TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

Karl Marks, Grundrisse’den[1]

 

Birbirlerine karşı kayıtsız bireylerin karşılıklı ve çok yönlü bağımlılığı, bu bireylerin toplumsal bağını oluşturur. Bu toplumsal bağ, ifadesini mübadele değerinde bulur. Her bir bireyin faaliyet ve ürünü, ancak mübadele değeri aracılığıyla o birey için faaliyet ve ürün haline gelir. Birey genel bir ürün, yani mübadele değeri ya da mübadele değerinin yalıtılıp bireyselleşmiş biçimi olan para üretmek zorundadır. Öte yandan, her bir bireyin öteki bireylerin faaliyeti üstünde ya da toplumsal zenginlik üstünde bir güç sahibi olması, o bireyin mübadele değeri sahibi olmasından, para sahibi olmasından ötürüdür. Birey toplumsal gücünü ve toplumla olan ilişkisini cebinde taşır. Bireysel tezahürüne bakılmaksızın faaliyet, kendine özgü görünüşüne bakılmaksızın faaliyet ürünü her zaman mübadele değeridir. Mübadele değeri, öylesine bir genelliktir ki, bunun içinde her türlü bireysellik ve kendine özgülükler inkâr edilip bastırılır. Mübadele değeri, bireyin ya da aile, klan (sonraları, cemaat) üyesinin doğrudan ve doğal olarak kendisini yeniden ürettiği koşullardan çok farklı bir koşuldur. Mübadele değeri, ayrıca, üyenin üretici faaliyetinin ve üretimdeki payının spesifik bir emek ve ürün biçimiyle bağlı olduğu ve bu biçimin üyenin ötekilerle bağını belirlediği koşullardan çok farklı bir koşuldur.

 

Gerek faaliyetin toplumsal karakteri, ürünün toplumsal biçimi, gerekse de bireyin üretimdeki payı, burada bireylerin karşısına yabancı ve bireylerin dışında varolan bir şey olarak çıkmaktadır. Bu şey, bireylerin birbirleriyle ilişkisi olarak değil de, bireylerden bağımsız olarak varlık bulan ve birbirlerine karşılıklı kayıtsız bireylerin çatışmasından doğan ilişkilere bireylerin boyun eğmesi olarak görünmektedir. Faaliyet ve ürünlerin genel mübadelesi -ki her bir birey için yaşamsal bir koşul haline, bireylerin karşılıklı ilişkisi haline gelmiştir- burada bireylere, kendilerine yabancı ve bağımsız bir şey olarak, bir nesne olarak görünür.

 

Mübadele değerinde, kişiler arasındaki toplumsal ilişki, şeyler arasındaki toplumsal ilişkiye dönüşür; kişisel güç de kişinin sahip olduğu nesnenin gücüne dönüşür. Mübadelenin toplumsal gücü ne kadar az olursa -ki bu aşamada, mübadele, emeğin doğrudan ürününün doğal niteliğine ve mübadelecilerin doğrudan ihtiyaçlarına hâlâ yakından bağlıdır- ataerkil ilişkilerde, antik topluluklarda, feodalizmde ve lonca teşkilatlanmasında olduğu gibi, topluluğun bireyleri birbirine bağlayacak gücünün de o kadar büyük olması gerekir. Her bireyin sahip olduğu toplumsal güç nesne kılığındadır. Eğer nesne toplumsal gücünden soyundurulursa, toplumsal güç bu sefer de kişiler üzerinde kullanılmak üzere kişilerin eline geçmek durumundadır.

 

Başlangıçta tamamen spontane olarak gelişen kişisel bağımlılık ilişkileri, insan üretkenliğinin çok az oranda ve belli noktalarda ancak gelişebildiği ilk toplumsal biçimlerdir. Nesnelere bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık, ikinci büyük biçimi oluşturur: Bu biçim içinde, ilk kez, genel bir toplumsal metabolizma, bir evrensel ilişkiler, çok yönlü ihtiyaçlar ve evrensel yetenekler sistemi ortaya çıkar. Bireylerin evrensel gelişmesine ve bireylerin kendi komünal, toplumsal üretkenliklerini kendi toplumsal zenginlikleri olarak kendilerine tabi kılmalarına dayanan özgür bireysellik ise üçüncü aşamadır. İkinci aşama, üçüncü aşamanın koşullarını hazırlar. Ataerkil, antik ve feodal koşullar, ticaret, lüks, para, mübadele değeri geliştikçe çözülür, aynı zamanda, bu çözülme ilerlediği ölçüde de modern toplum serpilip büyür.

 

Mübadele ile işbölümü karşılıklı olarak birbirlerini koşullar. Herkes kendi hesabına çalıştığına göre, ama ürettiği ürünü doğrudan kendisi kullanmadığına göre, mutlaka mübadele ilişkisi içine girmek durumundadır.Herkes yalnızca genel üretici kapasiteye katılmak için değil, fakat kendi ürünlerini kendi yaşamının geçim araçlarına dönüştürmek için mübadele ilişkisine girmek zorundadır. Mübadele değeri ve para aracılığıyla yürütülen mübadele, üreticilerin birbirlerine çok yönlü bağımlılığını öngörür. Mübadele, aynı zamanda, her bireyin özel çıkarının öteki bireyinkinden tamamen yalıtılmışlığını ve toplumsal işbölümünü -ki bu toplumsal işbölümünün birliği ve yerine getirilmesi, bireylerden bağımsız, bireylere dışsal, adeta bir doğa ilişkisi biçiminde ortaya çıkar- öngörür. Evrensel arz ve talebin birbirine baskısı, karşılıklı kayıtsız bireyleri birbirlerine bağlayan toplumsal ağı örer.

 

Bireylerin toplumsal güçlerini edinmek ve kanıtlamak için bireysel ürün ya da faaliyetlerini önce mübadele değerine,  paraya, bu nesnel biçime çevirmek zorunda olmaları iki şeyi gösterir: 1) Bireyler artık yalnızca toplum içinde ve toplum için üretim yapmaktadırlar. 2) Bireylerin üretimleri doğrudan toplumsal nitelikte değildir. Bu üretim, emeği kendi üyeleri arasında bölüşüp paylaşan bir birliğin ürünü değildir. Bireyler, kader gibi kendilerinin dışında duran toplumsal üretime bağımlıdır. Toplumsal üretim, ortak zenginlikleri olarak yönetilmek üzere bireylere bağımlı değildir.

 

Dolayısıyla hiçbir şey, yukarıda değindiğimiz çalışılan süreyi gösterir kupon bankası durumunda olduğu gibi, mübadele değeri ve para temeli esas iken, birleşmiş bireylerin kendi toplu üretimleri üzerinde kontrol sahibi olabileceklerini sanmak kadar yanlış ve saçma olamaz. Bütün emek ürünlerinin, bütün faaliyetlerin ve bütün zenginliğin özel mübadelesi, ataerkil, antik ya da feodal düzenlerdeki bireylerin spontane veya siyasal hiyerarşide bağımlı olmalarına dayalı dağıtımın antitezidir. (Bu düzenlerde mübadele, toplulukların bütün yaşamını pek etkilemez, sadece ikincil bir rol oynar. Mübadelenin bütün üretim ve dağıtım ilişkileri üstünde kesinlikle genel bir egemenliği yoktur. Mübadele, daha ziyade, ayrı ayrı topluluklar arasında gerçekleşir.) Emek ürünlerinin özel mübadelesi, aynı zamanda, üretim araçlarının ortaklaşa mülk edinilmesi ve kontrolü temelinde birleşen bireyler arasındaki özgür mübadeleye de antitez teşkil eder. (Bu son birlik biçimi keyfi değildir, şimdi ayrıntılarına girmeyeceğimiz birtakım maddi ve zihinsel koşulların gelişmişliğini varsayar.)

 

İşbölümünün toplulaşmayı, kombinasyonları, kooperasyonları, özel ve sınıfsal çıkarların antitezini, rekabeti, sermaye yoğunlaşmasını, tekelleri, hisse senetli şirketleri, yani çelişkiyi daha da öne çıkaran pek çok çelişkili birlik biçimlerini yaratması gibi, özel mübadele de dünya ticaretini yaratır. Kişisel bağımsızlık, dünya pazarına tam bağımlılığı doğurur. Birbirinden kopuk mübadele eylemleri, hiç değilse özel mübadele bilânçosunun hesabını tutan bir banka ve kredi sistemini gerekli kılar. Her ulusun içindeki özel çıkarlar, ulusta kaç yetişkin birey varsa, ulusu o sayıda ulusa böler. Bu duruma ve aynı ulustaki ihracatçı ve ithalatçı çıkarlarının birbirine karşıt olmasına rağmen, ulusal ticaret, döviz kuru kılığında görünürde bir varlığa kavuşur. Kimse buradan hareketle, bir para piyasası reformunun iç ve dış özel ticaretin temellerini ortadan kaldırabileceğine inanmayacaktır. Buna karşılık burjuva toplumunda, yani mübadele değerlerine dayalı toplumda, her biri bu toplumu havaya uçuracak mayınlar olarak pek çok ticaret ve üretim ilişkisi doğar. (Kendi içinde çelişkili bir dizi toplumsal birlik biçimleri vardır. Bunların çelişkili karakteri, sessiz bir başkalaşım geçirerek asla ortadan kalkmaz. Öte yandan, eğer toplumda, sınıfsız toplum için önceden gereken üretimin maddi koşullarını ve bunlara denk düşen işbirliği ilişkilerini gizlenmiş bir biçimde bulmasaydık, kapitalist toplumu ortadan kaldırma girişimlerinin tümü Donkişotvari bir hayalcilik olurdu.)

 

Bir yandan mübadele değeri = üründe maddeleşmiş nispi emek süresi iken, öte yanda paranın = metaın fiziksel varlığından ayrılmış mübadele değeri olduğunu gördük. Metalar ile mübadele değerleri, yani mübadele değeri olarak metalar ile para arasındaki çelişkilerin bu mübadele değeri ya da para ilişkilerinde verili olduğunu gördük. Metaın emek parası biçiminde doğrudan bir görüntüsünü yaratacak bankacılığın bir ütopya olduğunu da gördük. Her ne kadar para, varlığını sadece mübadele değerinin kendini metaın fiziksel varlığından ayırıp saf bir biçim alma eğilimine borçlu olsa da, metaın doğrudan doğruya paraya dönüştürülmesi imkânsızdır. Yani, metada realize edilmiş emek süresini gösteren sertifika, mübadele değerleri dünyasında, meta fiyatı rolünü oynayamaz. Bu niye böyledir?

 

(Ekonomistler paranın işlevlerinden birinde -mübadele değeri ölçüsü işlevinde değil de mübadele aracı işlevindeyken- paranın varlığının toplumsal bağın nesnelleşmesini önvarsaydığını kabul ederler. Para, bir bireyin başkasından bir meta almak için ona bırakması gereken bir teminat biçimindegöründüğü zaman, toplumsal bağın nesnelleşmesidir derler. Bu noktada bizzat ekonomistler, insanların birbirlerine göstermedikleri güveni bir nesneye (paraya) gösterdiklerini söylerler. Ama insanlar bir nesneye niyegüven duymaktadırlar? Çünkü açıktır ki, bu nesne kişiler arasındaki nesnelleşmiş ilişkidir. Çünkü para nesnelleşmiş mübadele değeridir. Mübadele değeri de insanların üretici faaliyetleri arasındaki karşılıklı ilişkiden başka bir şey değildir. Başka her çeşit teminat, hamiline teminat olarak hizmet edebilir. Para ise sadece “toplumun şeref sözü” olarak hizmet görür. Para ancak toplumsal (sembolik) özelliği sayesinde böyle bir hizmet görebilir. Bu toplumsal özellik parada, ancak bireyler kendi toplumsal ilişkilerini bir nesne biçiminde kendilerine yabancılaştırdıkları içindir ki, bulunabilir.)

 

Bütün değerlerin para cinsinden ölçülerek verildiği cari fiyat listelerinde, nesnelerin toplumsal karakterinin kişilerden para biçimindeki bağımsızlığı, bu yabancılaşma esasına dayalı ticaret faaliyeti tarafından (dağıtım ve üretim ilişkilerinin bireyin, bütün bireylerin karşısında durmasına dayalı ticaret faaliyeti tarafından) bireylere yeniden bağımlı kılınıyormuş gibi görünür. Parasal ilişkilerin (mübadele değerinin) gelişmesiyle birlikte, deyim yerindeyse, dünya pazarının (ki her bir bireyin faaliyeti buna dahildir) bağımsızlığı da arttığına göre, tüketiciler ile üreticiler arasındaki karşılıklı bağımsızlık ve kayıtsızlıkla birlikte, genel bağ, yani üretim ve tüketimdeki bütün taraflar arasındaki bağımlılık da arttığına göre, bu çelişki krizlere, vb, yol açtığına göre, bir yandan bu yabancılaşma gelişirken, bir yandan da aynı temel üstünde yabancılaşma aşılmaya çalışılacaktır: Bu yolda, her bireyin bütün öteki bireylerin faaliyetlerine dair bilgi edinip, kendi işini ona göre ayarlayabileceği kurumlar, yani cari fiyat listeleri, döviz kurları, ticaretle iştigal edenler arasında posta, telgraf bağlantıları vb. (iletişim araçları da tabiatıyla aynı oranda gelişir) ortaya çıkar. (Bu demektir ki, her ne kadar arz ve talebin bütünü bireylerin eylemlerinden bağımsız olsa da, herkes arz ve talebin genel durumunu öğrenmeye çalışacaktır. Ve bu bilgi dönüp toplam arz ve talebi pratikte etkileyecektir. Her ne kadar verilen bu temel üstünde bu araçlarla yabancılaşmanın üstesinden gelinemezse de, bu temeli ortadan kaldırma imkânını içinde taşıyan ilişki ve bağlantılar sahneye çıkmaktadır.) (Genel istatistikler çıkarma imkânı, vb.) (Bu nokta, “Fiyatlar, Arz ve Talep” kategorileri altında geliştirilecek. Burada işaret edilmesi gereken yalnızca şudur: Cari fiyat listelerinin sağladığı kadarıyla, ticaret ve üretimin bütününe genel bir bakış, bireylerin kendi mübadele ve üretimlerinin bireylerin karşısına nasıl onlardan bağımsız, onların dışında bir ilişki olarak çıktığının en açık kanıtlarını gösterecektir. Dünya pazarının varlığında, bireyin bütün bireylerle bağlantısı, ama aynı zamanda da bu bağlantının bireyin kendisinden bağımsızlığı öyle yüksek bir düzeye erişmiştir ki, dünya pazarının oluşması, aynı zamanda kendisinin ötesine geçilmesinin koşullarını içinde taşır.) Sahici toplumsallık ile evrensellik arasında bir paralel kurulabilir.

 

İşin bütün güzelliği ve büyüklüğünün tam da şu olduğu söylenmiştir: Bu spontane bağlantı, bireylerin bilip istemesinden bağımsız olan bu maddi ve zihinsel metabolizma, bireylerin karşılıklı birbirlerinden bağımsızlığını ve birbirlerine kayıtsızlığını önvarsayar. Nesneler aracılığıyla kurulan bu bağlantının hiç bağlantı olmamasına yeğ olduğu ya da kan bağına, kadim, doğal ilişkilere, efendi-uşak ilişkilerine dayanan salt yerel bağlantıya yeğolduğu kesindir. Bireylerin kendi toplumsal bağlantılarını yaratmadan önce onlara egemen olamayacağı da aynı ölçüde kesindir. Ama tamamen nesneler aracılığıyla kurulan bu bağı, bireyin doğasından gelen, doğal, spontane bir özellik gibi, bireyin doğasının ayrılmaz bir parçası gibi görmek saçmalıktır (bireylerin bilinçli bilme ve iradesinin antitezi olarak).

 

Bu bağ bireylerin ürünüdür. Tarihsel bir üründür. Bu bağ, bireylerin gelişiminin belli bir aşamasına aittir. Bu bağın bugün bireylerin karşısında onlardan yabancılaşmış ve bağımsız bir karakterde durması, sadece, bireylerin halen kendi toplumsal yaşamlarının koşullarını yaratmakla meşgul olduklarını ve henüz bu koşullar temelinde bu yaşamı yaşamaya başlamamış olduklarını kanıtlar. Bu bağ, ancak özgül ve dar sınırlı üretim ilişkileri çerçevesinde bireylere doğal gelir.

 

Toplumsal ilişkilerini, kendi komünal ilişkileri olarak, kendi komünal kontrollerine almış olan evrensel gelişmiş bireyler, doğanın değil tarihin eseridirler. Zenginliğin gelişmesinin böyle bir bireyselliği mümkün kılacak derece ve evrenselliğe ulaşmasının önkoşulu, mübadele değerine dayalı üretimdir. Mübadele değerine dayalı üretimin evrensel doğası, bir yandan bireyin kendisine ve başkalarına yabancılaşmasını, bir yandan da bireyin ilişki ve yeteneklerinin tüm cepheleriyle gelişip evrenselleşmesini üretir.

 

Gelişimin önceki aşamalarında tekil birey, ilişkilerini bütün zenginliğiyle henüz işlememiş ya da kendisinden bağımsız toplumsal güçler ve ilişkiler olarak henüz karşısında yükseltmemiş olduğu için, daha tam gelişmiş birey gibi gözükür. O ilkel daha tam gelişmişliğe geri dönmeyi özlemek, şimdiki bomboşlukta tarihin donduğuna inanmak kadar gülünç bir şeydir. Burjuva görüş açısı, romantik görüşle bu antitezinden öteye hiçbir zaman geçemez. Kendi meşru antitezi olarak, mübarek sonuna kadar onu beraberinde taşıyacaktır.) (...)

 

(Bütün ürün, faaliyet ve ilişkilerin bir üçüncü faktörle ya da nesnel bir faktörle mübadele edilebilmesi -ki bu nesnel faktörün istisnasız her şeyle tekrar mübadele edilebilmesi- bir başka deyişle, mübadele değerlerinin (ve para ilişkilerinin) gelişmesi, genel onursuzlukla, genel yozlaşmayla aynı şeydir. Kişisel yetenek, kudret, kapasite ve faaliyetlerin toplumsal karakterinin gelişmesinde evrensel fahişelik zorunlu bir aşama olarak kendini gösterir. Daha kibar bir ifadeyle, hizmet ve kullanım ilişkilerinin evrenselleşmesi de denebilir. Bu, Shakespeare’in parayı tanımlarken gayet güzel dediği gibi, farklı şeylerin ortak bir düzlemde eşitlenmesidir. Zenginlik hırsı, mutlak şekliyle, para olmadan imkânsızdır. Biriktirme ve biriktirme hırsının öteki bütün biçimleri ilkel olarak, bir yandan ihtiyaçlar, öte yandan da ürünlerin kısıtlı doğası tarafından sınırlanmış olarak görünür. (sacra auri fames).[2]

 

(Para sisteminin gelişimi, açıktır ki, başka genel gelişmeleri öngörür.)

 

Gelişmemiş bir mübadele, mübadele değerleri ve para sistemi yaratan ya da bunların gelişmemiş bir aşamasına tekabül eden toplumsal ilişkilere baktığımızda daha baştan açık olan husus şudur: Böyle bir toplumda bireyler, her ne kadar ilişkileri daha kişiselmiş gibi görünse de, birbirleriyle ancak önceden belirlenmiş bir çerçeveye hapsolmuş olarak, yani feodal bey ve vasal olarak, toprak sahibi ve serf olarak, bir kast üyesi olarak ya da bir zümrenin üyesi olarak, vb, ilişkiye girerler. Para ilişkileri çerçevesinde, gelişmiş mübadele sisteminde (demokratları kandıran da budur) kişisel bağımlılık bağları, soy, eğitim vb. ayrıcalıkları gerçekten de koparılıp atılmıştır (kişisel bağımlılık bağları, en azından, kişisel sorun olarak belirir).                                                                                                                                                                    Bireyler özgürce birbirleriyle çatışmak ve bu özgürlük içinde mübadeleye girişmekte serbest, bağımsız görünürler (bu bağımsızlık aslında tamamen hayaldir ve kayıtsızlık denmesi daha doğrudur). Bireyleri sanki bağımsızmış gibi görenler, sadece, bu bireylere birbirleriyle girdikleri ilişkilerin koşullarından soyutlayarak bakanlardır. (Bu koşullar bireylerden bağımsızdır ve her ne kadar toplum tarafından yaratılmış olsalar da, bireyler tarafından kontrol altına alınamaz  doğal koşullarmış gibi görünür.) Birinci durumda, bireyin bir başkasının kişisel kısıtlaması altında bulunması olarak beliren sınırlanmışlık, ikinci durumda, bireyden bağımsız ve gücü kendinden gelen bir takım nesnel ilişkiler tarafından bireyin kısıtlanması olarak görünür. (Tekil birey kişisel dar çerçevesinden sıyrılamayacağına, ama pekâlâ kendi dışındaki koşulların üstesinden gelip onlara hakim olabileceğine göre, ikinci durumda tekil bireylerin özgürlüğü daha büyükmüş gibi görünür. Ama bu dışsal ilişkiler, koşullar daha dikkatli incelendiğinde,bunlar ortadan kaldırılmadıkça, bir sınıfı, vb., oluşturan bireylerin yığın olarak bunların üstesinden gelemeyeceği görülür. Bir tekil birey, bir şans eseri, bu ilişkilerin hakkından gelebilir, ama bu ilişkilerin tahakkümü altındaki kitleler asla bunu yapamaz. Çünkü bu kitlelerin sadece varlığı bile söz konusu dışsal ilişkilere bağımlılığı, hem de kaçınılmaz bir bağımlılığı ifade eder.) Bu dışsal ilişkiler, “bağımlılık ilişkileri”nin ortadan kalkması anlamına gelmek şöyle dursun, daha ziyade, bağımlılık ilişkilerinin daha genelleşmiş bir biçim almasıdır. Daha doğrusu, bu dışsal ilişkiler, kişisel bağımlılık ilişkilerinin inceden inceye işlenmiş genel temelini ortaya çıkarır. Bireyler burada da birbirleriyle sadece önceden belirlenmiş bir çerçevede ilişkiye girebilmektedirler. Kişisel bağımlılık ilişkilerinden farklı olarak, nesnel bağımlılık ilişkileri şöyle karakterize edilirler: Bireyler eskiden birbirlerine bağımlı iken, şimdi artık soyutlamaların tahakkümü altındadırlar. (Bu nesnel bağımlılık ilişkisi, toplumsal ilişkilerin bireylerden bağımsızlaşıp, görünürde bağımsız olan bireyin karşısına çıkmasından başka birşey değildir. Yani bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin kendilerinin dışında ve kendilerine karşı bağımsızlaşması.) Soyutlama ya da idea ise, bireyin hakimi ve efendisi olan bu maddi ilişkilerin teorik ifadesinden başka bir şey değildir. İlişkiler, tabii ki, yalnızca fikirlerle ifade edilebilirler. Filozoflar, buradan hareketle, fikirlerin saltanatının modern çağların baş karakteristiği olduğunu belirlemişler ve özgür bireyselliğin yaratılmasını fikirler saltanatının yıkılmasına bağlamışlardır. Bu hatanın işlenmesi ideolojik açıdan çok da kolay olmuştur. Çünkü ilişkilerin tahakkümü (bu nesnel bağımlılık, sırası gelmişken söyleyelim, giderek belli birtakım kişisel bağımlılık ilişkilerine, ama bu kez bütün illüzyonlardan arınmış olarak, dönüşür) bireylerin bilincine fikirlerin tahakkümü olarak yansır. Ayrıca, bu fikirlerin, yani bu nesnel bağımlılık ilişkilerinin kalıcılığına olan inanç, pek tabii ki, egemen sınıflar tarafından her yolla beslenip güçlendirilir ve kafalara sokulur.

 

(Feodal çağlardaki, vb, “halis kişisel ilişkiler” illüzyonu konusunda şunları hiç unutmamak gerekir: 1) Bu ilişkiler de, belli bir aşamada, kendi sınırları içinde nesnel bir karakter kazanmıştır. Örneğin toprak mülkiyeti ilişkilerinin saf askeri tabiyet ilişkilerinden doğarak gelişmesi gibi. 2) Bunların dönüştükleri nesnel ilişki sınırlı ve ilkel karaktere sahip olduğundan,  kişisel bir ilişkiymiş gibi görünebiliyordu. Oysa modern dünyada kişisel ilişkiler sadece üretim ve mübadele ilişkilerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar.)

 

* * *

 

Emek-gücünün işlediği hammadde yabancı hammaddedir, aynı şekilde, kullandığı emek aracı da  yabancı emek aracıdır. Emek-gücünün emeği, hammadde ve emek aracının yabancı özünün aksesuarı gibidir, dolayısıyla, içinde nesnelleştiği ürünler kendisine ait değildir. Hatta canlı emek kapasitesi için, kendi emeği, kendi yaşamının ifadesi olan canlı emek bile yabancıdır. Çünkü canlı emek, nesnelleşmiş emek karşılığında, emek ürünü karşılığında, sermayeye teslim edilmiştir. Emek kapasitesi, kendi emeğine bir yabancıya davranır gibi davranır. Bu yüzden, sermaye işçiye çalışmadan para ödemek isterse, teklifi memnuniyetle kabul etmeye hazırdır. O halde, işçiye bizzat kendi emeği, emeğinin yönelimi vb., tıpkı hammadde ve araç gibi, yabancıdır. Yabancı hammadde, yabancı araç ve yabancı emeğin bir bileşimi olan ürün, bu nedenle, sonuçta işçiye yabancı mülkiyet olarak belirir. Bu nedenle, işçi, üretim sonunda yaşam gücünü harcadığı kadarıyla fakirleşmiş olarak çıkar. Ama öznel emek kapasitesi geçim araçlarından ayrı kılındığı için, bu eziyet yeni baştan başlar.

 

Emeğin, ürünleri kendisine ait olarak görmesi ve emeğin kendi gerçekleşme koşullarından koparılmasını kabul edilemez bir dayatma olarak değerlendirmesi muazzam bir bilinçtir. Bizzat sermayeye dayalı üretim tarzının ürünü olan bu bilinç, aynı zamanda, bu üretim tarzının ölüm çanlarının çalması demektir. Tıpkı, kölenin bir başkasının mülkü olamayacağını idrak edip kişi olma bilincine varmasıyla, köleliğin yapay ve bitkisel bir hale gelmesi ve üretimin temeli olarak ayakta kalamaması gibi.

 

Paranın değerlenme sürecine girmesinden önceki, başlangıçtaki ilişkiyi ele alalım. Bu durumda, paranın sermayeye dönüşmesi için, emeğin sermaye vazeden emeğe, sermaye üreten emeğe, yani ücretli emeğe dönüşmesi için, tarihsel olarak oluşmuş ya da verilmiş çeşitli koşulların ortaya çıktığı görülür. (Ücretli emek, burada kullandığımız titiz ekonomik anlamıyla, sermaye vazeden, sermaye üreten emek demektir. Yani, gerek bir faaliyet olarak gerçekleşmesinin nesnel koşullarını, gerekse bir emek kapasitesi olarak varlığının nesnel ögelerini üreten canlı emek. Hem de bunları, kendisine karşıt yabancı güçler olarak, kendisinden bağımsız ve kendi                                                          başlarına varolan değerler olarak üreten canlı emek. İleride bunu öteki gündelikçi emeği gibi emek çeşitlerinden ayırt etmemiz gerekecek.)

 

Gerekli koşullar, ilişki başta doğarken vazedilirler:

 

1. Bir tarafta, canlı emek kapasitesinin salt öznel bir varlık halinde bulunması. Canlı emek kapasitesinin canlı emeğin koşullarından, geçim araçlarından, kendini yaşatması için gerekli ihtiyaç maddelerinden ayrılmış olarak bulunması, canlı emeğin bu mutlak soyutlulukta bulunabilmesi.

 

2. Öte tarafta, değer ya da nesnelleşmiş emek bulunur. Hem canlı emek kapasitesini yeniden üretmek ya da varlığını sürdürmek için gerekli değer ya da ürünlerin üretilmesinin nesnel koşullarını, hem de artı-emek emmenin nesnel koşullarını sağlamaya yetecek büyüklükte bir kullanım değerleri birikimi olması gerekir.

 

3. İki taraf arasında özgür mübadele ilişkisi (para dolaşımı), iki uç arasında, mübadele değeri temeline dayanan (efendi-uşak ilişkisine dayanmayan) bir ilişki, dolayısıyla, üretici için gerekli ihtiyaç maddelerinin dolaysız olarak üretmeyip, mübadele dolayımından geçmek zorunda olan, yine aynı şekilde, yabancı emeği, dolaysız olarak el koymak yerine, işçinin kendisinden satın almak, mübadele yoluyla elde etmek zorunda olan bir üretim.

 

4. Ve nihayet, taraflardan birinin -emeğin nesnel koşullarını, bağımsız, kendi başlarına varolan değerler şeklinde sunan tarafın- bir değer olarak ortaya çıkması ve doğrudan doyumları ya da kullanım değerleri üretimini değil, değer üretimini, değerlenme sürecini, para yapma faaliyetini nihai amaç olarak koyması gerekir. Her iki taraf da emeklerini nesnelleşmiş biçimde mübadele ettikleri sürece, böyle bir ilişki olanak dışıdır. Canlı emek kapasitesi öteki tarafın mülkü olduğu, dolayısıyla biri mübadeleci olarak ortaya çıkmadığı zamanda ilişki yine olanaksızdır. (Köleliğin burjuva üretim sistemi içinde belli noktalarda mümkün olması bununla çelişmez. Ama bu noktalarda kölelik,ancak öbür noktalarda bulunmadığı için mümkündür ve varlığı, burjuva sistemi temelinde ortaya çıkan bir anormalliktir.)

 

İlişkinin başlangıçta ortaya çıktığı koşullar ya da doğuşunun tarihsel önvarsayımları, ilk bakışta, ikili bir karaktere sahiptir: Bir yandan, canlı emeğin nispeten aşağı bazı biçimlerinin çözülmesi, öbür yandan, nispeten daha mutlu bazı ilişkilerin çözülmesi. Her şeyden önce ilk önvarsayım, kölelik ve serflik ilişkisinin ortadan kalkmış olmasıdır. Canlı emek kapasitesi kendisinden başka kimseye ait değildir ve kendi gücü üstündeki tasarruf hakkını, mübadele yoluyla, kendisi kullanır. Her iki taraf ta bir kişidir. Aralarındaki biçimsel (resmi) ilişki, eşit ve özgür mübadelecilerin ilişkisidir. Bu biçimin bir yanılsama ve de aldatıcı bir yanılsama olduğu hususu, hukuki bir ilişki açısından bakıldığında, tümüyle dışsal bir konudur. İşçinin sattığı daima belirli, sınırlı bir güç harcama miktarıdır. Bu sınırlı harcamaların hiçbiri, bir bütün olarak emek kapasitesini tüketemez. İşçi bu belirli sınırlı güç harcamasını, karşısında birey olarak duran belirli tikel bir kapitaliste satar. Sermaye olarak varolan sermaye ile yani kapitalist sınıfıyla olan ilişkisinin bu olmadığı açıktır. Buna karşılık, bunun ona birey olarak, gerçek bir kişi olarak, geniş bir seçme ve serbestlik alanı ve dolayısıyla formel bir özgürlük bıraktığı da gerçektir.

 

Kölelik ilişkisinde birey, somut bireysel bir sahibin mülkü, onun emek makinesidir. Emek kapasitesinin harcadığı güç potansiyelinin tümü, başka birisine ait bir şey, bir nesnedir. Dolayısıyla köle kendi tikel güç harcama, çalışma edimlerinin öznesi durumunda değildir. Serflik ilişkisinde birey, toprak mülkiyetinin bir ögesi olarak belirir, tıpkı çift öküzleri, vb., gibi,toprağın bir eklentisidir. Kölelik ilişkisinde işçi, yaşayan bir emek makinesidir ve bu nedenle de başkaları için bir değeri olabilir ya da daha doğrusu bir değerdir. Oysa emek kapasitesi, bütünsel olarak, işçinin kendi mülküdür. Temel özne olan işçinin yüklemi olan bir ögedir. Ve işçi tarafından harcandığı halde ve özellikle harcandığı için işçinin egemenliğinde kalır. Bu konu ileride ücretli emek başlığı altında daha geliştirilecek.

 

* * *

 

Sabit sermaye biçimine çevrilmiş hâlihazırda mevcut maddi üretici güçler, bilim gücü, nüfus, kısacası zenginliğin bütün koşulları, zenginliğin yeniden üretiminin en büyük koşulu olan toplumsal bireyin zengin ve çok yönlü gelişimi, sermayenin tarihsel gelişiminin üretici güçlere getirdiği gelişme, bütün bunlar belli bir noktaya ulaştıktan sonra, sermayenin değerlenme sürecini vazedecek yerde, onu ortadan kaldıracaktır. Belli bir noktadan sonra, üretici güçlerin gelişmesi sermayeye köstek olmaya, dolayısıyla sermaye ilişkisi de emeğin üretici güçlerinin gelişmesini engellemeye başlar. Sermaye, yani ücretli emek, bu noktaya vardığında, tıpkı lonca düzeni, serflik, kölelik gibi toplumsal zenginliğin ve üretici güçlerin gelişmesine karşı bir konum alır ve bir pranga gibi kırılıp atılması kaçınılmaz olur. İnsan faaliyetinin aldığı bu en son kölelik biçimi, yani sermaye-ücretli emek ilişkisi, nitekim eskimiş deri gibi soyulup atılır. Bu atılışın kendisi, sermayeye tekabül eden üretim tarzının sonucudur. Ücretli emek ve sermayenin inkârı için maddi ve zihinsel koşulların doğmasına yol veren, sermayenin üretim sürecinin ta kendisidir. Ki, ücretli emek ve sermayenin kendisi de önceki özgür olmayan toplumsal üretim biçimlerinin inkârıdır. Toplumun üretken gelişimi ile mevcut üretim ilişkileri arasındaki giderek artan uyumsuzluk, kendini keskin çelişkiler, kıvranmalar ve krizler biçiminde ortaya koyar. Sermayenin kendi dışındaki ilişkiler tarafından değil, bizzat kendi varlığını sürdürmesinin koşulu olarak zorla yıkıma uğratılması, yerini toplumsal üretimin daha yüksek bir aşamasına bırakarakgitmesi için kendisine verilen işaretlerin en çarpıcısıdır. (...)

 

Kârın bu düşüşü, doğrudan emeğin yeniden üretip vazettiği nesnelleşmiş emeğe oranının düşmesi demek olduğuna göre, sermaye, canlı emeğin sermayenin bütününe oranındaki, dolayısıyla da yatırılmış sermayeye oranla artı-değerdeki, ki kâr diye ifade edilir, düşmeyi durdurmak için her çareye başvuracak, bu amaçla gerekli emeğe ayırdığı payı azaltmaya ve daha da önemlisi, harcanan toplam emek içindeki artık emek miktarını genişletmeye çalışacaktır. Böylelikle üretici güçlerin ulaştığı en yüksek gelişme düzeyi ile mevcut zenginliğin ulaştığı en büyük boyutlar, sermayenin yıpranmasıyla, işçinin alçaltılması ve yaşamsal güçlerinin en acımasızca tüketilmesiyle üstüste düşecektir. Bu çelişkiler, emeğin aniden durduğu ve sermayenin büyük bir bölümünün yıkıma uğradığı patlamalara, çalkantılara, bunalımlara yol açar ve bu yolla sermaye varlığını sürdürebileceği noktaya kadar zorla küçültülür. Üretici güçlerini bütünüyle, intihar etmeksizin, işe koşabileceği bir noktaya kadar zorla indirilir. Ama bu düzenli olarak tekerrür eden felâketler, her seferinde daha büyük çapta tekrarlanarak, en sonunda sermayenin devrilip gittiği bir şiddet noktasına varacaktır.


 

[1]  K. Marks, Grundrisse, Ağustos 1857 Mart 1858, (İng.), çev. Martin Nicolaus, Penguin Books, s. 156-165 - 462-465 - 749-750.  Sitemizde yayınlanan bu bölümün çevirisi Yusuf Zamir tarafından yapılmış olup yazarın Alev Yayınları tarafından yayınlanan Marks Gerçekte Ne Dedi kitabının okuma parçaları arasında bulunmaktadır.

[2] Sacra auri fames: Latince, kutsal ya da lanetli altın hırsı.