TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 
TKP’mizi Yükseltelim
H. Erdal

İşçinin Sesi Yayınları - Basım: Mart 1983

 

 

İÇİNDEKİLER

I. Giriş

II. Bir likidasyon zinciri

1973 atılımı öncesi likidasyonun sorumluları kimlerdir?

Atılımı nasıl yaptık? (1973-1977)

1980 sonrası gelişmeler

Tutuklamalar ve yanıtlanması gerekli sorular

1981 Plenumu ve Partizan kliğinin bizans darbesi

III. Değerlendirmeler

Tarihten örnekler

Menşevik partinin kişiliği

Anti-Sovyet kimdir?

Kongre sorunu

Çağrı

EKLER

EK I — MK 1979 Plenumu

EK II — TKP MK Genel Sekreteri İ.Bilen Yoldaşın 21 Eylül 1980 günü TKP’nin Sesi Radyosu’nun sorularına verdiği yanıtlar

EK III — 12 Eylül’e karşı PB’deki oportünistlerin platformu

EK IV — Yeni Çağ


 

I. Giriş

Elinizdeki broşürü Türkiye Komünist Partisi’nin “resmi” kanadından ayrılarak, Leninci kanadına katılmış bir yöneticisi olarak yazıyorum.

Bu seçimi nasıl yaptım, buraya getiren olaylar nasıl gelişti, broşürde bunları anlatmaya çalışacağım. Ancak baştan şunu söylemek gerekiyor: Bu seçimi yapmam TKP içinde oportünizme karşı savaş vermenin tüm mantığının dayattığı bir olaydı. Kim ki TKP’de oportünizme karşı gerçek bir savaşım vermek istiyor, er ya da geç, eninde sonunda bu seçimle karşı karşıya gelecektir.

Bugün birlikte savaşmaya karar verdiğim yoldaşlarımla 1973’de Türkiye’de devrimi yapabilecek gerçek bir komünist partisi yaratma savaşında biraraya geldik. Onlar, 1979 yılında bu ülküyü ne pahasına olursa olsun baltalamak isteyenlere karşı açık başkaldırıya geçtiğinde, bir süre için yollarımız ayrı düştü. Onların o gün vardığı tutuma kendim ulaşmam için üç yıl daha geçmesi gerekecekti. Ama adım adım, bu üç yıl boyunca kendi geçirdiğim deneyimlerle hep oraya yürüdüğümü, yürümek zorunda olduğumu şimdi daha iyi kavrıyorum. Bugün, bir bütünün ayrı düşmüş parçaları olarak kucaklaşmış bulunuyoruz.

Oportünist yönetim kiliğine gelince. Onlar, Türkiye’de ve yurt dışında partiyi fiilen likide etmişler, sırtlarını dayadıkları ekmek kapısını kemirmekteler. Ancak oportünist kliğin kendiliğinden yıkılacağını sanmak en büyük yanılgı olur. Onu tüm iğrençliği içinde sergilemek gerekiyor. Bu broşürün bir amacı da budur.

Partizan kliğinin partiyi soktuğu bu durum, partimizin altmış yıllık tarihi boyunca geçirdiği periyodik likidasyonların son örneğidir. Bundan da öte, bir likidasyon zincirinin son halkasıdır. Bunu ve altında yatan düşünceyi anlayabilmek için partimizin son yirmi küsur yıllık tarihine bir göz atmak gerekir.
 

II. Bir Likidasyon Zinciri                                                                             Başa Dön

1973 Atılımı Öncesi Likidasyonun Sorumluları Kimlerdir?

“Resmi” parti propagandası, 1973 öncesi TKP’nin likide edildiğini söyler durur. Yine bu propagandaya göre, bunun biricik sorumlusu vardır: Eski yönetici, Yakup Demir. 1973 atılımının “mimarı” İ.Bilen ise bu likidasyonu kıran kişidir. Ama öyle midir?

Öyle olmadığı 1960-1973 dönemine bakınca çok iyi görülmektedir.

Birincisi, İ. Bilen şu soruyu yanıtlayabilir mi?

İ. Bilen madem partinin örgütlenmesinden yanaydı, 1960 darbesinden sonra bazı kardeş partilerin yönetimleri, o tarihlerde sosyalist ülkede yaşayan İ. Bilen’in ülkeye gitmesini, ülkede gelişmekte olan legal hareketin içinde yer almasını önerdiklerinde, bunu neden reddetmiştir?

İkinci olay daha da çarpıcıdır: Hapisten çıkan Yakup Demir yoldaşın 1962 yılında yurt dışına çıkmasıyla yeni bir oluşum başlıyor.

1951 tutuklamasından o güne dek, ne yurt dışında ne yurt içinde bir parti örgütlenmesi söz konusu değil. Yalnız eski partililerden ve eskiden partiyle şu ya da bu biçimde ilişki kurmuş ve bu arada hatta yalnızca para karşılığında çalışan kişilerden oluşan bir radyo redaksiyonu var.

İşte İ. Bilen’in 1958’den itibaren fiili, günlük görevi, bir parti kuruluşu olmayan, genel, anti-emperyalist yayın yapan Bizim Radyo’nun yöneticiliğidir. Bir de (dostlar alışverişte görsün misali) uluslararası toplantılara, olmayan TKP’nin “temsilcisi” olarak katılmak.

Yakup Demir 1962 sonunda yurt dışına çıktıktan sonra, 1963 yılında radyo redaksiyonunda çalışan eski partililerden TKP “Dış Büro” adında bir organ oluşturuyor ve TKP Merkez Komitesi Dış Bürosu Birinci Sekreteri sıfatını alıyor.

Yurt dışında bu oluşum sürerken, yurt içinde ise şöyle bir durum var. 1961 yılında TİP’i kuranlar, bu hareketi kendilerinin götüremeyecekleri sonucuna vararak, aydınca yetenekleri olan bir yönetici kadro arıyorlar. Y. Demir yurt dışına çıkmadan önce kendisine yakın yoldaşlardan, TİP’i legal, anti-emperyalist, sosyalizan bir hareket olarak yönetmekle görevli bir komite kuruyor. Böylece TİP’in başına komünist hareketin içinde ve dışında yer almış bir aydın grubu geliyor. Yakup Demir ile TİP yönetimi arasındaki bu ilişki esas olarak l967’ye dek sürüyor.

TKP adının uluslararası komünist harekette yeniden duyulması Yakup Demir’in BSS[*] dergisinde TKP Dış Bürosu Birinci Sekreteri sıfatıyla 1963 yılında yayınladığı yazıyladır. İkinci yazı bir daha 1965 yılında yayınlanıyor. Bu iki yazının bu yönleriyle biçimsel öneminin yanısıra, içerik açısından da önemli bir yönü vardır. Ana doğrultuları, 1973 atılımı ve 12 Eylül 1980’den sonra izlenen çizginin aynısı, bir anlamda köküdür.

Böylece 1963 yılında TKP adı yok, kendi de yok bir durumdan, adı var kendisi hala yok bir duruma geliyor. Ancak aynı oluşumla birlikte 1963-65 döneminde Dış Büro’da çelişkiler ortaya çıkıyor.

Dış Büro’da çıkan tartışma, ideolojik düzeyde üç noktada toplanıyor:

Birincisi, genel, anti-emperyalist yayın yapan radyolarda neden Türkiye Komünist Partisi’nden sözedilmez? Bu silah TKP’nin yeniden inşası için neden kullanılmaz?

İkincisi, Kemalizm kuyrukçuluğundan ne zaman vazgeçeceğiz?

Üçüncüsü, kapitalist olmayan yol Türkiye için geçerli midir?

Ne ilginçtir ki bu sorunların tümünde Yakup Demir ve İ. Bilen likidatör-oportünist çizgide bir yanda, Nazım Hikmet dahil öteki tüm büro ve redaksiyon çalışanları bir yanda yer alıyorlar.

Bu kavga 1965 yılında örgütsel olarak çözümleniyor. İ. Bilen’le Yakup Demir işbaşında kalıyorlar, tüm öteki kadrolar tasfiye ediliyorlar. Kimisi sosyalist ülkelerde, kimisi kapitalist ülkelerde kendi hallerine terkediliyorlar.

Dış Büro böylece tasfiye olduktan, artık Dış Büro da kalmadıktan sonra, Yakup Demir sıfat değiştirip, TKP Merkez Komitesi Birinci Sekreteri sıfatını kullanmaya başlıyor.

1965 yılı, ülkede TİP hareketinin en parlak olduğu döneme rastlar. Ancak bu sırada TİP içinde de bir başka kavga açığa çıkmış bulunuyor. 1951 tutuklamasında TKP örgüt sekreterlerinden olan Mihri Belli TİP içinde ve dışında TKP’nin yeniden örgütlenmesi için bir savaş başlatıyor.

Yurt dışındaki Dış Büro’nun politikası ülkede bir komünist partisi örgütlenmesine karşıdır. Yönetiminde tuttukları parti komitesi aracılığıyla TİP’i denetim altında tutmak, onu legal, sosyalizan, anti-emperyalist bir hareket olarak yığınsallaştırmaktır. Dış Büro ve onunla bağlantılı TİP yönetimi, illegal komünist partisi kuralım diyenlerin başını ezmek üzere TİP içinde bir kampanya başlatıyorlar. Ne ilginçtir ki, gerek dışarıdaki TKP, gerekse Mihri Belli, ülkede erk için izlenecek strateji sorununda aynı şeyleri söylüyorlar. İçeride Mihri Belli, Reşat Fuat Baraner yoldaşın açık onayı ile giriştiği bu harekette MDD’yi önerirken, dışarıda Yakup Demir ve İ. Bilen UDD, hatta birkaç yazı ve belgede MDD diyorlar.[*] Buna karşın legal TİP yönetimi sosyalist devrim sloganına sahip çıkıyor. TİP içinde sosyalist devrim — MDD biçiminde beliren ayrılığın altında yatan ana unsur legal TİP veya illegal TKP’nin yeniden inşası savaşı arasında süren kavgadır.

1967-1968’e gelindiğinde yeni bir durum ortaya çıkıyor. TİP’in başına getirilmiş TKP komitesine bir yandan “TİP hareketi tuttu, dışardan buyruk almaya ne gerek var” düşüncesi egemen oluyor. Öte yandan Çekoslovakya olayları bu grubu anti-Sovyet bir konuma itiyor. Yurt dışındaki TKP’nin Türkiye’deki biricik dayanağı da böylece dağılıyor.

Bu dönemden itibaren Yakup Demir yurt dışında, kapitalist ülkelerdeki Türkiyeliler arasında örgütlenme başlatıyor.

Bir benzer gelişme aynı yıllarda aşağı yukarı aynı süreci yaşamış olan Yunanistan Komünist Partisi’nde de gözleniyor. Yunan partisi de o yıllarda yurt dışında örgütlenmeye başlıyor. Ancak Yunan partisiyle Türkiye partisi arasında bir farklılık var. Yunanlıların örgütlemeye giriştiği yığın büyük ölçüde siyasal göçmen olarak ülke dışına çıkmış insanlar. Yurt dışındaki Türkiyelilerin tümü ise, ya okumaya çıkmış öğrenciler, ya da sınıf atlamaya, hayatını kazanmaya çıkmış eski köylüler, yeni işçiler. Yunanlı yoldaşlar 1967-74 döneminde legale çıkana dek, yurt dışında, partiyi ülkede yeniden inşa edebilecek bir birikim yaratmayı başarıyorlar. TKP ise yurt dışında belli bir örgütlülük geliştirebilmesine rağmen, böyle bir birikim sağlayamıyor.

Bu dönemde yurt dışında belli bir varlık göstermeye başlayan TKP, ülke içinde de “bağlar” kuruyor. Bunlar değişik biçimlerde ortaya çıkıyor. Ahbaplık, dostluk ilişkileri, mektuplaşmalar, rastlantısal karşılaşmalar, yurt dışına çıkıp KP’ye girmiş işçilerin ülkedeki komünizan gruplarla kurduğu bağlar, vb.

1973’e gelindiğinde parti örgütlenmesi yurt dışında zayıf bir örgütlenme, Türkiye’de daha da zayıf bir takım bağlar görünümündedir.

Ülkede ise belirli bir demokratik ortam var. 12 Mart başarıya ulaşmamış, “umudumuz Ecevit” havası yükselmektedir. Yurt dışında, Türkiye’de legal bir komünist partisi kurulabileceği perspektifi gelişiyor. Hemen şu iki soru gündeme geliyor: 1. Bunu kim yapacak? 2. Geçmişin, partiyi o güne kadar örgütlememiş olmanın hesabını kim verecek?

Geçmişin hesabı için kurban hazır: Her zaman olduğu gibi, o güne kadarki yönetici! Yakup Demir. Kim yapacak? Yurt dışındaki ikinci kişi, radyonun yöneticisi, İ. Bilen!

Böylece İ. Bilen, Yakup Demir’in iradesi dışında — burası ilginçtir, 1967-73 döneminde, ne kadar cılızsa cılız olsun, oluşan örgütlülüğü yok sayarak partiyi yeniden inşaya girişiyor. Yani, o güne kadar partinin likidasyonunda Yakup Demir kadar sorumluluk taşıyan İ. Bilen, Türkiye’de legal bir komünist partisi kurma hedefiyle görev aldığı atılıma, varolan küçük birikimi de tasfiye ederek başlıyor!

Burada, partinin nasıl kurulduğunu göstermesi açısından, kendimin nasıl Politbüro üyesi olduğumu anlatayım.

Yukarıda değindiğim gibi, hayatını kazanmak için yurt dışına çıkmış, daha önce ülkede gerek legal TİP hareketi içinde, gerekse illegal komünist örgütlerde, gruplaşmalarda yer almış insanlar vardı. Bunların bazıları 1967-73 döneminde TKP’ye girmişler, ülkedeki komünist gruplarla bağ kurmuşlardı. Zaten zayıf ve düzensiz olan bu bağlar 12 Mart döneminde iyice koptu. İşte ben yeniden böylesi bağlar kurmak amacıyla Yakup Demir yoldaşla görüşmek üzere yurt dışına çıktım. Eski ilişkilerden birinin kapısını çalıp, Yakup Demir’le görüşmek istediğimi söyledim. Bu yoldaşın tanıştırdığı tanımadığım bir kişi Yakup Demir’le görüştürmeye götürürken, yarı yolda artık Yakup Demir’in bu görevi yapmadığını, bir başka yoldaşın olduğunu, onunla görüştüreceğini söyledi. Ben de, doğru ya da yanlış, politik bir tercih yapıp, bu yoldaşla görüştüm. Bu ilk görüşmemizde İ. Bilen bana Türkiye’de yeniden inşa edilecek komünist partisinin 1 no’lu üyesi, 1 no’lu yöneticisi olduğumu, beni komünist yapanların komünist sayılmaması gerektiğini söyledi.

İkinci sohbetimizde, İ. Bilen, yaptığımız görüşmenin Politbüro toplantısı olduğunu söyledi. Ben de böylece Politbüro üyesi oldum!

Böylece 1973’de, hayatımda ilk kez karşılaştığım, kim olduklarını, nereden geldiklerini bilmediğim, Türkiye’de herhangi bir düzeyde politika yapıp yapmadıklarını bile bilmediğim insanlarla bir parti kurmaya giriştik.

Atılımı Nasıl Yaptık? (1973-1977)                                                              Başa Dön

1973-1977 döneminde Politbüro çalışmaları büyük ölçüde, Türkiye’den gelen tek kişi olarak benim bu yoldaşlara Türkiye’yi anlatmam toplantıları biçiminde geçiyordu.

Bu dönemde yaptığımız toplantılarda düzenli tutanak tutma, konuşulanların hangisinin karar olduğuna karar verme alışkanlığını, disiplinini geliştiremedik. Bunlar daha çok sohbet toplantıları niteliğindeydi.

Fiili durum şöyleydi. İ. Bilen’in sekreterliğini yaptığı, radyo yayınlarına bakan bir parti grubu vardı. Ülkede bir parti grubu vardı. Onun sekreteri bendim. Yurt dışında iki gruplaşma ve sorumluları vardı. İ. Bilen’in redaksiyonlardaki sekreterliğine ek olarak bu ikinci görevi bu grupların genel koordinatörlüğüydü. Yani, gerçek anlamda bir merkezi otorite, yukarıdan aşağı bir örgütlenme politikası, bir kadro politikası yine yoktu.

İ. Bilen uzun süre kendisine genel sekreter demedi, hatta Atılım çıkmaya başladıktan sonra da İ. Bilen’in genel sekreterliği ilan edilmedi. Politbüro’nun bir üyesi olarak gösterildi. Parti ülkede örgütlenmeye, bir varlık göstermeye başladıktan sonra, İ. Bilen’in genel sekreterliği ileri sürüldü. Konferans’la ilgili olarak da aynı durum söz konusudur. TKP’nin kalıcı, sürekli yönetimi olup olmadığımıza hem kendi güvenimiz yoktu, hem kardeş partilerin tereddütü vardı. O dönemde bazı kardeş partilerin üst düzey yöneticileri 1977 Konferansı’nın Türkiye’deki tüm komünistlerin toplantısı olamayacağını açıkça söylediler. Buna hepimiz, TKP’yi yeniden kurmanın kararlılığı içinde tepki de gösterdik.

Bu arada TKP içinde oluşan gruplar, fraksiyonlar konusu üstünde bir noktaya değinmek istiyorum. 1973-75 döneminde, TKP’nin yeniden kuruluş döneminde partiye değişik politik akımlardan yoldaşlar geldi. O dönem bunların partiye tek tek gelmeleri, eski politik ilişkilerinden sıyrılarak gelmeleri için özen gösterdik. Bu kuruluş döneminde TKP’ye kendi iç örgütlülüğü ve yönetimi olan bir grup olarak yalnızca bir tek grup katıldı. Bu da artık herkesin, dünya alemin, dostun düşmanın bütün çıplaklığıyla bildiği Partizan grubudur. Üç kişilik bir yönetimleri vardı. Bunlar uzun süre TKP’ye mesafeli bir tutum izledikten sonra bu örgütlülükleriyle partiye katıldılar. Bugün partide varolduğu söylenen gruplar ve birliktelikler ise Türkiye Komünist Partisi yönetiminin izlediği örgüt politikası ve genel politikanın bir sonucu olarak, TKP’nin 1973-80 dönemindeki savaşı içinde oluşmuş birliktelikler, gruplar, fraksiyonlardır. Parti içinde oluşmuşlardır. Partiye grup olarak gelen bir tek Partizan grubu vardır.

Türkiye’de örgütlenmeye başladığımızda şu zorlukla karşı karşıya geldik. Bir komünist partisi kurmak istiyorduk. Bu TKP’ydi. Ama TKP’nin adını, TKP’nin varlığını duyan çok az insan vardı. Olmayan birşeyi var göstermek için doğru-yanlış birçok şey yaptık.

Bugün artık gizlilik anlamı kalmamış birkaç rakam vereyim. 1 Mayıs 1976’da Türkiye’de TKP üyesinin toplam sayısı ellinin altındaydı. 1977 Konferansı’na gittiğimizde yüz yirmi civarında komünist vardı. Eylül 1977’de bu sayı iki yüz civarına yükselmişti. Bir avuç kararlı insandık. Tabii dıştan öyle görünmüyordu.

1977 yılı başında partinin konferansı yapıldı. İlk kez geniş bir partili grubu biraraya geldi. Ama şunu söylemeliyim ki, Konya Konferansı’nda MK üyesi olarak koopte etmiş olmamıza rağmen kendisinin üstlendiği görevi bilmeyen yoldaşlar vardı ve bunların sayısı az değildi. Sebebi iki yönlü. Birincisi, bizim o yoldaşları yeterince tanımamamız, ikincisi bu yoldaşların böyle bir sorumlulukla karşılaştıkları takdirde nasıl bir sarsıntı geçirecekleri, partiye karşı güvenlerinin sarsılıp sarsılmayacağı yönünde kuşkularımız.

Devrime inançlı kadroların TKP’yi yeniden kurma kararlılığıyla Türkiye işçi hareketindeki yükselen dalgayı belli ölçüde birleştirebildik. Ama partinin Türkiye’de kurulmasıyla birlikte Politbüro’da sorunlar ortaya çıktı. Yurt dışındaki arkadaşlar beni “dar kapıcılık”la suçlamaya başladılar. Partiye neden adam almıyorduk? Onlara göre sonradan Birlik Dayanışma diye bilinen legal hareketten yana olduğunu söyleyen herkes TKP’li olmalıydı. Hatta bunlardan bir yoldaş şu örneği getiriyordu. Portekiz’de Alvaro Cunhal yoldaş parti legale çıktığında, ülkeye döndüğünde, havaalanında karşılamaya gelen yaklaşık yüzbin kişinin partiye alındığını iddia ediyormuş. Doğru mu yanlış mı bilmiyorum! Ama bizim de Birlik Dayanışma’cıyım diyen herkesi partiye almamız gerekiyordu!

Bu “dar kapıcılık” - “geniş kapıcılık” tartışması, partiye kimi alacağımız sorusu Kasım 1977 döneminde Politbüro içinde ciddi bir ayrılığa dönüştü.

Bir ikinci tartışma konusu daha çıktı. CHP’ye karşı izlediğimiz tutum artık kılıfa sığmaz bir hale gelmişti. O dönem Atılım gazetelerine bakarsak Aralık 1977 seçimlerinden sonra “azıcık” bir politika “ayarlaması” yapıldığını görürüz. Fakat bu konuda tabandan gelen tepkiyi Politbüro’ya aktarabilmek için kendimi gerçekten yetersiz hissettim ve şöyle bir öneriyle geldim. “Türkiye’de partiyi örgütleyen sorumlu yoldaşları çağıralım, ben anlatmayayım, onlar anlatsınlar, birlikte dinleyelim” dedim. Ve ilk kez yurt dışındaki Politbüro, yurt içinde partiyi örgütleyen insanlarla Kasım l977’de TKP Politbüro’sunun örgüt sekreterleriyle yaptıkları ilan edilen toplantıda karşılaştılar.

Bugün geriye bakıp düşündüğümde, doğru olmadığını anladığım bir düşüncem vardı o dönemde. Politbüro içindeki sorunlar yoldaşların ideolojik düzeylerinin düşüklüğünden ve politik deneyimsizliklerinden kaynaklanıyor sanıyordum. Bu yoldaşları daha geniş bir partili grupla biraraya getirirsek sorun çözülür diye düşünüyordum.

Bunun en güzel fırsatı 1978 Plenumu olacaktı. Ancak Plenuma gelindiğinde kökünden farklı yanaşımlar olduğu ortaya çıktı. Daha doğrusu o günkü farklı yanaşımlara ancak bugün kesin ve net bir anlam verebiliyorum.

Tam konferansı yaptık, partiyi yükseltmeye koyulduk, iki olay tam tersi yöne sürüklemeye başladı.

Birincisi, l978’den sonra örgüt sorunlarını tümüyle terketmeye başladık. İkincisi, parti içinde son derece başarılı bir çalışma gösteren Veli Dursun[*] yoldaşa ve yönettiği parti örgütüne karşı alınan tutumdur. Bunlara daha ayrıntılı girmeden şu soruyu yanıtlayalım: Neden? Neden devrimin nesnel koşullarının olgunlaştığı, bunu devrime dönüştürmenin öznel koşullarını da geliştirmenin önünün açıldığı bir sırada, kendi elimizle baltaladık bu gidişi?

Çünkü 1978’de parti içinde artık TKP’nin legale çıkmasının olanağının olmadığını anlamayan pek kalmamıştı. En hayırhahı, en aşırı iyimseri bile bunu anlamıştı. Dolayısıyla kimilerinin gözünde bir anlamda partinin varoluş nedeni ortadan kalkmıştı. Türkiye’de devrimi yapmaya kararlı, illegal bir partinin koşulları, kimine göre likidasyonun koşullarıydı. Böylece kimimiz siyasal deneyimsizliğimizden, idealizasyonumuzdan, ideolojik yetersizliğimizden, ne derseniz deyin, ama kimimiz bilinçli olarak bu ters gidişe ayak uydurduk.

Özellikle ülke içinde tüm yöreler kendi hallerine terkedildi. 1973-1980 döneminde Türkiye’de kurulan hiçbir il komitesi, hiçbir yöre komitesi ve bunlara bağlı hiçbir örgüt Politbüro kararıyla kurulmamıştır. Bu gerçek hep süregeldi. Örgütleri kendi haline terketmemizle birlikte, o güne kadar ülke içi-ülke dışı gibi görülen uyumsuzluk ülke içinde de çıkmaya başladı. Merkezi denetimsizlik, örgüt modelinde, örgüte üye alma prensiplerinde her yörede değişik kriterler uygulanmasına yol açtı. Eğilimler kısa sürede kemikleşti, “dükalıklar” haline dönüştü.

Ama söylediklerimizin en çarpıcı kanıtı, Veli Dursun yoldaşa karşı izlenen tutum ve buna bağlı olaylar zinciridir.

1977 Konferans Raporu’nda ve İ. Bilen’in okuduğu Politikbüro raporunda İşçinin Sesi gazetesi, partimizin başarılı bir organı olarak övülmekteydi. Raporun bu bölümü baskıya giderken konspirasyon nedeniyle daha sonra çıkarıldı.

1978 Plenumu’ndan sonra İ. Bilen yoldaşın önerisiyle MK üyesi Veli Dursun yoldaş, Politbüro kararıyla parti Merkez Komitesi’nin ideolojik işlerini yürütecek aygıtın üyeliğine ve Merkez Komitesi organı Atılım’ın redaktörlüğüne getirildi. Kendisine bu karar iletildi ve yer değiştirmesi söylendi. 1978 Haziran’ından yılın sonuna kadar, bu kararın uygulanması için geçici bir yerde bekletildi. Benim bugün hala anlayamadığım en haksız nedenlerle bu karar uygulanmadı, uygulanamadı.

Bu dönemde Veli Dursun yoldaş yine İ. Bilen yoldaşın önerisiyle değişik ideolojik konularda çalışma yürütüyordu. Kararın uygulanamaması üzerine Veli Dursun yoldaş söz konusu geçici yerden sürekli yaşamakta olduğu ülkeye döndü. Kısa süre sonra İ. Bilen’in ona çok önceden önermiş olduğu kitabı yayınladı. Kitap parti üst yönetiminde başta büyük ilgi gördü. Olumlu ve olumsuz bulanlarımız vardı.

Kitabı bu arada ben de okudum, kafamın yattığı yatmadığı yerler vardı. Veli Dursun yoldaşa kendi düşüncelerimi bir parti yöneticisi olarak, sorumluluk paylaştığım aynı organın bir üyesi olarak mektupla ilettim. Kitaba haklı-haksız ama sübjektif nedenlerle karşı çıkanlar olduğu gibi, olumlu yaklaşım gösteren yoldaşlar da oldu. En başta İ. Bilen yoldaşla, partinin ideolojik işlerinin yöneticisi durumunda olan Zaro[*] yoldaşlar olumlu tutum takındılar. Hatta ikisi birlikte bu kitabın radyodan tanıtılması için tanıtma yazısı yazdılar.

Zaro yoldaş o dönemde birçok kez bana kitabın Parti’ye büyük bir ideolojik canlılık getirdiğini, Parti’nin bu tartışma ile ideolojik düzeyini yükselteceğini söyledi.

İ. Bilen’in Veli Dursun yoldaşa, kitaba ve çalışmalarına sempatisi o kadar yüksekti ki, toplanacak önümüzdeki plenumda Veli Dursun’un Politbüro’dan çıkarılacak bir başka yoldaşın yerine Politbüro’ya girmesi yolundaki önerisini söyledi ve bu konudaki düşüncelerimi sordu.

1979’da Plenum tarihi yaklaştığında birdenbire yüz seksen derecelik bir dönüş oldu. Bir “disiplin” sorunu ortaya çıkarıldı. İ. Bilen’in önerisiyle yazılan kitabın, parti yönetiminin onayı dışında yayınlandığı gerekçesiyle, Veli Dursun’u disiplinsizlikle suçladık. İdeolojik bir gerekçe hiç kimse getirmiyordu. Getiremezdi de, çünkü Kasım 1977’de örgüt sekreterleriyle yapılan toplantıda Politbüro, devrimci durum dahil, kitabın belkemiğini oluşturan tüm görüşleri onaylamıştı. Onun için saldırının kılıfı “disiplinsizlik” olarak bulundu. Böylece İ. Bilen’in Politbüro’ya almayı düşündüğü Veli Dursun’u yine İ. Bilen’in önerisiyle disiplinsizlik gerekçesiyle MK’dan çıkarttık!

Ancak MK’dan çıkartmakta da şöyle bir güçlükle karşılaştık. Toplanacak MK Plenumu’nu ben Politbüro düzeyinde çıkmaza giren örgüt sorununun çözümü için bir araç olarak değerlendiriyordum. Daha önce de belirttiğim gibi 1979 yılının ilk aylarında ülkede ve ülke dışında örgütsel sorunları ele alış biçimimizi, parti anlayışımızı, üyelik normlarına bakışımızı, bazı yoldaşların yanlışlarına bağlıyordum. Ve Politbüro’da yapılacak herhangi bir değişikliğin (Veli Yoldaş’la ilgili söylemiyorum bunu) bu sorunları olumlu yönde çözeceğini düşünüyordum. Çoğunluğu ülkede olan Merkez Komitesi üyelerine bu sorunları ve bunların Politbüro’da çözülemediğini, Merkez Komitesi’nin göstermelik, biçimsel bir organ olmaktan çıkıp artık partinin sorunlarına sahip çıkma aşamasına geldiğini, bir Merkez Komitesi toplantısında bunların konuşulması gerektiğini İ. Bilen’le konuştuktan ve onun onayını aldıktan sonra anlattım. Bazı yoldaşlar bunu olumlu karşıladılar. Özellikle bir grup karşı çıktı.

1979 yılının ortalarında, Plenum’u toplamaya karar verdik. Ülkeden yoldaşlar çağırıldı, yurt dışından yoldaşlar çağırıldı. Plenum sabahı İ. Bilen akşamdan sabaha düşünce değiştirerek yapılacak toplantının Merkez Komitesi toplantısı ya da Plenum’u olmadığını ilan etti! Merkez Komitesi’nin bir emrivaki ile, bir politika ya da yönetim değişikliği önerisiyle karşısına çıkabileceğini mi düşünüyordu? Herşeyden önce o tarihe kadar bu yönde kendi önerisi vardı, ama kendisi bu önerisinden vazgeçmiş, vazgeçirilmişti.

Plenum sabahı, Plenum yerine Politbüro toplandı ve şunu tartıştı: Bu toplantı ne toplantısıdır? İ. Bilen’in başını çektiği Politbüro içindeki bir grup, Merkez Komitesi toplantısı değildir dedi. Peki o zaman ne toplantısı olacağı, memleketten yoldaşların neden biraraya getirildiği sorusu geldi. İ. Bilen biraz düşündükten sonra ona da bir cevap buldu. “Politbüro’nun Merkez Komitesi üyeleriyle yaptığı bir toplantı olsun” dedi. Oy çoğunluğu ile onun dediği oldu. Bu sorunu da “çözdük”. Ama Veli Dursun’u Merkez Komitesi’nden nasıl atacaktık? En azından bir Merkez Komitesi toplantısının yapılması gerekiyordu. O zaman ona da çok uyanık bir cevap bulundu. Önce Politbüro’nun Merkez Komitesi üyeleriyle bir danışma toplantısı yapılır, Plenum için hazırlanmış rapor burada okunur. Bu toplantı biter, on dakika sonra tek gündem maddeli bir plenum yapılır, Veli Dursun Merkez Komitesi’nden çıkarılır.

İ. Bilen ve onun ideolojik işlerde yanında çalıştırdığı yoldaşlar bu toplantı için bir rapor hazırlamışlardı. Raporda hem o güne kadar artık partide gizlenemeyecek boyutlara ulaşmış olan nasıl bir örgüt, nasıl bir parti, nasıl bir üye sorununda özellikle Avrupa örgütlerinde somutlanan durum eleştiriliyordu, hem de öte yandan bu konularda örnek bir çalışma yürütmüş olan Veli Dursun yoldaşın sekreterliğini yaptığı parti örgütü eleştiriliyordu. Bu arada da benim sorumlu olduğum parti çalışması alanı övülüyordu. Bazı yoldaşların böylesine çok yönden hesaplı rapora itirazları üstüne, rapor biraz daha yuvarlak hale getirildi ve “Politbüro’nun Merkez Komitesi üyeleriyle yaptığı danışma toplantısı”nda okundu, oylandı. Ancak bir sorunla daha karşı karşıya gelindi.

Veli Dursun yoldaşın, İngiltere parti örgütünün eleştirilmesi gündem maddesi olmuştu. Oysa raporda partinin başka sorunları da teşhir edilmekteydi. Derhal buna da bir çözüm bulundu. Rapor yayınlanmasın dendi. Ve içinde ne konspirasyon, ne partinin çalışma biçimleri açısından gizlenmesi gereken en ufak bir bilgi olmamasına rağmen, rapor yayınlanmadı. (Bak: Ek 1) Buna rağmen raporda da açık olarak görülen sağ tehlike, sol tehlike tartışması tüm partide yaygınlaştı.

Ülkede Partizan kliğinin parti içinde başını çeken kişi, Politbüro’nun karar ve onayı olmadan “baş tehlike sol tehlikedir, sağ tehlike önemli değildir, sağ tehlikeden söz etmek sol tehlikeye hizmet eder” tezini ileri attı. Bu belgi altında parti içinde hızlı bir tasfiye kampanyası başlatıldı. Nedense bir süre sonra, sorunun bir ideolojik yönü de olması gerektiği hatırlanıp (!), o dönem Politbüro üyesi olanlar kitaba karşı yazılı eleştirilerini hazırladılarsa da, ortaya bir ürün çıkamadı. Yazılan şeyler yazanları bile tatmin etmedi. Bu kez başka yoldaşlara görev verildi. Yoldaşlarımızın görev ve ilişkilerinden yararlanarak dışarıdan yardım istedik. Kitaba karşı bir broşür yayınlayacağımızı tüm parti örgütüne ilan ettik. Ama bu broşürü ortaya çıkartamadık. Bu arada örgütsel tasfiyeler tabii sürdü.

Veli Dursun yoldaşa ve daha sonra İşçinin Sesi’ne karşı takınılan bu tutumun, göklere çıkarmaktan yere batırmaya bu ani dönüşün altında yine şu likidatör anlayış yatıyordu: Türkiye’de devrime öncülük edecek illegal komünist partisinin yadsınması. Ne zaman ki legale çıkma hayalleri yıkıldı, partinin likidasyonunun koşulları da doğdu. İşçinin Sesi’nin tasfiyesi, işte bu likidasyonun önündeki tek ideolojik engeli ortadan kaldırmaya yönelikti. Örgütsel likidasyon için ise artık bir tek bahanesi gerekiyordu. O da 12 Eylül darbesiyle imdada yetişti.

1980 Sonrası Gelişmeler                                                                             Başa Dön

1980 yılına geldiğimizde bir yandan yükselen faşizm tehlikesinden, partiye karşı saldırılardan sözediyorduk, öte yandan 1980 Merkez Komitesi Plenumu’nda “partiyi güçlendir, partiye gir” belgisi altında, partiyi daha da genişletme kararı almıştık. Aynı Plenum, bir kongre toplamanın zorunluluğunu, yeni bir programın hazırlanabilmesi için bir tezler çalışmasının yapılmasını, genç yoldaşların, yeni partililerin sorularına cevap verebilmek için bir parti tarihinin ortaya çıkartılmasını karar altına almıştı. Tez çalışmasına başlandı, ama bir yanda işin ciddiliği, belli bir ideolojik hazırlığın olmayışı, öte yandan da ileri süreceğimiz tezlerin bizi bağlamasından korkmamız sonucu bu çalışmayı yarı yolda terkettik.

1980 yılının sonbaharına geldiğimizde darbenin yaklaştığının bilincindeydik. Sorun büyük ölçüde zamanını, gelişini kestirebilme sorunuydu.

12 Eylül darbesi oldu. Aynı gün TKP MK Politikbürosu 12 Eylül tarihli bildirisini kaleme aldı. Politbüro’nun kaleme aldığı bu bildirinin ışığında da İ. Bilen 21 Aralık’ta radyodan aynı paralelde bir konuşma yaptı. (Bak: Ek 2) Ama bu süreç içinde Politbüro içinde bazı yoldaşlar, 12 Eylül bildirisinde ifadesini bulan görüşlerden bile her nedense akşamdan sabaha “vazgeçtiler”. Daha da cunta kuyrukçusu bir konuma geçtiler. Nasıl, ne zaman hazırladıklarını gizledikleri bir yazılı platformu partiye dayattılar. (Bak: Ek 3)

Ocak 1981 sonunda yapılan uzun bir Politbüro toplantısı sonucunda, 12 Eylül bildirisinin konumlarından da yüzgeri edenlerin ağırlıklarını koymasıyla “Politik Durum ve TKP’nin Tutumu” başlıklı belge kaleme alındı.

Aynı sırada ülke içindeki Partizan kliği yöneticileri ülkedeki tüm yönetici yoldaşların ülkeyi terketmesini, tüm parti çalışmasının durdurulmasını önerdiler. Kendi aralarında klik toplantısı yaparak bu toplantıyı parti yönetimine “Merkez Komitesi üyelerinin kendi aralarındaki toplantısı” diye dayattılar. Partizan grubu bu tutumu dayatmakla kalmadı, aldıkları kararı parti yönetiminin onayı olmadan uygulamaya başladılar. Ülke içindeki Partizan sorumlusu, “kendi olanağı olan yurt dışına çıksın, canını kurtaran kaptandır” uygulamasına geçti. Kendisine çok yakın, aynı gruptan bir kişi, bu tutumun etkisi altında büyük bir panik içinde yurt dışına çıktı ve partiye ülkedeki gelişmeler üzerine bir rapor verdi. Raporda, Partizan grubunun ülke içinde nasıl ilişkilerini sürdürdüğünü, nasıl parti güvenliğini bu ilişkileri sürdürerek tehlikeye attığını anlatarak yakınıyordu. O da onlardandı. Ama ülkeden kaçış heyecanı bunları itirafa götürmüştü. Yurt dışında bu rapor yokedildi, tartışılmadı.

Ocak sonu yapılan, yukarıda sözünü ettiğim Politbüro toplantısına gediklerin kapatılması, savaşa devam edebilecek bir örgüt haline gelmemiz için kendimce gerekli önerileri içeren yazılı bir teklif verdim. (Bak: Birinci Broşür’deki örgüt üstüne yazı.) Bu yazının iki önemli yönü vardı. Birincisi, partinin o günkü örgütsel durumunu sergiliyordu. O güne kadar ülkede hiçbir il ya da yöre komitesi TKP Politik Bürosu’nun gündem maddesi olmamıştı. Vazgeçtim kurulmasını, bir değişiklik yapılmasını, gündem maddesi bile olmamıştı. İkincisi, bir komünist partisi olmanın gerektirdiği temel işlevlerden birçoğu yerine getirilmemekteydi. Bunların yerine getirilip getirilmediğini anlamanın mekanizması da yoktu. Öte yandan partiye büyük bir saldırının yaklaştığı açıktı.

Politbüro’nun öteki üyeleri getirdiğim önerilerin çok önemli olduğu, geniş kapsamlı olduğu, Politbüro’da görüşülmesinin yeterli olmayacağı, Merkez Komitesi’nde görüşülmesi gerektiği gerekçesiyle gündem maddesi bile yapmadılar! partinin yukarıdan aşağıya yeniden örgütlenmesinin kaçınılmaz bir görev olduğunu yadsıyamadıkları için de Politbüro içinden göstermelik bir komisyon kuruldu. Ancak, toplanacak plenuma öneriler götürmek üzere kurulan bu komisyon bir kez bile toplanmadı. Konu, Merkez Komitesi’nde de görüşülmedi.

Bu arada, Partizan grubunun ülke içindeki lideri, Politbüro ile yaptığı haberleşmede — ülkeden çıkana kadar ve ülkeden çıktıktan sonra desantralize parti fikrini ileri sürmeye başlamıştı. Desantralize bir parti! “Zor dönemlerde merkeziyetçilik geçerli değildir, desantralize bir parti gerekir” tezini ileri sürüyordu. Ancak bu tez o sırada henüz onun tek başına ileri sürdüğü, taraftar bulmaya çalıştığı bir görüştü.

Yine bu toplantıda, kağıt üstünde yapıyor göründüğüm, yapmama sürekli set çekilen işlevlerin sorumluluğunu bundan böyle taşıyamayacağımı belirterek, bu görevlerimin alınmasını istedim. Önerim Genel Sekreter’ce yüzeysel övgülerle reddedildi. Dışarıda da öteki Politbüro üyelerine bu konularda güven duymadığını, bu konuları onlarla tartışmanın bile yersiz olduğunu, bu görevi benden başkasının yürütemeyeceğini vs. belirtti.

Tutuklamalar ve Yanıtlanması Gerekli Sorular                                         Başa Dön

Politbüro toplantısından hemen sonra, Şubat’ın ilk günlerinde daha Politbüro üyeleri toplantı yerinden dağılmadan, önemli bir istihbarat edindik. Kesin güvenilirliği olan bu kaynağa göre siyasal polisin elinde tüm MK ve otuzu aşkın il komitesi üstüne resimli, isimli bilgi vardı.

Bu istihbaratın alındığı Şubat başından, geniş tutuklamaların başladığı Mayıs 81’e kadar, TKP Politbürosu, büyük-küçük herhangi bir önlem almadı.

Burada kısaca şu soruna değinmek gerekiyor: Poliste işkence altında bazı yoldaşların gerekli direnci göstermediklerini gördük. Ama daha sonra iddia edildiği gibi polisin tutuklamalarına esas olan bilgilenme buradan mı kaynaklanmıştır? Şubat başında gelen istihbaratın yok sayılması korkunç bir komploculuk değil midir? Oysa Mayıs 1981 ile başlayan geniş tutuklamaların Partizan grubuyla bağlı, aydınlatılması gereken pek çok yönü vardır.

Birincisi, tutuklamaların izlediği sıradır. Kırıkkale, Ankara, Çukurova, İstanbul ve Marmara zincirlemesi. Özellikle tutuklamanın Ankara’dan Çukurova’ya gönderilen bir kişiyle sıçraması olayı, cevaplanması gereken bir noktadır. Ankara İl Komitesi Sekreteri’nin tutuklandığını biz gazeteden öğrendik. Ancak Temmuz ayına kadar, genel sekreterden tüm üyelerine kadar TKP Politbürosu şu soruyu yanıtlayamadı: TKP’nin Ankara İl Sekreteri kimdir? Bilmeyişimiz büyük bir örgütsel eksikliğin çok somut bir örneği olmakla birlikte, olay son derece ciddidir. Daha sonra anlaşılmıştır ki, İç Anadolu Yöre Sekreteri yoldaş daha önce sözünü ettiğim “paçasını kurtaran kaptandır” uygulamasının bir parçası olarak yöresini terketmiş, tüm örgütle bağını koparmış ve bir başka ile yerleşmiş. Ve tabii ki bu yoldaş canını kurtarmayı becerdi ama tüm Ankara çöktü.

Cevaplanması gerekli bir ikinci nokta İstanbul’da olanlardır. İstanbul’da bazı kişilerin isimleri, tutuklandı diye gazetelerde yer alıyor. Bu kişilerle ilintili olarak evler, işyerleri basılıyor. Ama bir süre sonra bu kişilerin yakalanmadığı ortaya çıkıyor. Ayrıca yakalanan bazı kişiler de politik olmayan nedenlerle takibata uğruyorlar ve kısa sürede serbest bırakılıyorlar. Bu nasıl oluyor?

Bir üçüncü olay yine İstanbul’da cereyan ediyor. Aynı yerde iki kişi kalıyor. Ev sarılıyor. Evdeki yoldaşlardan bir tanesi tutuklanıyor. Büyük işkence görüyor. Ötekisi kurtulup yurt dışına çıkıyor. Bu nasıl oluyor?

Cevaplanması gereken bir başka soru, Partizan grubundan yurt dışına parti bilgisi, onayı olmadan panik içinde çıkan kişinin verdiği rapora bağlıdır. Bu rapordan da anlaşıldığı üzere bu grup kendi içinde grupsal ilişkilerini sürdürmüş, partiye ait ev ve işyerlerini grupsal ilişkileri için kullanmış, bu yerleri partinin güvenliğini tehlikeye atacak bilgi ve dökümanların saklanmasında kullanmıştır. Bunu basit bir ihmalkarlık olarak yorumlamamıza olanak yoktur.

Elbette üzerinde durmadan geçemeyeceğimiz bir olay da Partizan grubunun önde gelenlerinden birinin 12 Eylül öncesi sebep olduğu provokasyondur.

Söz konusu kişi partiye ait dökümanları, raporları gitmemesi gereken bir işyerinde sırf grupsal ilişkilerine dayanarak gizlemeye başlamış. Bu durum söz konusu işyerini önemli ölçüde tehlikeye atmaktaymış. Doğaldır ki, bundan yönetimin haberi yok idi. Günlerden bir gün TİP üst yönetimi ile TKP üst yönetimi arasındaki bir görüşmede, TİP yöneticisi arkadaş TKP temsilcisine koca bir paket TKP’ye ait dökümanı veriyor ve “bu dökümanları sizin arkadaşlar dolmuşta unutmuşlar, dolmuş şöförü de bize getirdi, buyrun alın” diyor. Böylece olaydan haberdar olduk. Sorun çok yönlü. Partizan grubunun söz konusu yöneticisi TKP’ye ait dökümanları dolmuşta unutmuş ama olay her nedense yukarı iletilmiyor. TKP’nin çok önemli bir alandaki örgüt bilgilerini içeren bu belgelerin ortadan kaybolması yönetimden bilmediğim nedenlerle gizleniyor. Bir süre sonra da bu belgeler yine bilinmeyen yollardan TİP yönetiminin eline geçiyor. Bütün bunlara rağmen bu olay Politbüro içinde gizlendi ve geçiştirildi, gündem konusu bile olmadı.

Olayın kahramanı ise 1981’deki parti içi darbede mükafaten en sorumlu yerlere getirildi.

Şimdi soruyorum: Poliste işkence altında yeterince direnç göstermeyenler mi, yoksa kendi fraksiyon çıkarları için örgütü bırakıp kaçanlar mı daha suçlu? Tutuklamaların gelişimi üstüne kesin ve yeterli bilgimiz henüz yok. Ama yukarıda sıraladığım aydınlatılması gerekli noktalar en azından Partizan kliğinin daha sonra tutuklamalar konusunda partiye dayattığı politikanın neye hizmet ettiğini sormamızı gerektirir.

Tabii bu soruları Politbüro’da dile getirmem, aramızdaki ilişkilerin iyice gerginleşmesine neden oldu. Bu sorunların hiçbiri, Politbüro’da gündem maddesi yapılıp görüşülmedi. İncelenmesinden, araştırılmasından bilinçli olarak kaçınıldı.

Tutuklamalardan ve Partizan grubunun üyelerinin yurt dışına çıkmasından sonra, parti içinde gerçekleştirilen darbeden sonra yurt içinde ve yurt dışında Partizan grubu üyeleri, parti örgütlerini dolaşıp şöyle bir açıklamada bulunuyorlar: “Biz parti tutuklamalarının nedenini araştırmak için özel bir komisyon kurduk, araştırıyoruz, inceliyoruz. Sonuçlarını bulunca size ileteceğiz, açıklayacağız”. Oysa Türkiye Komünist Partisi’nin ne Merkez Komitesi’nde, ne Politik Büro’sunda ne de bu organlara bağlı herhangi bir kurulda ne böyle bir komisyon kuruldu, ne böylesine bir karar alındı. Kimin hangi provokatif amaçla bu sözleri söylediğini, bu eylemini hangi amaçla yürüttüğünü, bunun yasallığını neye dayandırdığını bilmiyorum. Bu da cevaplanması gereken koca bir soru işaretidir.

1981 Plenumu ve Partizan Kliğinin Bizans Darbesi                                   Başa Dön

Olaylar zincirine dönersek, Politbüro Ocak ayındaki toplantısında bir MK Plenumu yapılmasını kararlaştırmıştı. Tutuklamalar oldu. Yurt dışındaki ve tutuklanmayan MK üyeleri ile toplantının tarihi yaklaşıyordu. Fakat hiçbir hazırlık yoktu. Daha önce uygulamalarımızda en azından bir rapor hazırlanırdı, bu rapor Politbüro’da görüşülürdü. Karar tasarıları hazırlanırdı. Hiç olmazsa biçimsel olarak Politbüro’da bunlar görüşülür, toplantıya hazırlıklı gidilirdi. 1981 yılında toplanan Plenum’a doğru ilerlediğimizde hiçbir hazırlık yapılmadı. Politbüro içinde eski gerginliklere ek olarak yeni bir hava söz konusuydu. O güne kadarki gerginlik ve kavganın yerini suskunluk almıştı. Ben 1981 Plenumu’ndaki raporu ilk kez toplantıda, orada gördüm. Plenum o güne kadar alıştığımız koşullara uygun olmayan koşullar altında toplandı.

Birkaç gün süren toplantının son akşamına kadar ne Merkez Komitesi’nde ne de ayrıca toplanan Politbüro’da herhangi bir karar taslağı üzerinde görüşülmedi. Toplantının son gününden önceki akşam, İ. Bilen parti içinde baştan aşağı bir yönetim değişikliği ilan etti.

Partizan kliği bir Bizans darbesiyle parti yönetimini ele geçirmişti.

Benim için iki yol vardı: Ya değişikliği kabul etmemek, o andan itibaren her türlü suçlamaya hedef olmak. Ya da boyun eğmek. Ben partimin, çözülmekte olan partimin hepten yok olmasını önleme ümidiyle boyun eğdim.

Plenum bundan sonra “hızlı” çalıştı. Korkunç kararlar alındı. Bir kez, Türkiye’de yakalanan yoldaşların önemli bir bölümü hain ilan edilerek partiden çıkartıldı. Bu karar başka kararlarla “genişletildi”. Ülkedeki hemen hemen tüm partililerle, deşifre oldukları, polise düştükleri ya da bilindiği gerekçesiyle parti bağlarının kopartılması kararlaştırıldı.

Alınan karar öylesine tehlikeli, öylesine tasfiyeci bir karardır ki, bazı yoldaşlar parti içi ideolojik-politik çatışmadan dolayı ismen hain ilan edilip partiden çıkarılmışlar, konuşan ya da konuştuğu tahmin edilenler ise isimsiz bir çıkartmaya uğramışlardır. Bugün kim TKP üyesidir kim değildir belli değildir. Hatta bunun öylesine namussuzca bir uygulaması olmaktadır ki, yönetim kliği bir kişiyi partiden çıkartmakta ama bunu kendisi hissederse, aman bize zarar verir düşüncesiyle, sen iyisin, doğru yapıyorsun, partilisin demektedirler. Bunlar arasında başka politik hareketlerle ilişkisini sürdürenler, TKP içinde bağımsızlıklarını sürdürenler vardır. Onlara bile “siz hala partilisiniz, aman bizden kopmayın, gelin uzlaşalım” diyorlar. Öte yanda ülkede büyük bir yığın partili midir, değil midir belli değildir. İşlerine geldiği anda partili, gelmediği anda partili değil!

Yurt içindeki tutuklamaları bahane ederek gerçekleştirilen bu tasfiye operasyonu, değişik bir yöntemle yurt dışında da uygulandı. Ülke dışındaki parti örgütleri aynı, genel likidasyon çerçevesinde, bulundukları ülkelerin komünist partilerine devredilmeye başlandı. Bazı ülkelerde kardeş partiler bunu kabul ettiler, bazıları iç sorunlarınızı bizim içimize sokmanız uygun olmaz deyip reddettiler.

Bütün bu likidasyona üstelik “teorik” bir kılıf da bulundu. Plenumla birlikte desantralize parti fikri resmi parti politikası halini aldı. “Nerede bir yoldaş varsa, parti oradadır” belgisi parti örgütü kurmamanın teorik kılıfıdır. Nerede bir örgüt varsa değil, nerede bir yoldaş varsa parti oradadır! Radyo antenlerimiz vardır, bu antenlerden politika yayarız, tek tek kişiler bu yönde tutum alırlar. Böyle komünist partisi olmaz.

Plenum’da kararlaştırılmadan önce, bu görüşü savunanlara şu örneği veriyordum: “Franko faşizmi döneminde Santiago Carillo da aynı tezi ileri sürmekteydi.” “Franko gericiliğinde Leninci bir parti objektif olarak olanaksızdır, politika yayan bir merkez olacak ve bu politikayı uygulayan tek tek partililer olacak diyordu.” Bir yandan siz S. Carillo’yu, İspanya partisini lafta eleştiriyorsunuz ama özde aynı şeyi yapıyorsunuz” diyordum.

1981 Plenumu’ndan sonra Partizan grubu İ. Bilen’in yerine alternatif aramaya başladı. Aynı 1973’de olduğu gibi çöküntünün kurbanı gerekti ve doğal kurbanı İ. Bilen idi, ama alternatif bulunamayınca yeni kurban seçildi. O da bendim. Elbet bugün bildiğim birçok detayı o gün bilmiyordum. Partizan grubu ülke içinde, ülke dışında normal parti ilişkilerini de kullanarak hakkımda komplo düzenlemeye başladı. Komplolardan yalnızca bir tanesini tesadüfen öğrendim. Onu öğrenmem, diğerlerini öğrenmeme yolaçtı.

Şeklen Politbüro üyesi kalmak üzere yeni görev yerine gittim. Temmuz 1981’den Kasım 1982’ye kadar şeklen Politbüro üyesi olarak kaldım. Düzensiz ve çok uzun aralıklarla (ve her zaman olduğu gibi önceden belirli olmayan gündem maddeleri ile) toplanan, hiçbir ciddi konunun konuşulmadığı Politbüro toplantılarına katılmakla yetindim.

Büyük bir çöküntüye uğramış, yurt dışında soyutlanmış bir grup haline gelmiştik. Kendi içinde kanlı bıçaklı bir grup haline gelmiştik. Herkes herkesle kavgalıydı. Bütün bunlara rağmen özellikle politik-ideolojik planda yapıcı öneriler götürmeye çalıştım. Örgütsel planda tüm işlerden uzaklaştırılmıştım, öneri yapabilecek bilgilenmeden bile uzaklaşmıştım. Bu koşullar altında bile her katıldığım Politbüro toplantısında büyük bir uzlaşmacı dille somut öneriler götürmeye çalıştım. Bunların hiçbiri dikkate alınmadı, gündem maddesi bile yapılmadı. Artık şu durumu görmüştüm. Gönderildiğim yerde bir-iki yıl daha kalacaktım, ondan sonra iyi bir maaşla, oldukça yüksek bir maddi yaşam düzeyiyle ömrümün geri kalan günlerini “huzur” içinde geçirebilecektim. Bu olanak da bana açılmıştı. Bütün bu birikimlerin ışığında, çok kısa bir sürede karar verdim. Ya kendisine saygısını, insan olarak saygısını — vazgeçtim bir politik savaşçı, bir komünist olarak — yitirmiş biri olarak ömrümün geri kalan günlerini karım ve çocuğumla birlikte “huzur” içinde geçirecektim, ya da doğru bildiğim yolda, ülkemde bu gerici düzenin yıkılması için, ülkülerimizin hayata geçmesi için savaş yolunu seçecektim. İkincisini yaptım.

٭٭٭

Partizan grubunun tutumuna karşı çıktıktan sonra kimin kaleme aldığı belli olmayan ama İ. Bilen imzalı, 21 Kasım 1982 tarihli dört sayfalık bir metnin dolaştırıldığını öğrendim. Parti örgütlerine, partililere o kadar güvenleri yok ki, o kadar zor durumdalar ki, bu metni kimsenin eline vermiyorlar. Kendi gruplarının üyesi, güvendikleri birkaç kişi bu metinleri dolaştırıyor ve yoldaşların tek tek somut konumuna göre ya kendi kişisel yorumlarıyla zenginleştirerek içeriğini sözümona özetliyor, ya da çok güvendikleri, ahbap-çavuş ilişkileri içinde oldukları birini bulurlarsa tek tek sayfaları göstererek okutuyorlar. Bir sayfayı okuttuktan sonra alıyorlar, ikinci sayfayı veriyorlar.

Parti örgütlerinde bunun da tepki gördüğünü duydum. Örneğin Federal Almanya’da bir il komitesi aynen şunu söylüyor: Parti örgütümüzün durumu öyledir ki, öylesine moralsizdir ki, öylesine zayıf bir durumdadır ki artık bir de bunu indirirsek, bir de bunu öğrenirlerse, parti örgütü kalmaz. Biz de bu karara uymuyoruz. Bu bildiriyi örgütümüze indirmeyeceğiz.
 

III. Değerlendirmeler                                                                                  Başa Dön

Ağırlığıyla kendi yaşadığım parti geçmişiyle ilgili bu aktardıklarımdan önemli sonuçlar çıkarmak mümkündür. Bunlara geçmeden önce partinin geçmişinin bir yönüne daha değinmek istiyorum.

Partizan kliği eliyle gerçekleştirilen son likidasyon, baştan bu yana süregelen bir likidasyon zincirinin yalnızca son halkasıdır, dedik. Bu zincir kişilerle doğrudan bağlı değildir, ancak, TKP’nin özgül durumunda, İ. Bilen, bu zinciri bir anlamda simgeleştirmektedir. Bu yüzden, likidatör anlayışın sürekliğini anlamak açısından, tarihten, İ. Bilen’in tutumuna ilişkin birkaç örnek aktarmak istiyoruz.

Tarihten Örnekler

Bu değerlendirmeyi ancak bugün yapabiliyoruz. 1973’lerde bunlar bir parti sırrı olarak, konspirasyon olarak gizleniyordu. İ. Bilen’in siyasal kişiliğini anlamaya yarayacak birkaç karakteristik olaya değinmek istiyorum.

1929 İzmir tutuklamasında İ. Bilen hapse düşüyor ve 1933’te Onuncu Yıl affıyla hapisten çıkıyor. Hapse girmeden önce parti içinde birbiriyle çatışan iki ayrı kanattan birinin militan kadrosunu oluşturmaktadır. İ. Bilen’in içinde bulunduğu militan kadro kendi hatıratında da yazdığı gibi, Hüsamettin Özdoğru ve Nazım Hikmet’lerin başını çektiği kadro. Yalnız hapisteyken ülke dışında bir başka olay gelişiyor. TKP yönetimi 1927-28’den başlayarak TKP’yi adım adım likide etmektedir. TKP’nin iki kanadından birinin lideri olan Salih Hacıoğlu ailesiyle birlikte Türkiye’de aktif politikayı bırakarak bir başka ülkeye göç ediyor. 1926 Viyana toplantısında parti yönetimini ele geçiren Vedat Nedim Tör’ler 1927 yılında partiyi polise teslim ediyorlar. l929-30’a gelindiğinde TKP ülkede dağılmış durumdadır.

1930 yıllarında, partinin örgüt olarak bilinçli likidasyonuna Nazım Hikmet karşı çıkıyor. İstanbul’da Pavli adasında bir parti toplantısı düzenliyor. Ülkede bulunan tüm partililerin temsil edildiği bu toplantıda Nazım Hikmet parti sekreteri seçiliyor. Türkiye’de Nazım Hikmet’in partiyi yeniden inşasına karşı çıkan, onaylamayan bir kişi söz konusu değil.

Ancak o sırada Komintern’deki parti temsilcisi ile Komsomol temsilcisi Komintern Yürütme Kurulu’nun çıkardığı bir bildiriyle ülkeye dönüyorlar. Bildirinin özü şu: Nazım Hikmet Troçkisttir, emperyalizmin ajanıdır, büyük bir provokasyon düzenlemektedir.

Bu iki kişi ülkeye gelip, yeni bir parti, “resmi” bir parti kuruyorlar. Komintern Yürütme Kurulu’nun tutumunu gören bazı yoldaşlar Nazım Hikmet’in başını çektiği anti-likidatör hareketten özeleştiri yapıp “resmi” partiye giriyorlar. Bunların içinde Yakup Demir yoldaş da var. İşte resmi partinin Nazım Hikmet’in örgütünden özeleştiri yaparak gelenlerle yaptığı toplantı, 1932’de İ. Bilen’in Dördüncü Kongre diye ileri sürdüğü toplantıdır. Tabii bu nasıl bir toplantıdır, kongre midir, konferans mıdır, partinin yeniden kuruluş toplantısı mıdır, bu bir politik değerlendirme konusudur.

İ. Bilen 1933’de hapisten çıkınca ikbal rüzgarının ne taraftan estiğini görüyor, derhal saf değiştiriyor. O güne kadarki silah arkadaşı, yakın arkadaşı, okul arkadaşı Nazım Hikmet’e o da polis-ajan demeye başlıyor. “Resmi” partide eski Orak-Çekiç’i yeniden çıkarmaya başlıyorlar. Orak-Çekiç’te Nazım Hikmet ve yanındaki tüm yoldaşların polis hareketi olarak partiden atıldıkları ilan ediliyor. (Tarih kaç kere tekerrür eder!)

1939’da Nazım Hikmet’e bildiğimiz provokasyon düzenleniyor, 1939’da hapishaneye giriyor, 1951 yılına kadar hapiste kalıyor. “Resmi” parti ise fiili ömrünü 1937 yılında sona erdiriyor. 1932-37 arasındaki ana politik çalışması, Nazım Hikmet’in anti-likidasyonist hareketinin likide edilmesi üstüne yoğunlaşmış, bu görevi bitince kendi varlık nedeni de bitmiştir.

Bu dönemin bir diğer ilginç olayı, Nazım Hikmet’in partisine karşı kurulan ikinci partide ve Orak Çekiç’te, Hikmet Kıvılcımlı’nın İ. Bilen’le birlikte çalışmalarıdır. İ. Bilen’in yarıda kalmış hatıratında ve Atılım’ın sayfalarında H. Kıvılcımlı’nın 1932’de yapılan toplantıda partiden çıkarıldığı iddia edilmektedir. 1932’den sonra, 1934-35-36’larda yayınlanan Orak-Çekiç’lerde “işçi hareketine kendini adamış büyük devrimci Hikmet Kıvılcımlı”nın (!) savunusunu yapan makaleler var. Bunlar arasında İ. Bilen’in kaleminden çıkmış makaleler de var! İkincisi, o dönem M. Kemal’in düzenlediği düzmece seçimlere, illegal komünist partisinin de katıldığını iddia ediyor ve Orak Çekiç’te legal isimlerle aday gösteriyor. Bunlar arasında yine Hikmet Kıvılcımlı var. Hikmet Kıvılcımlı’nın sonraki politik yaşamının ağır hataları bir yana, elimizdeki belgeler l932’de partiden çıkartıldığı iddiasını yalanlıyor.

İ. Bilen’in kişiliğini anlamamıza yardım edecek bir diğer olay, 1950’lerin ilk yarısında bazı kardeş partilerce onun milliyetçiliğinin ve Kemalizminin tescil edilmesidir. Ve yine yanılmıyorsam bir dönem bu kusurunun (!) cezasını çekmiştir.

Nazım Hikmet olayında takındığı tutumun bir değişik biçimini Reşat Fuat Baraner karşısında görüyoruz. R. Fuat 1960’larda Mihri Belli’nin yanında yer alıyor. Ölene dek de onu destekliyor. İ. Bilen’in sorumlu yöneticisi olduğu Bizim Radyo ise bu yıllar içinde Reşat Fuat’ın da adı olan “Parti’den atılan hainlerin” listelerini yayınlıyor. Ama aynı İ. Bilen, 1973’den sonra bir “anti Şefik Hüsnü” edebiyatıyla, ölmüş olan Reşat Fuat yoldaşa bambaşka bir tutum aldı.

Bir başka örnek: 1960’lardaki TKP yönetimi ile TİP yönetimi arasındaki ilişkiler, TİP yönetimi içindeki yoldaşların tutumu üstüne bilgiler parti arşivinde değil, İ. Bilen’in özel evinde saklandı. 1973’de parti yeniden kurulurken, politik düşünceleri, becerileri bir yana, bu insanların partililiklerini gizlemek için bu raporlar ortadan kaldırıldı. Ancak tesadüflerle bunları öğrenmek durumunda kaldık.

Menşevik Partinin Kişiliği                                                                          Başa Dön

Yukarıda gördüğümüz örneklerde İ. Bilen’de yansıyan özellik, bağlılıklarını bir anda değiştirebilme, daha doğrusu “ayarlayabilme” yeteneği, TKP’nin geçmiş ve bugünkü yönetimlerinin değişmez özelliği olagelmiştir. Yanlış anlaşılmasın, İ. Bilen nedeniyle böyle oldu demiyoruz, İ. Bilen olanın yansımasıdır, örneğidir, diyoruz.

Büyük-küçük her olayda gördüğümüz bu özellik, bir anlamda menşevik partinin kişiliğinin belirleyici yanıdır. Bu da, her alanda ikiyüzlülüğü getirmiştir.

Yayın politikasında izlenen ikiyüzlülüğün somut bir örneğini vermek istiyorum. Partinin izlediği tasfiyeci ve kuyrukçu politikaya tepki duyan yoldaşlar ve parti örgütleri bu tutumlarını değişik biçimde dile getiriyorlardı. Bunlardan İşçinin Sesi gazetesine mektup yazarak TKP’nin izlemiş olduğu bu politikayı eleştirenler oldu. [Bak: İşçinin Sesi, sayı: 201-202 - Mektup) TKP Politbürosu’nda durum görüşüldü. Bazı Politbüro üyeleri bu mektupları kimlerin yazdığını Politbüro’ya rapor ettiler. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra aynı kişiler sorumlu oldukları Atılım gazetesinde bu mektubu İşçinin Sesi’nin uydurduğunu yazdılar!

Bu tutum partinin ideolojik konumu ve siyaseti düzeyinde yansıdığı zaman tabii sonuçlar çok korkunç oluyor.

1960’dan bu yana ele aldığımız tüm olaylarda bunu görmedik mi? Veli Dursun yoldaşa ve İşçinin Sesi’ne karşı “bir gecede” değişen tutum bunun en çarpıcı örneğidir. Bağlılıklar vardır. Ancak bu bağlılıklar Marksizme-Leninizme, Türkiye devrimine, gerçek anlamda proletarya enternasyonalizmine bağlılıklar değildir. Bakmayın “resmi” literatürde buna “proletarya enternasyonalizmi” denir ama gerçekte en iğrenç, en ince bir anti-Sovyetizmin ta kendisidir. Bu tutumun kaçınılmaz sonucu devrim hareketini sekteye uğratan, bugün son örneğini yaşadığımız periyodik likidasyonlardır.

Anti-Sovyet Kimdir?                                                                                    Başa Dön

Bir de aynı madalyonun öteki yüzü vardır. Her dönemde, bu tutuma karşı çıkan her harekete yöneltilen anti-Sovyetizm suçlaması.

Bugün utanmadan anma geceleri düzenledikleri Nazım Hikmet örneğinde gördük, İşçinin Sesi’ne karşı hala görüyoruz, bu yeni tutumumdan sonra mutlaka şahsıma karşı da göreceğiz. Bu yalan yinelenir durur. Bunun altında yatan aşağılık düşünce, oportünistlerin kafasındaki hain fikir şudur: “Sosyalist ülkeler, kardeş partiler bizi tanıyor, bizim politikamıza karşı çıkan Sovyetler Birliği’ne karşı çıkmaktadır.”

Yok böyle birşey yoldaşlar. Kendileri gerçekten menşevik, likidatör bir politika izliyorlar. Bu politikaya karşı çıkan, eleştiren menşevizme, likidasyona karşı çıkmış olmuyor da, Sovyetler’e karşı oluyor! Anti-Sovyetizmin dik alası budur! Bu genç devrimcilerin, komünistlerin dünya devrimci merkezine karşı sevgisini sömürerek onları devrim kavgasından alıkoymaya çalışan iğrenç bir demagojidir.

SBKP’ye, Sovyetler Birliği’ne karşı bu provokasyona artık son vermek gerekiyor.

Bir komünist partisi yönetiminin meşruiyetinin kaynağı, sosyalist ülkelerin ona sağladığı destek değildir. Bu desteği bir de hak etmesi gerekir. Ülkesinde devrim savaşı vermesi gerekir.

Oportünist Partizan kliğinin komünistleri şaşırtmak için elindeki bir başka silah da parti tabanından yükselen tepki karşısındaki “kongre yapacağız” avutmacasıdır. Bu da en az anti-Sovyetizm suçlaması kadar sahte bir demagojidir. Bu yüzden partinin geçmişini anlatırken özellikle değinmediğim kongre sorununu burada ele almak istiyorum. Yalnız önce, parti yönetiminin bugünkü gerçeğine ilişkin son birşey ekleyeyim.

İçi boş, gerçeği yansıtmayan birlik görünümlerine sakın kanmayın. İşçinin Sesi hareketi çıkınca, geri kalan ekip, birlik olduğumuzu göstermeye çalıştık. Böyle birşey söz konusu değildi. 1981’de parti içi darbe gerçekleşti. Partinin merkezi otoritesi hemen hemen tümüyle ortadan kalktı. Yine bu imaj yaratılmaya çalışıldı. Sonra, izlenen pasifist politikaya karşı tepkiyle Avrupa’da parti örgütü çöktü. Özellikle Federal Almanya’da, yine bu birlik görünümü verilmeye çalışıldı. Bu tasfiyeci tutuma karşı ben tavır aldım. Şimdi geri kalanlar birlik içinde görünmeye çalışıyorlar. Tabii hemen şu soruyu sormak gerekiyor: Acaba birlik içindeler mi? Elbette değil. Özellikle yurt dışında somut yansımasını bulan bazı girişimlere göz atmak gerekir.

Parti yönetimindeki Partizan fraksiyonu, yine parti yönetimini paylaştığı bir başka gruba karşı savaşabilmek için Avrupa’da paralel parti örgütü kurmaya başladı. Bunu legal barış hareketi ve dayanışma hareketi kılıfi altında yapıyor. Yine Partizan fraksiyonu yönetimi paylaştığı diğer grupla mücadele edebilmek için öteki ekibin çıkarttığı gazetenin yayınlanmasını durdurdu, kendi yeni bağlaşık kurduğu bir çevre ile bir legal yayın çıkartma hazırlığı içindedir. Bu da kardeş partilerden büyük tepki görüyor.

Kongre Sorunu                                                                                             Başa Dön

Bilindiği gibi Türkiye Komünist Partisi’nin yarım asrı aşkın süredir kongresi yapılmamaktadır.

Kongre sorunu İşçinin Sesi’nin bastırmasıyla 1979’dan sonra gündeme geldi. 1980 Plenumu’nda kongreye hazırlanılması üstüne bir karar alındı. Fakat bir süre sonra bu bilinçli olarak unutuldu. Birincisi, kongrede parti programının tekrar ele alınması sorunu vardır. 1980 Plenumu’ndan sonra buna yönelik başlattığımız tezler çalışması sırasında bu işin içinden çıkılamadı ve kendi içimizde bir ayrışma ortaya çıktı. Zaten 1979 başında Zayıf Halka kitabıyla bir tartışma parti içinde başlamıştı, buna bir de parti yönetiminde tezler çalışması içinde çıkan tartışmalar eklendi. Bir süre sonra bu işin içinden çıkamayacağımız ortaya çıkınca tezler çalışmasını, onunla birlikte kongreyi de kenara koyduk.

12 Eylül darbesi bütün bu tartışmaları zaten bitirdi. 12 Eylül darbesinden sonra kongrenin adı edilmez oldu. 1981 Plenumu yapıldı. Parti içinde bir bizans darbesi oldu. Yeni bir likidasyon politikası partinin resmi politikası haline geldi. 1981 Plenumu bitti. Partizan kliği birdenbire şunu hatırladı: “Yürükoğlu bize habire kongre dayattı, fakat biz bu toplantıda kongreyi görüşmedik, atladık bu konuyu!” Plenumda konuşulmuş, tartışılmış, onaylanmış belgelere Plenum dağıldıktan sonra, Kongre’nin de konuşulduğu, Kongre’nin toplanacağı üzerine kararlar alındığı yönünde ifadeler eklendi. Gayrı-ciddi, keyfi eklemelerin ikinci bir örneği, Plenum raporunda gözlendi. Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına ait bölümünde raporun o bölümünü hazırlamış bir uzman yoldaşın insiyatifi ile, Türkiye’de finans-kapitalin varolduğunu ifade eden cümleler geçti. Fakat herkes Plenum’da gerçekleştirilen bizans darbesinin heyecanına kendini o kadar kaptırmıştı ki, bu bölüm de oylanıp geçti. Ancak Plenum bittikten sonra, “Türkçesini düzeltiyoruz, redaksiyon yapıyoruz” adı altında bunlar MK ve PB üyelerine danışılmadan çıkartıldı.

Bu komplocu düşünce tarzının altında çok derin ideolojik nedenler var kanısındayım. O da bu kişilerin gerçek Marksizmden değil, kaba, ekonomist bir Marksizmden sadece esinlenmeleridir. 60 yıllık TKP tarihi bu kaba, ekonomist yaklaşımın örnekleri ile doludur. Bu yaklaşıma göre Türkiye’nin sosyo-ekonomik düzeyini gelişmiş göstermek, otomatik olarak devrim sorununu gündeme getirir. Devrim sorununun gündeme gelmesi Türk-Sovyet ilişkilerini bozar. O zaman yapılacak iş Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişmesini olabildiğince geri göstermektir. Şimdilerde yaşadığımız bu anti-Marksist yaklaşımın en tipik örneği, 1968 yılında Yeni Çağ sayfalarında süren tartışmadır. (Bak Ek 4)

Bazı sivri akıllılar vardı ki, Plenum toplantısı bittikten sonra, “biz bu toplantıyı neden kongre ilan etmiyoruz” dediler. Kongre karşısındaki tutumun gayri ciddiliğini göstermesi açısından bir örnektir.

1981’den sonra Kasım 1982 ayına kadar katıldığım göstermelik Politbüro toplantılarında birkaç kez daha kongre sorununun ne olacağı üzerine sohbetler yapıldı. Gerçekten çok “yaratıcı” öneriler geliyordu. Hiçbir toplantı yapılmadan kongre yapıldığını ilan etmek, çok dar bir grupla bir toplantı yapıp kongre diye ilan etmek, vb. Varlığı bile unutulan parti programının değiştirilmesinin artık zor olduğunu, yeniden eski programa sahip çıkılması gerektiğini, PB’de ileri sürenler oldu. Bütün bunlardan sonra PB’ye gerçekten büyük bir dürüstlükle, samimiyetle bir kongrenin nasıl toplanması gerektiği üstüne o ilk broşürdeki düşüncelerimi verdim ve bunda kararlı olduğumu söyledim.

Bugün yapılacak veya yapılmadan ilan edilecek bir kongre, yalnız radyo redaksiyonları çevresinde toplanmış bir kliğin kendi iç toplantısı olmaktan öteye gitmeyecektir. Bugün görüştüğüm, konuştuğum birçok yoldaş, hatta birçok konuda düşüncelerini paylaşmadığımız birçok yoldaş bile, şu tutum içindeler: “Benim temsil edilmediğim bir toplantı kongre değildir” diyorlar. Parti tabanında hangi otoriteyi kabul ederse etsin, bu görüş yaygınlaşmıştır. Çok zordur, gülünç bir olaydır artık şimdi göstermelik bir toplantıyı kongre diye yutturmaları. Olmayan örgütler nasıl temsil edilebilir?

Ama öte yanda başka gerçek var. Bu likidasyon politikasının sonucu, partiyle bağı kopmuş, aranmamış sorulmamış ama öte yandan savaşı terketmek istemeyen yoldaşlar var. Bu yoldaşların bu sorumlulukla bir araya gelmişlikleri, oluşturdukları gruplaşmalar var. En azından bu gruplaşmaların, bir üst düzeyde toparlanabilmesi için temsil edilmeleri gerekir.

Parti yönetiminin olduğu gibi kongrenin de meşruiyeti sosyalist ülkelerin tanıyıp tanımamasına bağlı değildir. Bugün Türkiye Komünist Partisi’nde, şu koşulları sağlamadan hiçbir kongre meşru sayılamaz:

1.     Kongre delegelerinin, örgütlerin seçtiği temsilciler olarak katılımı.

2.     TKP’nin Leninci kanadının katılımı

3.     Eski MK üyelerinin katılımı.

Bu koşulları, Partizan kliği yerine getiremez, intihar etmesi olur. Bunlar partimizin Leninci kanadının söz verdiği, ancak onun yerine getirebileceği koşullardır.

Çağrı                                                                                                             Başa Dön

Komünistler, geçmişten ders çıkaralım. Komünist partisinin işleyiş kuralları çerçevesinde, gerçek TKP’de güçlerimizi birleştirelim. Partimizi, devrimimizi boğmak isteyen bu oportünist likidasyon zincirini kırıp parçalayalım. Altmış yıllık tarihimizde ilk kez bunun olanağı elimizdedir. TKP’mizi yükseltelim!

Yaşasın Türkiye Komünist Partisi!

5. Kongre için ileri!
 

Ek I - MK 1979 Plenumu                                                                            Başa Dön

1. Uluslararası Durum

Sovyetler Birliği’nin, sosyalist ülkelerin yürüttüğü ardıcıl barış politikası sonucunda barış ve yumuşama süreci engelleri aşarak gelişiyor. SALT II’nin imzalanma düzeyine gelmesi bunun somut bir örneğidir.

Emperyalizmin saldırgan niteliği değişmemiştir. Pentagon, NATO egemen çevreleri gerginliği arttırma, silahlanma yarışını hızlandırma yolunu bırakmıyorlar. Son NATO toplantıları, Avrupa’ya, NATO ülkelerine yeni atom silahları yerleştirme çabaları, NATO’nun etkinlik alanını genişletme girişimleri bunu gösteriyor.

Emperyalist çevrelerle Çin hegemonyacılarının işbirliği süreci ilerlemiştir. ABD’nin güdümünde Çin yönetiminin Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti’ne barbarca saldırısı bu işbirliğinin dünya barışını, halkların bağımsızlığını nasıl tehlikeye attığını açıkça gözler önüne seriyor. Vietnam halkıyla dayanışma hareketi uluslararası dev boyutlar almıştır.

Amerikan emperyalizminin bölgemizdeki konumları Afganistan ve İran’daki devrimci gelişmeler sonucunda daha da zayıflamıştır. CENTO çöktü. Emperyalizm çatıştırdığı İsrail-Mısır uzlaşması çevresinde yeni saldırgan bloklar oluşturma peşindedir. Bu nedenle Türkiye’de, tüm bölgede askersel konumunu güçlendirmek için baskısını arttırıyor. Bu baskılara karşı bölge halklarının, Arap ülkelerinin direnişi yoğunlaşıyor.