TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 
TKP’de Tartışmalar 1981-1982 - Belgeler
H. Erdal

İşçinin Sesi Yayınları - Basım: Mart 1983

 

İÇİNDEKİLER

Başlarken

I. Program Sorunu

Program Sorunu Üzerine (P.B.’ya, 16.7.1982)

Giriş

Çözümlemeler (Tezler)

Programla İlgili Bazı İlkeler

Program

Temel Saptamalar

KP’nin Acil Politik Görevleri

İstemler

Program Üzerinde Yürütülen Bazı Tartışmalar Üstüne

“İstemler Sorunu” Üzerine (P.B.’ya, 16.7.1982)

II. Politik Durum

Politik Durum (P.B.’ya, Mayıs 1982)

Hazırlayacağımız Politik Belgelerin Stili İle İlgili Bazı Öneriler

Politik Durum Üstüne

12 Eylül’de Yeni Kurulan Rejim Üstüne

Politik Perspektifler Üstüne

Cunta İçi Çelişkiler Sorunu Üzerine

Birlik Sorunu Üzerine

Kemalizm Üzerine

Dinsel Akım Üzerine

III. Sendikal Hareket

12 Eylül 1980 Sonrası Başlatılan “52’lere Özgürlük” Kampanyası Üzerine Eleştiri (P.B.’ya, Mart 1982)

Türkiye Sendikal Hareketinin Yakın Geçmişine Kısa Bir Bakış

DİSK’e Yönelik Saldırıların Nedenleri

DİSK’e Saldırıların Gelişimi

DİSK Davaları ve Bir İddianame Sorunu

IV. Barış Sorunu

Barış Hareketi Üstüne (P.B.’ya, 16.7.1982)

Zorluklar

Olası belgiler

Bazı yanlışlar

Doğru vuruş noktaları

V. Örgütsel Sorunlar

Kongre Sorunu Üzerine (P.B.’ya, 20.4.1982)

Geçmişin Değerlendirilmesi Üzerine (P.B.’ya, 20.4.1982).

Ocak 1981’de Durum (P.B.’ya, 26.1.1981)

Parti Yapısı Ve İşleyişi Üzerine Öneriler

Merkez Komitesi, Polit Büro ve Sekreterlikçe Yerine Getirelecek Merkezi Yürütüm İşlevleri Üzerine Öneriler


 

Başlarken

Türkiye devrimci hareketinde, Türkiye komünist hareketinde geniş bir tartışma sürüp gidiyor. Bu genelin ayrılmaz bir parçası olan TKP için de durum aynı. Parti içinde ve onun yakın çevresinde yoğun tartışmalar var. Zaman zaman bazı çıkışlarla birlik ve beraberlik gösterilerine şahit olsak da bunların inandırıcı yanı zayıf. Böylesine göstermelik çıkışların en komik örneğini 1981 yılının sonunda gördük. TKP’nin, aralarında benim adımın da olduğu üç ayrı yöneticisi adına ortak bir bildiri yayınladılar. “Aramızda görüş ayrılıkları var ama gene de birlik içindeyiz” deniliyordu bu bildiride. Ben hala bu bildirinin durumu, hatta durumun bir bölümünü kamuoyu önünde tescil etmekten başka ne işlev gördüğünü bugün bile anlamış değilim.

Uzunca bir süreden beri benim adım da tartışmaların içinde yer alıyor. Türkçede bir söz var: “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye. Kim söylemişse iyi söylemiş. Evet, partimiz içinde ve etrafında sürdürülen tartışmalar içinde ben de varım ki bu da çok doğal. Parti yönetiminde, partinin yeniden kuruluşu ile birlikte görev almış bir kişinin ideolojik-politik-örgütsel birçok konuda somut bir tutumunun olması, üstlendiği görevin, sorumluluğunun bir sonucudur. Bunun aksi, yani bir yöneticinin belli bir tutumunun olmaması, diğer bazı örneklerde de görüldüğü gibi kişiliksizliğin, bukalemunluğun, partiyi kişisel bir geçim kapısı yapmanın kanıtı olurdu sadece. Hem sürdürdüğüm kavga bugün, ya da birçok örnekte görüldüğü gibi 12 Eylül darbesi ile ortaya çıkmış da değildir. Ta 1973-75 döneminde partinin yeniden kuruluşunun özgüllüklerinden kaynaklanan ve o günlerden beri süren bir tartışma var. Yalnız ne var ki, bu tartışmalar o tarihlerden bu yana yalnızca politik büro içinde yürüdü. Bu tartışmaları organ dışına taşırmamaya en azından ben özel gayret gösterdim. Eğer bu tartışmalar o dönemlerde de organ dışına bir ölçüde taştıysa bunun sorumluluğu, ta o günden partiyi bir federasyon gibi görüp, uygun bir karşılıkla bu federasyona gevşek bir bağ ile bağlanmış olanlarda aranmalı.

Diyeceksin ki, bu tartışmalar neydi? Her ne kadar değişik dönemlerde, değişik koşullarda başka başka görünümler kazansa da tartışmaların özü aynı kaldı. TKP nasıl bir komünist partisi olacak? Tartışmanın özü buydu. İki yol vardı. Bugün de öyle. Ya uzun yıllar olduğu gibi yalnızca yurt dışında genel ve soyut anti-emperyalist ajitasyon yapan bir örgüt olarak kalacak, ya da Türkiye’de devrimi gerçekleştirmek, politik erki ele geçirmek için savaş veren, Türkiye’de yığınların içinde varolan bir örgüt olacak.

Bir yandan uzun yıllar ülkemizin toplumsal yaşamında bir komünist partisinin var olmayışının verdiği susuzluk, öte yandan politik deneysizlik, 1973-1974 döneminde TKP yeniden kurulurken bu sorunun ortaya konmasını ve enine boyuna cevaplanmasını engelledi.

Herbirimiz ayrı ayrı niyetlerle bu işe soyunduk. Örneğin, özellikle yurt dışında olan yönetimin çoğunluğu o dönem “Umudumuz Ecevit”in müsaade edeceği legal bir komünist partisi beklentisi ile bu işe soyundular. Ne zaman ki, vazgeçtim legal komünist partisinden, mevcut olan burjuva demokrasisinin sınırları daralmaya başladı, işte o zaman nasıl bir parti sorunu bütün çıplaklığı ile ortaya çıktı. Bu sorunun açığa çıkması ile de parti içi sorunlar büyümeye ve açığa çıkmaya başladı.

Bu tartışmaları üyesi olduğum organ dışına taşırmama, partiyi bölmeme kaygusu bana yine doğal olarak üyesi olduğum merkez komitesinde doğru bulduğum, bulmadığım birçok şeye evet deme yanlışını yaptırdı. Geriye bakıp düşündüğümde bunun yanlış bir tutum olduğunu bugün daha iyi görüyorum. Elbet bu açıklama benim 1973-1980 arasında TKP yönetiminin ama doğru-yanlış tüm eyleminden sorumlu olduğum gerçeğini örtemez.

Paylaştığım tüm sorumluluğun hesabını açıkça, doğrusu ile yanlışı ile vermeye çalışacağım.

İşçinin Sesi’nin, partinin gittiği yanlış yola başkaldırısıyla birlikte önlenemez bir duruma giren parti içi tartışma, 12 Eylül 1980 faşist darbesiyle yeni bir aşamaya yükseldi, engel tanımaz bir sel oldu. Biz istesek de, istemesek de sorunlar enine boyuna tartışılmaya başlandı. 12 Eylül 1980 ile Kasım 1982 arasında ve özellikle birçok yoldaşın polisce yakalanması, belli bir gurubun ise yurt dışına kaçışı ve ondan sonra parti içinde gerçekleştirilen Bizans darbesinden sonra şahsıma ve düşüncelerime karşı yürütülen tüm entrikalara rağmen son bir gayret gösterdim. Herşeye rağmen, hiç ümidim olmamasına rağmen sorunların yine de organlarda çözümlenmesi için yazılı uyanlarım oldu. Politik Büro’ya bu dönemde getirdiğim yazılı görüşlerin hiçbiri ama hiçbiri gündem konusu yapılmadı. Bu yazılı görüşlerim o organın diğer bazı üyelerinden bile gizlendi. Bana ve düşüncelerime karşı açıkça ne sözlü ne yazılı bir onay ya da bir eleştiri söz konusu olmadı. Bu yazılı görüşlerimin tümü saç dolapların örümcekli dosyaları arasında kaldı.

Kasım 1982’de tüm sorumluluğumun bilincinde olarak aldığım kararı, beni o kararı almaya götüren olayların gelişimini ve gördüğüm çıkış yollarını belgeleri ile ayrı bir broşürde yazacağım. Ama önce bu elinizdeki broşür ile bir başka şeyi göstermek istedim. Göstermek isteğim noktalar şunlar:

1. TKP’de ciddi ama çok ciddi görüş ayrılıkları vardır ve tüm olanlara rağmen ben bu sorunların organda çözümü için sonuna kadar gayret sarfettim.

2. Tüm bu gayretlerim, önerim ve görüşlerim karşı çıkılmak şöyle dursun, tartışma konusu bile yapılmadı. Uğursuz bir politikanın yürütümüne talip olanlar bildiklerini okumaya devam ettiler.

Okura söylemek istediğim, bu metinlerin aynı örgütün yönetici sorumluluğunu paylaşmanın ve onun getirdiği kuralların çerçevesinde oldukça uzlaşmacı bir dille kaleme alınmış olmalarıdır. Yanlış anlaşılmasın, yalnızca dili ortak bir çözüm aramanın kaygusunu taşımaktadır.

Şimdi biraz da bu broşüre dahil ettiğim belgelerin o günkü tartışmalar içindeki anlamları üzerinde duracağım.

Birinci bölümde program sorunu üzerine söylemeye çalıştığım noktalar şunlardır:

— Bugün TKP’nin bir programı yoktur. 1973’de yazılmış olan program artık hiç kimsenin varlığını bile hatırlamadığı bir tarihi belge olmuştur.

— Yeni bir program, 1973’teki pragmatik ve eklektik yöntemlerle hazırlanamaz. Herşeyden önce Türkiye üzerine kapsamlı, bilimsel bir anlayışla üretilmeli ve tartışılmalıdır.

— “İstemler belgesi” yaygarası altında bazı ayrıntı ve ikincil önemi olan görüşlerin montajı ile program çalışması yürütülemez. İşte şimdilerde sözümona çaktırılmadan yapılmak istenen budur.

İkinci bölüm 1982 ortalarında parti içinde ve parti dışında tartışma konusu olan belli başlı konularda izlenen politika ile uyum içinde olmadığımı anlatmak için kaleme alınmıştır.

Özetle:

1. Bugün dünya komünist ve işçi hareketi dediğimiz o çok geniş ve çok renkli çerçeve içinde “günümüzde faşizm” ya da “neo-faşizm” sorunu üzerinde birlik söz konusu değildir. Bu terimler çoğu kez salt taktik politik amaçlı bir “küfür” olmaktan da öteye içi sulanmış kavramlar haline gelmiştir.

İşte Şili, işte Güney Afrika, işte İsrail yönetimi, işte Reagan yönetimi. Önce bu ülkelerde bu terimleri sınamanın işin içyüzünü açığa vuracağına eminim.

2. Gelelim ülkemize. Eğer bugün bizim terminolojimizde neo-faşist (çağdaş faşist) diye bir kavram var ise bu kavram Türkiye’deki rejime tıpatıp uymaktadır.

3. Türkiye’de kalıcı, istikrarlı bir rejim olarak burjuva demokrasisi olanaklı değildir.

Üçüncü bölümün amacı, 1981 yılı içinde hem ulusal ve daha çok uluslararası planda koparılan “52’lere özgürlük” fırtınası ile ilgilidir. Hiç kimse Türkiye’de ilericilerin tutuklanmalarına, yargılanmalarına ve asılmalarına sessiz kalamaz. En geniş dayanışmanın örgütlenmesi doğal ve zorunludur. Elbet biz de 52 ilericinin bir an önce salıverilmeleri için elimizden geleni yapmalıydık. Ama öte yandan Türkiye işçi hareketinin, onun ayrılmaz bir parçası olan DİSK hareketinin ve Marksizmin savunmasının sadece uluslararası gerginlik ve yumuşama grafiğine göre, bu 52 arkadaşın savunulmasına indirgenmesi de düşünülemezdi. İşte söz konusu belge bu eğilime karşı yazılmıştır.

Dördüncü bölümde barış sorunu ile vurgulamak istediklerim şunlar oldu:

— Yaptığımız içi boş laflardan öteye barış sorunu gerçekten önemlidir.

— Biz eğer Türkiyeli komünistler isek herşeyden önce ülkemizde güçlü bir barış hareketi yaratmak için çalışmalıyız ve bunun önündeki engelleri ortaya çıkarıp çözmeliyiz.

Beşinci bölümde bazı örgütsel sorunlar üzerinde durdum.

— Örgütsel sorunlarla ilgili sorunların birincisi kongre sorunudur. Burada en önemli nokta “Kongre” adı altında ne toplantısı yapılacağıdır. Gizlilik paravanası ardında birçok şey yapılabilir ve söylenebilir. Bunu önerenler oldu. Türkiye komünist hareketinin tüm önemli toplantıları (kongre adını alanlar da dahil) hemen hepsi kurucu kongre niteliğinde olmuştur. Hepsinde parti yeniden kurulmuştur. Şimdi de gündemde olan böylesi bir toplantıdır.

Örgüt sorununda ikinci sorun geçmişin değerlendirilmesi üzerinedir. Şimdiye kadar bu tür değerlendirmeler hep yakın geçmişin sorumlusu olarak bir kurban arama amacına yönelik oldu. Hiçbir zaman ders çıkarma, kendi sorumluluğunu ortaya koyma kaygusu duyulmadı. Bunun en somut kanıtı olarak İ. Bilen’in, 1973-1977 döneminde söylediklerini, eski yoldaşlara yaptığı suçlamaları hatırlamak yeterli. Amacım, işte böylesi bir yanlışa düşmeden kendi sorumluluğumuzu yadsımadan ders çıkarmanın zorunluluğunu anlatabilmekti.

— Örgüt sorununda son olarak Ocak 1981’de yaptığım, partinin yukarıdan aşağıya tam bir yeniden düzenlenmesini içeren bir öneriyi verdim. Burada amacım, benim o günkü somut önerilerimin doğruluğu ya da yanlışlığının tartışılmasından çok, 12 Eylül’den dört ay sonra, Mayıs 1981 tutuklamalarından üç ay önce örgütün ne halde bulunduğunu gösterebilmek içindir.

Elinizdeki belgelere ilişkin olarak söylemek istediğim son söz şudur: Bu belgeler, o günkü anlayışım içinde, partinin iyiye gitmesi yolunda gösterdiğim çabayı anlatır. O kadar. Yoksa, hakkedenlere karşı açık kavganın sihirli bir mantığı var. Onun kişiye kısa sürede verdiği uzlaşmasız gelişmeyi, uzlaşmalı 10 yıl vermiyor.

Yoldaşlar, işte tam da bu nedenle, bundan sonraki komünizm kavgamı TKP’nin “öteki” kanadı içinden çıktığım kanadına tarihsel anlamda ölesiye düşman kanadı içinde yürüteceğim. Ayrı düşmemiz aslına bakarsanız çeşitli tarihsel rastlantıların ve hataların sonucu bir “anomali” idi. Böylece bu tuhaf durum da ortadan kalkmış oluyor.

İlerideki yazılarımda, İşçinin Sesi’nin “anti-Sovyetizmi” suçlamasının Politik Büro’da ne amaçlarla tezgahlandığını daha iyi göstermeye çalışacağım. Şimdilik şu kadarla yetineyim! İşçinin Sesi’nin anti-Sovyet olduğu suçlaması, kendi uğursuz siyaset ve örgütlenme çizgilerine karşı duran parti üyesinin sınıf kavgasında gerçek bir almaşık bulmasını engellemek amacıyla düzdükleri bir yalandır Şimdi bu kafanın beni de anti-Sovyetizm suçlamasına katacağına eminim!

Evet, zor bir yolu, en zor yolu seçtik. Çeşitli olumsuz iç ve dış etmenlere rağmen Türkiye’de proletaryaya öncü, devrimin kumandanı bir TKP yaratmak, Marksizm-Leninizmin savaşçı bayrağını dosta düşmana karşı kaldırmak. Lenin “kurttan korkan ormana gitmesin” diyor. El ile gelen düğün bayram.

Son olarak söylemek istediğim, bu broşürün hazırlanması ve basımında emeği geçen tüm parti örgütlerine ve yoldaşlarıma teşekkür etmektir.

Kasım 1982, H. Erdal


 

I. Program Sorunu

Program Sorunu Üzerine (P.B.’ya, 16 Temmuz 1982)

Giriş

Partimizin şu anda elimizde bulunan programı, partimizin üçüncü programı 1973 yılında hazırlandı. Program hazırlandığı dönemin özgüllüklerini yansıtmakta. Gerek uluslararası durum açısından, gerekse Türkiye’nin o gün içinde bulunduğu koşulların ve de partimizin o gün içinde bulunduğu koşulların izlerini taşımakta. Uluslararası durumla ilgili olarak dönemin özellikleri şöyle sıralanabilir:

— Detant ortamının gelişmekte olduğu ve özellikle askersel detanta olan umutların henüz sönmediği,

— Fransız solunun ortak programının yayımlandığı ve bu programın ideolojik etkilerinin ve onun sonucu ortaya çıkan beklentilerin yaygınlaştığı,

— Emperyalizmin iç çelişkilerinin ve Yunan burjuvazisinin iç çatışmalarının sonucu faşist Yunan cuntasının burjuva demokrasisi ile yer değiştirmesi olasılığının yükseldiği,

— Dünya komünist ve işçi hareketinin gerek Yunanistan’da gerekse Türkiye’de legal bir komünist hareket beklentilerinin ortaya çıktığı bir dönemdi.

İç koşullarla ilgili olarak ise belli başlı özellikler de:

— 12 Mart rejiminin niyetlendiği politik ve ekonomik dönüşümleri gerçekleştiremediği, gidiciliğinin açık olarak görüldüğü,

— Uluslararası sosyal demokrasinin Türkiye’deki uzantısı olan Ecevit hareketinin geliştiği,

— “Umudumuz Ecevit” hareketinin işçi sınıfı ve ilerici aydınlar dahil toplumsal muhalefeti oluşturan tüm kesimlerce benimsendiği koşullardı.

İşçi hareketinde ise,

— Gerek sol radikal, gerekse parlamentarist yöntemlerin sol hareket içinde başarısızlığa uğradığı,

— Uluslararası komünist harekete karşı ilgi ve duyarlılığın uyanmaya başladığı,

— Ülkede örgütsel ve politik etkinliği hemen hemen hiç düzeyinde olan KP’ye karşın ülke içinde etkin bir KP olması gerekliliğinin daha geniş çevrelerce kavranması,

— KP’nin ülke içinde olmadığı dönemlerin öznel suçlularının parti içinden bulunmaya çalışması,

— Dönemin programa da damgasını vuran belli başlı özellikleri olarak sıralanabilir.

Programın çok önemli bir özelliği, güçlü bir yanı var. Program, dünya komünist ve işçi hareketinin zengin deneyiminden kaynaklanıyor. Programın özü, dünya komünist hareketinin zengin deneyiminden esinleniyor. Dünya komünist ve işçi hareketinin devrimci dönüşümler için geliştirdiği temel stratejiyi esas alıyor. Bu strateji şöyle özetlenebilir:

Sosyalist devrimin objektif koşullarının büyük ölçüde oluştuğu uluslararası durumun ve özellikle sosyalist devrimin öznel koşullarının ise henüz yeterli olmadığı koşullarda sosyalist devrime yükselme amacında olan bir demokratik halk devriminin gerçekleştirilmesidir. Öte yandan,

— Bu stratejinin iyi kavranamaması,

— Uluslararası durumdan doğan aşırı iyimserlikler,

— Fransız solunun ortak programının ve onların geliştirdiği “ileri demokrasi” tanımlamalarının ideolojik etkileri, ve “Umudumuz Ecevit”in doğurduğu ham hayaller bu stratejinin bir ölçüde sulanmasına, demokratik halk devriminin yerini bir dizi reformlara bırakmasına, en azından geniş çapta böyle yorumlanmalarına yol açtı. Bütün bunlara rağmen sosyalizme açılan bir demokratik halk devrimi stratejisi bugün de geçerliliğini koruyor.

Parti programının değişmeyecek, kalıcı yanı budur.

Öte yandan, program hazırlanırken Türkiye’nin çok yönlü bir incelenmesine dayanan tezlerden kaynaklanmalı. Dünya komünist ve işçi hareketinin genel stratejisinin Türkiye koşullarında yaratıcı bir biçimde uygulanabilmesi için zorunlu olan tezler o dönem üretilemedi ve dünya komünist ve işçi hareketinin deneyleri ışığında doğrudan program yazımına geçildi. Program yazıldı, fakat programa esas olarak Türkiye üzerine tezler yoktu. Tezler yoktu çünkü:

— Parti böylesine tezleri üretebilecek düzeyde bir örgütlülüğe sahip değildi.

— Partiyi yeniden örgütlemeye ve parti programını yeniden yazmaya soyunan yönetici kadro, istisnasız tümü ile ülke dışında kadrolardı.

— Programı hazırlayan kadronun ideolojik düzeyi böylesine derinlemesine bir çalışmanın önemini kavramaya elvermedi.

Türkiye üzerine tezlerin olmayışı, çözümlemelerin olmayışı programa da yansıdı. Bu nedenle parti programında, bir komünist parti programında olmaması gereken bazı geniş ve genel tanımlamalara, süreçlerin anlatımına, nedenlerine vb. yer verildi. Öte yandan birçok saptamaların hangi çözümlemelere dayandığı ise açık değildir. Diğer yandan, programın hazırlanışı sırasında partimizin ikinci programının incelenmesi de olanaklı olmadı. Bugün parti arşivinde olan İnkilap Yolu yayınlarından, yayınlanmış TKP ikinci programı en azından bir tarihsel belge olarak ve ondan da öteye bazı bölümlerinin, örneğin, ulusal sorunda olduğu gibi iyi formüle edilmiş olduğu bir belgedir. Program üstüne düşünce bildirecek yoldaşlarca okunması, irdelenmesi yararlı olacaktır. Özellikle PB, MK üyelerinin ve program çalışmasına katılacak, teknisyen düzeyinde katılacak tüm yoldaşlara ikinci program çoğaltılarak verilmelidir. İkinci program üstüne yürütülen gereksiz gizliliğe son verilmelidir.

1973’de hazırlanan, 1977 parti konferansında kabul edilen üçüncü programımız 1973-78 döneminde yaklaşık 5 yıl süreyle partimizin yeniden toparlanmasında, kurulmasında, atılımın gerçekleştirilmesinde partiyi bağlayan, yol gösteren bir belge görevi yaptı. 1978 yılından itibaren program üzerine tartışmalar yoğunlaştı. Yeniden gözden geçirilmesi gerektiğini, dil ve kavram birliğinin sağlanması gerektiğini konuştuk ve hatta bu yolda çalışmalara da başladık. Fakat bu çalışmaları yürütemedik İşçinin Sesi olayı ile birlikte tartışmalar kısır bir noktaya ulaştı. Bu ise ya programa tümüyle saldırılar ya da programın, partiyi savunmak kaygusuyla, bağnazca tartışılmaz bir belge olarak savunulmasını getirdi. Fakat bu aşamadan sonra programın parti yönetimi içinde, parti örgütleri içinde onların birliğini sağlayan onlara yol gösteren belge niteliği önemli ölçüde zarar görmeye başladı. 12 Eylül darbesi sonucu ortaya çıkan ideolojik ve politik karmaşada bunun somut örnekleri yaşandı. Günün politik değerlendirmeleriyle uyum içinde olmadığı düşünülen veya yapılan politik değerlendirmeleri yadsıyan ve keza programın esasına ilişkin birçok yaklaşım yadsındı. Özellikle politik baş düşman ve militarizm sorunu bunun en yakıcı örneğidir.

Parti programını yeniden gözden geçirirken birşeyi yapmayacağız, birşeyi koruyacağız. O da programın dünya komünist ve işçi hareketinin zengin deneyiminden esinlenen özünün korunmasıdır. Bu değişmeyecektir, ama bu özü şimdi olduğundan daha yaratıcı bir biçimde Türkiye koşullarına nasıl uygulayacağımız sorunu önümüzde duruyor. Bunu yapabilmek herşeyden önce programa esas olabilecek, fakat program içine girmeyecek olan çözümlemelerin, tezlerin ortaya çıkmasıdır.

Çözümlemeler (Tezler)

Program çalışmasına esas olacak çözümlemeler başlıca şu başlıklar altında toplanacaktır.

1. Türkiye üzerine bir tarih tezi ki, bugüne kadar böyle bir çalışma partide yapılmamıştır. Tarihsel maddeci görüşle ele alınmış, kendi içinde bir bütünlük gösteren tarih tezine gereksinim vardır. Böylesi bir çözümleme olmamasına karşın, birbirinden kopuk olarak varolan bazı önermelerin ortak yanlışlığı ise, Türkiye’nin sosyal, ekonomik, politik yaşamını aynı Kemalistlerin yaptığı gibi Cumhuriyet dönemi ile başlatan, ondan öncesini yok sayan bir anlayışa dayanmalarıdır. Bu ise bir yandan bizim çözümlemelerimizi temelsiz ve kopuk bırakmakta, öte yandan bu alanda sadece en gericilerin at koşturmalarına olanak sağlamaktadır.

2. Alt yapı çözümlemesi, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısının incelenmesi. Yani kısaca Türkiye kapitalizminin özgüllüklerinin ortaya konması, sınıf yapısının ve sınıfların bu yapı içindeki durumlarının incelenmesidir. Programda varolan kaba (vulgar) bir alt yapı-üst yapı ilişkisi anlayışı, üst yapı çözümlemelerinin hemen hemen tümüyle dışlanarak, stratejinin tümüyle sosyo-ekonomik çözümlemelere dayandırılmasına yol açmıştır. Bu ise, sosyo-ekonomik durum üzerine kimi zaman skolastik, kimi zaman tümüyle öznel, gerçeklerden uzak değerlendirmelere yol açmıştır. 1967 yılında Yeni Çağ sayfalarında açık olarak sürdürülen tartışma bunun en çarpıcı örneğidir. Bir bilim adamı Türkiye’nin sosyo-ekonomik gelişmişlik düzeyini ileri göstermenin devrimci eylemi yükseltme sonucunu doğuracağı için Türk-Sovyet ilişkilerini bozacağını ileri sürmektedir. Buna o zamanki parti genel sekreteri yoldaşın cevabı herkese ders verici niteliktedir.

Sosyo-ekonomik yapı sorununda herşeyden önce, Türkiye kapitalizminin özgüllükleri araştırılmalıdır. Hakim üretim biçiminin yanında onunla birlikte diğer üretim biçimleri de irdelenmelidir. Özellikle var olduğu söylenen feodal yapı sorunu aydınlığa çıkmalıdır. Osmanlı toprak ve toplum düzeninin bir çözümlemesinin olmayışı bugün kapitalizmin bağrında yaşadığı söylenen pre-kapitalist bazı ilişkilerin niteliklerini bitmez tükenmez bir tartışma konusu yapmıştır. Sosyal sınıfların nicelikleri ve nitelikleri sorunu sadece genel olarak değil, özellikle her sınıfı oluşturan, onun değişik müfrezelerinin konumları da irdelenmelidir.

Öte yandan, sosyal sınıflar yelpazesi çizilirken Türkiye somutunda sosyal ve politik yaşamda çok önemli bir yer işgal eden bir sosyal katman tümüyle dışlanmıştır. Bu, Türkiye’nin toplam nüfusunun yüzde 25’inin üzerinde olan marjinal sektördür. (Marjinal sektör: Topraktan yeni kopmuş veya ekonomik olarak kırsal alanda gereksinim duyulmayan ve henüz bir başka sosyal sınıf veya katman ile bütünleşememiş kararsız, ortada duran kesim.

3. Üst yapı çözümlemesi:

a) Esas olarak Türkiye’de devletin çözümlemesinin yapılmasıdır. Türkiye’de devlet nedir? Marksizm-Leninizmin bütün klasiklerinde bulunan genel teorik yaklaşımın tekrarı değildir. Bu doğruların ışığında Türkiye’deki devletin sınıfsal yapısının özgüllüklerinin yüzyıllardan beri toplumsal yaşamda, ekonomik yaşamda, sosyal yaşamda, politik yaşamda oynadığı rolün çözümlenmesidir. Sınıf mücadelesi ile devlet sorununun ilintisinin açıklanmasıdır. Egemen burjuva devlet ilişkisi irdelenmelidir.

b) Burada cevap aranması gereken en önemli sorun Türkiye sivil toplumunun ne ölçüde devletten bağımsız olduğudur. Yüzyıllardan beri devletin ideolojik aygıtı olmaktan öteye, devletten bir ölçüde bağımsız bir sivil toplum olmuş mudur? Olmamış ise, yani Türkiye’de dün de bugün de varolan sivil toplum bütün kurumları ile yalnızca devletin ideolojik aygıtını oluşturuyor ise Türkiye’de rejim olarak, devlet biçimi olarak burjuva demokrasisinden söz edilebilir mi ve devletin koersiv aygıtını ele geçirmeden sivil toplumun demokratik dönüşümü olanaklı mıdır? Bu sorunun yanında Türkiye’de devletin yüzyıllardan beri oynadığı ekonomik işlev nedir sorusu önemlidir. Türkiye’de devletin ekonomik işlevi geleneksel olarak da, bugün de sadece bir düzenleme ilişkisi midir, yoksa doğrudan üretim araçlarına sahip olarak toplumsal üretimin önemli bir bölümünü gerçekleştirmek midir? Türkiye’de, geçmişte egemen sınıflar bizzat kendileri devlet aygıtını meydana getirmişler midir? Osmanlı’da var olan “Kerim devlet” kavramı ile bugün oligarşinin yaygınlaştırdığı “güçlü devlet” kavramı ilişkisi nedir?

c) Devlet aygıtı incelenmelidir. Herşeyden önce devletin baskı aygıtı (koersiv) incelenmelidir. Ordu, polis ve adliye incelenmelidir. Devletin koersiv aygıtını oluşturan ordu mensupları ve idari bürokrasinin geleneksel olarak üretim araçları karşısındaki konumları nedir? Ordu ve idari bürokrasinin sivil toplum üzerindeki geleneksel rolleri nedir? Bugün nedir? Bugün siyasi polisin sivil toplum içindeki rolü nedir?

d) Devletin ideolojik aygıtı incelenmelidir. İdeolojik aygıt dediğimizde politik yapı, aile, din, eğitim, kitle haberleşme araçları, meslek örgütlenmesi. Türkiye’de aşağıdan yukarı kitlelerin savaşımı ile oluşmuş bir sivil toplum var mıdır, yoksa sivil toplumun tüm kurumları devletin ideolojik amaçlarla yukarıdan aşağı örgütlediği aygıtlar mıdır? Türkiye’de dinin oynadığı rol nedir? Genel olarak İslam ile Osmanlı İslamının farkları nedir? Türkiye’de ezilen, horlanan mezhep ve tarikatlar hangileridir? Türkiye’de İslam sorununa ayrımlı yaklaşmanın zorunluluğu nereden kaynaklanıyor?

4. Uluslararası durum ilgili çözümlemeler. Bundan anlaşılan, dünya komünist hareketinin belgelerinden uluslararası durumla ilgili tanımlamaların “aktarılması” değildir. Türkiye devrim süreci ile uluslararası durum ilişkisi irdelenmelidir. Karşılıklı etkileşim irdelenmelidir. Türkiye devrim sürecinin uluslararası duruma etkisi nedir, uluslararası durumun Türkiye devrim süreci üstüne etkisi nedir?

İşte bütün bu çözümlemelerin ortaya konması ile ancak dünya komünist ve işçi hareketinin devrim sorunu üstüne geliştirdiği teorik yaklaşımların Türkiye somutunda yaratıcı bir biçimde uygulanması olanaklıdır.

Programla İlgili Bazı İlkeler

1. Programda çözümlemelere, tanımlara, tezlere yer verilmemelidir. Süreçlerin gelişimleri anlatılmamalıdır. Süreçlerin nedenleri izaha çalışılmamalıdır. Çünkü bunlar daha önce tezlerde yapılmıştır.

2. Programda taktik görevlere yer verilmemelidir. Çünkü taktik görevler parti kongresinde, organlarında, program ışığında kısa erimli olarak saptanacaktır.

3. Programda, gerçekleşmesi devrim sorununa bağlı olmayan reformlara ve istemlere yer verilmemelidir.

4. Programda şu pratik sorunlar dikkate alınmalıdır:

a) Programın dili ve anlatımı önemlidir. Sade bir anlatım olmalı, dildeki aşırılıklardan kaçınılmalıdır. Konuşulan Türkçe esas alınmalı, herkesin anlayacağı bir dille yazılmalıdır.

b) Programda kavram ve terim birliğine, kavram tutarlılığına önem verilmelidir. Aynı kavramlar değişik terimlerle ifade edilmemeli, bazı terimler değişik kavramların karşılığı olarak kullanılmamalıdır.

c) Programda tekrarlardan kaçınılmalıdır.

d) Programda zamanla değişecek istatistiki bilgilere hiç yer verilmemelidir.

Program üç ana bölümden oluşmalıdır:

1. Temel saptamalar. Tezlerin sonucu olan temel saptamalar bu bölümde ele alınmalıdır.

2. Partinin acil politik görevleri açıklanmalıdır.

3. İstemler bölümü. Gerçekleşmesi devrimle olanaklı istemler belirtilmelidir. (Asgari program)

Temel Saptamalar

Bu bölümde Türkiye üzerine çözümlemelerin sonuçları yer alacaktır.

1. Alt yapı çözümlemesinin sonuçları.

— Türkiye’nin ekonomik gelişiminin bugün ulaştığı aşamanın nitelendirilmesi, egemen üretim biçiminin belirtilmesi,

— Temel çelişkinin tanımlanması.

2. Üst yapı çözümlemesinin sonuçları. Türkiye’de devletin niteliği ve oynadığı rol.

3. İşçi sınıfının devrim hareketinde yeri ve gorevi.

4. KP’nin sonul amacı.

— Sosyalist devrimin zorunluluğu,

— Türkiye devrimi-Dünya devrimci süreci ilişkisi

KP’nin Acil Politik Görevleri

— Baş düşman

— Demokratik halk devriminin zorunluluğu ve niteliği,

— Demokratik halk devriminde öncülük ve hegemonya sorunu,

— Demokratik halk devriminde bağlaşıklar.

İstemler

Bu bölümde gerçekleşmesi demokratik halk devrimine bağlı istemler yer alacaktır.

— Genel devrimci ve demokratik dönüşümler,

— İşçi sınıfı yararına istemler,

— Köylülük yararına istemler,

— Diğer emekçiler yararına istemler

Program Üzerinde Yürütülen Bazı Tartışmalar Üstüne

1. Yukarıda da belirttiğim gibi programın Türkiye üstüne yapılmış somut tezlere dayandırılmamış olması, dünya komünist ve işçi hareketinin genel teorik şemasının bir kalıp gibi, eklektik bir biçimde formüle edilmesine yol açmıştır. Program üstünde çıkan tartışmaların hemen hemen tümünün ana kaynağı bu gerçektir.

2. Devlet çözümlemesinin olmayışı, hem devrime giden yolda devlete ve onun baskı ve ideolojik aygıtlarına karşı tutumu belirsizleştirmiş, hem de devrim ve devlet ilişkisini karanlıkta bırakmıştır.

3. Alt yapı çözümlemeleri savlarında katı ve iddialı görünmelerine karşın somut sınıf yapısını yansıtmamaktadır. Özellikle terimlerin de hangi anlamda kullanıldığının tanımlanmamış olması durumu daha da karmaşık hale getirmiştir. “Ulusal burjuvazi” nedir, ne değildir, var mıdır, yok mudur tartışması bu kategoridendir.

4. İşçi sınıfinın devrim öncesi sürekli olarak demokratik haklarının geliştirilmesi ile bir rejim olarak “burjuva demokrasisi” birbirine karıştırılmıştır. Elbette işçi sınıfı sürekli olarak demokratik hakların sürekli geliştirilmesi için savaşacaktır. Bunun aksi devrim-reform diyalektiğinin kavranmaması demektir. Ama bir rejim, bir devlet biçimi olarak Türkiye’de burjuva demokrasisinin yaşayıp yaşamayacağı, hele hele böyle bir rejimi halk devriminin bir ön koşulu saymak ayrı bir sorundur. Bu sorunun cevabı, gerek bugün sosyo-ekonomik yapının ve onun gelişme yönlerinin çözümlenmesine, gerekse özellikle devlet çözümlemelerimize bağlı olacaktır.

5. Gerek programa temel olacak tezlerin yokluğu, gerekse programın hazırlandığı uluslararası ve ulusal koşullar programa halk devrimine giden yolun barışçıl bir yol olduğunu ima eden bir anlayışın egemen olmasına yol açmıştır. Bu sorun da aydınlığa kavuşturulması gereken sorunlar arasındadır.

Türkiye’de devletten görece bağımsız bir sivil toplumun varlığından söz edemiyorsak ve sivil toplumu daha çok devletin ideolojik aygıtı olarak görüyorsak ve bir de buna Türkiye kapitalizminin bazı özgüllüklerini eklersek Türkiye’de bir rejim, bir devlet biçimi olarak burjuva demokrasisinin yaşayamayacağı sonucuna varırız. Öte yandan bir de buna koersiv aygıtın gelenekleri ve rolünü eklersek barışçı bir halk devrimi objektif olarak hemen hemen olanaksız olur.

6. Demokratik halk devriminin mutlaka taşıyacağı anti-emperyalist doğrultu vurgulanırken emperyalizm-Türk burjuvazisi ilişkisi öznel bir biçimde ele alınmıştır. Emperyalizm yalın bir dış olgu olarak gösterilmiş, dolaylı olarak Türk burjuvazisi aklanmıştır. Bu ise kaçınılmaz olarak demokratik halk devriminin niteliğini, doğrultularını tartışmaya açmaktadır. Demokratik halk devriminin anti-oligarşik, demokratik yönü otomatik olarak ikinci plana itilmekte, burjuvazinin (oligarşi dahil) bir anti-emperyalist dönüşümde yer alabileceği hayali uyandırılmaktadır. Bunu düzeltmek ve en başta Türk burjuvazisinin değişik kesimlerinin nesnel ve öznel olarak emperyalizm karşısındaki durumları çözümlenmelidir.

7. Programın üçüncü bölümünü oluşturan istemler konusunda da karışıklık vardır. Bir programda yer alacak istemler, gerçekleşmesi devrim sorununa bağlı istemlerdir. KP’nin halk devriminin siyasi devrimi gerçekleştirmesi halinde hayata geçireceği asgari programdır.

8. Kürt sorunu. Eğer programda bölümler olacaksa, bu sorun ayrı bir bölüm olarak ele alınmalıdır. İkinci programdaki ilgili bölüm incelenmelidir. Ayrılma hakkı üzerine yapılan tartışmalara son verecek bir metin hazırlanmalıdır.

16.7.1982

“İstemler Sorunu” Üzerine (P.B.’ya, 16 Temmuz 1982)                            Başa Dön

Önceleri programın nasıl gözden geçirileceği ve bununla ilgili hazırlıkları tartışır ve görüşürken bir “istemler sorunu” ortaya çıktı. Bundan önceki toplantıda açıkça sözlü olarak belirttiğim gibi bu “istemler”den ne kastedildiğini ben anlayamamıştım. Kaldı ki, gerek toplantı sırasında, gerek toplantı sonrasında, hemen hemen her yoldaşın bu kavramdan ayrı şeyler anladıkları da ortaya çıktı. Kimimize göre söz konusu olan parti programının asgari programımıza tekabül eden istemlerinin yeniden formüle edilmesiydi. Kimimize göre bugün taktik sorunların hedeflerinin sıralanmasıydı. Bu nedenle “istemler sorunu”na alabildiğince geniş olarak bakmak istiyorum.

Devrimci savaşın, devrimci stratejinin diyalektiği, reformlarla devrim ilişkisini de içerir. Herşeyden önce soruna böyle bakarsak istemlerimizin reformlar mı yoksa devrimci dönüşümler mi olduğunu ayırdetme zorunluluğunu ortaya çıkarır. Gerçekleşmesi siyasi devrim sorununa bağlı olmayan istemler reformlardır ve parti devrim savaşımını kolaylaştıracak, hızlandıracak bu reformları, bu istemleri her taktik aşamada yeniden formüle etmelidir. Bugün de içinde bulunduğumuz taktik aşamanın reformlarını-istemlerini formüle etmek görevi önümüzde duruyor. Bunlar özünde burjuva demokratik istemler, işçi sınıfının ve emekçilerin iş ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi, demokratik özgürlüklerin sınırlarının genişletilmesi (başta örgütlenme ve düşünce özgürlüğü olmak üzere), barışçı bir dış politika izlenmesi gibi.

Bir de gerçekleşmesi politik devrime, politik erk sorununa bağlı istemler var ki, bunlar reformlar değil, devrimci dönüşümlerdir. Burjuvazinin politik egemenliği koşullarında gerçekleştirilmesi olanaklı olmayan istemlerdir. Bunları da kendi içinde iki ana gurupta toplamak mümkün.

a) Gerçekleşmesi demokratik halk devrimine bağlı istemler. Bunların başlıcaları şunlardır:

— Devletin baskı (koersiv) aygıtının parçalanması,

— Devletin ideolojik aygıtının demokratikleştirilmesi,

— Oligarşinin politik, ekonomik, sosyal gücünün kırılması

— Tutarlı bir anti-emperyalist dış politikanın gerçekleştirilmesi,

— Toplum yaşamının her alanında işçi sınıfının öncülüğü ve hegemonyasının gerçekleşmesi,

— İşçi sınıfının yararına dönüşümler,

— Köylülük yararına dönüşümler ve tarım programı,

— Diğer emekçiler için haklar,

Bütün bunlar partinin asgari programını oluşturur ve parti programının istemler bölümüdür.

b) Bir de gerçekleşmesi sosyalist devrime bağlı istemler vardır.

— Üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin kalkması ve kapitalizmin tasfıyesi,

— Sosyalizmin kurulması.

Bu istemler partinin sonul amacını hazırlayan istemlerdir. “İstemler” kavramını ve onun kategorilerini ben böyle anlıyorum.

Önümüzde özellikle iki gurup istemlerin ele alınıp detaylandırılması gerekiyor. Birincisi, program üzerine yazmış olduğum ekli nottaki anlayış çerçevesinde asgari programın yeniden formüle edilmesi sorunu, ki bu çalışma belli tezleri kabul etmeden olanaklı değildir. Bu nedenle bu çalışmanın ön şartı Türkiye üstüne tezlerimizin süratle ortaya çıkarılmasıdır.

İkincisi, içinde bulunduğumuz taktik aşamada, mevcut politik erk koşullarında sınıf savaşını yükseltmeye yardım edecek demokratik taleplerimizdir. Bunlar ise kanımca birçok belgelerimizde zaten sıralanmıştır. Sorun bu istemler uğrundaki politik eylemin örgütlenmesi sorunudur. Demokratik özgürlükler konusunda da, barış hareketi konusunda da sorun, istemlerin ayrıntıya boğulması değil, politik savaşı yükseltebilme becerisidir.

16.7.1982                                                                                                             Başa Dön

 

II. Politik Durum

Politik Durum (P.B.’ya, Mayıs 1982)

Hazırlayacağımız Politik Belgelerin Stili İle İlgili Bazı Öneriler:

Hazırlayacağımız politik belgelerin açıklığı, anlaşılırlığı ve esas olarak da yol göstericiliğini yükseltmek için belgeleri yazarken dikkat edilmesini prensip olarak doğru bulduğum bazı öneriler şunlardır:

1. Politik değerlendirmeler ve yorumlar, olmuş geçmiş olayların sadece yalın bir dökümünü içermemelidir. Olayların dökümünün, kendiliğinden yol gösterici niteliği yoktur. İleriye dönük gelişme eğilimleri, perspektifler üstüne öngörülerimiz yol göstericidir. Politik yol göstericilik politik öngörü ile olur.

2. İleriye dönük eğilimler perspektiflerinin belirtildiği hallerde ise, mümkün olan tüm seçeneklerin sıralanması ile yetinilmemeli, bu mümkün seçeneklerden hangisinin en olası olduğu belirtilmelidir. Politik öngörü sadece mümkün eğilimlerin değil, en olası eğilimlerin belirtilmesidir.

3. Toplumsal olayların karmaşıklığı içinde tüm — istisnasız tüm — nitelemelerin, tanımlamaların ve yasallıkların özde sadece bazı eğilimlerin ulaştıkları aşamayı gösteren soyutlamalar olduğu açıktır. Nitelemeler, tanımlamalar eğilimlerin nicel ve/veya nitel aşamalarını kavrayabilmek için zorunludur. Eğilimlerin gelişme süreçlerini, bu eğilimlerin somut tarihsel bir anda bulundukları aşamayı nitelemenin karşısına koymak doğru değildir. Daha açık söylemek gerekirse sadece ve sadece ekonomik, sosyal ve politik süreçlerden söz etmek bu süreçlerin belli bir tarihsel anda ulaştıkları nicel ve nitel aşamayı tanımlayan bir soyutlama yapmamak, analizleri daha anlaşılmaz hale getirmekten başka bir sonuç doğurmamaktadır.

Politik durum üstüne

Aradan geçen uzunca bir süreden sonra geriye bakıp düşündüğümde politik durum üstüne yaptığım değerlendirmeler aşağıdadır.

12 Eylül rejiminin gelişini hazırlayan nedenler:

12 Eylül rejiminin gelişinin iç ve dış nedenlerini, 12 Eylül’ün hemen öncesi dönemden çok daha gerilerde, 1968’lerden itibaren aramak daha doğru olur. 1963-68 arası Türkiye kapitalizminin hızlı büyümesi ve onun özgüllükleri, bunun sonucu sertleşen sınıf savaşı 12 Mart darbesi ile durdurulmak istendi, başarılamadı. 1974 yılından itibaren Türkiye büyük bir ekonomik kriz ve yeni bir sosyal-politik bunalımla karşı karşıya kaldı.

İçeride: Kıbrıs savaşının getirdiği doğrudan ekonomik külfet ve Kıbrıs’ın savaş sonrası finansman sorunu, dünyada hızla artan petrol fiyatlarının sonucu Türkiye’nin döviz girdilerinin yüzde 40’a varan bölümünü buna ayırma zorunluluğu, sınıf savaşımının yükselmesi ve artan grevler, istihdam yaratıyoruz diye ekonomiye rasyonel olmayan külfetler yükleyen KİT’lerin artan yükü ve bütün bunların üstüne en önemlisi dünya kapitalizminin artan bunalımı sonucu, emperyalizmin Türkiye ekonomisine ve onun yapısal olarak zorunluluk duyduğu dış ekonomik enjeksiyonları yapamaması Türkiye kapitalizmini derin bir ekonomik kriz ile karşı karşıya bıraktı. Bu durumu çözme görevine bir atılım yapmak üzere zaten sabırsızlanan finans oligarşisi, uluslararası finans kuruluşlarının desteği ile Ocak 1980’de açık adaylığını koydu. Amaç Türkiye kapitalizmini finans oligarşisi lehine yeniden örgütlemekti. Onerilen bu ekonomik yeniden inşa planının 3 temel özelliği vardı.

a.) Türkiye ekonomisini de ekonomik yardım olmadan yaşayabilir bir duruma getirmek, bu amaçla dışa açılmak.

b.) Yatırımları sınırlamak, buradan tasarruf edilen kaynakları finans oligarşisine daha fazla sermaye yoğunlaştırması için aktarmak

c.) İç tüketimi kısmak, yani emekçi halkın yaşam düzeyini geriletmek. Yine buradan sağlanan fonları finans oligarşisine aktarmak. Böylesi bir köklü ve tüm halka karşı bir düzenleme burjuva demokrasisi oyun kuralları içinde olanaklı değildi. 24 Ocak l980’de genel çerçevesi çizilen bu planın 12 Eylül’e kadar uygulanamamış olması ve yeryüzündeki diğer örnekleri bu olanaksızlığın kanıtıdır.

12 Mart sonrası Türkiye’de gelişen görece demokratik ortamda sınıf mücadelesi keskinleşti ve toplumun ve toplumsal örgütlenmelerin her kesiminde politik ayrışma belirginleşti. Bu durum hem sivil toplum için, hem devlet aparatı için geçerli idi.

Osmanlıdan bu yana totaliteranizm toplum yaşamının genel niteliğidir. Osmanlıdan bu yana Türkiye’nin toplumsal yaşamında demokratik özgürlüklerin genişçe kullanıldıkları dönemler istisnai dönemlerdir. Böylesi demokratik dönemler 1918-1922 arası mütareke dönemi ve son yıllardaki 1960-71 ve 1973-80 dönemleridir.

1963-68 arasındaki uluslararası gelişmeler ve içte hızlı kapitalistleşme, işçi sınıfının ve özellikle onun modern müfrezelerinin hızlı gelişimi sınıf savaşını hızlandırdı. İşçi sınıfi objektif olarak zaten varolan öncü görevini fiilen ele aldı. Türkiye’nin toplumsal ve politik yaşamında KP ilk defa 1974-1980 döneminde ulusal çapta bir ölçüde hesaba katılan bir güç haline geldi. Demokratik yığın hareketliliği gelişti. Toplum genel olarak hızla politikleşti ve ayrıştı. Burjuvazi yönetebilme sorunu ile karşı karşıya kaldı.

Sivil toplumdaki politik kutuplaşmalar devlet aparatında da politik kutuplaşmalara yol açtı. Sivil toplumdaki ve devlet aparatındaki bu gelişmeler burjuvazinin alışılagelmiş yöntemlerle (burjuva demokratik yöntemlerle) yönetebilmesini, yani egemenliğini sürdürebilmesini zorlaştırdı. Sınıf savaşının sertleşmesi ve devrimci gelişmeler sonucu emperyalizmin ve Türk finans oligarşisinin çıkarlarının geleceği ancak karşı devrimci bir darbe ile önlenebilecek düzeye ulaştı. Burjuvazinin önünde böylece bir karşı devrimci darbe ile 3 şeyi yeniden örgütleme sorunu gündeme geldi.

1. Ekonomiyi yeniden örgütlenme

2. Sivil toplumu yeniden örgütleme

3. Devleti yeniden örgütleme

Bu çok yönlü ve köklü yeniden düzenleme zorunluluğu kanımca burjuvazi açısından 12 Eylül’ün objektif nedenleridir.

Dışta: Uluslararası durumdaki gelişmeler de 12 Eylül’ün belirleyici nedenleri arasında geliyor, bunun başında Türkiye’nin içinde yer aldığı emperyalist dünya sistemindeki gericileşme sürecinin hızlanmasıdır. Bu hızlanmanın dönüm noktası emperyalist sistemin lideri durumundaki ABD’de seçimler sonucu emperyalizmin en gerici, en militarist kesimlerinin temsilcisi bir kliğin işbaşına gelmesi ve dünya çapında kendisinden önceki yönetimlerden farklı bir politika izlemeye başlamasıdır. Reagan yönetimi gerginlik ve silahlanma yarışını hızlandırma politikasını dünya çapında yürütebilmek için Carter yönetiminden çok farklı bir biçimde gerici, neo-faşist, totaliter ama Amerika’ya daha bağlı rejimleri, tabiri caiz ise ihraç etmeye başlamıştır. Bölgede İran ve Afganistan’da Amerikan emperyalizminin kaybettiği konumlar ABD açısından Türkiye’nin önemini arttırmıştır. Petrol krizi ile birlikte körfez bölgesinin ve körfez bölgesinde çevrelenen Arap ülkelerinin önemi artmıştır. Buna karşılık NATO, CENTO gibi paktlar Reagan yönetiminin Ortadoğu politikasına yeterince cevap vermez duruma gelmişlerdir. Reagan yönetimi tüm dünyada yeni paktlar yerine ikili antlaşmalar, ikili askersel-politik koordinasyon örgütleri taktiğini izlemeye başlamıştır. Türkiye’yi NATO anlaşmasına ek olanak (aynı Mısır’da, İsrail’de, Sudan’da, Pakistan’da uygulandığı gibi) ikili anlaşma ve ikili askersel politik koordinasyon örgütleri yolu ile daha sıkıca ABD’ye bağlamayı, yegane NATO üyesi İslam ülkesi olan Türkiye’yi Basra Körfezi politikasında doğrudan kullanmanın zorunluluğu doğmuştur. Reagan yönetiminin bu niyeti ile Türk finans oligarşisinin dışa açılma istemi bir ölçüde çakıştırmıştır.

İşte böylesi iç ve dış koşullarda Türkiye’de rejim değişikliği olmuş, yeni bir rejim kurulmuştur. Darbe ve yeni rejimin kurulması ordunun tepesindeki generaller kliği eliyle gerçekleştirilmiştir. Burada söz konusu olan, askerlik görevini yapmak üzere askere giden erler ve yedeksubaylar değildir. Burada söz konusu olan sayılan 130 bin civarında olan subay, astsubay kitlesi değildir. Burada söz konusu olan, toplam sayısı 300 kişiyi aşmayan Türk ordusunun generalleridir. Bu aşamada durarak kısaca bu 300 kişinin Türkiye’nin yaşamındaki yerlerine değinmek istiyorum. 130,000 kişilik bir kitle içinden bu kişilerin nasıl özenle seçilip yetiştirildikleni sorusu üstünde değil. Sormak lazım bu 300 kişi içinde ABD’de eğitim görmemiş var mı? Bu 300 kişi içinde MİT’de görev almamış bir tek kişi var mı? Bu 300 kişinin sıraladığım özelliklerinin hepsinin üstünde belirleyici olan iki önemli özellikleri daha var.

Türk ordusu generalleninin birinci belirleyici özelliği evrensel. Bütün kapitalist ülkelerde olduğu gibi bürokrasinin en üstünde yer alan bu 300 kişi egemen burjuvazinin ayrılmaz bir parçası. Türk ordusunun generalleninin ikinci özelliği ise Türkiye’ye özgü. Bu özellik ne emperyalizmin metropollerindeki ordularda var, ne de gelişmekte olan ülkelerde. Belki sadece Latin Amerika’daki muz cumhuriyetlerinde. Bu özellik 300 kişinin sadece egemen burjuvazinin değil, finans oligarşisinin de bir parçası olmasıdır. Bu 300 kişi OYAK, kara, deniz, hava kuvvetlerini güçlendirme vakıfları mekanizması ile Türkiye’deki endüstri ve finans alanlarının çok önemli bir bölümünün doğrudan sahibi ve yöneticisi durumundalar.

Bu konuda ayrıntılı bir incelemenin zorunlu olduğu kanısındayım. 300 general otomotiv, petrokimya, lastik, elektronik, gıda endüstrilerinde, dağıtım hizmetlerinde, bankacılık ve sigortacılık, yani finans alanında finans oligarşisinin ayrılmaz (entegral) bir parçasını oluşturuyor. Darbe bu klik tarafından gerçekleştirildi.

Burada katılmadığım bir görüşü belirtmek isterim. O da devlet (silahlı kuvvetler de içinde olmak üzere) sivil toplum ilişkisi üzerinedir. İki yönlü abartmalı ve sonuçta yanlışa götüren eğilimler söz konusu. Bunlar devletin sivil toplumdan görece bağımsızlığı ve devlet ile sivil toplumun kaynaşması ilişkilerinin abartılmalarıdır. Kaynaşma sürecini mekanik bir özdeşliğe götüren anlayış elbette toplumsal gelişmenin diyalektiğinin inkarı olur. Ama günümüzde komünist hareket içinde özellikle yürokomünistlerin başını çektiği öteki eğilim, yani devletin sivil toplumdan görece bağımsızlığı tezidir. Eğer biraz abartırsak bu tez bizi de onlar gibi politik erki ele geçirmeden devletin ele geçirilebileceği yanılgısına götürebilir. Burada bizi şaşırtan, genellikle “karşı devrimci darbelerde sağcı ordu mensupları, sömürücü sınıfların aleti olarak ve aynı zamanda onların başlı başına eylem gösteren elemanı olarak beliriyorlar. Bununla beraber bu sağcı ordu mensupları, aleti oldukları sömürücü sınıfın politik örgüt ve siyasal kurumları ile hiçbir üzüntü duymadan çabucak ayrılabiliyorlar”. Karşı devrimci ordu çıkışları, varlıklı sınıfların politik örgütlerini ezip geçseler bile askeri çevrelerin bağnazca bir bağlılık ve dürüstlükle yine bu sınıfların ekonomik ve sosyal temellerini korumaya hizmet ettiklerini gösteriyor. (Bk. Yeni Çağ, Nisan 1974, “Ordu Kime Hizmet Ediyor”, s.295) Bu durum devletin veya silahlı kuvvetlerin görece bağımsızlığı sorunu değil, askersel diktatörlüklerin bir özgüllüğüdür.

12 Eylül’de Yeni Kurulan Rejim Üstüne:

12 Eylül’de erke el koyanlar bir dönem belirli bir kitle desteği almayı başardılar. Bunu l978’den başlayarak bilinçli bir biçimde 80’e kadar tırmandırılan terörü bahane yaparak, TKP’nin 1978’de Türkiye’de ilk defa ileri sürdüğü “can güvenliği” belgisini kullanarak kitle desteği kazandılar. Burada hemen şunu söylemek istiyorum. Rejimlerin kitle desteğinin bileşim ve niteliği bizim taktiklerimizi doğrudan etkileyen unsurlardır. Ama yine unutmamak gerekir ki rejimlerin kitle desteğinin dar veya geniş olması o rejimin niteliğini belirleyen faktörler arasında yer almaz. Bu durumun tarihten birçok örneğini göstermek mümkündür.

Cunta “can güvenliği” belgisi ile erke geldi. O güne kadar yine önemli ölçüde kendilerinin kışkırttığı veya örgütlediği bireysel görünümlü terör açık ve sistemli devlet terörü ile yer değiştirdi. Askeri cunta ve finans oligarşisi yukarıda belirttiğim iç ve dış düzenlemelere süratle giriştiler. Bunlar dışta Reagancı politikanın gereklerini yerine getirmeye başladılar. Erke geldiklerinin üçüncü günü ABD ile yeni ikili anlaşmayı imzaladılar. ABD’nin yeni pakt stratejisinin özgül biçimi olan Türk-ABD askersel politik koordinasyon örgütünü kurdular. Bölgedeki diğer benzer rejimlerle gizli askeri ilişkiler içine girdiler. (Özellikle Pakistan, Bengaldeş ve körfez ülkeleri) İran rejimine karşı Türkiye’de gizli politik parti ve askeri hazırlıklarda bulundular. Çevik Kuvvetler için olanaklar hazırladılar. Yunanistan seçimlerinde anti-Amerikancı eğilimleri güçlü bir politik parti erke gelince bu rejimi ABD’ye yaklaştırmak amacı ile ona doğrudan baskı uygulamaya başladılar.

Kısacası erke geldiklerinin üçüncü günü başlayan Reagancı dış politikaları artan bir tempoyla sürüyor. Erklerini pekiştirme döneminde sosyalist ülkelere karşı daha “gerçekçi” davrandıklarına etrafı inandırmak istediler. Ama şu açık ki 12 Eylül’den bu yana politik, kültürel ilişkilerin gelişmesi bir yana, ekonomik ilişkilerde bile gelişme olmadı, hatta tersine Türkiye’nin dış ticaretinde sosyalist ülkelerin payı giderek azaldı.

Cunta rejimi içeride ne yaptı? Yukarıda belirttiğimiz üç şeyi önemli ölçüde gerçekleştirdi. Bu üç şeyi yeni bir niteliksel tanımlama yapmaya elverecek kadar yeniden düzenledi. Bunlar:

1. Türkiye kapitalizminin finans oligarşisi lehine gelişmesini önemli ölçüde gerçekleştirdi. Emekçi halkın reel yaşam düzeyini 1963-65 düzeyine geriletmeyi başardı. Yatırımlar hemen hemen durdu. Bunların ürünü olarak iç fiyat artışları yavaşladı, ihracatta belli bir gelişme sağladı ve hepsinden önemlisi sayıları l00’ü geçmeyen sermaye gurubunun elinde görülmemiş ölçüde sermaye birikimi hızlandı. Yalnız Cumhuriyet gazetesi kaynaklı yaptığım bir tarama bu gurupların karlarının, sermayelerinin artışındaki boyutları göstermeye yeter.

Bir yandan sermayenin değişik biçimlerinin finans, sanayi, ticaret bütünleşmesi hızlandı,bir finans kuruluşu ile bütünleşmemiş holding veya guruplar elendi ve finans sermayesi belirleyici rol oynamaya başladı.

2. Cunta ekonomiye ek olarak devlet aparatını tümüyle yeniden örgütledi. Resmi açıklamalara göre cuntanın ilk 12 ayında 20 bini aşkın üst ve orta dereceli memur devlet aparatından temizlenmiştir. Tüm yürütme aparatı değiştirilmiştir, seçimli bütün organlar mahalle düzeyine kadar iptal edilmiş, yukarıdan aşağıya askersel hiyerarşi içinde bir yürütüm mekanizması kurulmuştur. Kısacası, finans oligarşisi devlet aparatını belirleyici ölçüde kendi denetimine almıştır.

3. Cunta, sivil toplumu da yeniden örgütledi. Tüm politik yapıyı değiştirdi. Fiilen bir “şeflik sistemi” kuruldu. Ulusal egemenliğin tüm ögeleri yasama, yargı, yürütme, denetleme milli şefin elinde toplandı. Sosyal yaşamın tüm demokratik örgütleri ortadan kaldırıldı. Totaliter ve terörist bir yönetim mekanizması oluştu. Eğitim ve bilim Milli Eğitim Vakfı ve YÖK gibi kurumlarla, milli şef eliyle oligarşi lehine yeniden düzenlendi. Birleşmiş Milletler yasasının kabul ettiği genellikte bile insan haklarından söz etmek olanaklı değil. Sinema, tiyatro, basın, radyo, TV kısacası tüm propaganda aygıtı yine oligarşi yararına düzenlendi.

Bütün bunlardan şu sonuçları çıkarabiliriz:

12 Eylül 1980 darbesi bir hükümet darbesi değildir. Türkiye’nin devlet biçimi değişmiştir. Bugün Türkiye’de finans oligarşisinin askeri cunta eliyle bir şeflik sistemi görünümünde totaliter, terörist açık diktatörlüğü söz konusudur. Bu rejim, gerek dış, gerek iç sınıfsal temeli ile, gerek devlet biçimi ile, gerekse izlediği politika ile, 1982 yılında dünyamızda neo-faşist tanımlaması yapılabilen bir rejimdir. Bu rejim benim için neo-faşist bir rejimdir. Ama “neo-faşist” tanımlaması bugün dünya komünist ve işçi hareketinde üzerinde canlı bir tartışma yürütülen bir kavramdır. Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmine sıkı sıkıya bağlı birçok komünist partisi bu tanımlamanın, süreçlerin hangi aşamasında kullanılması gerektiği üzerinde görüş birliği içinde değildir. Öte yandan Türkiye bugün dünya üzerindeki yeri ile, politik tutumu ile sosyal ve ekonomik potansiyelleri ile dünya ve bölge politikasında hiç de önemsiz olmayan bir ülkedir. Bu iki nokta birarada hesaba katıldığında rejimi nitelemek soyut ve teorik olmaktan çok somut, pratik ve politik bir tutumdur. Benim kanıma göre bugün bu rejime neo-faşist bir rejim dememek için hiçbir neden yoktur. Öte yandan PB dışa dönük ajitasyon-propagandada nasıl bir dil kullanacağını ayrıca kararlaştırmalıdır.

Politik Perspektifler Üstüne

Darbe sonrası cunta ve oligarşi politik erki pekiştirme sürecinde ihtiyatlı bir yol izledi. İçte bir yandan kendisine karşı çıkabilecek bir burjuvazi seçeneğini önlemek amacıyla tüm burjuva politik partilerine ve guruplarına karşı acımasız davrandı. Öte yandan genel olarak burjuva düzeninin tehlikede olduğu imajını yaygınlaştırarak burjuvazinin değişik kesimlerinin doğrudan (onların politik örgütlenmelerini atlayarak) desteğini almaya özen gösterdi.

İşte bu hesaplı ve ikiyüzlü politika ve tabii içte ve dışta söz konusu çevrelerin politik, ekonomik baskıları, cuntaya kendi rızası ile askersel cuntanın burjuva parlamenter bir düzen ile yer değiştireceğine söz vermeleri sonucunu doğurdu. Cunta yine bu politik erkini pekiştirme döneminde gerçekçi (yani Türk finans oligarşisinin çıkarları doğrultusunda gerçekçi) davranarak komşularımızla ve bu arada sosyalist ülkelerle iyi ilişkilerin sürdürüleceğini hatta iyileştirileceğini vaadetti. Elbette böylesi bir askersel cuntadan beklenebilecek tehlikeli ve maceracı seçenekler de düşünüldüğünde bu tutum lafta da kalsa hesaba katılması gereken bir tutumdu. Partimiz de değerlendirmelerinde bunu hesaba kattı.

Cuntanın, politik erkini önemli ölçüde pekiştirdiğini düşündüğü bugün durum nedir?

Dışta; daha açık ölçüde Reagancı politikanın yanında yer alırken cunta Avrupa’ya kafa tutar bir konuma geldi. Bu, içte. ve dışta burjuva liberal ve burjuva reformist çevrelerin cuntaya karşı açık muhalefetini yükseltti. Bugün, 12 Eylül’e göre cunta bu çevrelerin desteğini yitirmiş görünüyor. Dışta emperyalizmin reformist çevreleri, Türkiye’de cuntanın yerine burjuva reformist bir seçeneğin şimdiden hazırlanması yolunda çalışıyorlar. Ecevit’in ve 52’lerin kahramanlaşmalarının bir sırrını da burada aramak gerekir.

Cunta ise 12 Eylül sonrası sözünü verdiği sivil yönetimin demokratik değil totaliter, çoğulcu değil monolitik (tekilci) bir rejim olabileceğini gizlemiyor. TİSK kongresinde, Mussolini’nin bile saygınlıkla karşılayacağı bir çalışma düzeni öneriliyor. Bu noktada şunu belirtmek isterim. Cunta bu politika ile bir yandan avutma (sivil yönetim hayali ile), öte yandan korkutma (yani gelebilecek bir sivil görünümün cunta rejiminin özünü değiştirmeyeceği) taktiği izliyor.

Şimdi politik perspektif sorununa dönelim.

Dünyanın hiçbir yerinde finans oligarşisinin açık askersel diktatörlüğünün kendi rızası ile politik erki terk ettiği görülmüş müdür? Bu olanaklı mıdır? Elbette değil. Çok genel bir soyutlama düzeyinde cunta rejimine olabilecek politik alternatifler nelerdir? Bu soruya önce uluslararası — dış — etmenleri yok sayarak cevap vereceğim, ondan sonra dış etmenleri hesaba katacağım.

Soyut planda iki seçenek var:

1. Burjuva alternatif : Finans oligarşisinin dışında kalan liberal burjuva reformist çevrelerin alternatifi. Bu seçenek kanımca kısa erimde olanaklı değil. Hem politik örgütlülükleri ve etkinlikleri buna elverişli değil, hem de daha önemlisi çoğulcu burjuva demokratik bir sivil toplumun ekonomik temelleri yok. Eski burjuva politik partilerinden CGP, MHP ve AP’nin faşizan kanadı dışındaki politik partiler cuntaya muhalif olmalarına karşın bu muhalefeti Ecevit’in şahsı hariç, açık bir muhalefete dönüştürmüş değiller. Kısa erimde cunta rejimine politik bir seçenek olarak ortaya çıkmıyorlar. Kanımca bu durumun politik olduğu kadar (yani bu guruplar sınıf bilinci ile hareket ediyorlar, kapitalist rejimi bugün için cuntanın koruyabileceği fikrini terk etmiş değiller) ekonomik nedenleri de var. O da Türkiye kapitalizminin özgüllüğünde yatıyor. Bu biçimsel olarak finans oligarşisinin dışında kalan burjuva kesimlerinin finans oligarşisine olan ekonomik ve politik bağımlılığı sorunudur. Bazı aşırı iyimser yorumlar Marksist literatüre Fransızların katmakta öncülük ettikleri “anti-tekelci demokrasi’ yanılgısından kaynaklanıyor. Yalın bir ekonomist ve biçimsel yaklaşım, tekel dışı burjuva kesimlerin tekellere ekonomik ve politik bağımlılığını yeterince görmeyen sosyo-ekonomik bir kavram olan “tekeldışı” olgusu ile sosyo-politik bir kavram olan “demokrasi” olgusunun eklektik bir montajından ortaya çıkıyor.

Şimdi Türkiye’de de aynı yanılgıya düşmemek gerekir. Finans oligarşisinin dışında kalan burjuva kesimlerinin finans oligarşisi ile varolan objektif çelişkilerinin gerçekte ne olup ne olmadıkları, ne yönde geliştikleri ve bu çelişkilerin hangi aşamada bu burjuva kesimlerini mevcut rejime karşı bir seçenek dayatmaya götürüp götürmeyecekleri çok detaylı ve somut bir analiz konusudur. Benim çok kaba bilgi ve sezgilerim yukarıda da söylediğim gibi kısa erimde böyle bir seçenek görmediğim yönündedir.

2. Devrimci alternatif : Önce olabildiğince subjektif niyetlerimizden uzaklaşarak şunu belirtmek isterim. Birbuçuk yılda cunta rejiminin gerçekleştirdikleri yani:

— Kapitalizmin yeniden düzenlenişi,

— Sivil toplumun yeniden örgütlenişi,

— Devletin yeniden örgütlenişi.

Bugün öylesi bir niteliksel aşamaya ulaşmıştır ki bu durumun reformlar yolu ile düzeltilmesi, reformlar yolu ile burjuva çoğulcu bir toplum yapısının örgütlenişi bile olanaklı değildir. Kanımca bu değerlendirme radikal, devrimci bir dönüşün hangi savaş araç ve yöntemleri ile olanaklı olduğu sorusunu derhal önümüze çıkarıyor. Sanırım bu sorunun cevabı hepimiz için net ve açık. Öte yandan devrimci bir dönüşümün tüm koşullarının henüz olgunlaşmadığı ise çok açık. En başta partimiz büyük yaralar aldı. Süratle bunların sarılması gerekiyor. Ta Ocak 1981’de de yazılı olarak belirttiğim gibi bir anlamı ile yukarıdan aşağı yeniden toparlanmak gerekiyor. (Bak: Ocak 198l’de Durum)

İkinci önemli sorun sol güçlerin ortak bir politik strateji üzerinde işbirliği sorunudur.

Üçüncü sorun, yığınların hareketliliğini yükseltmenin, onları sol güçlerin ortak politik hedefleri doğrultusunda savaşa çekebilmenin yol ve yöntemlerini geliştirebilme sorunudur.Bu arada önemli bir noktaya daha değinmek isterim. O da bugün cuntaya karşı olan burjuva reformist ve devrimci güçlerin ilişkisi sorunudur. Çok açık, kaba bir soyutlamada iki seçenek var. Ya burjuva reformist güçlerin cuntaya karşıtlıkları, onların sol güçlerle olan çelişkilerinin de üstüne çıkacak, burjuva reformist güçlerinin tümü veya önemli bir bölümü solun birliğini destekleyecek ya da tersi olacak. Sol güçler burjuva reformist bir seçeneğin daha olanaklı, daha reel olduğunu düşünecekler ve ülkede yeniden burjuva çoğulcu bir rejimin kurulması için burjuva reformizmini destekleyecekler. Tabii herşeyden önce sol güçlerin ülkede bir burjuva reformist alternatifin devrimci bir alternatife göre daha olanaklı ve daha reel olduğu sonucuna varırlarsa. Bu soruya verilecek açık yanıt hayati bir öneme haizdir. Soruya açık yanıt vermeden izlenecek politik taktikler sadece karışıklığa yol açacaktır. Soruna vereceğimiz açık yanıt ise parti çalışmasının tüm alanlarını etkileyecektir. Bağlaşıklıklar politikamızın özünü, taktiğini etkileyecektir. Bu durumda sol güçlerin içinde eritildiği demokrasi güçlerinin (burjuva demokrasisini restore etmeyi amaçlayan tüm güçlerin) birliği, taktiği izlenecektir. Öteki durumda ise devrimci güçlerin, sol güçlerin birliği taktiği öne çıkacaktır (ki onların politik amaçları içinde devrimci bir demokrasinin kurulması söz konusudur). Bugün her iki seçenekte de bağlaşıklık politikamızın içinde sol güçlerin birliği belirleyici önem taşımaktadır.

Dış etmenlerin politik perspektifler üzerindeki etkisi de çok doğrudan ve belirleyici olacak. Bu nedenle iç ve dış dinamiklerin birarada ve birbiri ile ilişki içinde hesaba katılmasıyla doğru bir politik öngörüde bulunmak olanaklı. En geniş planda, emperyalist dünya sisteminin fiili politik lideri durumunda bulunan ABD’de Reagancı politikanın frenlenip frenlenemeyeceği sorusu hayati bir önem taşımaktadır. Reagancı politikanın emperyalist sistemde etkinliğinin devamı Türkiye üzerinde de doğrudan olumsuz etkilerini sürdürecektir.

Öte yandan emperyalizmin diğer merkezlerinin ve özellikle Avrupa topluluğunun Reagan politikası ile daha da uyumlaşması veya uyumsuzlaşması ve Avrupa topluluğunun Türkiye ile olan somut politik, ekonomik çıkar ilişkileri yine rejimin geleceğini etkileyecektir. Bu gelişmeler içte de önemli yankılanmalar bulacaktır. Çünkü bugün Türkiye’de finans kapitalin içinde bile “Avrupa’cı” eğilimler vardır. Kaldı ki burjuva reformizminin ideolojik, politik ve ekonomik dayanağı yine Avrupa’dır.

Petrol fiyatlarındaki son düşüşlerin rejim için olumlu ve olumsuz sonuçları olmaktadır. Olumlu sonucu, Türkiye’nin dış ödemelerinde yarım milyar dolarlık bir azalma sağlamasıdır. Buna karşın petrol üreten ülkelerde — başta Libya ve Irak olmak üzere — gelirlerin azalması demek olduğu için Türkiye açısından bir pazar daralmasına yolaçabilir.

Muhtemel dış gelişmeler arasında doğrudan ve etkin sonuç doğuracak olan Iran-İrak savaşının bitiş biçimi ve Saddam Hüseyin rejiminin geleceğidir. Bugün Türk dış satımının %40’a yakınını bu ülke oluşturmaktadır. Ekonomide olduğu kadar doğrudan politik sonuçları da olacaktır. Yunanistan’daki tartışmasız ilerici ve anti-Amerikancı yönler taşıyan bugünkü rejimin daha konsolide olması Türkiye’deki rejimi etkileyen faktörler arasında yer alacaktır.

Bütün bunların ışığında, başta partimiz olmak üzere tüm sol güçlerin şu ortak politik hedefler üzerinde yığınlar içinde çalışma götürmesi ertelenmez görevler olarak önümüzde duruyor.

1. Lafta değil, gerçekten yığınsal olarak varolan emekçi halkın günlük ekonomik ve demokratik talepleri ile sıkı sıkıya bağlı güçlü bir anti-Amerikan, hatta özel olarak güçlü bir anti-Reagan hareketinin oluşması için çalışmak.

2. Irak’taki gerici Saddam Hüseyin rejiminin alaşağı edilmesi için savaşan Iraklı ilericilerle somut dayanışmayı yükseltmek.

3. Türkiye’deki rejimin Yunanistan’daki rejim üzerinde baskı uygulamasına karşı çıkmak, şoven çıkışları engellemek.

4. Kıbrıs Türk kesiminin cunta rejimi tarafından Ortadoğu’ya askeri müdahale için kullanılmasını teşhir etmek.

Cunta İçi Çelişkiler Sorunu Üzerine

Bu konuda önce metodolojik bir soruna değinmek istiyorum.

İnsanlık tarihi boyunca da, bugün de, yarın da çelişkisiz bir insan topluluğu düşünmek olanaksızdır. Bizim dünya anlayışımız ve metodolojimiz ile bağdaşmaz. Bütün sosyal sınıfların ve katmanların iç çelişkileri vardır. Burjuvazinin, işçi sınıfının vs. Bütün mesleki ve politik toplulukların iç çelişkileri vardır. Çelişkisiz bir toplumsal yumak olamaz. Bütün insan guruplaşmaları — ve bu arada bizim cuntamız — kendi iç çelişkilerini her zaman taşıdıklarına göre bu guruplaşmaları analiz ederken ve bu guruplaşmalara karşı politika belirlerken bu iç çelişkileri de hesaba katmamak olanaklı mıdır? Kanımca bu olanaksızdır. Kaldı ki bizim böylesi bir sorunumuz da olmamıştır. O halde sorun nereden kaynaklandı. İki temel nedeni var.

Birincisi: Cuntaya karşı onun iç çelişkilerini de hesaba katarak politika belirleyecek yerde, uzunca bir dönem cuntanın iç çelişkilerinin varolduğunu belirtmeyi ona karşı izlenecek politik taktik düzeyine yükselttik. Her düzeydeki yoldaşlarımız bizim politik taktiğimiz “ayrımlı yanaşım taktiğidir” dediler. Ayrımsız yanaşımın olanaksız olduğunu ve ayrımlı yanaşımın politik taktik olmadığını göremediler. Düşmanın iç çelişkilerini hesaba katmayan burjuva politikası bile olanaksızdır. Kısacası “ayrımlı yanaşım” bir politik taktik değil vazgeçilmez bir metodoloji sorunu idi.

İkincisi: Cuntanın iç çelişkilerinin niteliği ve gelişme perspektifleri üzerine abartılmış görüşler çıktı. Bir kere söz konusu çelişkilerin düşmanca olmayan, uzlaşabilir çelişkiler kategorisinden olduğu açık. Sonra, bu uzlaşır çelişkilerin ki biz onları tanımlamaya yeterince ağırlık vermedik; hangi konularda cunta içinde hangi guruplaşmaları yarattığı konusunda abartmalı yakıştırmalar oldu. Dedikodunun ötesinde ben henüz bunların dışa yansımış kanıtlarını görmüş değilim. Bu konu bugün de güncelliğini korumaktadır. Cuntanın ve onun yakın çevresinin kişi kişi somut bir dökümü ve değerlendirilmesi yapılmalıdır. Bu çelişkileri derinleştirecek cunta içi çatışmaları, onları alt etmemize yardım edecek düzeye çıkaracak etmenlerin başında cuntanın toplumsal muhalefetin yükselen dalgası ile açık çatışma süreci gelmektedir.

Birlik sorunu üzerine

İşçi sınıfı ve onun öncü örgütü komünist partisi erki ele alabilmek ve sosyalizmi kurabilmek için objektif olarak zorunlu bir bağlaşıklıklar politikası izler. Partimiz de öyle yapıyor. Bağlaşıklıklarını geliştirmeye bakıyor. Bağlaşıklık politikasının birçok özgül somutlanış biçimleri olabilir. Tek cephe politikası, solun birliği politikası ve diğer blok politikaları vs. hep bağlaşıklıklar taktiğinin özgül biçimidirler.

Bugün Türkiye’de acil olarak en geniş anlamı ile “solun birliği” bağlaşıklık politikamızın belkemiğini oluşturmalıdır. Birkaç istisnası ile Türkiye solu anti-emperyalist ve sosyalizmden yana, genel olarak Marksizmden esinlenenler topluluğudur. Bunu tek bir politik taktik etrafında birleştirmek yakın bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

Birlik sorununun ikinci bir alanı daha vardır; o da Türkiyeli tüm Marksist-Leninistlerin tek örgütte toplanmaları sorunudur. Bu sorunun bağlaşıklık sorunu ile kategorik olarak ilgisi yoktur. İçinde bulunduğumuz zor koşullar nedeni ile bu sorunu ertelemek, savsaklamak da doğru olmayacaktır.

Ben kendi adıma yakın geçmişte bu soruna oldukça yanlış yaklaşıyordum. 1977 Konferansı’nda açıkça belirtildiği gibi dün de bugün de Partimiz dışında esas olarak yalnızca subjektif nedenlerle parti dışı kalmış Marksist-Leninist kişi ve guruplar vardır. Partimizi yeniden bir üst düzeyde örgütlerken bu birliği gerçekleştirmek ana örgütsel taktiğimiz olmalıdır. Zaten kendi zorluklarımız var, bir de onlar gelirse zorlukların içinde boğuluruz anlayışı bizi ileriye götürmez. Partiyi geçmiş bazı dönemlerde de görüldüğü gibi içine kapanık dar bir çevrene dönüştürebilir. Mevcut tüm birikimi kucaklamayı hedef alan bir örgüt politikası izlemeliyiz.

Ek not: Okur Mart 1982’de TKP-TİP ve TSİP arasında üst düzeyde görüşmelerin yapıldığını, bu yakınlaşmanın diğer sol güçlerin gelişen birliğine karşı bir seçenek olarak öne sürüldüğünü, bu gerçekleşmeyince de özellikle TSİP’in dışlanma sürecinin hızlandığını hatırlamalıdır.

Kemalizm üzerine

Mustafa Kemal dönemi somut tarihsel bir olgudur. Bu olgunun değerlendirilmesi başlı başına bir sorundur. “Kemalizm” ise esas olarak 1960 sonrasında Türkiye’nin politik ortamında yaygın kullanılır ve tartışılır bir terim olmuştur. 1960 sonrası yaygınlaşan “Kemalizm” terimi ile Mustafa Kemal dönemi arasında ideolojik, politik ve örgütsel