HACI BEKTAŞ VELİ
VE
MEVLANA CELALEDDİN RUMİ
TOPLUMSAL
/ SİYASAL KONUMLARI VE KARAKTER FARKLILIKLARI
İsmail
Kaygusuz
IKaygusuz@aol.com
Ön Değerlendirme
Hünkar Hacı
Bektaş Velinin (ö.1271-2) yaşamı boyunca toplum için yaptığı
onca güzel işler, kendisi egemen Sünni yönetimlerin inancına
aykırı düştüğünden, ancak birer keramet
yumağı olarak günümüze taşınabilmiştir.
Halk bilinci onu
gönüllerine, iç dünyalarına sultan yapmış; yürüdüğü dağı taşı,
dokunduğu toprağı ağacı ve oturuşunu kalkışını, elverişini,
gözaçıp kapatışını kutsamış ve olağanüstü ögelerle bezemiş.
Ağızdan ağıza geçen geleneksel sözlü aktarımlar içinde,
gerçekle gerçekdışı biribirine karışmış. Onları halkın
ağzından ilk toplayıp yazan ve çoğaltanlar, ya yönetime
yaranmak için günün siyasetine uydurmuş, ya da hayallerini
katıp gerçeküstülükleri artırarak halka geri getirmişlerdir.
15.yüzyılın sonlarında ilk kez yazıya geçirilmiş olup şiirsel
ve düzyazı biçiminde günümüze ulaşan Hacı Bektaş
Vilayetnamesi bu özellikleri taşır. Kendisinin yazdığı ya
da yazdırdığı yapıtlardan ise sadece tam olarak Sadeddin
Molla'nın Türkçeleştirdiği Makalat elimizde
bulunmaktadır. Ona da bazı Sünni inanç ögeleri sokuşturulmuş,
sözcükler tahrif edilmiş, hâlâ da edilmektedir.
Menakıbname'lerdeki
keramet olağanüstülüklerini tel tel sağıp, her birinin
dayandığı tarihsel ve sosyo-ekonomik özü ortaya çıkarmak; elle
tutulur, gözle görülür ve hissedilir maddi temelleri saptamak
araştırmacıların gerçek görevidir. Yine Makalat'ı iyi
anlayabilmesi ve inceleyebilmesi için araştırmacı, Batıniliği
ve Şeriat ögelerini birbirinden ayıracak birikime sahip olarak
işe başlamalıdır. Kısacası bu ulu kişiyi, büyük Alevi-Bektaşi
inanç ve düşünce önderini; 13.yüzyıldan çağlar aşarak günümüze
ışık tutmuş bu tarihsel kişiliği, bilim ve akıl dışı
söylenceler sarmalı içinde görmeye ve orada bırakmaya kimsenin
hakkı yoktur. Yediyüz elli yıl önce herşeyi bilime bağlamış ve
bilim bütün değerlerin üzerindedir ve bilimle gidilmeyen
yolun sonu karanlıktır demiş olan Hünkara bu kötülüğü
yapmayalım.
Ancak,
onun nesnel dünyasına girerek tanımak ve tanıtmak için,
13.yüzyıl Anadolusunda yükselen sosyal ve siyasal
mücadeleleri ve nedenlerini öğrenmek zorunluğu vardır.
Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini, çağın toplumlarının
sosyo-ekonomik ve inanç yapılanmalarını iyi incelemeden bunu
yapmak zaten olası değildir.
Hiçbir tarihsel kişilik,
Hacı Bektaş Veli kadar, kişiliğine ve konumuna ters
değerlendirilip, kendisine yabancılaştırılmamış ve üstüne
aykırı giysiler giydirilmemiştir. Tarihe ve tarihsel
olaylara bakış çarpık ve yöntemler yanlış olunca, ortaya
farklı kişiliklerde Hacı Bektaşlar çıkıyor:
1) Namazında orucunda bir zahid, yani aşırı ibadet düşkünü
şeriatçı Sünni müslüman.
2) Ahmet Yesevi tarafından Anadoluda Türklüğü ve Türkçeyi
yaymak için gönderilmiş bir şeyh.
3) Anadoluyu Türkleştiren ve İslamlaştıran alp erenlerin
başı, bir fetihçi.
4) Beylerle sultanlarla uzlaşmış, Osmanlı işbirlikçisi bir
tarikat kurucusu.
5) Dünyadan elini eteğini çekmiş, tekbaşına inziva deliğinde
riyazat ve ibadetle iştigal edip kerametler göstermiş bir
ermiş.
6) Babai halk ayaklanmalarında gizlenmiş, ayaklanma
bastırılınca birden ortaya çıkmış meczup ve korkak bir
derviş.
Kuşkusuz Hacı Bektaş Veli bu kişiliklerin hiçbiri değildir ve
olamaz!
Yüzyılın başından beri hakkında yapılan araştırmaların büyük
çoğunluğu, milliyetçi devlet anlayışı ve ortodoks İslam inancı
çerçevesinde yapılmış. Onun içindir ki, Hacı Bektaş Veliyi bu
anlayış ve değerlendirmelerin hiçbiri tanımlayamaz. Çağları
aşarak günümüze ışık tutan Hünkarın yolu, dünyasal yaşamı
daha iyiye, daha güzele götüren bilimsel düşüncenin ve aklın
yoldur. (Hacı Bektaş üzerinde farklı değerlendirme ve yeni
yorumlar için bkz. İsmail Kaygusuz, Hünkar
Hacı Bektaş, Alev Yayınları: İstanbul, 1998, s.6-51;
Hacı Bektaş Veli Bir Batıni Dai'siydi, YOL Dergisi 6,
2001, s. 24-34)
Mevlana Celaleddin
Rumi'ye (ö.1273) gelince o, Şeriatın gerekliliklerini göze
çarpacak biçimde yerine getirerek, aykırılıklarını egemen
yönetimlerin Sünni inancıyla çatışmadan sürdürmüş. Moğol
korumalığı altındaki Selçuklu sultanları, sultan naibleri,
emirler ve Moğol İmparatorluğunun temsilcisi büyük vezirlerle
çok sıkı dostluk ilişkileri kurmuştu. Mevlana çağını aşan
felsefi ve dinsel bilgi birikimi; birer duygu seli olan, aşk
ve cinsellik, yaşama sevinci dolu beyitlerle örgülenmiş
Mesnevi tarzı şiirleri arasına batıni yönünü ustalıkla
gizlemeyi başararak onları etkilemiştir. Bu arada, düzyazı
metinlerinde (mektuplarında) o incelmiş edebiyat dili Farsça
ile yöneticilere düzdüğü övgüler, onun aşırı uzlaşmacılığının
ötesinde, bencil ve dar çevre çıkarcısı kişiliğini ortaya
çıkarmaktadır. Konya dışında olup bitenlere, kıyımlara zulüm
ve saldırılara gözünü kapamış olan Mevlana, Hacı Bektaş'ın
yaşam biçimine, sosyal ve siyasal anlayışına tamamıyla
karşıt konumdaydı. Esnaf, tüccar, zanaatkar ve başkent
aristokrasini oluşturan zengin sarraflardan, taşrada toprak ve
çiftlik sahibi olup kentte oturan varlıklılardan (dikhanlar)
pek çok yandaşları vardı. Ayrıca büyük temlik ve ikda
sahipleri Emirlerden de müritleri bulunuyordu. Kendisi ne Türk
dilinin ve ne de Türkmen halkların dostuydu. Rum ve Ermeni
etnik Hristiyan gruplara gösterdiği yakınlığı onlara asla
göstermemiştir.
Mevlana Celaleddin, daha
otuzlu yaşlardayken büyük ün sahibi olmuştu. Ona batıni
eğitimi vererek Mevlanayı İsmaili yapma görevini üstlenmiş
olan Şemseddin Tebrizi Konya'ya 1243 yılında geldi. Konya'da
kaldığı üç yıl içinde Şems Mevlana'yı istediği biçime sokmuş,
değiştirmiştir. İlhan Başgöz Yunus Emre üzerinde yaptığı
çalışmada şöyle diyor:
Mevlana... coşkun bir dervişe, Şems'e
rastlıyor; onunla yedi gün halvet oluyor. Bu halvetten çıkan
Mevlana artık bambaşka bir Mevlana'dır. Devrinin en büyük
camilerinde ders veren, ayakkabılarını çıkarıp saray
kadınlarıyla semah ettikten sonra, ayakkabılarını altınlı,
elmaslı, pırlantalı küpe ve yüzüklerle dolu bulan,
dinleyicileri beylerden ve sultanlardan oluşan Mevlana tümden
değişecektir. Dergahının kapısını yoksullara ve kötü kadınlara
açacak, kurulu düzenin hoş görmediği yerlerde semaha
duracaktır. Mevlana'yı karşı kültüre ve aykırı yola çeken Şems,
bu nedenle öldürülecektir. (İlhan
Başgöz, Yunus Emre I, İstanbul-1999, s.49)
Elbette ki Mevlana Şems
ile halvette kaldığı bir hafta içinde değişmedi. Şems Konya'da
kaldığı sürece, 1247'de öldürülmesine dek, zorunlu geziye
çıktığı bir yıl dört ay dışında, tüm zamanını verdiği batıni
eğitimle Mevlana'yı değiştirmekle geçirmişti.
Mevlana'nın oğlu Sultan Veled, İbtidaname
adlı yapıtında Mevlana ile Şemsin buluşmasını Musa
Peygamberle Hızırın buluşmasına benzetmekte. Ona göre
Mevlana Musayı, Şems de Hızırı temsil ediyordu. Orada
buluşmayı şöyle anlatıyor:
Şemsin yüzünü görünce gün gibi aydın
sırlar ona açıldı. Görülmemiş şeyleri gördü, kimsenin
duymadıklarını duydu. Ona aşık oldu, elden çıktı. Yanında
yücelikle alçaklık bir oldu. Şemsi evine çağırıp, padişahım
dedi, şu dervişi dinle. Evim sana layık değil, ama sana
sadakatle aşıkım ben. Kulun nesi varsa, eline ne geçerse hepsi
efendisinindir. Bundan böyle ev senin evin. (İbtida-name'den
aktaran Abdülbaki Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin,
4.baskı, İstanbul,1985, s.71-72)
İşte bu
buluşmayla Şems ile birlikte geçirdiği yıllar içinde Mevlana,
en insancıl, en güzel aşk ve güzellik şiirlerini, ayrıca en
keskin ve batınilik içeren düzene aykırı söylemlerini yazıya
geçirtmiştir. Bahaaddin Veled oğlu Celaleddin'i, Mevlana
(Farsçada Mevla-na 'Efendi-miz, Tanrı-mız' anlamlarına
gelmektedir) yapan da bunlar olmuştur. Ancak yine İlhan
Başgöz'ün kapalı olarak belirttiği gibi Şems'in siyasi
cinayete kurban gitmesinden
bir süre sonra, Mevlana'nın yine eski neşesine dönmüş ve
egemen siyasetin bir parçası olmuş bulunduğunu görmekteyiz.
Onun bu özelliği dolayısıyladır ki hem kendi yapıtları, yani
Mesnevi'si ve Divan'ı eksiksiz olarak günümüze
kadar korunmuş, hem Menakıbname'ler dışında da,
hakkında yüzlerce kitap yazılmış incelemeler yapılmıştır.
19.yüzyılın başlarından beri Batılı araştırmacılar,
Mevlana'nın tam korunmuş yapıtlarında saklı tuttuğu duygusal
yoğunluğu ve batıniliğin derin hümanizmasını açığa çıkardıktan
sonra, onu bu derece yüceltmişlerdir. Mevlana Celaleddin belki
kişiliğiyle değil, ama kuşkusuz yapıtlarıyla bu yüceliğe
layıktı.
Bu yazımızda
Hacı Bektaş Veli ve Mevlana Celaleddin'in Menakıbname'lerde
(Hacı Bektaş Veli Menakıbnamesi olan Vilayetname'de
ve Ahmet Eflaki'nin Ariflerin Menkıbeleri'nde) keramet
söylenceleri biçiminde verilmiş bulunan davranışlarından -
eylemlerinden; ayrıca da Mevlana'nın büyük emirlere, vezirlere
yazdığı özel Mektupları'ndaki tartışmasız başeğmeci
-yalvarıcı tutumundan toplumsal ve siyasal konumlarını,
dönemsel bölge tarihinin nesnel ve sosyo-politik koşulları
içinde değerlendirmeye çalışacağız.
Başta söylediğimiz gibi, 13.yüzyıl
Anadolusunda yükselen sosyal ve siyasal mücadeleleri
derinliğine kavramak ve Selçuklu-Moğol-Bizans ilişkilerini,
çağın toplumlarının sosyo-politik ve inanç yapılanmalarını iyi
incelemek gerektiğinin bilinci içinde bunu yapmayı
deneyeceğiz.
1. Hacı Bektaş Velinin Merkezi Feodal
Devlet ve Toplumlara Karşı
İzlediği Siyasete Dair Değinmeler
Hünkar Hacı
Bektaş Velinin Hristiyan keşişleriyle sıkı ilişkilerde
bulunduğu, Vilayetnamede söylencelere yansımış ve
keramet boyutları içerisinde verilmiştir. Bunların Hacı
Bektaşın büyüklüğünü kabul etmiş ve onun müridi olarak iki
inançlı yaşadıklarını, yani Hünkarın yolunu gizli olarak
sürdürdüklerini öğreniyoruz. Ama bu, Hristiyanların,
üstünlüğünü kabul ederek İslam dinine döndükleri anlamına
gelmemelidir. Ortodoks İslam ile Ortodoks Hristiyanlık sürekli
birbirlerine düşman, karşılıklı birbirlerinin inançlarını
yadsıyan ve dinsiz-kafirler olarak niteleyen konumdaydılar.
Bunlar yönetimlerin dinleri olduğundan, egemenlik alanlarını
koruma, sağlama alma çıkarlarıyla doğrudan ilişkiliydi.
Yönetimler, karşılıklı kabul, anlaşma ve uzlaşma dönemlerinde
bile halkları, yani tebalarını sürekli birbirine düşman
tutmaya büyük özen göstermişlerdir.
Buna karşılık heterodoks inançlar, daha çok
kırsal halk yığınlarına özgü olduğundan ortak yanları çoktu.
Öyle ki, bir Alevi-Bektaşi dervişiyle, yoksul bir
manastır keşişinin yaşam görüşünü ve biçimini birbirinden
ayırmak güçtür. Anadoluda İslami halk tasavvufunu, Hacı
Bektaş Veli ve onun Sulucakarahöyükteki dergahına bağlı
halife ve dervişleri temsil ettiği gibi, Hrıstiyanlık halk
mistisizminin temsilcileri de bu manastır keşişleriydi.
Kapadokya bölgesinde, Alevi inançlı Türkmenlerle, kent
merkezlerinde yaşayan Bizanslıların küçümseyerek Trogtlytai
(toprak altındaki deliklerde yaşayanlar) dedikleri
bölge Hristiyanları içiçe yaşamaktaydılar.
1239-40 yılındaki büyük
Babai halk ayaklanmasından 5 yıl sonra Anadolunun Moğollar
tarafından istilasına karşı koyamayan bağımsız Konya Selçuklu
merkezi feodal devleti dağılmış ve Büyük Moğol
İmparatorluğunun Batı Uç Eyaletine dönüşmüştür.
Horasanlı Hacı Bektaşın
piri Horasanlı Baba İlyas ve Baba İshak, feodal hükümete
karşı, Sultan I.Alaaddinin (ö.1237) son dönemlerinden
itibaren oluşmaya başlayan nesnel koşulların tam olgunlaştığı;
feodal beylerin köylü ve konar-göçer halk yığınlarını ağır
haraç ve vergilerle canından bezdirdiği 7-8 yılda yarattıkları
ihtilalci Babai Siyasetiyle, Konyaya yürümüşlerdi. Amaçları,
iktidarı ele geçirerek eski düzeni yıkıp, kendi düzenlerini
kurmaktı.
Ancak, kazandıkları onca zaferlere rağmen, çok büyük bir
yenilgi ve kırımla sonuçlandı başkaldırı.
Hünkar Hacı Bektaş
siyasetini, döneminin öznel ve nesnel koşulları içerisinde,
Moğol istilasıyla yıkılan yokolan kurumların restorasyonunda
birlik sağlama üzerinde denedi. Baba Bektaş, geldiği Babai
ihtilalci geleneğini, varolan koşullar içinde uygulamaya
gitmedi, yani Türkmen halk gruplarını Selçuklu Sultanlarına
karşı isyana yöneltmedi. Çünkü önce dış düşman tehlikesinden
kurtulmak gerekiyordu. Kısacası, istilacılardan memleketin
kurtarılmasını öne almak amacı güdülmüştür. Bu nedenle Moğol
korumalığındaki işbirlikçi yönetime ve Selçuklu prensi
İzzeddini kentleri köyleri yakıp yıkan Moğollara karşı
savaşmaya yönlendirerek onun yanında yer aldı. Bu konuyu
ileride, Hacı Bektaşın Nureddin Cacaya gösterdiği kerameti
incelerken ayrıntılayacağız.
Öbür yandan Hacı Bektaş
Veli, (halife ve dervişleri dahil) içiçe yaşamakta oldukları
Hristiyan halk ve manastır keşişleriyle dostluk, yakınlık
ilişkileri sürdürdüğü gibi, sürgün Bizans İmparatorluğunun
başkenti ve aynı zamanda bilim ve kültür merkezi İznikden de
haberliydi; gelişmeleri izliyordu. Orada 1241de rakiplerini
yenerek yönetimi tam ele geçirmiş olan İoannes Vatatzes ertesi
yıl Moğollarla anlaşma yapıp devletini güvenceye almış ve bir
barış dönemine girmiş bulunuyordu. Öyle ki, 1243 yılında Konya
Sultanlığıyla da ittifaka girdiği halde, kendisine
dokunulmadı. İznik'teki sürgün Bizans devleti, 1260lara kadar
bölgenin ekonomik yönden en gelişmiş zengin devleti olma ününü
korudu. Gerek Vatatzes I.İoannes ve gerekse oğlu Theodoros II.
Laskaris dönemlerinde İznik, aynı zamanda tam anlamıyla bilim,
felsefe eğitim merkezine dönüşmüştü.
Özellikle Hacı Bektaş ile
yaşıt olan ve aynı yıllarda ölmüş bulunan Nikephoros Blemmydes
(1197-1272), kendi manastırında verdiği felsefe derslerinde
evrensel sorunlarla ilgilenmekteydi: Burada, aşağıdaki
varlıklar tarafından şekillendirilmeden önce, ırk ve türlerin
her cinsinin Tanrının düşüncesinde yeraldığını farzeden
nominalizm ile realizmi uzlaştırma yollarını araştırıyor, aynı
zamanda herkese, herşeye yeryüzünde gerçek tanrı olacak
ideal bir filozof-kral portresi çiziyordu. Nikephoros
Blemmydes, Vatatzes I'in oğlu, öğrencisi Theodoros II.
Laskarisi bu amaçla yetiştirmişti. 13.yüzyılın sonu ve
14.yüzyılın başlarında Bizans düşüncesine hep Aristoteles
felsefesi egemendir. (Louis
Bréhier, La Civilisation Byzantine, Paris-1970,
s.364-365; G. Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans
Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.410-12; Louis Bréhier,
La Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.364-365; G.
Ostrogorsky, Çev. Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi,
Ankara-1981, s.410-12) Hacı Bektaşın günümüze ulaşmış
yapıtlarında akıl, bilim, evren ve dünya üzerine sözlerinde
gününün felsefesinin izlerini görmemekolanaksızdır.
Sulucakarahöyükde yaşadığı yaklaşık otuz yıl boyunca yeni bir
inanç ve yaşam tarzı oluşturmuş; yeni bir toplum örgütlemesi
yaratmış olan Hünkar Kapadokya, İznik, Konya ve sonra İstanbul
hattı üzerinde yürümekten çekinmemiş.
Düşünsel, inançsal ve
siyasal düzlemi genişleterek, daha sonraki yıllar Halifesi
Saru Saltuku da 10-12 bin kişilik Türkmen gücüyle İstanbula
Mikhail VIII. Paleologosa göndermişti.
Vilayetname'deki
Frengistana atılan genç çoban ve iki inançlı keşişin işaret
ettiği tarihsel olayların arkasında yatan bu ilişkilerdir.
Öyleyse, İslam ülkesinin öte yanındaki bir memlekette bulunan
bir keşiş, biz de Hünkarın dervişiyiz boşuna dememiş. Ayrıca
Hünkar durup dururken, sırf kendisine şaka yaptı diye, neden
çobanı Frengistana atıp, keşişin kara canavarlarını
(domuzlarını) otlattırsın? Vilayetname'den okuyalım:
İslam ülkesinin öte yanındaki bir ülkede
bir keşiş vardı. Bir yıl kıtlık olmuş, keşiş de sıkıntıya
düşmüştü. Bir gün, ne olurdu, Hünkar lütfetseydi de, bana
biraz buğday gönderseydi, diye düşündü. Bu durum o anda
Hünkar'a malum oldu, dervişlerinden birine biraz buğday verdi
ve bu buğdayı keşişe götür diyerek yolladı. Derviş buğdayı
götürürken yolda alıcı çıktı. O kadar fazla para önerdiler ki
dayanamadı; buğdayın bir miktarını sattı, yerine toz ve saman
doldurdu. Gide gide o kente vardı ve sora sora kiliseyi buldu,
keşişle görüştü. Getirdiği emaneti teslim etti. Keşişin
konuksever ve insancıl davranışlarından etkilenen Derviş, ne
olurdu, bu adam müslüman olsaydı diye düşündü. Keşiş onun
içinden geçenleri anladı ve Derviş, ben de müslüman olurdum,
ama senin gibi bir müslüman olup, erenlerin gönderdiği
buğdayın bir kısmını satar, yerine toz ve saman doldururum
diye korkuyorum diye karşılık verdi.
Bu sözler karşısında çok utanmış olan
Dervişi alıp, birlikte kilisenin mahzenine indiler. Orada bir
oda gördü; karşıda bir mihrap vardı; üstünde bir bohça
duruyordu; bohçanın üzerine bir elifi taç konmuştu. Keşiş
kendi giysilerini çıkardı. Bohçayı açıp, içindeki derviş
hırkasını giyindi ve tacı da başına koyarak mihraba geçti ve
birlikte ibadet ettiler. Tapınma ve dualardan sonra Keşiş yine
eski Kilise giysilerini giyerken: Biz de Hünkarın dervişiyiz
dedi. Ona armağanlar verip yola
saldı. (Vilayetname/Menakıb-ı
Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Haz.A.
Gölpınarlı, İnkılab Kitabevi: İstanbul, 1990, s.55;
Vilayetname /Menakıb-ı Hacı Bektaş Veli, Haz. E.Korkmaz,
Ant Yayınları: İstanbul, 1995, s.107-108)
Hacı Bektaş
Veli Dergahı herkese ve hangi din ve inanca mensup olursa
olsun her insana açıktır. Onun Horasandan kalkıp ziyaretine
gelen Kalenderi, Haydari konukları da vardır; her yıl düzenli
olarak Dergaha gelip kurbanlarını keserek, Cem-cemaata katılan
ve lokma yiyen Hristiyan köylülerinden müridleri de... Hacı
Bektaşı Kapadokyalı Aziz Kharalambosla aynılaştırıp, din
değiştirmeden onun hoşgörüsüne sığınmış köylülere karşı,
kentli Hristiyanlar ve manastır keşişleri gizli gizli
haberleşerek duasıyla birlikte yardımlarını da alıyorlardı.
Görüldüğü gibi,
Hacı Bektaşa derviş olduğunu söyleyen Keşiş, çıkarcı ve
hilekar derviş gibi bir müslüman olmaktansa Hristiyan kalmayı
tercih ediyor. Çünkü Hünkarın Bizanslı Hristiyanlara
yaklaşımı insancıldır; eşitlik ve sevgi yüklüdür davranışları.
O İsayı da, Muhammedden aşağı görmemektedir. Hünkar Hacı
Bektaş Fevaid (Haz. M.Yaman, s.51) adlı yapıtında İsa
peygamberden şu sözleri nakleder:
...Ve dört şeydir ki insanı Hakka
eriştirir: Büyüklerle oturmak, akıllı kişilere danışmak,
kısmetsiz kişilerden (çalışmayan, kendine bile yararı
olmayanlardan İ.K.) sakınmak, münzevilerden (köşesine
çekilmiş sadece ibadetle uğraşanlar İ.K.) yardım istemek.
Hacı Bektaş,
Vilayetnamedeki söylencelerden anlaşıldığı üzere,
gerçekten bu dört ilkeyi aynen uygulamıştır Hristiyanlarla
ilişkilerinde: Büyükleriyle oturup sohbet etmiş. Akıllılarına
danışmış; düşünce alışverişinde bulunmuş. Kendine yararı
olmayan yani çalışıp da kısmetini ele geçiremeyenlerinden,
tembellerinden uzaklaşmış. Ama asıl yoksul Hristiyan halkla
karşılıklı yardımlaşmalarını sürdürmüştür.
Hacı Bektaş Velinin pek
çok yerleri gezdiği, adı Frengistan adaları diye geçen o
dönemlerde Frankların egemen olduğu Ege Adalarındaki
keşişlerden de muhibleri olduğunu anlıyoruz. Hünkarın,
kendisiyle alay eden çobanı, vilayet eliyle kaldırıp
Frengistana attığı keramet söylencesi, bize göre önemli bir
tarihsel olayla Hacı Bektaşın yakından ilgili olduğunun
işaretlerini veriyor. Söylenceyi kısaca özetleyelim:
Bayamlu Deresi çevresinde bulunan Kızoğlu
kışlağında Hünkara inanmayan ve onunla hep alay eden bir
çoban vardı. Bir gün oraya uğradığında çoban yine alaya
başlayınca, Hacı Bektaş vilayet elini uzatarak, adamı tutup
Frengistanda bir adaya fırlattı
Aklı başına geldiğinde
adanın içine doğru ilerlerken bir kilise gördü. İçinden çıkan
ermiş bir Keşiş: 'Sen nasıl, öyle bir cihan kutbu veli ile
uğraşırsın?' diye ona çıkıştı. Sonra kendisini kara
canavarlarına (domuzlarına) çoban yaptı. Bir yıl tamam olunca
Hünkar adaya geldi; Keşişle birkaç gün konuşup görüştüler. Bu
arada Hünkardan, çobanı bağışlamasını diledi. O da,
Sulucakarahöyüke değil, Mekkeye gideceğini; Karahöyüke
döner dönmez, adam gönderip çobanı aldırtacağını söyledi.
Hünkar sözünü yerine getirerek, bir
dervişini gönderip çobanı aldırttı, Bayamlu Deresindeki
koyunlarının başına bıraktı. Kışlaktan kardeşi yanına
geldiğinde onu kendi kendine ağlar buldu. Olup bitenleri
anlattığında kardeşi şaşırıp, sen çıldırmışsın dedi, nasıl
bir yıl Frengistanda kaldığından söz ediyorsun? Bir saattan
beri burada oturmaktasın, seni gözlüyordum. Çoban, kendisine
bu olayı yaşatan Hünkarın velilik gücüyle bir oyun
oynadığını anladı. Erenlere canla başla ve gönülden muhib yar
oldu. (Vilayetname, Haz. A.Gölpınarlı, s.65-66; Haz.
E.Korkmaz, 123-124)
1206 yılında Antalya ve
çevresinin Gıyaseddin I.Keyhüsrev tarafından Frenklerden
alınıp oraya Tekelü Türkmenlerinin yerleştirildiğini;
13.yüzyılın son yarısında Menteşe Oğullarının Frenk (ya da
Frank) memleketleri İskenderiye ve civar adalarıyla ticari
ilişkilerde bulunduklarını; 14. yüzyılda Anadolu
Beyliklerinin Bizansla birlikte Frenkler ile sürekli
mücadele ettiklerini ve Frenklerin zaman zaman birine karşı
diğerini tuttuklarını biliyoruz. (İ. Hakkı Uzunçarşılı,
Anadolu Beylikleri, Ankara-1984, s.67, 81, 228) Ama asıl
Frank ya da Frenk egemenliği Yunan yarımadasına damgasını
vurmuştur; Latinlerin İstanbulu 1204de işgal etmesiyle
başlayan bu egemenlik 1428lere, yani Osmanlı fetihlerinin
arifesine kadar sürmüştür. (Ostrogorsky, agy, s.179,
401, 517) Demek ki, gerek Vilayetnamede ve gerekse
Yunus Emrenin şiirlerinde geçen Frengistan ya da Frenk
(ülkesi) ile, daha çok Ege adaları dahil Yunan yarımadası
kastediliyordu. Hatta Pir Sultan Abdalın, Şah İstanbulda
otura / Frenkten yessir getire dizelerini gözönüne
getirirsek, 16. yüzyılda da bölgeye halk arasında hâlâ bu adla
çağrıldığını anlamış oluruz.
Bu söylencede Hacı
Bektaşın, Frengistana gidip geldiği ve orada manastır
keşişlerinden kendisine muhibler (sevenler) ve dervişler
edinmiş olduğu açıkça görülmektedir. Ayrıca Hünkarın bu
bölgeye dervişlerini gönderdiği gibi Bayamlu Deresi kışlağında
yaşayan çoban gibi gençlerin de gitmesine aracılık ettiği
anlaşılıyor. Genç bir çobanın Frengistana gönderilip bir süre
kaldıktan sonra sağsalim geri dönmesi, o günün yaşam
koşullarında öylesine olağanüstü bir olay olarak
algılanmıştır ki, üzeri kerametle sırlanıp parlatılarak Hacı
Bektaşın velilik gücüne bağlanmıştır. Oysa bir değil binlerce
Türkmen genci Frengistana gitmiş, bazan Bizanslıların yanında
Frenklerle, bazan Frenklerin yanında Bizanslılara karşı
savaşmışlardır. Bunun nasıl olduğunu, yargımızı bilinen gerçek
tarihsel olayla birleştirerek açıklayacağız.
1260larda Hacı Bektaş
Sulucakarahöyükü Alevi-Bektaşi inancının merkezi yapmasının
ötesinde, burada çağının her türlü bilim ve felsefe
yeniliklerine açık, kültür ve siyaset üretilen sosyo-politik
merkezinin temellerini atmıştır. Yukarıda değindiğimiz gibi
kendisine bağlı Alevi Türkmenleriyle, Moğollara ve onlarla
işbirliği yapan kardeşlerine karşı mücadelede İzzeddin II.
Keykavusu desteklemişlerdi. Ancak İzzeddin, 1256-57 ve 1261
girişimlerinde, üstün savaşçı Moğol güçleri tarafından
yenilince İstanbula gelip, VIII.Mikhael Palaiologosdan
istediği yardımı elde edemedi ve Kırıma geçti. Ama, asıl bizi
ilgilendiren, onunla birlikte 1262 yılında, başında Hacı
Bektaşın halifelerinden Saru Saltukun bulunduğu 12 bin
kişilik Alevi Türkmen gücüdür. (İ. Kaygusuz, Alevilik
İnanç, Kültür, Siyaset Tarihi Ve Uluları I, İstanbul-1995,
s.115-118)
Bu güç Hacı Bektaşın
bilgisi ve olasılıkla Sulucakarahöyükdeki Dergahta alınan
kararlar doğrultusunda toplanmış ve orada bulunmaktadır.
1246dan sonra tek ya da üçlü-ikili (triumviri-duumviri) on
yıla yakın Konya Selçuklu tahtında oturduğu dönem içerisinde,
bir süre Kırşehir'de kaldığı ve Babai ayaklanmasının
bastırılması sırasında zindanlara atılmış Babai Türkmenleri
salıverdiği bilinen İzzeddin II.Keykavus kadar; o yıllarda
kendisine süvari alayı kumandanlığı (Emir-i ahur) yapmış ve
Türkmenlerin başında Selçuklu adına savaşmış, son savaşta
yenilince Kastamonu bölgesindeki Türkmenler arasına sığınmış
ve şimdi Bizans imparatoru bulunan Mikhael VIII. Palaiologos
da Hacı Bektaşı ve Saru Saltuku çok iyi tanıyordu.
Daha önce adı geçen
kitabımızda açıkladığımız gibi, bu imparator Saru Saltukun
güçlerinden 5000 savaşçıyı, Yunanistandaki Latin güçlerine
karşı kullanmıştır. (İ. Kaygusuz, agy, s.116) Bu Latin
güçlerinin, Yunanistan yarımadasında uzun yıllardır egemenlik
kurmuş Frenkler olduğunu görüyoruz. Mikhael VIII.Palaiologos,
kardeşi Konstantinos yönetimindeki bu Türkmen savaşçılarını
Peloponessos'a (Mora yarımadasına) gönderdi. Bizanslılar
bunların yardımıyla ilk yıl (1263) büyük başarılar kazandılar.
Güney Yunanistandaki savaşlar, ilk başarılardan sonra kötüye
dönmeye başladı. Ücretleri düzenli ödenmeyen Türk savaşçıları
Frenklerin tarafına geçtiler. Bunu üzerine, bu bölgeye kadar
zaferler kazanarak ilerlemiş olan Bizanslılar büyük bir
bozguna uğrayarak geri çekilmek zorunda kalmışlardır. (G.
Ostrogorsky, agy, s.419)
Bize göre Hacı Bektaş
Veli'nin, bütün bu olaylarla doğrudan ilişkisi vardır ve çok
yakından ilgilenmektedir. Genç çobanın bu savaşçı erlerden
biri olması ve savaş sonrası, ya da kaçarak Hacı Bektaşın
keşiş muhiblerinden birinin yanına sığınmış olması çok
olasıdır. Keşişin, Hacı Bektaşı tanıyan ve ona bağlı bir
genç savaşçıyı korumuş olduğu ve sonra ülkesine gönderdiği
anlaşılıyor.
Saru Saltuk Dede 12 bin
kişilik Türkmen gücünün başında, İmparatora savaşçı asker
kiralayarak, karşılığında Balkanlarda yerleşmek üzere yola
çıkmadan önce kuşkusuz Pir'inden destur almıştı. Olasıdır ki
Hünkar Hacı Bektaşın Fevaidinde ona verdiği öğütler
bu döneme rastlamaktadır:
Bir gün Hacı Bektaş Veli Saru Saltuka
buyurdu ki: Diğer şeyhlere yüzünü çevirme; onların sohbetleri
zarar verir. Bizim nazarımız ise güneştir. Mürid taştır. Ancak
kaliteli taş (yetenekli mürid), güneş ışığıyla yakuta dönüşür.
Diğer şeyhlerin nazarları gölge gibidir ki, kabiliyetli taş
güneşin feyizli ışığından gölgeye giderse, değerli taşa
dönüşmez. (agy, s.73)
Ve Hacı Bektaş kendini Saru Saltuka
göstererek buyurdu: Hangi veliyi bulmak istiyorsan, gerçekte
o benim; istediğini-dileğini ondan elde et. (agy,
s.76)
2. Kana Dönüşen Abdest Suyu, Nureddin Caca ve Mevlana
Celaleddin
Vilayetnamede Kırşehir tımar beyi Nureddin Caca
ile Hünkar arasında geçen keramet olayları göstermektedir ki,
Moğol yandaşı yönetim, Hacı Bektaş Velinin Sulucakara-höyüke
yerleşmesini istemiyordu. Eski Babai önderleri, Baba Resul
ardıllarının yavaş yavaş onun çevresinde toplanıp
haberleştiklerinin ve ilişkilerinin sıklaştığının farkına
varılmıştı. Olasıdır ki, bu işte bizzat Hacı Bektaşın konuğu
olduğu İdris Hocanın kardeşi Saru kullanılmış ya da
görevlendirilmişti. Belki ortadan kaldırılması planı da vardı.
Sarunun sadece kardeşinin namusunu koruması ya da yengesini
kıskanması yüzünden Hacı Bektaşa karşı çıkmayıp, doğrudan
bölgenin Emirini devreye sokmasından anlaşılıyor. Çünkü
Hacı Bektaş çalışkanlığı, bilgisi, ululuğu ve önderlik
konumuyla çevre halkının güvenini kazanmış bulunuyordu.
Sarunın tüm iftira ve aleyhte girişimleri, tersine onun daha
çok sevilip sayılmasına yaramıştı.
Saru, Hacı Bektaşın, İdrisin evinde
karar kıldığını köylülere kötü sözlerle anlattı. Köylü de, bu
derviş Kadıncıkı seviyor da onun için evinde oturuyor diye
dedikoduya başladı. Birgün İdrise, utanmaz mısın dedi, şu
dervişi evinde besleyip durursun; izin ver, başını alsın
nereye gidecekse gitsin. İdris, Saruya sen işine git,
senin bu halden haberin yok, gördüğün derviş, zahir batın
vilayet eridir dedi ve Hünkardan gördüğü kerametleri anlattı..
(Vilayetname, Hz.A.Gölpınarlı, s.28-29; Hz. E. Korkmaz,
s.56-59)
Aslında, bu sözlerle başlayıp, Nureddin Cacayla Hünkarı
karşı karşıya getirerek, Cacanın başına kerametle işler
açtırılan bu bölüm içinde ilginç bilgiler saklıdır. Saru, Hacı
Bektaş aleyhinde çok uğraşmış. Ama her seferinde, keramet
gösterileriyle(!) yenilgiye uğramış ve kendine yandaş
bulamamıştır. Gerçekte, Vilayetname yazarı ya da menakıb
toplayıcısının dediği gibi, başlangıçta hemen Nureddin Cacaya
gitmediği anlaşılıyor. Zaten Kırşehir beyi Cacaya vardığında
da Hacı Bektaşın, yengesi Kadıncıkı sevmesinden filan
sözetmiyor:
Saru
Kırşehrine doğru yola çıktı.
Nureddin Hocaya vardı. Sultanım dedi, kardeşimin evine bir
derviş geldi, garip halli bir kimse. Kalkıp bir yere gitmez.
Bir adam gönderin de bu dervişi ordan yollasın. Bunun üzerine
Nureddin Hoca, bir naip gönderdi
(agy)
Nureddin Cacanın adamına Hacı Bektaşın, mülk sahibi gibi
konuşuyorsun, beni buradan kimse çıkaramaz. Var git yoluna
diye korkusuzca konuşmasının ardında keramet gücü mü vardı
diyeceğiz? Elbette ki, hayır. Arkasında bir Türkmen gücü
oluşturmamış olsaydı, Ca-cayı, hemen atına atlayıp
Sulucakarahöyüke gelecek kadar kızdırır mıydı? Tımar beyi
olarak oturdukları ilin, toprakların yasal sahibi Nureddin
Cacaydı. Ona meydan okumanın neye mal olacağını bilmez miydi
Hacı Bektaş?
Cacanın, Hacı Bektaşı sakalı-bıyığı ve tırnaklarının
uzunluğu ve namaz kılmaması nedeniyle Vilayetnameye
yansıtılan yargılama sahneleri ne anlama gelmektedir?
Hünkar, sakal-bıyık ve tırnak sorgulamasında, şahin
perçemsiz, pençesiz olmaz! derken güvercin değil, korkusuz
bir şahin olduğunu ortaya koyuyor. Şeriata uyup, abdest alıp
namaz kılması istendiğinde, kendisine verilen abdest suyunu
kan olarak nitelemiştir.
Vilayetnamede, Nureddin Cacanın adamlarının Hünkar
abdest alıp namaz kılması için getirdikleri suyun kana
dönüştüğü anlatılmaktadır. Sonra Nureddin Caca, herhalde
avladıkları kekliklerin kanının suya karıştığını söyleyerek,
bizzat kendisi maşrapayı başında karşılaştıkları Üçpınardan
doldurup eline döker. O da kan olmuştur. Hacı Bektaşın suyu
kana çevirmesi (kerameti) Ahmet Eflakinin Ariflerin
Menkıbeleri I (Çev. Tahsin.Yazıcı, s.345, Hikaye.476) adlı
yapıtına da yansımıştır. Vilayetnameden 125 yıl kadar
önce yazılmış olan kitapta olayın geçmesi elbetteki
önemlidir ve çok şeyler açıklamaktadır. Ama ilginç olan, bu
Mevlevi kitabında, Vilayetname'de yeteri kadar açık
olduğu üzere, Nureddin Caca, Hacı Bektaşa gözdağı vermek ya
da onu cezalandımak için Sulucakarahüyüke gitmemiştir; tam
tersine onun hizmetine gittiğinden söz edilmektedir. Ama,
aşağıda vereceğimiz bazı metinlerde Nureddin Cacanın kimin
adamı ve Mevlanaya ne derece yakın olduğu da ortaya
çıkacaktır:
Pervanenin yar-ı garı ve naibi,
Kırşehir vilayetinin emiri ve Mevlananın candan müridi
Cacanın oğlu emir Nureddin, birgün Mevlana hazretlerinin
yanında, Hacı Bektaş-ı Horasaninin kerametlerinden
bahsediyordu: Bir gün Hacı Bektaşın hizmetine gittim. O dış
görünüşe hiç saygı göstermiyor, şeriata uymuyor ve namaz
kılmıyordu. Ona mutlaka namaz kılması gerektiğine dair ısrarda
bulundum. O: git su getir de abdest alayım, taharetleneyim
diye buyurdu. Testiyi kendi elimle doldurup onun önüne
getirdim. Maşrapayı alıp bana verdi ve dök!dedi. Onun eline
su döktüğüm vakit, berrak suyun kan olduğunu gördüm. Bu durum
karşısında şaşakaldım. Mevlana Hazretleri: Keşke kanı su
yapsaydı; çünkü temiz suyu kirletmek o kadar büyük hüner
değildir
(Ama) bu kişide o güç yoktur. Buna israfın
değiştirilmesi derler ki, Kuranda: Şüphesiz israf edenler
şeytanın kardeşleridir. (Kuran, XVII, 27)
buyrulmuştur. Has tebdil (değişim) senin şarabının sirke
olması ve güç sorununun çözülmesidir. Senin alçak bakırın saf
altın olur, kafir nefsin islam olur
Hemen o anda Nureddin
baş koyup, Hacı Bektaşa gösterdiği istekten vazgeçti. Şiir:
İnsan yüzlü birçok iblisler olduğundan, her ele el vermek
doğru değildir.(Ahmet Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı,
Ariflerin Menkıbeleri I, s.345, Hikaye. 476
Bu olayla Mevlana Celaleddin'in kişilik ve
siyasetine girmek zorundayız. Hemen soruları ardarda
soralım:
Mevlana Celaleddinin Hacı Bektaşa karşı bu kadar nefret ve
düşmanlığı nereden kaynaklanıyordu?
Kurandan 17.surenin 26.ayetini ("Bir de akrabaya, yoksula
yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma")
tamamlayan 27. ayeti ("Zira böylesine israfta bulunanlar
şeytanların dostları, kardeşleridir") ilgisiz bir biçimde,
Cacanın anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı Bektaşa
şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü iblislerden sayması
nasıl bir kine dayanıyordu?
Acaba Cacanın Hacı Bektaşa yakınlaşmasıyla onu
kaybetmesinden mi korkuyordu?
Nureddin Caca, yukarıdaki alıntıda görüldüğü gibi Mevlana'nın
çevresindekiler tarafından peygamber gibi nitelenen, Moğol
korumalığındaki Selçuklu devletinin başveziri Muineddin
Pervanenin yar-ı garI (mağara arkadaşı), yani
Ebubekiri ve naibidir. Başvezirin adına iş yapan, görevde
bulunan en yakın yardımcısı durumundadır. Asıl adı Cibril
Nureddin olan bu kişinin kendisi de Moğol soyludur. Ayrıca,
Ahmet Eflakinin bu yapıtında adı, Muineddin Pervane, Sahib
Fahreddin, Celaleddin Müstevfi, Taceddin Mutez, Hatıroğulları,
Emideddin Mikail vb. gibi Mevlanayı ziyarete gelen ünlü
Selçuklu beyleri arasında geçmektedir. (agy, I, s.155)
Biz burada metnin aynını alıntıladık. Abdülbaki Gölpınarlı ise
bu olayı kendi yorumunu katarak şöyle anlatıyor:
Mevlana bunu (Nureddin Cacanın
anlattıklarını) duyunca dedi ki: Temizi pislemek kolay, pisi
temizlemek güç. Mürşit ona derler ki senin şarabını bal yapsın,
müşkülünü halletsin. Bakır haline gelmiş gönlünün ayarını tam
altın haline getirsin. Hem de bu keramette israfın son
derecesi var. İsrafta ileri gidenlerse şeytanın kardeşleridir.
Hacı Bektaş, ihtimal böyle bir hokkabazlık yapmıştı, belki
yapmamıştı. Fakat menkabeden aradaki ayrılığı ve Mevlananın
keramet hakkındaki telakkisini anlıyoruz. (Abdülbaki
Gölpınarlı, Mevlana Celaleddin, 4.basım, İstanbul-1985,
s.238)
Böyle bir keramet yakıştırmasının altında
yatan nesnelliği görmeyen Gölpınarlı, Mevlananın temizi pis
etmiş yargısını haklı göstermek için, bu kerametin varlığını
kabul ediyor ama bunu gösteren insan Hacı Bektaş olunca
hokkabazlık olarak niteliyor. Kitabında Mevlana ile
karşılaştırdığı 3-4 sayfa içinde, sürekli küçük düşürücü
cümlelerle anmasının nedeni, Hacı Bektaşın bütün manasıyla
batıni inanışların bir mürevvicisi (yayıcısı), Makalatında
açıkça gösterdiği gibi Batıni Daisi olması"ydı.
(A.Gölpınarlı, agy, s.237) Gölpınarlı bir ortodoks
müslüman olarak, aşağılık bir suçmuşçasına, baştan bu doğru
hükmü verdikten sonra onun hakkında kafasındaki olumsuzlukları
sıralıyor. Oysa Mevlevi Dedesi Ahmet Eflakinin
kitabında anlatılan olayda, yukarıda belirtildiği gibi, hiç
ilgisiz yere bir Kuran ayetini kanıt göstererek, asıl Mevlana
hokkabazlık yapmıştır. Eğer olay Eflakinin yazdığı gibi
geçmişse Mevlana Celaleddin, Nureddin Cacayı Hacı Bektaştan
uzaklaştırmak için son çare olarak Kurana başvurmuş ve onun
insan yüzlü iblis (!) olduğuna Cacayı inandırmıştır.
3. Mevlana Celaleddin Ruminin Özel Mektuplarına
Yansıyan
Karakter Yapısı Ve Siyaset Anlayışı
Şimdi biz asıl Mevlana Celaleddinin Nureddin Cacaya
mektuplarından örnekler vererek, aralarındaki ilişkinin
boyutları ve niteliğini görelim. Arkasından irdelemeye
geçeceğiz. Yine Abdülbaki Gölpınarlı diyor ki:
Mevlana, beyler halkın ve kendilerinin
işleriyle uğraşsınlar da bize zahmet vermesinler demiştir.
Hatta Taceddin Mutezin gönderdiği üç bin altını geri yollamış,
Sultan Rükneddinin gönderdiği üç kese altını ise hendeğe
attırmıştı
O, bütün ömrünce kendisi için değil başkaları için
yaşamaktaydı. (A. Gölpınarlı, agy, s. 221-223)
Peki, Mevlana Celaleddinin, Gölpınarlının bizzat kendisi
tarafından Türkçeleştirilip yayınlanan mektuplarına ne demeli?
Beylere, emirlere, vezirlere yazdığı mektuplardaki o
dalkavukluklar, övgüler, yağçekmeler ve yakınlarına, ailesi
bireylerine çıkar talepleri nasıl açıklanır bilemiyoruz?
Önce yakın dostu ve kayıtçısı Çelebi Hüsameddin için,
Ekmeleddin Tabib beye yazdığı mektuptan neleri nasıl
istediğine bir bakalım:
Hekimlerin padişahı, yaşayış
mücevherlerinin en temizi, en aydını, bela zehirlerinin
panzehiri, akıllar ağacının meyvası
düşünceleri yüce ulular
ulusu, Hakkın ve dinin Ekmel(eddin)inin selamları geldi
erişti
O selamlar selam gönderenin keremine, üstünlüğüne
benziyordu; ululuğunun büyüklüğünün şeklindeydi; yüceliğiyle,
soyunun-sopunun temizliğiyle eşti
Malumunuz olsun ki, bu yıl,
şeyhlerin efendisi, zamanın Cüneydi ve vaktin Bayezidi,
kalblerin emini, Hak ve dinin Hüsam(eddin)i - Allah
bereketini daim etsin -, yıkılmış olan bağ duvarını onartmak
için çok zahmet çekti, çok masraf etti. Siz de bilirsiniz ki,
gönlüm onun masraflarına karşı, bir yardımda bulunmanıza
takılmıştır
Sen bize, genişlik zamanımızda güzelliksin,
çetinlik çağında da silahsın, mal-mülksün. (Mevlana
Celaleddin, Mektuplar, Haz. Abdülbaki Gölpınarlı.
İstanbul-1963, s.26-28)
Kendisine en yakın kişi ve özel yazmanı Çelebi
Hüsameddinin bağ duvarının onarım masraflarını bile beylere
ödettirecek kadar onlarla içli dışlıdır Mevlana. Evinin
ve ailesinin geçimi de bu feodal beylerin-emirlerin
hayırları ve ihsanlarıyla, yani bağışlarıyla sağlanmaktadır.
Bunu aşağıdaki mektubunda görüleceği gibi tek cümleyle,
yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta amandayız diye
kendisi itiraf etmektedir. Böyle bir yaşam biçimini
seçmiş, bu koşullarda yaşayan kişi halk adamı ya da halkın
adamı olabilir mi? Vilayetnamede
kişiliğine uyarlanan kerametlerin maddesel açınımlarından
rahatlıkla görebildiğimiz, yapısal etkinlikleriyle;
düşünsel-inançsal, siyasal her türlü üretime dönük
çalışmalarıyla halk adamı Hacı Bektaş Veliyi, Mevlana
Celaleddin ile bu yönden nasıl karşılaştırabiliriz? Ama
Abdülbaki Gölpınarlı şunları rahatlıkla yazabiliyor:
Mevlana
yüksek bir bilgin, eşsiz bir şair
ve derin bir hakim olmakla beraber fikriyle, gayesiyle sözüyle
tam bir halk adamıdır. Yunus Emre, nasıl halk şairi olmadığı
halde, halkın şairi olmuşsa (bu karşılaştırma tartışmaya
bile girmeyecek kadar yanlıştır - İ.K.), Mevlana da halk
ulusu değilken, halkın ulusu ve muhtedası olmuştu. Ancak
şurası muhakkak ki hiç bir şeyinde ve hiç bir vakit halktan
ayrılmayan (Hangi halktan? Feodal beyler ve çeşitli inançta
olan Konya aristokrasisi halk mı sayılıyor?- İ.K.)
Mevlananın özlü bilgisi, sonradan kendisine uyanların
aristokrat bir zümre haline gelmelerine de müsaitti. (A.Gölpınarlı,
Mevlana Celaleddin, s.239)
Gölpınarlının Mevlana hakkında verdiği bu zorlama yargı,
kendi içinde de çelişkileri birlikte sergiliyor. Mevlananın
özlü bilgisi mevlevi bir aristokrat zümre oluşturmaya
uygunmuş, ama kendisi halka hitap etmiş; bu özlü bilgileri
onlara sunarak halkın adamı olmuş! Ne demek bunlar? Elbette
Mevlana Celaleddinin, zamanın yüksek din bilgini ve İran
dilinin eşsiz bir ozanı olduğunu hiçkimse yadsıyamaz. Gerçekte
özgür düşünceli bir aristokrat mutasavvıftı o. Ama, Mevlana
halkın adamı, halkın ulusu makamına oturtulamaz.
Mevlana, Pervanenin damadı Mecdeddin Atabekin hizmetine oğlu
Bahaaddin Veledi yolladığında şunları yazıyor mektubunda:
Gönülden gönüle pencere var.
Daimi olsun bu sevgi. Yüce Allah katında
en üstün olan şey, yüce Allah için birisini sevmektir.
Yaptığınız hayırlar yüzünden bu bucakta amandayız; hayır
sahibi olanlar da, eminlikle yüce işlere o sayede
koyulmuşlardır
Adetlerin en hayırlısı, dinin harimini korumak,
Müslümanların oturdukları yerleri görüp gözetmekti. Mektubumu
getiren Bahaddin, - Allah güzelliğini artırsın - hizmetinize
yönelmiştir
Umarız ki inayetiyle görülür de şükrederek,
lütfunuzu anarak döner...(Mevlana Celaleddin, agy,
s.25)
Az sonra Çelebi Hüsameddininin damadı Nizameddin için yardım
isterken Nureddin Cacaya nasıl övgüler düzdüğünü de
göreceğiz. Ama önce, Nureddin Cacanın Mevlana ile buluştuğu
tarihi saptamaya yarayacak olan, Emir Celaleddin Karataya
yazdığı mektuptan sözetmek gerekiyor:
Büyük adalet ıssı büyük bilgin, iki devlet,
iki kutluluk ıssı, adalet döşeyen, mazlumu yetiştirip
geliştiren, ihsanı adet edinmiş, sonu düşünür, yoksullara
yardımcı, bilginleri yetiştirir, Müslümanlarla Müslümanlığa
kuvvet olan, padişahlara sultanlara yardım eden ulular ulusu
emir,
kutlu devlet ve dinin Celalinin (Celaleddin
Karatay'ın- İ.K.) Allah yüceliğini daimi etsin;
düşmanının burnunu yerlere sürttürsün; onu kuvvetlendirsin,
yardım etsin ona; kolay şeyi kolaylaştırsın ona, güç
şeylerden korusun onu (Kuran, 92, 7)
Ululandıkça
ululansın, yaratıp olgunlaştıran Tanrı, gece gündüz korusun
onu, hayırlarına karşılık fazlasıyla mükafat versin ona.
Selam ve duadan sonra size kavuşmak
yüceliğine ermeyi, o güzel yüzü görmeyi o kadar istiyorum ki,
o özlemimin sınırı yok
Aziz devletinizi dileyenlerden, sizi
sevenlerden, nimetlerinize şükreden, lütfunuzu, ihsanınızı
yayan, özü doğru, inanç ıssı oğlumuz Nizameddin, adetiniz olan,
daima edegeldiğiniz yardımı, ihsanı, lütfu umarak tapınıza (size
yalvarmaya, ricaya -İ.K.) geliyor. İçilecek tatlı suyun
başı kalabalık olur. Pek çok zarar ziyan sebepleri birbiri
ardınca geldi; uygunsuz anlar kolunu kanadını kırdı
Acınacak,
esirgenecek bir hale düştü. Onu bu sınık hale düşüren
sebeplerden biri de emirler efendisi, askerlerin yücesi,
devlet ve Din Nurunun (Nureddin Caca - İ.K.)
naiblerinin, ondan on iki bin (dinar) almalarıdır. Ancak
artanı elinde kalmıştır. Umarım ki elini genişletir de
hukukunu diriltmiş olursunuz
Göstereceğiniz her padişahlık,
her lütuf, gerçekte bu duacıya gösterilmiş olacaktır
(Mevlana
Celaleddin, agy, s.39-40)
Alaaddin Keykubadın Rum asıllı azadlı kölelerinden olup,
kendisine on yedi yıl hizmet etmiş olan bu Emir Karatay, oğlu
Gıyaseddin Keyhusrevden başka torunlarından İzzeddin
II.Keykavus'a da hizmet vermiştir. Çok güçlü olan bu feodal
bey, yakın arkadaşı Sahib Şemseddin ile birlikte İzzeddin
II.Keykavusu sultanlığa gerçek yetkili kılmış (1249) ve
kendisi de naib olmuştu. Sultan İzzeddin, Karatay ile
birlikte geniş Türkmen desteğiyle, Moğollara baş eğme yanlısı
kardeşi Rükneddin Kılıçarslanın aksine bağımsızlık siyaseti
mücadelesi vermekteydi.
Ancak 1254 yılında, bazı emirler aşçı elbiseleri giydirip,
Rükneddinin kaçmasını sağlayarak onu Kayseride tek Sultan
ilan ettiler. Moğolların isteğiyle Doğudaki bir çok kentlerde
onun sultanlığı kabul edildi. Bunun üzerine İzzeddin II.
Keykavus, başkaldıranlara karşı bir ordu derlemiş, görüşme
çabaları sonuç vermeyince de onları yenilgiye uğratmıştı.
Rükneddin ağabeyinin eline düştü ve İzzeddin herkesin gözü
önünde barıştığını ilan ettiyse de, onu Uluborlu yakınındaki
Davalu (ya da Burgulu) kalesine hapsettirdi 1254 yılının
sonlarına doğru. Celaleddin Karatay aynı yıl Kayseride ölmüş
bulunuyordu. Ancak, iki yıl sonra Moğol kumandanı Baycu
ordusuyla gelip, 11 Ekim 1256da yapılan savaşta, İzzeddinin
Türkmen gruplarından oluşturduğu kuvvetlerini yendi. Savaştan
sonra Emir Fahreddin Arslandoğmuş, Sultan İzzeddinden hoşnut
olmayan diğer ileri gelen emirlerle Burgulu kalesine giderek,
kalede tutsak bulunan Rükneddin IV. Kılıçarslanı alıp
saltanata geçirmişlerdir. (Ahmet Eflaki, Çev.Tahsin Yazıcı,
agy, I, s.43-44,51; Claude Cahen, Çev. Yıldız Moran,
Osmanlılardan Önce Anadoluda Türkler, İstanbul-1979,
s.267-268; Gregory Abul Farac, İngilizceden Türkçeye Çev.
Ömer Rıza Doğrul, Abul Farac Tarihi II, 2.baskı,
Ankara-1987, s.560)
Mevlana Celaledin bu mektubu, 1254 yılından önce, yani ellinin
iki ya da üçüncü yılında Celaleddin Karatayın
güçlü naiblik döneminde yazmış olmalı. Moğolların
baskısıyla kardeşler arası ikili ve üçlü ortak yönetimler
denenmişse de, bu dönem İzzeddin II. Keykavus'un en etkin
dönemiydi. Bu mektupta, emirler efendisi, askerlerin yücesi,
devlet ve dinin Nuru gibi övgülere rağmen, Nureddin Cacayı
Karataya (nakiplerinin yaptıklarından dolayı
adaletsizliğinden şikayet diyebileceğimiz) çekiştirme
görüyoruz. Moğol yandaşı Rükneddin Kılıcarslanı tutan bir
emir ve Pervanenin yakın adamı olan Nureddin Cacayı
Karatayın sevmediğini ve bunların birbirlerine rakip
olduklarını Mevlana bilmez mi? Bilir, ancak kime, ne zaman ve
nasıl yazacağını da bilir Mevlana Celaleddin Rumi
Öyle sanıyoruz ki, aynı tarihlerde belki de hemen arkasından
Nureddin Cacaya şu mektupları gönderiyordu:
Layık olanları yücelten, keremlerde
bulunan, hayırlar yayan, yoksullara yardımcı olan,
müslümanlığıyla müslümanlara ışık olan ulu emir, devletin ve
Dinin Nuruna eş-dost olsun! Allah yüceliğini daimi etsin;
dostları yardım görsün, düşmanları kahrolsun
Bu özü doğru
duacıdan selam ve duadan sonra bilsinler ki, bu duacı,
kendilerinin, devletlerinin hayır-duasıyla meşguldür. Ey şahsı
yanımda bulunmayan, anısı yanımda olan!
(bir anısını
taşıdığına göre, demek ki daha önce Mevlananın ziyaretine
gelmişti Caca - İ.K.) Şunu bildireyim ki: Allah sonunu pek
güzel bir hale getirsin, aziz oğlum Nizameddin, işittik,
duyduk ki, hayırlar düşünen, yoksulları yetiştirip geliştiren
kutlu gönlünüzün gazebine uğramış; bir küstahlıktır etmiş;
yüce gönlünüz incinmiş ona. Bu duacı, şefaat ederek Allah için
yalvarmada. Yaptığınız iyi işlere, kulluklara, oruçlarınıza,
namazlarınıza, sadakalarınıza üstelik, bu bağışlamayı da
belirtirseniz, şüphe yok ki Allah, bütün kulluklarınızı en
güzel bir şekilde kabul edecektir. (İlginç değil mi?
Mevlana, Cacanın Tanrıya yaptığı tüm tapınmalarıyla
gösterdiği kulluğa, bir yakınını bağışlamasını eşit görüyor.
Bunu yapmadığı takdirde namazları, oruçları ve sadakaları boşa
gidecek, kulluğunu tamamlamıyacaktır! - İ.K.)
Oğlumuz
Nizameddin, sizi sevenlerdendir; o devletin sürmesini,
artmasını diler; boyuna sizi anarak neşelenir. Bir küçük suç,
o da bilmeyerek yaptıysa, bağışlanması
Bu takdirde pek
minnettar olurum; büyük bir sevaba, güzel bir övülmeye
erişirsiniz. (Mevlana Celaleddin, agy, s.80-81)
Olasıdır ki, Nureddin Cacaya karşı işlediği suçtan dolayı
naibleri, Nizameddinin oniki bin dinarına (altın para) el
koyarak onu cezalandırmışlardı. Mevlana Celaleddin, Cacadan
aziz oğlu Nizameddini bağışlamasını dilerken, ona ödediği
parayı rakibi durumundaki Emir Karataydan tazmin ettirme
kurnazlığını gösteriyor. Celaleddin Karatay, onun bu isteğini
fazlasıyla yerine getirmiş olmalıdır. Elbette ki bu, koyu bir
Rükneddin ve Pervane yandaşı olan Mevlanayı saflarına çekme
taktiğiydi; çünkü karşısında olan kişinin emirler üzerindeki
onun mistik etkisini çok iyi bilmektedir.
Mevlana Celaleddin, hiç sevmediği ve hor gördüğü
konar-göçer ve yerleşik geniş Alevi Türkmen grupları
tarafından desteklenen ve eski düşmanları Moğol istilacılarına
karşı çıkmaya zorlanan İzzeddin II.Keykavus'u tutmuyordu.
Çünkü ona göre Moğollar, Muhammedin şeriatını yerine
getirmeyen bu heterodoks inançlı (Alevi) Türkmenleri
cezalandırmak için, Tanrı tarafından gönderilmişti. Annesi
Hristiyan olan İzzeddin Keykavusun da, bu çevreye göre İslam
şeriatıyla ilişkisi yoktu; şarap ve eğlence meclislerinin
adamıydı!
Sultan İzzeddin II.Keykavusun ve emirlerinin, atabeylerinin
bu propagandayı ortadan kaldırma çabalarından birini Ahmet
Eflakinin kitabında görüyoruz. Bunun gerçekleşmesi de
kuşkusuz Mevlananın dergahından ve onu saflara kazanmaktan
geçiyordu. Bir çok yol denenmiş olabilir, ama bu
başarılamamış; Mevlana tarafından kabul görmemiş uzlaşma
sağlanamamıştır. İzzeddin siyaseti bağlamında sultan kardeşler
arası anlaşma asla gerçekleşmemiş, başlarında Mevlana olmak
üzere kent yaşamının rahatlığına alışmış Konya mutasavvıfları,
dervişleri ve ahileri, düzenlerinin bozulmaması için Moğol
korumalığı siyasetine angaje olmayı yeğlemişlerdir. Emirler
için zaten birşey farketmiyordu; tımar olarak sahibi
bulundukları illerin geniş topraklarında yaşayan yoksul halk
yığınları üzerinde her durumda baskılarını sürdüreceklerdi
Eflakinin, Mevlana ve İzzeddin II. Keykavus ilişkilerine dair
öykülerini bu bağlamda değerlendirmek gerekir. Öykülerden
birinde, emirlerinden Sahib Şemseddinin, İzzeddinin
Mevlanayı ziyareti için aracılık ettiğini görüyoruz.
Defalarca Mevlanayı överek, onu mutlaka ziyaret etmesini
istemektedir. İzzeddin Keykavus, birgün altın bir hokka içine
yılan yavrusunu kapatarak, onu denemek için, içinde ne
bulunduğunu sorar. Bu davranışına kızan Mevlana onu yanıtlamaz
bile, yakın halifesi Şeyh Selahaddine hokkanın sırrını
söyletir. Böylece sözde İzzeddinin Mevlanaya saygısı artar.
(Ahmet Eflaki, Çev. Tahsin Yazıcı, agy, II, s.108-109)
Diğer iki öyküden birinde Mevlana, vezir, naib ve emirleriyle
birlikte ziyaretine gelen İzzeddini kabul etmeyerek,
hücresine girip ibadetini sürdürmüş. Öbüründe ise, ziyareti
sırasında İzzeddin Keykavus Mevlanadan bir öğüt isteyince,
sana çobanlık emretmişler, kurtluk yapıyorsun. Sana bekçilik
emretmişler, sen hırsızlık yapıyorsun demiş. (A.Eflaki, Çev.
Tahsin Yazıcı, agy, I, s. 218, 317) Görülüyor ki
Mevlana, İzzeddini Sultan olarak kabul etmiyordu.
Bunu, Moğol hakanı Hulagü Han tarafından, Selçuklu
kentlerinden baç ve vergileri toplamak üzere tam yetkiyle
gönderilmiş vezir Taceddin Mutez el-Horasani ile olan dostluğu
da açıkça gösteriyor. İlk ortak sultanlık döneminde İzzeddin
II.Keykavus tarafından Konyada kabul görmeyen Taceddin Mutez,
Sivasa Rükneddinin yanına gitmiş, orada Muineddin Pervane
tarafından çok iyi karşılanmış ve bundan sonra İzzeddin
II.Keykavus aleyhinde çalışmıştır. Moğol hanları adına
toplanan vergilerin miktarını görünce, vezir makamındaki bu
kişinin modern sömürge valisi tipindeki korkunç yüzünü
öğrenmiş olacağız:
Bedreddin Ayniye göre ilk Moğol baskısı döneminde Anadolu
vergisi 60 000 dinar, 10 000 koyun, 1000 sığır ve 1000 attan
oluşuyordu. Oysa Baycunun Anadolu kumandanlığı zamanında
Aksarayiye göre- bu vergi 200 000 dinara yükselmiştir. 1256
yılına kadar bu miktarda kaldı. 40 yıl sonra Gazan Han
döneminde 600 000 dinara çıkacaktır. (Prof. Dr. Fuad Köprülü,
Osmanlı Devletinin Kuruluşu, 4.baskı, Ankara-1991,
s.55) Bütün bu ağır vergiler Anadolunun yoksul halk
yığınlarının sırtından ödenmiştir.
İstilacı, kan dökücü Moğol hanının temsilcisi vergici vezir
Taceddin Muteze yazılmış 9 mektubu bulunmaktadır Mevlananın.
Mektuplarının çoğunda Vezir-i Azam (en büyük vezir) diye
hitabetmekte ve yakınlarının, dostlarının işlerinin görülmesi
ya da parasal yardımda bulunulmasını rica etmektedir.
Her nedense bir türlü işleri yoluna
girmeyen(!) Nizameddin için de mektup yazmıştır.
Bakalım yoksul halkın, mazlumların düşmanı ve Moğol kuklası,
kadı Muhyiddin Tahir oğlu Taceddin Muteze nasıl övgüler
düzmüş:
Devlet güneşi, emirler padişahı, Rabbani
emir, anısı büyük, düşüncesi güzel, emin ve kutlu kişilerin
gıpta ettikleri er, yosulların ışığı (!)
Horasanla Irakın
övüncü, iki devlet ıssı iki kutluluk ehli; adaleti yayan,
mazlumu besleyip yetiştiren
şehirlerin amanı, kulların
sığınağı olan, yoksullara inanan Hak ve Dinin Tacı (Taceddin
Mutez - İ.K.), insanları bağışlıyanları, ihsanda
bulunanları Allah sever (Kuran, 3,76) Allah
yüceliğini daimi etsin; düşmanının burnunu yerlere sürtsün,
kendisini kuvvetlendirsin
Nimet verene şükür vaciptir ama,
lütfunuz sınırı aştı; şükürden aciziz
Allah işlerini düzene
soksun, özü doğru inanç ıssı
Nizameddin, bu duacının oğludur.
Bu duacıya evlatlık haklarını yerine getirmiştir
Küçüklüğünden beri rabbani fakıyrlerin (Mevlana kendisini
kastediyor - İ.K.) kapısında, mal da nedir ki canını
vermiştir. Çünkü fakıyrlerin kulluğunda bitmiş, gelişmiştir
İnsanın gidişinden sormaya hacet yok; kimlerle düşüp kalkıyor
ona baksınlar. Maldan sormaya, nereden ele geçirdin demeye
hacet yok; nereye harcıyor, ona bakmak gerek. (Bu 13.yy.
kentli aristokrat tasavvuf şairinin halk düşmanı görüş ve
anlayışının bugünün işçi-emek düşmanı yönetimlerin
anlayışıyla koşut olması ilginç değil mi? - İ.K.) Emirler
padişahının
her lütfu, her keremi her padişahlığı, önden sona
dek hepsi bu duacıya yapılmıştır
Hatta bu mektubu yazmak
doğru da değildi. Özü doğru duacı, bizzat gelip kendi ağzımla
söylemeyi isterdim... Utanmakla beraber ...padişahçasına,
sultancasına ululuğuna layık olarak bu sefer de yardım
gölgesini, oğlumuz Nizameddinin üstüne salarlar da bu ağır
yükün altından çıkar
Allah için olsun, bu ihsanı öbür
ihsanlardan saymayın.
Sonra coşa gelip dizeler döktürüyor Mevlana:
Sürme çekmek, sürmegöz ıssı (sahibi)
olmaya benzemez. O göz ki, inciyi saman çöpünden ayırdetsin, o
göz ki, doğanı sinekten ayırsın. (Mevlana Celaleddin, agy,
s.36-39)
Yeri geldiği için bazı bölümlerini aldığımız mektubun içerdiği
anlam, yorum ve açıklama gerektirmeyecek kadar açıktır.
Koca Mevlananın kimlere gel, sen de gel!
dediği ortadadır.
4. Nureddin Caca Mevlana İle
Buluşmasının Arkasındaki Asıl Nedenler
Mevlana Celaleddin'in, Nureddin Cacaya yazdığı bir diğer
mektubu, aradan biraz zaman geçtikten sonra gönderdiği
anlaşılıyor. Hemen arkasından da Ahmet Eflakinin anlattığı
buluşma olmuştur. Bu mektubun başında da öbürlerinde olduğu
gibi Devlet ve Dinin Nuruna övgüler, selam ve duadan sonra
Mevlana, bir ayetle buluşma arzuluyor:
Yüzlerinde secde belirtileri görünür" (Kuran,
48, 29) ayetinde bildirilen yüzlerden olan yüzünüzü görmeyi
özlediğimi, sizinle buluşmayı pek arzuladığımı da bilin.
Hayırlı buluşmalar nasibolsun
Özü doğru oğlumuz Nizameddin
pek çok çeşitli ziyanlara girmiştir. Bütün dostların gönülleri
yaralıdır, o yana yönelmiştir
Dostluğunuzdan umulan
adaletiniz olduğu gibi gene lütufta bulunmanız, elini tutmanız,
yardım etmenizdir. Netekim bundan önce de lütuflar ettiniz;
kendiniz ziyanlara girdiniz
Nureddin Caca, Mevlanaya, bu denli üzerine düştüğü
Nizameddinin kim olduğunu sordurmuş olacak ki, O, şeyhlerin
padişahı, Hak ışığı, kalblerin emini, zamanın Cüneydi
Hüsameddinin - Allah Müslümanları, ona uzun ömür vererek
faydalandırsın - yakınıdır, damadıdır diye mektupta tanıtma
gereği duyuyor. Sonundan anlaşıldığına göre, mektubu bizzat
Nizameddin ile göndermiştir:
Umarım ki oğlumuz Nizameddin de
ihsanınıza, lütfunuza mazhar olur
şükrederek, lütfunuzu
anarak, o kutlu, o mutlu tapıdan korumanıza ererek, himayenize
girerek, bol lütuflarınızı elde ederek esenlikle, ganimetlerle,
sevine sevine döner
(Mevlana Celaleddin, agy,
s.42-43)
O
yılların siyasi olaylarının biraz daha ayrıntılarına girerek,
Mevlana'nın konumunu belirleyen ilişkileri konusunda bir
irdeleme daha geçtikten sonra, bazı yeni tarihsel gerçekler
saptamak olası görünüyor. Şimdi Vilayetnamedeki olaya
dönersek: Hacı Bektaş Veli, Nureddin Cacanın namaz kılması
gerektiği zorlamasını, kanla abdest alınmaz diyerek,
reddetmiştir. Bu, dünyayı kana bulayanlara, kan dökenlere
çanak tutmayınız, onlardan yana olmayınız demektir bizce.
İşte bu çerçeve içerisinde hareket ederek diyoruz ki, öfkeyle
atına atlayıp adamlarıyla Sulucakarahöyüke gelen Kırşehir
emirini, Hacı Bektaş Veli siyaseten ikna etmiş ve onu şeyhi
Mevlanaya bizzat göndermiş olabilir. Yine bizce, İzzeddin
Keykavus tarafını tutarak Moğol istilacılarına karşı mücadele
siyasetine çekmek amaçlıdır.
Hacı Bektaş Veli büyük öngörüsüyle, genç İzzeddin II.
Keykavus'un birinci tek başına saltanat dönemi (1246-1248) ve
ortaklığı (1249-1254) sırasında - olasılıkla Sultanın
çevresiyle doğrudan ilişkilerine dayanarak, onun üstün
geleceğine Nureddin Cacayı inandırmış; Moğol korumacılığı
yandaşı olan Rükneddini tutmayı sürdürdüğü takdirde sonunun
iyi olmayacağını, zindanlara düşeceğini anlatmıştır.
Sürdürdüğü siyasetin yanlışlığına onu gerçekten ikna etmiş
olmalıdır. Ülkede birlik, İzzeddinin padişahlığı altında
Moğolların atılmasıyla sağlanabilirdi.
Ancak Nureddin Caca kadar, Hacı Bektaş da biliyordu ki
İzzeddin Keykavus, kardeşinden değil, Kösedağ savaşından beri
Moğollarla içli-dışlı olan Muineddin Pervaneden çekiniyordu.
Pervaneyi de ancak, kendisine çok düşkün olduğu ve her
arzusunu yerine getirdiği Mevlana ikna edebilirdi. Mevlana
Celaleddin hem karısının hem kendisinin tapınacak kadar çok
sevdikleri Şeyhleriydi; onu çağırıp sarayında sık sık semah
ayinleri düzenlerlerdi. Zaten iki kardeş sultan olan İzzeddin
Keykavus ve Rükneddin Kılıcarslan, arasında anlaşma-uzlaşma
çabalarına giren Fahreddin Arslandoğmuş gibi emirler yok
değildi. Ancak bunların yaptığı, Moğolların istediği biçimde
Rumu iki-üç kardeş arasında paylaştırıp geçici olarak
savaşları önlemekti.
Bize göre, bir şikayet bahanesiyle Hacı Bektaş üzerine
kızgınlıkla gelen Nureddin Caca, Vilayetnamede
Hünkarın bir kerameti gibi sunulan belki günlerce süren
konuşup görüşmeler sonunda ikna edilmişti. Büyük olasılıkla
(İzzeddin Keykavus ile ilişkiler konusunda tek bilinen Saru
Saltuk olmakla birlikte) Hacı Bektaşa bağlı ve İzzeddini
destekleyen hayatta kalmış eski Babai şeyh-önderleri, Baba
İshak halifeleri de orada bulunmaktaydı. Zaten sözünü
ettiğimiz İzzeddinin ilk saltanat döneminde Babai Türkmenlere
hoşgörüyle yaklaşması, Sulucakarahöyükün Hacı Bektaş
önderliğinde kısa bir zaman içinde büyüyüp gelişmesini de
mutlaka etkilemişti.
Mevlananın mektuplarının bu olaydan önce Nureddin Cacanın
eline geçtiğini, mektuplardan birinin içeriğine uygun biçimde,
Hacı Bektaşı abdest-namaz sınamasından geçirmesi gösteriyor.
Mektuptan mutlaka sözedilmiş, tartışılmış. Ancak Hacı Bektaş,
Mevlanaya Rum ülkesi kan gölüne dönmüş, siz Tanrıya kulluğun
abdest-namazla olacağını söylüyorsunuz. Her tarafta su yerine
kan akıyor, bu kanla abdest alınmaz. Önce kanı temizleyelim ki
sular durucak aksın biçiminde bir mesaj göndermişti
bizce.
Daha once,yukarıda Ariflerin
Menkıbelerinde geçen bu olayı anlattıktan sonra
sormuştuk: Kurandan 17. Surenin 26. ayetini (bir de
akrabaya, yoksula yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp
savurma) tamamlayan 27.ayeti (zira böylesine israfta
bulunanlar şeytanların dostları, kardeşleridir) ilgisiz bir
biçimde, Cacanın anlattıklarına kanıt göstererek, Hacı
Bektaşa şeytanın kardeşi demesi ve onu insan yüzlü
iblislerden sayması nasıl bir kine dayanıyordu? Cacanın Hacı
Bektaşa yakınlaşmasıyla onu kaybetmesinden mi korkuyordu?
Şimdiye kadar mektuplarından öğrendiklerimiz, dolayısıyla
Mevlananın karakter yapısı ve siyaset anlayışı üzerinde
edindiğimiz bilgiler, bu iki sorunun ötesinde yanıtlar getirdi
sanıyoruz.
Elbette ki, Ahmet Eflakinin anlattığı gibi Nureddin Caca
Mevlana ile, Hacı Bektaşın kerametlerini değil, gönderdiği
haberi tartıştı. Ancak Mevlana böyle bir öneriyi kabul etmek
bir yana, Nureddin Cacayı iblis, yani Şeytanla elbirliği
yapılmaz diye paylamış, Hacı Bektaştan uzak durmasını
sağlamıştı. Mevlananın Moğollara karşı olması ve böyle bir
amaç için Pervaneyle konuşması ne siyaset anlayışına ve ne de
yaşam biçimine uygun düşüyordu. Nureddin Caca'yı, böyle birşey
yapmaması için, olayı Pervaneye bildirmekle tehdit bile etmiş
olabilir. Onun Cacadan beklediği ve istediği sadece,
Nizameddinine lütuflar yapması, onu himayesine
almasıdır!..
Hacı Bektaşın Mevlanaya daha önce Şeyh İshak adlı bir
dervişini de gönderdiğini biliyoruz. Ahmet Eflaki, (Çev.
Tahsin Yazıcı, agy, I, s.285) Hacı Bektaşın bu
dervişini göndererek Mevlanaya, Ne iştesin, ne istiyorsun?
Dünyada kopardığın bu kıyamet nedir? Eğer aradığını buldunsa
sus, bulmadınsa saldığın bu gürültü nedir? Kendini
insanoğullarının en beğenileni yaptın. Halkın bu kadar evini
barkını yıktın
nedir bu hal? diye sordurttuğunu yazıyor.
Eflaki, Mevlananın ününün büyümesi ve herkesin ona mürit
olması yüzünden kıskanıldığı ve aleyhine söylenen sözler ve
nüktelerle eleştirildiğini söylüyor. Ona göre Hacı Bektaş da
Mevlanayı kıskandığı için böyle davranmış. Mevlana da ona
şiirle karşılık vermiş:
Baş