TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

Türkiye’ye Kısmet Var, Ama “Üç Zaman İçinde”!

Esen Uslu

Bu yazı, Büyük Britanya Komünist Partisi’nin yayın organı Weekly Worker (Haftalık İşçi) Gazetesinde için hazırlanan ve 13 Ekim 2005 tarihli 596. sayıda yayınlanan makalenin çevirisidir. Bkz. http://www.cpgb.org.uk/worker/596/Turkey.htm

Türkiye’yi ziyaret eden bir turist için, bizim dar kafalı milliyetçilerimizin, “Türk” kahvesi, aynı derecede dar kafalı Yunan milliyetçilerinin de “Yunan” kahvesi olduğuna yürekten inandığı telveli kahvenin tadı, içtikten sonra fal baktırmakla çıkar. Falcı kadının (nedense daima bir kadın!) size söyleyivereceği sağlık, para ya da aşk dolu geleceğiniz mutlaka gerçekleşecektir ama “üç zaman içinde!”

Kendinizi, falcı kadını ya da talih kuşunu belirgin bir zaman birimi ya da özgül bir tarih için sıkıştırmanın ne anlamı olabilir ki? Talih kuşunun size yüreğinizden geçen şeyi vereceğini duyduktan sonra, size sabredip, gökten “üç zaman içinde” kucağınıza ineceği kesin olan talihinizi beklemek düşer!

Günümüzde de Türkiye işçi sınıfına bir kez daha Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olmak için kırk küsur yıldır süren macerasının yeni ve önemli bir dönüm noktasını başarıyla geçtiği söyleniyor. Avrupa Birliği’nin tam üyesi olma kısmeti neredeyse gerçekleşecekmiş, tabii ki “üç zaman içinde.”

Gelişmenin vardığı yerde, Türkiye’nin üye kalitesini kazanıp kazanmadığını belirlemek üzere AB ile Türkiye arasında on ya da yirmi yıl sürecek pazarlıklar ve çok sayıda gerçekleşmesi zor yapısal reform yapılması gerekiyormuş. Ve ayrıca bu pazarlıkların ucunun da açıkmış, yani bu sürecin sonunda bile üye olamayabilirmişiz. Kısacası AB falcıları bize bildik hikâyeyi anlatıyorlar: Mutlaka başaracaksınız, “üç zaman içinde!”

İşçi sınıfımız, böyle kıymetli bir kısmet çıkmışken, neden kafasını günümüzün küçük işleri ile yorsun ki? Ya da Türkiye’deki ve dışarıdaki egemenlerin niyetlerini niye sorgulasın ki? Bizi bekleyen demokrasi demagogu siyasetçilerin ya da baskıcı ordunun bugüne kadar bize sağlayabildiğinden çok daha iyi bir gelecek varmış!

Ama işçi sınıfımız bundan memnun olmuş gibi görünmüyor. Almanya’nın Demokratik Sosyalizm Partisi’nin (PDS) siyasi eğitim kurumu olan Roza Lüksemburg Vakfı (RLV) ile DİSK üyesi GIDA-İŞ sendikası ortaklaşa olarak bazı akademisyenlere dokuz yüz işçiyi kapsayan bir kamuoyu yoklaması yaptırdı.[1] Bu tür kamuoyu yoklamalarının sonuçlarına çok dikkatli yanaşmak gerektiği bilinen bir şeydir, ancak bu araştırmanın bazı bulguları işçi sınıfımızın AB üyeliğine yükselme sürecine karşı duyduğu memnuniyetsizliği gösteriyor.

Memnuniyetsizlik Göstergeleri

Görüşleri sorulan işçilerin yuvarlanmış sayılarla yüzde 44’ü, AB’nin Türkiye için olumlu olduğuna inanıyor ve AB üyeliğini destekliyor. Yüzde 41 AB üyeliğine karşı çıkarken, önemli bir yüzde 15 ise kararsız.

Bu sayıları bir çevrenin içine oturtmak gerek. En son yapılan AB’nin Eurobarometer araştırması, Türkiye’de AB üyeliğine destek oranını %59 olarak bulmuştu:

“Türkiye’de üyeliğin ‘iyi bir şey’ olduğunu belirtenlerin oranı 2004 sonuçlarına kıyasla azaldı. Türk halkının %59’u (bu oran 2004 yılında %62’ydi) AB üyeliğinin ‘iyi bir şey’ olduğunu belirtirken, %20’si (2004’te bu oran %12’ydi) karşıydı.”[2]

ABD’nin Marshall Fonu’nun düzenli yayınladığı Transatlantic Trends adlı araştırması ise bu oranı %63 olarak belirlemiş:

“Türklerin önemli bir çoğunluğu (%73) Türkiye’nin AB’ne üyeliğinin ekonomik açıdan Türkiye için yararlı olduğuna inansa da AB üyeliğinin iyi bir şey olduğunu düşünenlerin sayısı 2004 yılındaki %73’e kıyasla azalarak 2005 yılında %63’e düştü.”[3]

RLV araştırmasının görüşlerine başvurduğu işçilerden %44’ünün AB üyeliğini iyi bir şey görmesi ile yukarıdaki oranları karşılaştırınca, toplumun geneline göre işçilerin AB üyeliğine üyeliğini çok da az desteklediği görülmektedir.

RLV araştırması beklentiler ve endişeler konularında da ilginç göstergeler bulmuştur.

Türkiye’nin üyeliğini olumlu bulan ve destekleyen işçilerin bu görüşlerine neden olan beklentileri sırasıyla şöyle: Daha gelişkin demokrasi ve insan hakları - %93; daha iyi toplumsal haklar - %92, ekonomik kalkınma - %80, daha geniş sendikal haklar - %76, işsizliğin azalması - %64 ve yoksulluğun azalması - %60.

AB’ne karşı olanların endişeleri ise şöyle sıralanıyor: Artan ekonomik ve siyasi bağımlılık - %89, tarımın kötü etkilenmesi - %80, Kıbrıs’ın kaybedilmesi - %74, ekonominin kötüye gitmesi - %72, sanayinin kötü etkilenmesi - %61 ve ülkenin etnik temelde bölünmesi - %60.

Görüşleri alınanların %39’u AB üyeliğinin kendilerini olumlu etkileyeceğini düşünürken, %24 kendilerini kötü etkileyeceğini düşünüyor. %39’u ise kendilerini etkilemeyeceğine inanıyor.

Olumlu etkileneceğini düşünenler beklentilerini şöyle sıralıyor: Gelişmiş toplumsal haklar - %93, siyasi ve sendikal örgütlenme haklarının daha kolay kullanılır hale gelmesi - %82, sendikal yaşama katılmanın kolaylaşması - %67.

Ancak en çarpıcı bulgulardan biri, görüşlerine başvurulan işçilerin Türkiye’nin en sonunda AB üyesi olacağına inanların oranının sadece %24 olması. Görüşlerine başvurulanların %63’ü bunun gerçekleşeceğine inanmıyor. AB’nin olumlu olduğunu düşünenlerin bile ancak %45’i tam üyeliğin bir gün gerçekleşeceğine inanıyor. AB üyeliğine olumsuz bakanlar arasında bu oran %85.

RLV araştırmasının ön raporu şu sonuca varıyor:

“AB üyeliğine olumlu bakanların en önemli beklentisi, demokrasi ve insan haklarının gelişmesidir. Avrupa demokrasisinin Türkiye’den daha ileri olduğu düşüncesi bu beklentinin en önemli kaynağıdır. Öte yandan, AB ülkelerinde çalışma standartları ve sosyal haklardaki gerilemeye karşın, sosyal haklar konusundaki beklentiler, Türkiye’deki ücretli çalışanlar içerisinde hala önemini korumaktadır. Buna karşılık, AB ülkelerinde çalışan ücretlilerin de en temel sorunlarından olan işsizlik ve ücretlerin düşüş eğilimi, Türkiye’deki çalışanları da etkilemiş ve AB üyeliği ile birlikte işsiz kalma ve ücretin düşmesi endişesi, AB üyeliğine karşı olmanın en temel nedeni haline gelmiştir. Ayrıca, son dönemde AB üyesi ülkelerin ekonomilerindeki olumsuz gelişmeler, AB üyeliği ile ekonomik refahın artacağı yönündeki beklentilerin de azalmasına neden olmuştur.

Finans Kapital Memnun

İşçiler AB üyeliğini ya da en azında mevzuatın uyumlulaştırılması sürecini insan hakları ve demokrasinin geliştirilmesinin bir yolu olarak değerlendirirken, patronlar cephesinde ise işler tümüyle farklı.

Türkiye’nin AB’ye üye olmasını yalnız AKP hükümeti desteklemiyor. Daha önce iktidarda bulunan ve paşababalarımızın üstü örtülü zorlamasıyla kurulmuş çok partili koalisyon hükümetinde yer alan tüm partiler de üyeliği destekliyor.

Eski bozkurtların artığı MHP’nin görüşmelerin başlayacağı 3 Ekim’in arifesinde bir gösteri düzenlediğine bakmayın. O da eski koalisyonun bir ortağıydı ve AB ile uyum sürecini içten desteklemişti.

Sosyalist Enternasyonal’in üyesi CHP de AB üyeliğini programının köşe taşı olarak görmekte. Günümüzdeki hükümetin pazarlıkları yürütme biçimine ve “ayrıcalıklı ortaklık” statüsünü elinin tersiyle itememiş olmasına gürültülü biçimde karşı çıkmaktaysa da AB’ne tam üyeliği desteklemektedir.

Ancak iç siyasi ortam elverişli olmakta çıkmakta. 17 Aralık 2004’de Türkiye ile görüşmelerin başlaması kararının alınmasının ardından görülen heyecan sönmekte ve yerini AB’nin önce Anayasa, sonra Bütçe krizleri ile karşılaşması ve Türkiye’nin giderek Avrupa Birliği’ne karşı olanlar ve birliğin daha da ilerlemesini engellemekten yana olanlar tarafından günah keçisi haline getirilmesinin yarattığı hayal kırıklığı almaktaydı.

Bu nedenle Türkiye finans kapitalinin etkili örgütü Türk Sanayici ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) paçaları sıvadı ve gidişata müdahaleye girişti. Motoru tekleyen arabanın gidişi yavaşlayıp durmasın diye ilkbahardan bu yana bir dizi etkinlikler gerçekleştirdi. En sonunda nadir kullandığı bir güç gösterisi olan Yüksek İstişare Konseyi’ni görüşmelerin başlayacağı tarihin hemen öncesinde, 30 Eylül’de topladı.

İstişare Konseyi Başkanı olan Koç Grubunun başkanı Mustafa Koç, Türkiye burjuvazisinin en seçkin kesimlerinin temsilcilerine seslendi. “Hayır” diyenleri elinin tersiyle itiveren konuşmasında şunları vurguladı:

“Birincisi: Bütün bu gelişmeler, Türkiye’nin kendi ihtiyaçlarından ve taleplerinden doğdu. Türkiye, rahmetli Özal döneminde, Avrupa Birliği ile ilişkilerini yeniden canlandırma kararını verdiğinde, ülkenin rotası büyük ölçüde çizilmiş, AB ile ilişkilerden bağımsız olarak, Batı standartlarında bir ekonomi ve demokrasiye ihtiyacımız olduğuna karar verilmişti.

İkincisi: Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin zaman zaman dalgalanan seyri, daha ziyade gelişmelerin hızlanmasında ya da duraklamasında etkili oldu. Süreci asıl belirleyen, ülkenin önder kesimlerinin gösterdiği değişim iradesiydi. AB ile ilişkilerde çeşitli krizler yaşandıysa da, tarafların uzun dönemli çıkarları ortak olduğu için, krizler aşılabildi, sürecin ilerlemesi yeniden sağlanabildi.

Burada dile getirmeye çalıştığımız bakış açısı, Türkiye-AB ilişkilerinde önümüze çıkan problemlere şu üç ilke çerçevesinde yaklaşmamız gerektiğini gösteriyor: 1) Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği bir maraton koşusudur; kararlılık, sabır ve direnç gerektirir, 2) Bu uzun yolda atılan adımlar, esas olarak ülkenin kaderini değiştirmek için zorunlu görülen adımlardır, bu adımlar AB’ye uyumu da kolaylaştırmıştır; 3) Krizler sürecin kaçınılmaz unsurlarıdır, çözümün oluşmasında esas olarak tarafların uzun dönemli çıkarları belirleyicidir.”[4]

Aynı vurgu TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı olan, Türkiye finans kapitalinin diğer ikizi Sabancı Grubu’nun temsilcisi Ömer Sabancı’nın konuşmasında belirgindi:

Ekonomide 2003 ve 2004 yıllarında sağlanan rekor büyüme, istihdam üzerinde olumlu etkilerini gösterememişti. Ülke ekonomisi bu dönemde verimlilik artışına odaklanmış, bu sayede YTL’nin değer kazanmasından kaynaklanan sorunlar bir ölçüde dengelenebilmişti.

İstihdama ilişkin son rakamlar bu yıl 900 bini aşkın yeni istihdam yaratılabildiğini gösteriyor. Ancak işgücüne yeni katılımlar da aşağı yukarı aynı miktarda. Yani ekonomimiz istihdam yaratmaya başlamış olsa da, henüz işsizliği mutlak olarak azaltacak bir seviye yakalayabilmiş değil. Bunu ancak yeni yatırımların hızlı bir şekilde artmasıyla sağlayabiliriz. … yatırımların artması, ancak bu yatırımlara dünya piyasalarında rekabet gücü sağlayacak elverişli bir yatırım ortamı sağlanmasıyla mümkündür.”

Bunları söyledikten sonra finans kapitalin isteklerinin listesini sundu: Vergilerin azaltılması ve kaçak ekonominin kayıt altına alınması; enerji, iletişim, yakıt, tüketici ve şirket vergilerinin azaltılması; özelleştirmeler yoluyla iç piyasanın genişletilmesi; bölgesel kalkınmaya için sübvansiyon ve hibe uygulanması; devlet harcamalarından, özellikle toplumsal güvenlik ve sağlık harcamalarından kısıntı yapılması; kamu yönetimin iyileştirilmesi. Bu istemlerin gerçekleşmesinde iki uluslararası kuruluşun özgül önemini olduğunu vurguladı:

“Ekonomide istikrarı sağlayan iki önemli çıpadan biri olan IMF ilişkiler … Yalnızca kısa ve orta vadede ekonominin ikinci önemli çıpası olduğu için değil, uzun vadede ülkemizin geleceği açısından hayati önemde olduğu için Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz…”

Türkiye’nin amacının tam üyelik olduğunu, daha azının kabul edilmeyeceğini belirttikten sonra, hükümetin pazarlık götürmez “kızıl hat” olarak nitelediği, “ayrıcalıklı ortaklık” önerisinin tümüyle reddedilmesinin aslında finans kapitalin istemi olduğunu açıkladı.

Türkiye’nin üye olmaya hazır hale geldiği zaman, AB’nin de Türkiye açısından çekim gücüne sahip olması gerektiği uyarısında bulundu: AB ekonomik büyüme yolunda küresel rekabette ileri konuma gelmiş olmalı; Avrupa demokrasisine zarar veren popülist, içe kapalı, yabancı düşmanı ve ırkçı eğilimlerin ortama hakim olmasını önleyerek siyasi bütünlük ve olgunluğunu kanıtlamış olmalı; dış politika, bütçe ve tarım politikalarında reform sürecini derinleştirmiş, anayasa referandumlarından sonra ortaya çıkan belirsizlikleri sistemden süpürüp atmış olmalı.

Eşek Pazarlığı ve Eşikten Dönme

3 Ekim’den önceki gerçek pazarlıklar ise siyasette zamanlamanın ve ne zaman geri adım atacağını bilmenin eşsiz örneklerini sergiledi.

Eurobarometer araştırması, AB vatandaşlarının %52’sinin Türkiye’nin AB’ye katılmasına karşı olduğunu gösteriyordu. Daha de önemlisi AB’nin son genişleme dalgasından önceki 15 üyesinin vatandaşlarından yalnız %32’si bunu destekliyordu. İngiltere’de Türkiye’nin üyeliği %37’ye karşı %45 oranında destek bulurken, karşı çıkanların oranı Almanya’da %74, Lüksemburg’da %72, Fransa ve Yunanistan’da %70ti. Avusturya’da ise Türkiye’nin üyeliğine destekleyenler %10 karşı çıkanlar %80’di.[5] Bu sayılara sırtını dayayan Avusturya Maliye Bakanı giriş görüşmelerinin kesilmesi çağrısında bulunmuştu.

Uluslararası finans kapitalin sözcülüğünü İngiltere hükümeti üstlendi ve Türkiye’nin giriş pazarlıklarının başlamasına muhalif olan Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ve Avusturya ile pazarlığa oturdu. Yunanlılar ve Kıbrıslı Rumlar, birlik dışında kalırsa ne yapacağı belli olmayan Türkiye’nin birlik içinde elinin-kolunun sıkıca bağlanacağı havucu ve Rum tarafı geri adım atmazsa Kıbrıslı Türklerin tanınacağı sopası ile kısa zamanda etkisizleştirildi.

Ancak Avusturya’nın karşı çıkması son ana kadar sürdü. İngilizlerin sonuç alamayan çabalarını ABD yönetiminin girişimler destekledi. Bir aşamada ABD yönetimi o kadar endişelendi ki, sürece dolaysız bir müdahalede bulundu ve ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice yoğun bir diplomatik telefon trafiğine girişti.

En sonunda, Avusturya’nın kendilerinden asıl istediği olan Hırvatistan’ın giriş görüşmelerine başlamasına karşı sürdürdükleri itirazın kaldırılması istemine boyun eğdiler. Bu itiraz. Hırvatistan’ın Birleşmiş Milletler Savaş Suçları Mahkemesi ile işbirliği yapmaması ve savaş suçları zanlılarını koruması nedenine dayandığı için açmazı son anda BM Savaş Suçları Başsavcısı Carla Del Ponte kırdı. Bayan Del Ponte, Hırvatistan’ın artık savaş suçluları konusunda işbirliği yaptığını belirten bir rapor sundu. Aynı anda Avusturya, Türkiye için ısrarla öne sürdüğü “ayrıcalıklı ortaklık” fikrinde ısrar etmekten vazgeçtiğini belirtti.

Yasal Komünist Muhalefet

Burjuva çevrelerde tırnakları ısırtan bu dram oynanırken, Türkiye’nin legal komünistleri de Türkiye’nin AB üyeliğine karşı muhalefetlerini yükselttiler. 2 Ekim’de onlar da İstanbul’da bir gösteri düzenlediler. Bu gösteride legal TKP’nin genel sekreteri konuştu ve şunları söyledi:

“Yarın hain ve zalim bir sınıfın en düzeysiz temsilcileri emperyalistlerle masaya oturacak ve uluslararası tekellerin kabaran iştahını, Bonn, Paris ve Londra tarafından talep edilen yeni imtiyazları kabul edecekler. (…)

Bizim yapmamız gereken onların fiyakasını burada, Türkiye'nin emekçi sınıfları nezdinde bozmaktır. Bunu yapacağız.

Peki biz kimiz? Bizler yurtseveriz. Bir bölümümüz komünist partili. Bir bölümümüz Yurtsever Cephe saflarında mücadele ediyor. Hepimizi ortaklaştıran anti-emperyalist olmamız, işçi sınıfı yurtseverliğini benimsememiz. (…)

Enternasyonalistiz de... Hiçbir ulusun bir başkasından üstün olduğunu kabul edemeyiz. (…)

Bugün Diyarbakır’da bir miting vardı. Ertelendi valilik tarafından. Miting Avrupa Birliği yanlısı... Binlerce Kürt yoksulu ne yazık ki bu mitinge katılacaktı! Kurtuluşun AB’den geleceğini sanıyorlar. Yazık.”[6]

Bu toplumsal-yurtsever yanıltmaca üzerinde yorum yapmaya bile değmez. Onların bütün çalışmaları ve yayınları bu temel çizgide sürüp gitmekte.

Ancak, “yurtsever-enternasyonalistlerin” kendilerine yakıştırdıkları “eşsiz örneksiz” olma iddialarına karşın legal TKP özgün bir siyasi çizgi izlememektedir. Nice sol örgüt gibi onlar da Kürt ulusçuluğunun yeniden etkinleşmeye başlaması ve AB emperyalistlerinin Türkiye devletini aşağılaması algılarının etkisiyle daha da yükselmekte olan Türk ulusçuluğunun kuyruğuna tıkılmışlardır.

Legal komünistler, işçi sınıfına AB’de içinde olmak üzere herhangi bir burjuva devletine karşı çıktığı kadar Türkiye devletine de karşı çıkma bilincini kazandırmaya yönelmedikçe, anti-emperyalist sözlerin hiçbir anlamı olmadığını kavrayamıyor ya da kavramak istemiyor.

Ve bir örgüt, kendine komünist adını yakıştırsa bile, sol fikirlerle karışmış yurtseverliği kendi saflarından söküp atmaya yetecek bilinçte değilse, işçi sınıfının bu denli yüksek bir bilinç düzeyine erişmesine yardımcı olamaz.


 

[1] Araştırmanın sonuçları ve ön raporu için Bkz: http://www.sendikanet.org/tr/Ê
modules/news/article.php?storyid=783target=_self.

[2] Eurobarometre 63, İlkbahar 2005, Ulusal Rapor, Yöneticiler için Özet, Türkiye, (İng.), s. 5.

[3] Transatlantic Trends (Atlantik Ötesi Eğilimler), Kilit Bulgular 2005 (İng.), s. 10. Bkz.: http://www.transatlantictrends.org/doc/TTKeyFindings2005.pdf

[4] Bkz: http://www.tusiad.org/haberler/konusma/2005/ekim.htm.

[5] The Times, (İng.) 19 Temmuz 2005.

[6] Kemal Okuyan, “Yurtseveriz ve Enternasyonalistiz”, Komünist, sayı 235, 7 Ekim 2005, Bkz.: http://www.tkp.org.tr/index.php?yayinno=235&yayinyazi=982.