TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

FRANSA’DAN YÜKSELEN SESLERE KULAK VERELİM!

 

Altı aya yakın bir süredir Fransa’da toplumsal dalgalanmalar, protesto eylemleri, yığınsal grevler dalga dalga birbiri ardından ve de giderek daha yaygınlaşarak geliyor. En son 4 Nisan Salı günü ülke çapında yapılan büyük grev ve yürüyüşlerin ardından hükümetin oldubittiye getirmeye çalıştığı yasa tasarısı sokağın zoruyla çöpe atıldı. Ekim ayının sonunda patlayan ülke çapındaki “banliyö” ayaklanmalarıyla şu son üç aydır süregiden grev ve yığınsal eylemler aynı tepkinin değişik biçimlerde dışa vurmasıdır. Bu yazının amacı, şu andaki göreceli sessizlik ortamını fırsat bilip yaşanan olayların kısa bir değerlendirmesini yapmaktır.

 

 İlk başta Ekim ayının sonunda iki genç göçmen çocuğunun polisten kaçarken vurularak öldürülmeleri, polisin silahlı olduklarını söylemesine rağmen silah ya da tehdit edici bir unsurun bulunmaması ve bu gerçeklerin resmî ellerle örtülmeye çalışılması bardağı taşıran son damla oldu. Bu söylemimizde hiçbir abartma yoktur: Fransa tâ Temmuz 1981’de ( yani halkın önemli bir kesiminin umutlarla dolu olarak yeni seçtiği Sosyalist Parti – Fransız Komünist Partisi koalisyonunun oluşturduğu hükümetin yürütmeyi ele aldığı sırada ) Vénissieux’de patlak veren ilk ayaklanmalara tanık olmuştur. Ve bu ayaklanmalar tam bir çeyrek yüzyıldır değişik şiddet ve frekanslarla süregitmektedir. Son Kasım ayındakilerde sorulması gereken olup olamayacağı değil, ne zaman ve ne şiddet ve yaygınlıkta olacağıydı. Nedenlerine değinmeden önce, niye diğerlerine oranla daha farklı bir yere oturtulması gerektiğini görelim.

 

Her şeyden önce olayların boyutları bugüne kadar yaşanmış olan ayaklanmalara oranla çok daha büyük ve şiddetliydi: Bir kez süresi açısından: tam üç hafta boyunca banliyölerde yaşayan gençler ve halk polisle çatıştı. İkincisi coğrafî yaygınlık açısından: 280 tane komün ya da yerleşme bölgesi diyebileceğimiz yerde olaylar patlak verdi. Üçüncüsü meydana gelen zarar-ziyan açısından: on bin araba yandı, onlarca işyeri yakılıp yıkıldı. Dördüncüsü polisin ve özel jandarma ekiplerinin harekete geçirilmesi açısından: tam 11500 tanesi seferber edildi. Ve son olarak adlî baskı açısından: 5000’den fazla insan tutuklandı ve bunlardan 800’ü hapis cezasına çarptırıldı. Önceki olayların hiçbiri bu boyutlara erişemediler.

 

Kasım ayı boyunca Fransa ve dünya kamuoyuna yansıyan bu olayların nedenine gelirsek: Bir bakıma “ne ekersen onu biçersin” misali bu patlamaların tohumları yıllarca önce göçmen işçiler ve siyasî sığınmacılar gibi yabancıları aileleriyle birlikte banliyölere tıkarak oralarda yaşama savaşı verme zorunda bırakılmalarıyla atıldı. Sözünü ettiğimiz banliyöler, büyük kentlerin çevresinde 1960’lardan itibaren kurulan ve “tavşan kafesi” adı da verilen dev sitelerden oluşan sosyal yaşamın yok denecek derecede az olduğu, hele şimdilerde çoğu insanın akşam dışarı çıkmaya bile korktuğu yerleşim birimleridir. Sağcı ya da sosyal demokrat olsun tüm hükümetler bu bölgelerle ilgili olarak aynı politikayı güttüler. Ülke çapında yaklaşık 780-800 kadar olduğu tahmin edilen bu “hassas” bölgelerde işsizlik düzeyi, dünyanın en zengin beş-altı ülkesinden biri olmakla övünen bir ülke için utanç vericidir: Fransa’da 26 yaşının altındaki gençlerde işsizlik oranı % 23 iken bu rakam banliyölerde göçmen işçi çocukları arasında % 50’yi aşmaktadır. Tüm yaş kategorileri göz önüne alındığında Fransa’da işsizlik % 9.3 iken, hassas bölgelerde yaşayan yabancı göçmen işçiler içinde %15.8’i bulmaktadır. Doğru dürüst ne bir okulu olan, ne sağlık ne de sosyal hizmeti olan bu bölgelerde yaşayan insanlar bu büyük ayaklanmalarla feryatlarını dile getirdiler, onları tamamen toplumun safrası gibi dışlayıp bir kenara atan düzene karşı nefretlerini haykırdılar.

 

Fransa’da cumhuriyetin tüm vatandaşlarına vermeyi vaat ettiği özgürlük, eşitlik ve kardeşlik şiarlarının kendilerine uygulanmayıp çifte standart yaratıldığını belirten bu insanların sayısı ise 5.5 milyonu aşıyor. Yaşadıkları mahallelerde her an polisin kimlik kontrolünden, bu kontrol sırasında polisin kullandığı aşağılayıcı, hatta ırkçı tonlar alan sözlerine maruz kalan insanlar kendilerine uygulanan muamelenin Fransa’nın tüm vatandaşlarına uygulanmadığının bilincine çoktan vardılar.

 

En kaygı verici olgu, olayların hemen ardından devletin içişleri bakanı Nicolas Sarkozy yangına körükle gidercesine, hassas bölgelerde yaşayan insanları bilerek çileden çıkarırcasına yaptığı açıklamalarla ortamın iyice gerilmesine neden olmasıdır. İsyan halindeki gençleri “it kopuk” olarak niteleyerek, onların yaşadığı bölgelere olağanüstü polis koruması altında yaptığı yıldırım ziyaretlerde bu gençlerin “hortumlanarak” oralardan yok edileceğini duyurması ortamın iyice elektriklenmesi sonucunu doğurdu.

 

Nicolas Sarkozy gibi bir siyasetçinin böylesi kritik dönemde ülkenin  içişleri bakanı olması ülkenin içinde bulunduğu dönemin liberal,”barışçıl” siyasetlerden çok devrimci ya da karşı devrimci siyasetleri çağırmasıdır. Ancak, ihtirasları yeteneklerinin çok ötesinde giden bu kişinin gelecek sene yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde sopa siyaseti isteyen sağın adayı olacağı artık sağır sultan için bile bilinen gerçektir. Bu emelini gerçekleştirmek amacıyla, üzerinde ısrarla durduğu olgu, Fransız kır küçük burjuvazisini yakından ilgilendiren “güvenlik”, “ülkeye yabancı akınına son”, “sıfır tolerans” belgileri altında faşist Milliyetçi Cephe partisinin oylarını kendisine çekmek, onların güvenini kazanmayı başarmaktır. Çünkü faşist partinin tarihî lideri Le Pen’in yaş haddiyle bu partiyi artık yönetemeyeceği açıktır, ve yeni dönemde liderlik savaşı için bütün kartlar masanın üstündedir. Bu durumu kendilehine çevirmeyi amaçlayan  Sarkozy, böylesi bulanık sularda şansını deneyerek son derece tehlikeli bir ateşle oynamaya başladı. Buradan da önümüzdeki yıl yapılacak olan cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar siyasal gerilimin giderek daha da artacağı sonucu çıkarılabilir.

 

Kasım ayından Ocak ayına olumsuzundan çözüm: CPE (İlk Çalışma Kontratı)

 

Kasım ayında meydana gelen ayaklanmaların ardından ülkede ciddî bir toplumsal kriz olduğunun farkına varan hükümetin ilk tepkisi, bu krizin nedenlerinin başında olan işsiz, yarınından ciddî kaygıları olan gençliğin tepkisini  kontrol altına almak amacıyla, onların sorunlarını çözer gibi görünen yöntemleri devreye sokmak oldu. De Villepin hükümetinin, bunca gencin işsizlik sorununu çözmeyi söz verip de ardından  getirdiği  yasa tasarısı tam anlamıyla dağın fare doğurmasına benzedi. Bırakın gençliği, ülkedeki  tüm toplumsal katmanlar ve yaş gruplarından yoğun tepkiler geldi.

 

Hükümetin büyük tantanalarla ve tılsımlı bir çözüm diye sunduğu yasa tasarısına göre, 20 ile 26 yaşları arasındaki gençlerin işe alınmalarına kolaylıklar getiriliyordu.  Ancak, buna karşılık işveren isterse iki sene sonunda henüz 26 yaşına gelmemiş olan işçisini hiçbir gerekçe göstermeden işten atabilecekti.  Diğer bir deyişle kaşıkla verilip kepçeyle geri alınacaktı. Bu yetmiyormuş gibi, hükümetin mecliste yasa tasarısını enine boyuna tartışmadan, oldu bittiye getirir gibi geçirmesi kamuoyunu galeyana getirdi. De Villepin’in kendi partisinden bile olumsuz sesler yükselmeye başladı. Ancak en başta başbakan olmak üzere hükümetin ülkenin en büyük işçi sendikaları konfederasyonlarıyla görüşmelerde geri adım atmama konusundaki katı davranışını sürdürünce önce orta dereceli okullarda ve üniversitelerde boykoy ve işgal eylemleri başladı. Ardından da sendika konfederasyonları ( CGT, FO, CFDT, FSU, vs ) protesto eylemlerini sokağa taşımaya çağırdılar halkı. Ve böylece de Aralık 1995’teki büyük grev dalgasından sonra gelen en büyük grevlere, ve aynı zamanda Mayıs 1968’den beri de yapılan en yığınsal protesto eylemlerine, okul ve üniversite işgallerine tanıklık etti ülke şu son üç ay içinde.

 

CPE tasarısına karşı gerçekleştirilen bu büyük eylemlere katılım milyonlarla ifade edildi. En sevindirici yanlardan biri ise eylemlere Avrupa’dan da çok sayıda işçi kuruluşlarının, sendikaların destek vermeleri, ve bizzat gelerek yürüyüşlere katılmalarıydı. Bu dayanışmayı ilk kez izlemediğimiz bir gerçek, ancak eylemler gerçekten Avrupa işçi sınıfı sokağa çıkmış izlenimini vermeye başladı.

 

Hükümet önce geçicidir diye üstüne fazla düşmedi, sendika konfederasyonları temsilcileriyle anlaşmayı kendi istediği platformda sürdürmeye kalktı. Ancak grev ve protesto eylemlerine katılım bırakın azalmayı, tam tersine artmaya başlayınca halkın bu direnişinde kararlı olduğunu gören cumhurbaşkanı Chirac televizyonda bir konuşma yaparak yasayı biraz daha kabul edilebilir hale getirmesi için hükümete uyarı yapacağını duyurdu. Ancak gel gör ki sokağın sesi kesindi: CPE tasarısı tümden kaldırılmadığı sürece eylemlere ara verilmeyecekti. Nitekim 4 Nisan Salı günü tüm Fransa çapında  yapılan dev yürüyüşler ve protesto eylemleri halkın hareketliliğinin daha da arttığını gösteriyordu. Bunun üzerine hükümet yasayı tamamen geri çektiğini, ve yeni bir yasa tasarısıyla geleceğini duyurdu. Bu da hükümetin aslında yenildiğinin, ve utkunun ise sokağa inen genci ve yaşlısıyla halka ve onun  eylemlerine ait olduğunun sonunda kabul edilmesiydi.

 

Mayıs 1968’den 2006’ya 

 

Geçtiğimiz iki haftanın ardından olayların şimdilik kaydıyla  yatışmasıyla birlikte, gerek toplumbilimciler gerekse 1968 olaylarına katılmış olup da bugün çocuğu benzer eylemlere karışmış  olanlar,  iki büyük yığınsal eylemlerin biçim ve içerik olarak karşılaştırılmasına giriştiler. İki eylemin farklılığını anlatan en çarpıcı açıklamaları bugünkü gençlik hareketinin önde gelen temsilcileri yaptılar. Bunların içinde örneğin Karl Stoeckel, göçmen bir ailenin çocuğu. Babası bir Alman mühendisi, annesi ise Malezyalı. 50 yaşındaki işsiz babasının artık yeni bir iş bulup iş yaşamını noktalamasının bugünkü koşullarda çok zor olduğunu söyleyen Stoeckel, 1968 gençliğini isyan ettiren olguların çok farklı olduğunu vurguluyor. Onları daha romantik, devrimci idealler uğruna sokaklara çıktığı kanısında olduğunu belirttikten sonra bugünkü gençliğin en yaşamsal sorununun işsizlik olduğunu, mezun olup da yaşama atılan gençlerin en ufak bir garantilerinin olmadığını vurguluyor. Tabii bu endişe ve giderek umutsuz bir karamsarlığa dönüş göçmen işçi ailelerinin çocukları arasında çok yaygın. Diplomalı bile olsalar ta baştan toplumdan dışlanmış olduklarına inanıyorlar.

 

İki farklılık noktası daha var ki altı çizilmeğe değer. Birincisi, yukarıda söylenenlerle uyumlu olarak, bugünkü gençlik hareketinin doğuş ve gelişim yeri, hatta eylem karar merkezleri 1968’de olduğu gibi Paris’in şık ve entelektüel mahallelerinin kahveleri ya da Sorbonne üniversitesinin asırlık şaşaalı konferans salonları değil, banliyölerdeki kendi haline çürümeye bırakılmış ve göçmenlerin, yoksulların yerleşim birimleri olan dev siteler. Bu da gençlik hareketinin başını çekenlerin ve birlikte hareket ettikleri yığınsal hareketin temsilcilerinin çoğunlukla buralardan gelmeleri. Kısacası, bugünkü gençlik çok daha somut istemlerle alanları dolduruyor, 1968’deki büyüklerine oranla ayakları daha çok yere basıyor.

 

İkincisi ise eskilerin yaptıkları yanlışları yinelememekteki kararlılıkları. Bu konuyla ilgili olarak verdikleri en iyi bilinen ve çarpıcı örnek, 68 gençlik liderlerinden Daniel Cohn-Bendit’in ( Kızıl Danny ) bugün geldiği yer. Almanya’daki Yeşiller partisinden seçilip Avrupa parlamentosunda milletvekili olan Cohn-Bendit’i döneklikle ağır biçimde suçlayan gençler, kendilerinin düzenle böylesine uzlaşmayacaklarını söylüyorlar. Burada en büyük şansları da temel istemlerinin çalışma yasalarıyla ilgili olması nedeniyle daha ilk baştan Fransa işçi sınıfının en büyük sendika konfederasyonu olan CGT ile dirsek temasına geçmeleri, ve hemen ardından da yığınsal eylem lerin koordinasyonunda gençlik ve sendika temsilcilerinin birlikte çalışmalarıydı. Tabii bu da fincancı katırlarını son derece ürküttü. İzleyebildiğimiz kadarıyla anlıyoruz ki gençlik örgütlerinin koordinasyon komitesi bu yıl 1 Mayıs işçi bayramını Paris’te sendikalarla birlikte dev bir yürüyüş yaparak kutlama kararı aldı. Öğrenci gençliğin de işçi sınıfının yanında yürümek istemesi geleceğimiz açısından umut verici, sevindiricidir. Bu girişimin  bir diğer anlamı da artık bundan sonra gelecek yılki seçimlere kadar eylemleri sürdürmek ve bugünkü hükümeti oy sandığında devirip halktan yana bir seçim yapmaktır.

 

Sonuç niyetine

 

Yukarda da belirttiğimiz gibi, eylemler şimdilik kaydıyla durduruldu. Hükümetin hazırladığı yeni yasa tasarısı bekleniyor. Tasarının içeriğine göre tepkiler verilecek. Ancak kamuoyunun bunca duyarlılığı karşısında hükümet bir kez daha yangına körükle gitmeye kalkarsa Fransa’da gerçekten bir toplumsal patlama olması gündeme gelebilir. Dolayısıyla sonuç olarak başlayıp bitmiş olayların toplu bir değerlendirmesini değil, buraya kadar anlattıklarımıza kısaca hatırlatma yapmayı  amaçlıyoruz.

 

Fransa’da patlayan yığınsal eylemlerle ilgili olarak bizim özellikle dikkat çekmek istediğimiz noktaları şu şekilde özetleyebiliriz:

 

1)      Hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır: Ya halkın direnişi utkuyla sonuçlanacak, eski çalışma yasaları kuşa çevrilmeden bugün yaşama atılacak gençlere de uygulanacak ve devlet bunu sağlamak için gençliğe iş garantisine öncelik tanımak zorunda kalacak ve bütçesini ona göre yapacaktır ( tabii bu da büyüklü küçüklü  patronların hiç hoşuna gitmeyecektir ), ya da yanlış siyasetler izlenerek bu hareket kendi kendini yiyip bitirecek ve bugünün gençleri yarın “kolay al, kolay at” şeklinde nitelendirebileceğimiz emek güçleri haline geleceklerdir. O zaman da aşırı-liberaller zafer şarkılarını söylemeye başlayacaklar. Halk yığınlarının bugünkü kararlılığı devam ettiği sürece bu felaketin önüne geçme şansımız vardır.

2)      Eylemlerin enternasyonal karakteri: Şubat-Nisan ayları arasında gerçekleştirilen CPE karşıtı dev  yürüyüşlere Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden sendikalar katıldı. Alman IG Metal, İngiltere’den TUC’den delegasyon, Belçika’dan sendikalar ve en önemlisi Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun başkanı da yürüyüşlere katılanlar arasındaydı. Fransa’da hükümetin uygulamaya çalıştığı yasalara benzer yasa tasarıları Avrupa’nın diğer ülkelerinde de AB direktifiyle uygulanmaya çalışıldığından diğer ülkelerin işçi kuruluşları Fransa’daki sınıf kardeşlerine destek verdiler. Buradan da düşmana karşı Avrupalı işçilerin birlikte, ortak bir savaşım platformu oluşturma çabaları doğdu. Bunlar son derece olumlu, ilerletilmesi gereken gelişmelerdir.

 

Mustafa Kızıltepe

24 Nisan 2006