlerle desteklenmedi.
Partinin esas sesinin, gücünün orada olduğu kanıtlanamadı. Diğer devrimci
küçük burjuva örgütleriyle (Troçkist partileri buraya koymak gerekiyor)
dirsek teması bile sürdürülmedi; aksine birbirlerine saldırdılar.
Parti, kendi içindeki en ufak muhalif
görüşe tahammül edemedi. Muhalif görüşler de genellikle partinin
devrimci kanadından geldiğinden hepsi tasfiye edildiler. Parti dışında var
olmaya zorlandılar.
FKP, tabanını Marksizmle donatmak
konusunda da görevini yapmadı. Açıkçası, bağrından çıkmış olduğu sınıfı en
zorlu savaş olan ideolojik savaşta silahsız bıraktı. Burada bir anımı
anlatmadan geçemeyeceğim. 1979 yılı yazıydı. Marxın küçük torunu
Robert-Jean Longuet Londrada İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliğini
(İTİB) ziyarete gelmişti. Sohbet sırasında laf döndü dolaştı o
zamanlar Avrupa Komünizminin en ateşli savunucusu olan FKPye geldi.
Longuet, bırakın tabandaki militanları, partinin kadrolarında bile bilinç
gerilemesinin ne kadar vahim olduğunu anlattı. Partide 60 yaşının üstünde
olanların bir kısmının Marksizmin
klasiklerini okumuş olduklarını,
40-60 yaş arasındakilerin broşür, bunun altındakilerin ise ancak bildiri
okuyabildiklerini söylemişti. Aradan geçen otuza yakın yıl içinde bu bilinç
düzeyinin artık nerelerde olduğunu varın siz tahmin edin.
Böylece başlayan baş aşağı düşüş, 1990lı
yılların başına gelindiğinde partinin seçimlerde faşist parti FNden bile
düşük oranda oy almasını getirdi. Bu büyük kan kaybının önüne geçebilmek
için parti giderek muhalif görüşlerin parti çatısı altında kalmalarına göz
yummaya başladı. Bugün, çeşitli muhalif gruplar
kendi yayın organlarıyla,
olabilecek en gevşek bağlarla bu beraberliği sürdürüyorlar.
FKPdeki bilinç gerilemesinin, liberal
burjuvazi kuyrukçuluğunun nerelere vardığını daha iyi anlayabilmek için şu
örneği verelim: Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ilk turunun yapıldığı 22 nisan
akşamı saat 8de seçim sonuçları açıklanmaya başlanıp da FKPnin %1.84 gibi
rekor düzeyde düşük bir oy aldığının açıklanmasından sonra tabii radyoların
muhabirleri partinin merkez binasında ulusal sekreter (yanlış okumadınız;
artık genel sekreter denmiyor, eski günler bir an önce unutulsun diye!) M.G.
Buffetnin yapacağı açıklamayı dinlemek üzere oraya koşuşturdular. Seçim
sonuçları açıklanalı yarım saat olmadan Buffet beklenen açıklamasını yaptı
ve aynen şöyle dedi: Bugün elde ettiği sonuçla partimiz seçimlerin ikinci
turuna katılma şansını kaybetmiştir. Bu nedenle tüm partili militanları
kayıtsız şartsız Sosyalist
Partiyi desteklemeye çağırıyorum. Bunu duyduğum an içim daraldı: kayıtsız
şartsız!.. İnsaf, bunu söylemek, ölüm fermanın imzalamak, kelleyi
burjuvazinin eline vermek gibi geliyor bana. Bir komünist partisinin en üst
düzeydeki yöneticisi böyle birşey söyleyemez. Altı doğru biçimde
doldurulduğu takdirde koşullu desteği anlayabilirim ama kayıtsız
şartsızı anlamak mümkün değil.
Kısacası, böylesi hazin bir manzara arz eden sol
kanadın varlığı koşullarında seçimler sonrası Fransası yeni döneme
hazırlanıyor. En iyi koşullarda, kıran kırana gidecek olan sınıf savaşı
sendikal alana hapsolma tehlikesiyle karşı karşıya. En kötü koşullarda
olabilecekleri ise düşünmek bile istemiyorum.
30 Haziran 2007 - Paris
|