TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

Karl Marks, Kapital’den[1]

Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı

 

İlk bakışta bir meta, çok önemsiz ve kolayca anlaşılır bir şey gibi görünür. Oysa metaın analizi, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu gösterir. Kullanım halindeki bir değer olduğu sürece, ister insan ihtiyaçlarını karşılama kapasitesi açısından, ister bu kapasiteyi taşıyan özelliklerin insan emeği ürünü olması açısından ele alınsın, metaın gizemli hiçbir yanı yoktur. İnsanın çalışmasıyla, doğanın sağladığı maddelerin biçimini, kendisine yararlı olacak şekilde değiştirdiği gün gibi açıktır. Sözgelişi ağacın biçimi, ondan masa yapılarak değiştirilir. Buna rağmen masa, yine de sıradan günlük bir şey olmaya, ağaç olmaya devam eder. Ama masa, meta olarak ortaya çıktığı anda, olağanüstü birşeye dönüşür. Masa, yalnızca ayakları üzerinde durmakla kalmaz, öteki bütün metalarla ilişki içerisinde, başaşağı durur ve o ahşap beyninden, “masayı sihirle havaya kaldırmak”tan çok daha çarpıcı, parlak fikirler saçar.

 

Metaların mistik karakteri, bu nedenle, onların kullanım değerinden kaynaklanmaz. Değeri belirleyen etkenlerin doğasından da kaynaklanmaz.Çünkü her şeyden önce, emeğin yararlı türleri ya da üretici faaliyetler ne kadar çeşitli olursa olsun, bunların insan organizmasının işlevleri olduğu fizyolojik bir gerçektir. Bu gibi işlevlerin her biri, doğası ve biçimi ne olursa olsun, aslında, insan beyninin, sinirlerinin, kaslarının. vb., harcanmasıdır. İkinci olarak, değerin nicel belirlenmesi için temel oluşturan şey, yani bu harcananın süresi ya da emeğin niceliği dikkate alınırsa, emeğin niceliği ile niteliği arasındaki fark apaçık görülür. Her toplum durumunda, geçim araçlarının üretimi için harcanan emek zamanı, her toplumsal gelişme aşamasında eşit ölçüde ilgi çekmemekle birlikte, insanlığın ister istemez ilgilendiği bir konu olmuştur. Ve son olarak, insanlar herhangi bir biçimde başkaları için çalışmaya başladıkları andan itibaren, emekleri toplumsal bir biçime bürünür.

 

Öyleyse, emek ürünü meta biçimine girer girmez, bu muamma kabilinden karakteri nereden alır? Açıktır ki bu meta biçiminin kendisinden alır. Her türlü insan emeğinin eşitliği, nesnel olarak, bu emek ürünlerinin hepsinin eşit değerde olmaları ile ifade edilir. Ne kadar emek-gücü harcandığının bu harcama süresi ile ölçümü, emek ürünlerinin değerinin niceliği biçimini alır. Son olarak, üreticilerin karşılıklı ilişkileri -ki üreticilerin emeklerinin toplumsal karakteri bu karşılıklı ilişkiler içinde kendini teyit eder- ürünler arasındaki toplumsal ilişki biçimini alır.

 

Demek ki, metaın gizemli bir şey olmasının basit nedeni şudur: Çünkü insanlar, emeklerinin toplumsal karakterini, metada, emeklerinin ürünü üstüne vurulmuş nesnel bir damga gibi görürler. Çünkü üreticilerin kendi toplam emeklerine olan ilişkisi, üreticilere, kendi aralarındaki bir toplumsal ilişki olarak değil de, emek ürünleri arasındaki bir toplumsal ilişki gibi görünür. İşte bu nedenledir ki, emek ürünleri meta haline, yani nitelikleri duyularla hem kavranabilir hem de kavranamaz olan toplumsal şeyler haline gelir. Bunun gibi, bir nesneden gelen ışığı, görme sinirimizin öznel uyarılması olarak değil de, gözün dışındaki bir şeyin nesnel biçimi olarak algılarız. Oysa görme olayında her zaman, ışığın bir şeyden başka bir şeye, dıştaki nesneden göze fiilen geçmesi sözkonusudur. Fiziksel şeyler arasında fiziksel bir ilişki vardır. Ama metalarda bu farklıdır. Şeylerin meta olarak varlığı ve emek ürünleri arasındaki değer ilişkisi -ki emek ürünlerine meta damgasını vurur- ile bunların fiziksel özellikleri ve bu özelliklerden doğan maddi ilişkiler arasında kesinlikle hiçbir bağ yoktur. Burada, insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, insanların gözünde, şeyler arasındaki düşsel bir ilişki biçimine bürünür. Benzer bir örnek vermek için, din âleminin sislerle kaplı alanına başvurmamız gerekir. Bu âlemde insan beyninin üretimleri, hem birbirleriyle hem de insansoyu ile ilişki içine giren bağımsız canlı varlıklar gibi görünür. İşte metalar âleminde de, insan elinin yarattığı ürünlerde de aynısı olur. Emek ürünlerine meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu nedenle de meta üretiminden ayrılamaz olan bu duruma fetişizm diyorum.

 

Analizimizin de gösterdiği gibi metalardaki bu fetişizmin kökeni,bunları üreten emeğin tuhaf toplumsal karakterindedir.

 

Genel kural olarak, kullanılır mallar, işlerini birbirinden bağımsız olarak gören özel bireylerin ya da birey gruplarının emek ürünleri oldukları için, sadece bu nedenle, meta haline geliyorlar. Bütün bu özel bireylerin emeklerinin toplamı, toplumun toplam emeğini oluşturuyor. Üreticiler ürünlerini mübadele edinceye kadar birbirleriyle toplumsal temas kurmadıkları için, her üreticinin emeğinin özgül toplumsal karakteri, mübadele eyleminin dışında kendisini göstermez. Başka bir deyişle, bireyin emeği, toplumsal emeğin bir parçası olduğunu, ancak, mübadele eyleminin ürünler arasında doğrudan doğruya kurduğu ilişkiler aracılığıyla ve mübadele eyleminin ürünler vesilesiyle üreticiler arasında dolaylı olarak kurduğu ilişkiler aracılığıyla öne sürer. Bu nedenle, bir bireyin emeğini geriye kalanların emeğine bağlayan ilişkiler, çalışan bireyler arasındaki doğrudan toplumsal ilişkiler olarak değil, fakat gerçekte olduğu gibi, kişiler arasındaki maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki toplumsal ilişkiler olarak görünür.

 

Emek ürünleri, ancak mübadele edilmeleri sayesindedir ki, kullanılır nesnelerin değişik varlık biçimleri olmaktan başka, değer biçimi altında tekdüze bir toplumsal statü kazanır. Bir ürünün yararlı bir şey olarak ve bir değer olarak ikiye ayrılması, ancak mübadelenin, yararlı malların mübadele amacıyla üretildiği ve bu nedenle de onların değer olma karakterinin daha önceden üretim sırasında hesaba katıldığı boyutlara ulaşmasıyla pratik önem kazanır. Bu andan itibaren bireysel üreticinin emeği, toplumsal olarak ikili bir karakter edinir. Bir yandan, emeğin belirli bir yararlı çeşiti olarak, belirli bir toplumsal ihtiyacı karşılamalı ve böylece, herkesin kollektif emeğinin ayrılmaz bir parçası olarak, spontane oluşan toplumsal işbölümünün bir kolu olarak yerini almalıdır. Öte yandan, bireysel üreticinin emeği, öteki bireysel üreticilerin çeşitli ihtiyaçlarını karşılayabilmesi için, her türden yararlı özel emeğin karşılıklı mübadelesinin yerleşmiş bir toplumsal olgu olması ve bunun için de, her üreticinin yararlı özel emeğinin bütün ötekilerin yararlı özel emekleriyle eşitlenmesi gerekir. Bu çok farklı emek çeşitlerinin eşitlenmesi, ancak, bunların eşitsizlikten soyutlanmasının ya da ortak bölenlerine indirgenmesinin, yani soyut insan emek gücü veya insan emeği harcanmasına indirgenmesinin sonucu olabilir.

 

Bireyin emeğinin ikili toplumsal karakteri, bireye, beynine yansıdığı zaman, günlük pratik içerisindeki o emeğe ürünlerin mübadelesinin giydirdiği biçimler altında, sadece bu biçimler altında görünür. Böylece, bireyin kendi emeğinin toplumsal olarak yararlı olma karakteri, ürünün yalnızca yararlı değil, fakat başkaları için yararlı olması koşuluna bürünür. Bireyin kendine özgü emeğinin öteki bütün kendine özgü emek çeşitlerine eşit olması anlamına toplumsal karakter, emek ürünü olan bütün fiziksel bakımdan farklı malların hepsinin birer değer taşıması biçimine bürünür.

 

Demek ki, emek ürünlerini değer olarak birbirleriyle ilişkiye sokmamız, bu mallarda homojen insan emeğinin maddi halde birikmesini görmemizden değildir. Tam tersine, farklı ürünlerimizi mübadele yoluyla değer olarak eşitlediğimiz zaman, bu davranışımızla, aynı zamanda, bu ürünler için harcanan farklı emek çeşitlerini de insan emeği olarak eşitlemiş oluruz. Bunun farkında değilizdir ama yine de yaparız. Bu nedenle değer, göğsünde ne olduğunu anlatan bir yafta ile ortalıkta dolaşmaz. Ürünleri toplumsal bir hiyeroglife çeviren aslında değerdir. Daha sonra, kendi toplumsal ürünlerimizin ardında yatan sırrı aydınlatmak için, bu hiyeroglifin şifresini çözmeye çalışırız. Bir kullanma nesnesini değer olarak damgalamak, dil gibi bir toplumsal üründür.

 

Emek ürünlerinin, değer oldukları sürece, bunların üretimi için harcanan insan emeğinin maddi ifadeleri olduğunu ortaya koyan son bilimsel buluş, gerçekte, insan soyunun gelişme tarihinde bir çağı belirlemiştir, ama emeğin toplumsal karakterini, ürünlerin bizatihi kendilerinin nesnel karakteri gibi gösteren sisi dağıtamamıştır. Ele aldığımız kendine özgü üretim biçiminde, yani meta üretiminde, bağımsız olarak yürütülen özel emeğin özgül toplumsal karakteri, her çeşit emeğin, insan emeği olması nedeniyle, eşitliğini içerir. Bundan ötürü, toplumsal karakter, üründe değer biçimine bürünür. Bu olgu, yukarıda sözü edilen buluşa karşın, üreticiye tamamen gerçek ve en son gerçek gibi gelir. Bu, bilimin havayı oluşturan gazları keşfinden sonra da atmosferin yine aynı kalması olgusuna benzer.

 

Mübadele sırasında üreticiyi, her şeyden önce, kendi ürünü karşılığında ne kadar başka ürün alacağı ilgilendirir. Ürünler hangi oranlarda mübadele edilecektir? Bu oranlar alışveriş yoluyla belli bir istikrara varınca, bunlar sanki ürünlerin doğasının bir sonucuymuş gibi görünür. Örneğin bir ton demir ile iki ons altının eşit değerde görünmesi, bir libre altın ile bir libre demirin, farklı fiziksel ve kimyasal niteliklerine karşın, eşit ağırlıkta olması kadar doğal bulunur. Ürünlere vurulan değer taşıma karakteri, ürünlerin değer nicelikleri olarak birbirleri karşısına tekrar tekrar çıkmaları ile kararlılık kazanır. Bu nicelikler, üreticilerin iradeleri, öngörüleri ve eylemlerinden bağımsız olarak sürekli değişir. Üreticiler açısından, kendi toplumsal eylemleri, nesnelerin eylemleri biçimine bürünür. Ki bu nesneler, üreticilerin egemenliği altında olmak yerine, üreticileri egemenliği altına alır.

 

Toplum, birbirinden bağımsız yürütülen ve yine de toplumsal işbölümünün spontane gelişen dallarını oluşturan özel emeğin bütün farklı çeşitlerini, daima, onlara gerek duyduğu niceliksel oranlara düşürür. Bu bilimsel kanın, sadece deneyim birikimine dayanarak, doğabilmesi için meta üretiminin esaslı bir gelişme düzeyine ulaşması gerekir. Niye böyledir? Çünkü ürünler arasındaki her türlü rastlantısal ve durmadan dalgalanan mübadele ilişkileri içinde, ürünlerin üretimi için toplumsal olarak gerekli emek zamanı, kendisini, önüne geçilmez bir doğa yasası gibi zorla kabul ettirir. Bu, evin başımıza çökmesi ile yerçekimi yasasının kendini göstermesi gibidir. Değerin büyüklüğünün emek zamanı ile saptanması, işte bu nedenle, metaların nispi değerlerinde görünen dalgalanmaların altında yatan sırdır. Bunun keşfi, emek ürünlerinin değer büyüklüklerinin belirlenmesindeki safi rastlantısallık görünümünü ortadan kaldırmakla birlikte, bu belirlemenin içinde yapıldığı tarzı hiç değiştirmez.

 

İnsanın toplumsal yaşam biçimleri üstüne düşünceleri ve dolayısıyla bu biçimlerin bilimsel analizleri, bunların fiili tarihsel gelişmelerine tamamenters düşen bir yol izler. Gelişme sürecinin sonuçları eline geçtikten sonra, yani süreçten sonra işe başlar. Ürünlere meta damgasını vuran karakterler, -ki bunların yerleşip oturması, meta dolaşımı için zorunlu bir ön hazırlıktır-, insanın bunları deşifre etmeye kalkışmasından önce, toplumsal yaşamındoğal ve kendiliğinden anlaşılır biçimleri olma istikrarını çoktan kazanmışlardır. İnsanlar, ürünlere meta damgasını vuran karakterleri değişmez saydıkları için, onların tarihsel karakterini değil de anlamlarını deşifre etmek isterler. İşte bunun içindir ki, ancak meta fiyatlarının analizinden hareketle değer büyüklüğünün belirlenmesine varılmış ve ancak tüm metaların para biçiminde ortak ifadesini bulmasından hareketle metalarındeğer olarak karakteri tespit edilmiştir. Ne var ki, özel emeğin toplumsal karakterini ve bireysel üreticiler arasındaki toplumsal ilişkiyi açıklığa kavuşturmak yerine, tam tersine gözlerden gizleyen, metalar âleminin işte bu nihai para biçimidir. Ceketler ya da ayakkabılar ile, soyut insan emeğinin evrensel cisimleşmesi olduğu için keten bezi arasında ilişki vardır dediğim zaman, bu önermenin saçmalığı besbellidir. Yine aynı şekilde, ceket ve ayakkabı üreticileri, bu malları, evrensel eşdeğer olarak keten beziyle ya da aynı şey olan altın veya gümüşle oranladıkları zaman, kendi özel emekleri ile toplumun kolektif emeği arasındaki ilişkiyi aynı saçmalıkla ifade etmiş olurlar.

 

Burjuva ekonomisinin kategorileri, böylesine saçma biçimlerden oluşmuştur. Bunlar, tarihsel olarak belirlenmiş belirli bir üretim tarzının koşul ve ilişkilerini, meta üretimini, toplumsal olarak geçerli diye ifade eden düşünce biçimleridir. Metaların bütün gizemi, emek ürünlerinin meta biçimini aldığı sürece çevresini saran sihir ve büyücülük, öteki üretim biçimlerine geçilir geçilmez, bu yüzden yok olur.

 

Robinson Crusoe tecrübesi, ekonomi politikçiler için gözde bir tema olduğundan, Robinson’a, adasında bir göz atalım. Her ne kadar orta halli biri olsa da, bazı ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Bu nedenle de, alet ve eşya yapmak gibi, keçileri ehlileştirmek gibi, balık tutmak ve avlanmak gibi değişik türden biraz yararlı iş yapması gerekir. Dua ve benzeri şeyleri, kendisine zevk verdiği ve bunlara dinlenme gözüyle baktığı için hiç hesaba katmıyoruz. İşlerinin çeşitli olmasına karşın, emeğinin, biçimi ne olursa olsun, bir ve aynı Robinson’un faaliyeti olduğunu bilir. Dolayısıyla emeğinin, sadece insan emeğinin farklı tarzlarından oluştuğunu bilir. Zorunluluk, onu, zamanını değişik türden işlerine kusursuz olarak bölmeye zorlar. Genel faaliyeti içinde, eğer bir iş ötekisinden daha fazla yer tutuyorsa, bu, amaçlanan yarara ulaşmak için yenilmesi gerekli zorlukların az ya da çok olmasından ötürüdür. Dostumuz Robinson, deneyimleriyle kısa zamanda bunu öğrenir. Batan gemiden bir saat, kayıt defteri, mürekkep ve kalem kurtarıp, halis bir Britanyalı olarak, derhal muhasebe tutmaya koyulur. Envanterinde, kendisine ait yararlı nesnelerin, bu nesneleri üretmek için gerekli işlerin ve son olarak, bu nesnelerin belirli niceliğini elde etmek için harcadığı ortalama emek zamanının bir listesi bulunur. Robinson ile kendi yarattığı bu serveti oluşturan nesneler arasındaki ilişki, o kadar basit ve açıktır ki, bunu, büyük bir çaba harcamaksızın Bay Sedley Taylor bile anlayabilir. Bu ilişkiler, değerin belirlenmesi için esas olan her şeyi içermektedir.

 

Şimdi Robinson’un ışıklar içindeki adasından, karanlıklara gömülmüş ortaçağ Avrupa’sına geçelim. Burada bağımsız insanlar yerine herkesin bağımlı olduğunu görürüz: Serfler ve senyörler, vasallar ve süzerenler, rahipler ve rahip olmayanlar. Burada kişisel bağımlılık, toplumsal üretim ilişkilerini karakterize ettiği gibi, bu üretim temelinde örgütlenmiş yaşamın öteki alanlarını da karakterize eder. Fakat tam da kişisel bağımlılığın toplumun temelini oluşturması nedeniyle, emeğin ve emek ürünlerinin kendi gerçekliklerinden farklı acayip bir biçime bürünmelerine gerek yoktur. Toplumun işleyişi içerisinde, bunlar, aynî hizmetler ve aynî ödemeler şeklini alırlar. Burada emeğin kendine özgü ve doğal biçimi, meta üretimine dayalı bir toplumdaki gibi emeğin genel soyut biçimi değildir de, emeğin doğrudan doğruya toplumsal biçimidir. Mecburi emek, aynen meta üreten emek gibi, zamanla ölçülür, ama her serf, senyörün hizmetinde harcadığı şeyin, kendi kişisel emek-gücünün belirli bir niceliği olduğunu bilir. Papaza verilen öşür, onun kutsamalarından daha gerçektir. Bu toplumdaki farklı sınıflara mensup insanların oynadıkları rol hakkında ne düşünürsek düşünelim, bireylerin emek harcarken aralarında kurdukları toplumsal ilişkiler, emek ürünleri arasındaki toplumsal ilişkiler şeklinde kılık değiştirmeyip, her durumda kendilerinin karşılıklı kişisel ilişkileri olarak görünürler.

 

Ortak ya da doğrudan birleşmiş emeğe örnek vermek için, bütün uygar kavimlerin tarihinin eşiğinde gördüğümüz o spontane gelişmiş biçime kadar geri gitmemize gerek yoktur. Kendi evinde kullanmak için, tahıl, sığır, iplik, keten bezi ve giyecek üreten bir köylü ailesinin ataerkil sanayii hemen yakınımızdadır. Bu farklı mallar, ailenin nazarında, emeklerinin çeşitli ürünleridir, ama ailenin kendi içinde bunlar meta muamelesi görmez. Değişik ürünler veren, toprağın sürülmesi, hayvan yetiştirme, iplik eğirme, dokuma, elbise dikme gibi farklı emek çeşitleri, bizatihi o halleriyle, dolaysız toplumsal işlevlerdir: Çünkü ailenin işlevleri de, aynen meta üretimine dayanan toplumda olduğu gibi, spontane gelişmiş bir işbölümü sistemine sahiptir. Aile içinde işin dağılımı, üyelerinin emek zamanlarının düzenlenmesi, mevsimlere göre değişen doğal koşullara bağlı olduğu kadar, yaş ve cinsiyet farkına da bağlıdır. Her bireyin emek-gücü, doğallıkla, ailenin emek-gücünün tamamının yalnızca belirli bir bölümüdür. Bu nedenle, bireysel emek-gücü harcamasının süresine göre ölçülmesi, haliyle emeklerinin toplumsal karakteri olarak görünür.

 

Şimdi değişiklik olsun diye, işlerini ortak üretim araçlarıyla gören bir özgür bireyler topluluğu resmi çizelim. Bu toplulukta bütün farklı bireylerin emek-gücü, bilinçli olarak, topluluğun birleşik emek-gücü olarak kullanılır. Robinson’un emeğindeki bütün karakteristikler burada tekrarlanır, ama şu farkla ki, buradaki emek, bireysel değil, toplumsaldır. Robinson’un ürettiği her şey, bir tek kendi kişisel emeğinin sonucuydu, bu nedenle de Robinson için sırf bir kullanım nesnesiydi. Bizim topluluğun toplam ürünü, toplumsal üründür. Bunun bir bölümü yeni üretim araçları olarak iş görür ve toplumsallığı devam eder. Ama öteki bölümü, üyelerce geçim aracı olarak tüketilir. Dolayısıyla, ikinci bölümün üyeler arasında dağıtımı zorunludur. Bu dağıtım biçimi, topluluğun üretken örgütlenmesine  ve üreticilerin ulaştıkları tarihsel gelişmenin derecesine bağlı olarak değişir. Sırf metaların üretimi ile bir paralellik kurmuş olmak için, her bir bireysel üreticinin geçim araçlarındaki payının, onun emek zamanı ile belirlendiğini varsayacağız. Bu durumda emek zamanı ikili bir rol oynamaktadır. Emek zamanının belirli bir toplumsal plâna uygun olarak paylaştırılması, yapılacak farklı iş türleri ile topluluğun çeşitli ihtiyaçları arasındaki düzgün oranı idame ettirir. Öte yandan, emek zamanı, her bir bireyin harcadığı ortak emek parçası ile her bir bireyin bireysel tüketim için ayrılan toplam üründen alacağı payı ölçmeye de yarar. Bu takdirde, bireysel üreticilerin toplumsal ilişkileri, hem emekleri hem de emek ürünleri bakımından, hem üretim hem de dağıtım açısından gayet basit ve anlaşılır durumdadır.

 

Din âlemi, gerçek dünyanın yansımasından başka bir şey değildir. Meta üretimine dayanan bir toplumda üreticiler, genel olarak, ürünlerine meta ve değer muamelesi yaparak birbirleriyle toplumsal ilişkiye girerler ve böylece kendi bireysel özel emeklerini homojen insan emeği standardına indirgerler. Böyle bir toplum için, soyut insan kültünü (soyut insana tapınmayı-YZ) içeren Hıristiyanlık, hele onun burjuva gelişmesi olan Protestanlık, Yaradancılık,vb., en uygun din biçimiydi. Eski Asyatik ve öteki eski çağ üretim tarzlarında, ürünlerin metalara dönüşmesi ve bundan ötürü de insanların meta üreticilerine dönüşmesi ikincil bir yer tutar. Ne var ki, bu ilkel topluluklar dağılmaya yüz tuttukça bu yerin önemi artar. Gerçek tüccar kavimler, Epikür’ün tanrılarının gezegenler arasında ya da Yahudilerin Polonya toplumunun gözeneklerinde yaşaması gibi, eski dünyanın ancak çatlaklarında yaşarlardı. Bu eski toplumsal üretim organizmaları, burjuva toplumuyla karşılaştırıldığında, son derece basit ve saydamdı. Ama bunlar ya ilkel kabile topluluğundaki öteki üyelerle göbek bağını henüz kesip atamamış olan insanın birey olarak olgunlaşmamışlığı üzerine kuruludur ya da düpedüz boyun eğdirme ilişkileri üzerine kurulur. Bu eski toplumsal üretim organizmaları, ancak, emeğin üretici gücünün düşük bir gelişme düzeyinde kaldığı, bu nedenle de, maddi yaşam alanında insan ile insan ve insan ile doğa arasındaki toplumsal ilişkilerin karşılıklı olarak dar olduğu zamanlarda ortaya çıkıp yaşayabilir. Bu darlık, eskinin doğaya tapınmasında ve yaygın dinlerin öteki öğelerinde yansır. Günlük yaşamdaki pratik ilişkiler insanın insanla ve insanın doğayla ilişkilerini mükemmelen anlaşılır ve makul bir ilişki olarak sunduğu zaman, işte ancak o zaman, gerçek dünyanın dinsel yansıması tamamen kaybolup gidecektir.

 

Özgürce birleşmiş insanlar saptanmış bir plâna uygun olarak ve bilinçli bir biçimde üretimi düzenlenmedikçe, maddi üretim sürecine dayanan toplumun yaşam süreci, kendisini saran mistik tülü (mülkiyet, değer, meta gibi maddi mistik olgulara dayanan mistik bilinç biçimlerini -YZ) sıyırıp atamaz. Ne var ki, bu sıyırıp atma, toplumda belli bir maddi temelin ya da uzun ve sancılı bir gelişme sürecinin spontane ürünü olan bir dizi varoluş koşulunun bulunmasını talep eder.

 

Ekonomi politik, değer ve değer büyüklüğünü, eksik de olsa, gerçekten tahlil etmiş ve bu biçimlerin altında neyin yattığını açığa çıkarmıştır. Lakin emeğin niye emek ürünlerinin değeri tarafından, emek zamanının da niye bu değerin büyüklüğü tarafından temsil edildiği sorusunu bir kere bile olsun sormamıştır. İnsanın üretim sürecini kontrol etmesi yerine, üretim sürecinin insana egemenlik kurduğu bir toplum durumuna ait oldukları üzerlerine silinmez harflerle damgalanmış bulunan bu formüller, burjuva anlayışa, doğanın dayattığı apaçık zorunluluk olarak görünür. Bu nedenle, burjuvazi, burjuva öncesi toplumsal üretim biçimlerine, aynen kilise babalarının Hıristiyanlık öncesi dinlere muamele ettiği gibi muamele eder.

 

Bazı ekonomistlerin metaların doğasındaki fetişizm tarafından ya da emeğin toplumsal karakteristiklerinin nesnel görünümü tarafından ne ölçüde yanıltıldıklarını, öteki şeyler yanında, mübadele değerinin oluşumunda doğanın oynadığı rol üzerine giriştikleri ahmakça ve can sıkıcı tartışmalarda gösterir. Mübadele değeri, bir nesne üzerinde harcanan emek miktarının belirli bir toplumsal ifade şekli olduğuna göre, doğanın bundaki rolü, döviz kurlarının saptanmasındaki rolünden daha fazla değildir.

 

Ürünlerin meta biçimini aldığı ya da ürünlerin doğrudan doğruya mübadele için üretildiği üretim tarzı, burjuva üretimin en genel ve en embriyonik biçimdir. Bu nedenle, meta üretimi, bugünkü egemen ve karakteristik biçimiyle olmamakla birlikte, epeyce eski bir tarihte ortaya çıkmıştır. Bu bakışla, metaın fetiş karakteri, nispeten daha kolay anlaşılabilir. Ama daha somut biçimlere geldiğimizde bu basit görünüm bile kaybolur. Parasal sistemin illüzyonları nereden gelir? Bu sisteme göre, altın ve gümüş para olarak hizmet görürken, üreticiler arasındaki bir toplumsal ilişkiyi temsil etmez. Bu sisteme göre, altın ve gümüş, garip toplumsal özellikleri olan doğal nesnelerdir. Parasal sisteme böylesine küçümseyerek bakan modern ekonomi, ne zaman sermayeyle ilgilense, kendi batıl inancını gün gibi açık etmiyor mu? Rantın toplumdan değil topraktan doğduğunu söyleyen fizyokratça illüzyonu, ekonominin bir yana itmesinden bu yana ne kadar zaman geçti? Bu konuya daha sonra geleceğimiz için, burada, meta biçimi ile ilgili bir başka örnek vermekle yetineceğiz. Metaların dili olsaydı şöyle derlerdi: Kullanım değerimiz insanları ilgilendirebilir. Nesne olarak o bizim bir parçamız değildir. Nesne olarak bize ait olan şey değerimizdir. Meta olarak birbirlerimizle doğal ilişkilerimiz bunu kanıtlar. Birbirimizin gözünde, mübadele değerinden başka bir şey değiliz. Şimdi de bu metaların, iktisatçıların ağzından nasıl konuştuklarını dinleyelim: “Değer” (yani mübadele değeri) “şeylerin bir özelliğidir. Zenginlik” (yani kullanım değeri) “ise insanın bir özelliğidir. Değer, bu anlamda, zorunlu olarak mübadeleyi ima eder. Zenginlik ise mübadeleyi ima etmez.” “Zenginlik” (kullanım değeri) “insanın vasfıdır, değer ise metaların vasfıdır. Bir insan ya da bir topluluk zengindir, bir inci ya da elmas değerlidir... Bir inci ya da bir elmas” inci ya da elmas olarak “değerlidir”. Şimdiye kadar hiçbir kimyager, inci ya da elmasta mübadele değeri keşfedemedi. İnci ya da elmasta bu kimyasal elemanı (mübadele değerini-YZ) keşfeden ekonomistler, keskin kavrayış iddiasındadırlar. Bu ekonomistler, nesnenin kullanım değerinin nesnenin maddi özelliklerinden bağımsız olarak nesneye ait olduğunu, öte yandan, nesnenin değerinin, nesnenin bir parçasını oluşturduğunu iddia ederler. Bu iddiayı teyit eder gibi görünen şu garip durumdur: Nesnelerin kullanım değerleri mübadele olmaksızın nesne ile insan arasındaki doğrudan ilişki yoluyla gerçekleştiği halde, nesnelerin değeri ancak mübadele yoluyla, yani toplumsal bir süreç yoluyla gerçekleşir. Burada sevgili dostumuz Dogberry’nin komşusu Seacoal’a söylediği şu sözleri nasıl anımsamazsınız: “Yakışıklı olmak talih işidir, ama okuryazar olmak doğadan gelir.”[2]

 

* * *

 

Bir yanda, değer ya da para sahibi ile, öte yanda, değer yaratıcı cevher sahibinin, bir yanda, üretim ve geçim araçlarına sahip olan ile, öte yanda, emek-gücünden başka hiç bir şeyi olmayanın, alıcı ve satıcı olarak karşı karşıya gelmeleri gerektiğini gördük. Emeğin ürününden, öznel emek-gücünün emeğin nesnel koşullarından ayrılması, bundan ötürü, kapitalist üretimin gerçek temeli ve çıkış noktasıdır.

 

Ama başlangıçta yalnızca hareket noktası olan bu durum, sürecin sırf süregitmesiyle, basit yeniden üretimle, kapitalist üretimin durmadan yenilenen ve süregenleşen, kendine özgü bir sonucu haline gelir. Üretim süreci, bir yandan, ardı arkası kesilmeksizin maddi zenginliği sermayeye, yani kapitalist için daha fazla zenginlik yaratma aracına ve zevk aracına çevirir. Öte yandan, üretim sürecine bir zenginlik kaynağı olarak giren emekçi, bu zenginliği kendisinin kılacak bütün araçlardan yoksun olarak süreci terkeder. Sürece girmeden önce kendi emeği, emek-gücünün satışı ile kendisinden yabancılaştığı ve kapitalist tarafından kendine maledilerek sermaye ile birleştirildiği için, süreç sırasında bu emek, emekçiye ait olmayan bir üründe gerçekleşmek zorundadır. Üretim süreci, aynı zamanda, kapitalistin (işçiden satın almış olduğu-YZ) emek-gücünü tükettiği bir süreçtir. Bundan ötürü, emekçinin ürünü sürekli olarak yalnızca metalara değil, fakat sermayeye, değer yaratıcı cevheri emen değere, emekçiyi satın alan geçim araçlarına, üreticilere komuta eden üretim araçlarına da dönüşür. Emekçi, bu nedenle, sermaye biçiminde, kendisine tahakkümeden ve kendisini sömüren yabancı bir güç biçiminde habire maddi, nesnel zenginlik üretir. Buna paralel olarak kapitalist de sürekli emek-gücü üretir.Ama ürettiği bu emek-gücü, zenginliğin öznel kaynağı biçimindedir. Bu emek-gücü, kendisini ancak onların içinde ve onlar aracılığıyla gerçekleştirebileceği nesnelerden ayrı olarak üretilir. Kısacası kapitalist, emekçiyi üretir ama ücretli emekçi olarak üretir. Bu kesintisiz yeniden üretim, emekçinin böylece süregenleştirilmesi, kapitalist üretimin olmazsa olmaz koşuludur.


 

[1] K. Marks, Kapital, 1867, (İng.), c. 1, s. 76-87, s. 535-536. Sitemizde yayınlanan bu bölümün çevirisi Yusuf Zamir tarafından yapılmış olup yazarın Alev Yayınları tarafından yayınlanan Marks Gerçekte Ne Dedi kitabının okuma parçaları arasında bulunmaktadır.

[2] Shakespeare’in Hiç Yüzünden Kuru Gürültü adlı oyunun iki karakteri. Seacoal bir devriyedir. Polis şefi  Dogberry ise asiller gibi resmi ve ağdalı bir dille konuşmaya özenen bir kentsoyludur, ama konuşurken sürekli yanlış sözcükler seçerek komik olur.