|
|
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ ANAHTAR | |
|
Karl Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmalarından[i]
Yabancılaşmış Emek
Ekonomi politiğin öncüllerinden yola çıktık. Onun dilini ve yasalarını kabullendik. Özel mülkiyeti, yani, emek, sermaye ve toprağın ayrılmasını, ücret, sermaye kârı ve toprak rantının ayrılmasını önvarsaydık. Aynı şekilde, işbölümünü, rekabeti, mübadele değeri kavramını vb. önvarsaydık. Ekonomi politiğin kendisinden yola çıkarak, onun kendi terimlerini kullanarak, işçinin meta düzeyine düştüğünü, hatta metaların en sefili olduğunu, işçinin sefaleti ile onun üretiminin gücü ve büyüklüğünün ters orantılı olduğunu gösterdik. Rekabetin zorunlu sonucu olarak, sermayenin az sayıda ellerde biriktiğini ve böylece tekelin daha da korkunç bir biçimde yeniden kurulduğunu gösterdik. Son olarak da, kapitalist ile toprak sahibi arasındaki farkın, toprak emekçisi ile fabrika işçisi arasındaki fark gibi, ortadan kalkmakta olduğunu ve tüm toplumun mülk sahipleri ile mülksüz işçiler olarak iki sınıfa bölünmek durumunda olduğunu gösterdik.
Ekonomi politik özel mülkiyet olgusundan yola çıkar. Özel mülkiyetin ne olduğunu bize açıklamaz. Özel mülkiyetin fiilen içinden geçtiği maddi süreci genel ve soyut formüllerle dile getirir. Daha sonra da bu formülleri yasa yerine koyar. Bu yasaları anlamaz, yani bu yasaların özel mülkiyetin doğasından nasıl çıktığını göstermez. Ekonomi politik, emek ile sermayenin, sermaye ile toprağın ayrılma nedeni üzerine hiçbir açıklama getirmez. Ekonomi politik, örneğin ücretin kâr ile ilişkisini tanımlarken, sonul amaç olarak kapitalistlerin çıkarını alır, yani açıklaması gerekeni daha baştan verili sayar. Aynı şekilde rekabet de hep önümüze çıkar. Rekabet, dışsal koşullardan hareketle açıklanmıştır. Bu dışsal ve görünürde rastlantısal durumların, gelişmenin zorunlu doğrultusunu ifade etmekten başka bir şey olmadığına gelince, ekonomi politik bu konuda bize hiçbir şey öğretmez. Ekonomi politiğe mübadelenin kendisi bile bir rastlantıymış gibi görünür. Ekonomi politik, yalnızca, zenginlik hırsını, gözü doymazlar arasındaki savaşı, yani rekabeti hareket halinde görür.
Ekonomi politik, hareketin nasıl zincirlenerek aktığını anlamadığı içindir ki, örneğin rekabet öğretisi tekel öğretisinin, sınai özgürlük öğretisi lonca öğretisinin, toprak mülkiyetinin bölünmesi öğretisi büyük toprak mülkiyeti öğretisinin karşısına çıkarılabilmiştir. Çünkü rekabet, sınaî özgürlük ve toprak mülkiyetinin bölünmesi olguları, tekelin, loncanın ve feodal mülkiyetin zorunlu, kaçınılmaz ve doğal sonuçları olarak değil, ama sadece rastlantısal, önceden tasarlanarak şiddet kullanımıyla elde edilen sonuçlar olarak açıklanmış ve anlaşılmıştır.
Bu nedenle, şimdi, özel mülkiyet, açgözlülük, emeğin ayrılması, sermaye ve toprak mülkiyeti, mübadele ve rekabet, değer ve insanın değersizleşmesi, tekel ve rekabet arasındaki içsel bağlantıyı, vb, yani, para sistemi ile bağlantılı bütün bu yabancılaşmayı anlamak zorundayız.
Bir şeyi açıklamak için hayali bir başlangıç koşulunu esas alan ekonomi politikçi gibi yapmayalım. Böyle bir başlangıç koşulu hiçbir şeyi açıklamaz. Sorunu, sadece, gri ve bulanık bir uzaklığa itekler. Ekonomist, bulup çıkarması bekleneni, yani, iki şey arasındaki zorunlu ilişkiyi, örneğin, işbölümü ile mübadele arasındaki ilişkiyi, bir olgunun ya da bir olayın biçiminde görür. Nitekim tanrıbilimci, kötülüğün kökenini ilk günah ile açıklar, yani açıklaması gerekeni, tarihsel biçim altında, bir olgu olarak farzeder.
Biz güncel bir ekonomik olgudan yola çıkıyoruz.
İşçi ne kadar çok zenginlik üretirse, üretimi güç ve büyüklük bakımından ne kadar artarsa, o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta üretirse, o kadar ucuz bir meta olur. İnsanların dünyasının değersizleşmesi, şeyler dünyasının değerinin artmasıyla doğru orantılıdır. Emek sadece meta üretmekle kalmaz, aynı zamanda, genel olarak meta ürettiği nispette, kendini ve işçiyi de meta olarak üretir.
Bu olgu sadece şunu dile getirir: Emeğin ürettiği nesne, yani emeğin ürünü, emeğin karşısına yabancı bir şey olarak, üreticiden bağımsız bir güçolarak çıkar. Emeğin ürünü, bir nesne içinde cisimleşmiş emektir, maddeleşmiş emektir. Emeğin ürünü, emeğin nesnelleşmesidir. Emeğin gerçekleşmesi, onun nesnelleşmesidir. Bu ekonomik koşullar altında, emeğin gerçekleşmesi, işçi için gerçekleşmenin kaybı olarak, nesnelleşme nesnenin kaybı ve nesneye kölelik olarak, sahiplenme yabancılaşma, yoksunlaşma olarak görünür.
Emeğin gerçekleştirilmesi kendini öylesine bir gerçekleştirme kaybı olarak gösterir ki, işçi kendini gerçekleştirmeyi açlıktan ölecek derecede kaybeder. Nesnelleşme kendini öylesine bir nesne kaybı olarak gösterir ki, işçi, sadece yaşaması için değil, aynı zamanda, çalışması için de en gerekli nesnelerden yoksun bırakılır. Aslında çalışmanın kendisi, ancak çok büyük çabalar gösterilerek ve sık sık kesintilere uğrayarak elde edilebilen bir nesne durumuna gelir. Nesnenin sahiplenişi kendini öylesine bir yabancılaşma olarak gösterir ki, işçi ne kadar çok nesne üretirse, o kadar az nesneye sahip olabilir ve kendi ürünü olan sermayenin egemenliği altına o kadar çok girer.
Bütün bu sonuçlar şöylece ifade edilir: İşçinin, kendi emek ürünü ile olan ilişkisi, yabancı bir nesne ile olan ilişkisi gibidir. Bu tespitten hareketle açıktır ki, işçi kendini ne kadar harcarsa, kendi yarattığı nesnelerin yabancı dünyası, kendisine karşı ve kendisinin üstünde, o kadar güçlü olur. İşçi kendini ne kadar harcarsa, kendini, kendi iç dünyasını o kadar yoksullaştırır, kendine ait o kadar az şeye sahip olur. Bu, dinde de böyledir. İnsan tanrıya ne kadar çok şey verirse, kendine o kadar az şey kalır. İşçi, yaşamını nesneye koyar, ama artık o zaman, yaşamı kendisine değil, nesneye aittir. Demek ki, işçinin bu faaliyeti ne kadar büyükse, işçi o kadar nesneden yoksun kalır. İşçi, emeğinin ürünü olan şey değildir. Öyleyse bu ürün ne kadar büyükse, işçi de o kadar az kendisidir. İşçinin kendi ürününde dışsallaşması, yalnızca, kendi emeğinin bir nesne, dışsal bir varlık halini alması anlamına gelmez. Aynı zamanda, işçinin kendi emeğinin işçinin dışında, işçiden bağımsız olarak, işçiye yabancı bir şey olarak varolması ve işçinin kendi emeğinin kendi başına bir güç olarak işçinin karşısına çıkması anlamına da gelir. İşçinin nesnelere verdiği yaşam nefesinin, dönüp, hasım ve yabancı bir şey olarak işçinin karşısına çıkması anlamına gelir.
Şimdi nesnelleşmeye, işçinin üretimine ve bu üretim içinde yabancılaşmaya, nesnenin kaybına, işçinin kendi ürününün kaybına daha yakından bakalım.
İşçi, doğa olmadıkça, duyu organlarıyla algılanan dış dünya olmadıkça, hiçbir şey üretemez. Doğa, işçinin üstünde emeğini gerçekleştirdiği, içinde faaliyet gösterdiği maddedir. İşçi, doğadan alarak ve doğayı araç ederek üretim yapar.
Ama nasıl ki doğa, emeğe, emeğin üzerinde çalışacağı nesneler olmaksızın yaşayamayacağı anlamında, yaşam araçları sunarsa, aynı şekilde, öte yandan da daha dar anlamıyla yaşam araçları, yani işçinin kendisinin fiziksel geçim araçlarını da sağlar.
Öyleyse, işçi, emeği ile dış dünyayı, duyu organlarıyla algılanır doğayı ne kadar çok temellük ederse, kendini yaşam araçlarından şu iki açıdan o kadar çok yoksunlaştırır: Duyu organlarıyla algılanır dış dünya, birincisi, işçinin emeğine ait bir nesne, yani onun emeğinin yaşam araçları olmaktan, ikincisi, doğrudan anlamıyla geçim araçları, yani işçinin fiziksel geçim araçları olmaktan gitgide daha çok uzaklaşır.
İşçi, bu nedenle, her iki açıdan, kendi nesnesinin hizmetçisi olur. Birincisi emek nesnesini, yani, işi ondan aldığı için, ikincisi, geçim araçlarını ondan aldığı için kendi nesnesinin hizmetçisi olur. Bu durum, işçiye, birincisi işçi olarak, ikincisi fiziksel özne olarak varolma olanağını verir. Bu köleliğin doruğu şudur ki, fiziksel özne olarak varlığını sürdürebilmesi artık sadece işçi niteliğine bağlıdır ve artık ancak fiziksel özne olarak işçidir.
(Ekonomi yasalarına göre, işçinin kendi nesnesine yabancılaşması şöyle ifade edilir: İşçi ne kadar çok üretirse, o kadar az tüketecek nesnesi olur, ne kadar çok değer yaratırsa, o kadar çok değer yoksunu olur, o kadar çok değersizleşir. Ürünü ne kadar iyi biçimlenirse, işçi o kadar biçimsizleşir. Nesnesi ne kadar uygarsa, işçi o kadar barbardır. Emeğin gücü (emeğinüretici gücü-YZ) ne kadar artarsa, işçi o kadar güçsüzleşir. Emek (emeğin üretici gücü-YZ) ne kadar çok hünerli olursa, işçi o kadar az hünerli olur ve doğanın o kadar kölesi durumuna gelir.)
Ekonomi politik, işçi (emek) ile üretim arasındaki doğrudan ilişkiyi dikkate almayarak, emeğin doğasındaki yabancılaşmayı gizler. Gerçi emek, zenginler için harikalar yaratır, ama işçiler için yoksunluk üretir. Emek, zenginler için saraylar, ama işçiler için mezbeleler üretir. Emek, zenginler için güzellik, ama işçiler için kararıp solma üretir. Emek, emeğin yerine makineleri geçirir, ama böylece işçilerin bir bölümünü barbarlık tarzı emeğe geri döndürür, öteki bölümünü de makine durumuna getirir. Emek, zenginler için zeka ama işçiler için budalalık, aptallık üretir.
Emeğin kendi ürünleri ile doğrudan ilişkisi, işçinin kendi üretim nesneleri ile ilişkisidir. Araçlara sahip kişinin üretim nesnelerine ve üretimin kendisine ilişkisi, bu ilk ilişkinin bir sonucundan başka bir şey değildir. Ve sonuç, ilk ilişkiyi teyit eder. Bu öteki yanı daha sonra inceleyeceğiz. O halde, emeğin esas ilişkisi nedir diye sual edersek, işçinin üretime ilişkisini soruyoruz demektir.
Buraya kadar, işçinin yabancılaşmasını, yoksunlaşmasını sadece bir cepheden, yani işçinin kendi emek ürününe ilişkisi cephesinden ele aldık. Ne var ki yabancılaşma, sadece sonuçta değil, fakat üretim eylemi içinde, üretici etkinliğin kendi içinde de ortaya çıkar. İşçi, eğer üretim eyleminin ta içinde kendi kendinden yabancılaşmasaydı, kendi emek ürünü karşısına nasıl yabancı olarak çıkardı? Ürün, en nihayetinde, faaliyetin, üretimin özetinden başka bir şey değildir. O halde, emek ürünü eğer yabancılaşma ise, üretimin kendisi de aktif yabancılaşma, faaliyetin yabancılaşması, yabancılaşmanın faaliyeti olması gerekir. Emek nesnesine yabancılaşma, emeğin kendi faaliyetindeki yabancılaşmanın, yoksunlaşmanın tam da özetini verir.
Peki, emeğin yabancılaşması neye dayanır?
Birincisi, emeğin işçiye dışsal olmasına, yani işçinin içsel doğasına ait olmamasına dayanır. Bu nedenle, işçi, çalışırken kendini onaylamaz, fakat reddeder, kendinden hoşnut olmaz, fakat mutsuz olur, fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, fakat bedenini eskitir, zihnini köreltir. Sonuç olarak, işçi, ancak çalışmanın dışında kendini kendinde hisseder, çalışırken kendini kendi dışında hisseder. Çalışmadığı zaman kendini evinde hisseder, çalışırken kendini evinde hissetmez. Bundan ötürü, çalışması gönüllü değil, cebri, zora dayalı çalışmadır. Öyleyse çalışması bir ihtiyacın (içsel bir yaratıcılık ihtiyacının, kendini teyit ve ifade etme ihtiyacının-YZ) karşılanması değildir. Çalışması, çalışma ihtiyacının dışındaki ihtiyaçları karşılamanın bir aracıdır. Emeğin yabancı karakteri, fiziksel ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz, çalışmaktan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, yani insanın kendine yabancılaştığı emek, bir kendini kurban etme, bir çile çekmedir. Son olarak, emeğin işçiye dışsal karakteri, emeğin işçinin kendisine değil, fakat bir başkasına ait olmasında, işçinin çalışırken kendisine değil, fakat bir başkasına ait olmasında görünür. Nasıl dinde insan muhayyilesinin, insan beyninin ve insan yüreğinin spontane faaliyeti, birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani ona yabancı, tanrısal ya da şeytani bir faaliyet olarak etkili olursa, aynı şekilde, işçinin faaliyeti de kendi spontane faaliyeti değildir. Bu faaliyet bir başkasına aittir. Bu faaliyet, işçinin kendini yitirmesidir.
Bundan şu sonuca varılır ki, insan (işçi) ancak yemek, içmek, çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa barınma, giyinme gibi faaliyetlerde kendini özgür aktiflikte hissedebilir. İnsani işlevlerinde ise artık kendini bir hayvandan başka türlü hissedemez. Hayvana ait ne varsa, insane olur. İnsana ait ne varsa, hayvan olur.
Gerçi yemek, içmek, çoğalmak vb. sahici insan işlevleridir. Ama soyut olarak ele alınırsa, bütün öteki insani faaliyetler alanından koparılıp kendi başına tek ve sonul amaç haline getirilirse, bunlar hayvansal işlevlerdir.
İnsanın yabancılaştırıcı pratik eyleminin, emeğin, iki yönünü ele aldık. Birincisi, işçinin, kendi üzerinde güç uygulayan yabancı bir nesne olarak emek ürününe olan ilişkisi. Bu ilişki, aynı zamanda, duyu organlarıyla algılanır dış dünyaya, işçinin karşısına düşmanca çıkan yabancı bir dünya olarak doğa nesnelerine de olan ilişkidir. İkincisi, emeğin, emek süreci içinde üretim eylemine olan ilişkisi. Bu ilişki, işçinin, kendisine ait olmayan yabancı bir faaliyet olarak kendi öz eylemi ile ilişkisidir. Burada aktiflik pasifliktir, iktidar iktidarsızlıktır, dölverme iğdişliktir. Burada işçinin kendi fiziksel ve zihinsel enerjisi, kendi kişisel yaşamı -zaten hayat faaliyetten başka nedir ki- işçiye ait olmayan, ondan bağımsız ve ona karşı dönmüş olan faaliyettir. Daha önce gördüğümüz şeye yabancılaşma gibi, işte bu da kendi kendisinden yabancılaşmadır.
Yabancılaşmış emeğin şimdiye kadar işlediğimiz iki yanından bir üçüncü yan daha çıkarsamak durumundayız.
İnsan, bir canlı-türüne aittir. Çünkü insan, teori ve pratikte, hem kendi öz canlı-türünü hem de öteki canlı-türlerini kendi nesnesi olarak almıştır. Bunun başka bir anlatımı olarak, insan kendi kendisine, yaşayan güncel bir türe davrandığı gibi davranır, evrensel, dolayısıyla, özgür bir varlığa davrandığı gibi davranır.
Hem insanlarda ve hem de hayvanlarda, türlerin hayatı, insanın (hayvanlar gibi) fiziksel olarak inorganik doğa sayesinde yaşadığı olgusuna dayanır. İnsan (ya da hayvan) ne kadar evrenselleşirse, sayesinde yaşadığı inorganik doğa alanı da o kadar evrenselleşir. Bitkiler, hayvanlar, taşlar, hava, ışık vb., teorik bakımdan, ister doğa bilimlerinin nesneleri, ister sanat nesneleri -insanın ruhsal inorganik doğası, lezzetli olması için insanın önce hazırlaması gereken ruhsal gıdalar- olarak, nasıl insan bilincinin bir bölümünü oluştururlarsa, pratik alanda da tıpkı böyle, insan yaşamı ve insan faaliyetinin bir bölümünü oluştururlar. İnsan, ancak, yiyecek, ısı, giyecek, barınak vb. biçiminde görünen bu doğal ürünler sayesinde fiziksel olarak yaşar. İnsanın evrenselliği, tüm doğayı insanın inorganik bedeni durumuna getiren evrenselliğin ta kendisinde ortaya çıkar. Doğa, birincisi, doğanın insanın doğrudan yaşam aracı olması ölçüsünde, ikincisi, doğanın insanın yaşam faaliyetinin maddesi, nesnesi ve aleti olması ölçüsünde, insanın inorganik bedeni olur. Doğa -yani doğrudan insan bedenini oluşturmadığı kadarıyla doğa- insanın inorganik bedenidir. İnsan, doğa sayesinde yaşar. Bu, şu anlama gelir: Doğa, insanın (inorganik-YZ) bedenidir. İnsanın ölmemek için bu (inorganik-YZ) beden ile sürekli bir alışveriş içinde olması gerekir. İnsanın fiziksel ve ruhsal yaşamının doğayla ilişkili olması, sadece, doğanın kendi kendisiyle bağlantılı olduğu anlamına gelir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.
Yabancılaşmış emek, insanı, 1) doğadan, 2) kendinden, kendi aktif işlevlerinden, kendi yaşam faaliyetinden yabancılaştırırken, insan türünden de yabancılaştırır. Yabancılaşmış emek, insan türünün yaşamını insanın bireysel yaşam aracı haline getirir.(Yabancılaşmış birey, insan türünün öteki bütün bireylerini, doğadaki bütün canlı türlerini ve cansız doğayı kendi zavallı bireysel varlığını sürdürmenin bir vesilesi olarak görür-YZ) Yabancılaşmış emek, birincisi, insan türünün yaşamını ve bireysel yaşamı yabancılaştırır. İkincisi, bireysel yaşamı, soyut biçimiyle, yine soyut ve yabancılaşmış biçimiyle insan türünün yaşamasının amacı haline sokar.
Çünkü emek, yaşam faaliyeti, üretken yaşam, insana, her şeyden önce sadece bir ihtiyacını, fiziksel varlığı sürdürme ihtiyacını karşılayan bir araç olarak görünür. Ama üretken yaşam, insan türünün yaşamıdır. Üretken yaşam, yaşamı doğuran yaşamdır. Bir canlı türünün bütün karakteri, o canlı türünün yaşam faaliyetinin karakterinde içerilmiştir. Özgür ve bilinçli faaliyet, insan türüne ait karakterdir. Yaşamın kendisi bile sadece geçimaracı olarak görünür.
Hayvan kendi yaşam faaliyeti ile doğrudan doğruya özdeştir. Hayvan kendisini kendi yaşam faaliyetinden ayrı görmez. Hayvan kendi yaşam faaliyetidir. İnsan ise kendi yaşam faaliyetini, kendi irade ve bilincinin nesnesi durumuna getirir. İnsanın bilinçli yaşam faaliyeti vardır. Bu belirleme, insanın doğrudan doğruya bütünleştiği bir belirleme değildir. Bilinçli yaşam faaliyeti, insanı, hayvansal yaşam faaliyetinden derhal ayırır. İşte tam da bundan ötürü, insan (hayvanlardan ayrı-YZ) bir canlı türüdür. Ya da insan (hayvanlardan ayrı-YZ) bir canlı türü olduğu için bilinçli bir varlıktır, yani kendi yaşamı kendisi için bir nesnedir. Sadece bundan ötürü, insanın faaliyeti özgür faaliyettir. Yabancılaşmış emek bu ilişkiyi tersine çevirir. Öyle ki, insan, bilinçli bir varlık olmasından ötürü, kendi yaşam faaliyetini, kendi esas varlığını, varoluşunun sadece bir aracı haline getirir. (Yabancılaşmışemek, insanın bilinçli yaşam faaliyetinin insanın yalnızca biyolojik varlığını sürdürmeye kilitlenmesi anlamına gelir-YZ)
İnsan, pratik faaliyetiyle bir nesneler dünyası yaratarak, inorganik dünya üstünde çalışarak, bilinçli bir canlı türü olduğunu, yani insan türünü kendi esas varlığı ile bir tutan ya da kendisini türüne ait olarak gören bir varlık olduğunu kanıtlar. Gerçi hayvanlar da üretir. Arı, kunduz, karınca gibileri kendilerine yuva, barınak kurar. Ama hayvan sadece kendisi ya da yavruları için acilen gerekenleri üretir. Hayvanın üretimi tek yanlıdır, oysa insanın üretimi evrenseldir. Hayvan acil fiziksel ihtiyaçların dayatmasıyla üretir. İnsan ise fiziksel ihtiyaçlardan özgür olduğunda da üretir ve asıl üretimini ancak fiziksel ihtiyaçlardan özgürleştiğinde yapar. Hayvan sadece kendini üretir, oysa insan tüm doğayı yeniden üretir. Hayvanın ürünü doğrudan doğruya kendi fiziksel bedenine ait olur. Oysa insan kendi ürünü ile özgürce karşı karşıya gelir. Hayvan sadece kendi türünün standart ve ihtiyaçlarına göre nesneleri biçimlendirir. Oysa insan, her türün standartlarına göre üretmeyi ve her nesneye o nesnenin kendi iç doğasının standartlarını uygulamayı bilir. Demek ki insan, aynı zamanda, güzellik yasalarına göre de üretir.
O halde insanın (hayvanlardan ayrı-YZ) bir türsel varlık olduğunu gerçekten kanıtlaması, tam da nesnel dünya üstündeki çalışmasıyla olur. Bu üretim onun aktif türsel yaşamıdır. Bu üretim sayesinde doğa, onun yapıtı ve onun gerçekliği olarak görünür. Bu nedenle insan emeğinin amacı insanın türsel yaşamının nesnelleşmesidir: Çünkü insan, kendisini sadece entellektüel olarak bilinçte değil, fakat aynı zamanda, aktif olarak fiilen de üretir. Böylece kendi yaratmış olduğu dünyada kendisini görür. Demek ki, yabancılaşmış emek, insandan üretimin amacını çekip alırken, ondan türsel yaşamını, insan türünün bir üyesi olarak onun gerçek nesnelliğini de koparıp alır. Yabancılaşmış emek, insanın inorganik bedeni olan doğanın insanın elinden alınması ile, insanın hayvanlar karşısındaki avantajını dezavantaja dönüştürür.
Aynı şekilde yabancılaşmış emek, spontane ve özgür faaliyeti araç derekesine düşürerek, insanın türsel yaşamını, onun fiziksel varlığının aracı haline sokar.
Böylece, insanın kendi türü hakkındaki bilinci, yabancılaşma ile öylesine dönüşür ki, türsel yaşam onun için bir araç haline gelir.
O halde yabancılaşmış emek şunları getirir:
1) İnsanın türsel varlığı, doğa ve insan türüne ait tinsel yetiler, insana yabancı bir varlık durumuna, insanın bireysel varoluşunun aracı durumuna dönüşür. Yabancılaşmış emek, insanın kendi bedenini, insanın dışındaki doğayı ve insanın tinsel yanını, yani insanın insan yanını insana yabancılaştırır.
2) İnsanın kendi emek ürününden, kendi yaşam faaliyetinden, kendi türsel varlığından yabancılaşmasının doğrudan sonucu, insanın insandan yabancılaşmasıdır. İnsan kendi kendisinin karşısına çıktığı zaman, başka bir insanın karşısına çıkmış gibidir. İnsanın kendi işine, kendi emek ürününe ve kendi kendisine ilişkisi için geçerli olan, insanın başka insanla, başka insanın emek ve emek nesnesiyle olan ilişkisi için de geçerlidir.
İnsanın türsel doğasından yabancılaştığı önermesi, aslında, insanların birbirlerinden ve her bir insanın esas doğasından yabancılaştığı anlamına gelir.
İnsanın yabancılaşması, aslında, insanın kendi kendisiyle olan her ilişkisi, ancak insanın öteki insanlarla olan ilişkisi içinde gerçekleşip ifadesini bulur.
O halde, yabancılaşmış emek ilişkisi içinde, her insan öteki insanları, kendini işçi olarak içinde bulduğu ilişki ve standartlara göre değerlendirir.
Ekonomi politiğin bir olgusundan, işçinin ve üretiminin yabancılaşması olgusundan yola çıktık. Bu olguyu, kavramsal açıdan, yoksunlaşmış, yabancılaşmış emek olarak formüle ettik. Bu kavramı analiz ederek, aslında, ekonomi politiğin bir olgusunu çözümlemiş olduk.
Şimdi yoksunlaşmış, yabancılaşmış emek kavramının gerçek yaşamda kendini nasıl takdim ve ifade ettiğini görelim.
Eğer emek ürünü bana yabancı ise, karşıma yabancı bir güç olarak çıkıyorsa, o zaman bu ürün kime aittir?
Eğer benim kendi faaliyetim bana ait değilse, eğer yabancı, zoraki bir faaliyet ise, o zaman bu faaliyet kime aittir?
Benden başka bir varlığa aittir.
Kimdir bu varlık?
Tanrılar mı? Gerçi, eski çağlarda, en önemli üretim (örneğin Mısır, Hindistan ve Meksikadaki tapınaklar, vb.), tanrılara hizmet için yapılıyor ve ürünler de tanrılara ait oluyordu. Ama tanrılar kendi başlarına hiçbir zaman emeğin egemenleri değillerdi. Doğa da öyle. Eğer insan emeği aracılığıyla doğayı egemenliği altına daha çok alsa, sanayiin mucizeleri tanrıların mucizelerini daha çok yüzeysel kılsa, insanın bu güçler uğruna, üretme sevinci ve ürün zevkinden daha çok vazgeçme durumunda bulunsa, ne kadar büyük bir çelişki olurdu.
Emek ve emek ürünlerinin ait olduğu, emeğin hizmetinde bulunduğu ve onun yararına emek ürünlerinin üretildiği yabancı varlık, insanın kendisinden başkası olamaz.
Eğer emek ürünü işçiye ait değilse, eğer bu ürün işçinin karşısında yabancı bir güç olarak çıkıyorsa, bu durum ancak o ürünün işçiden başka bir insana ait olmasından ötürüdür. Eğer işçinin faaliyeti onun için bir eziyet ise, bu faaliyet bir başkasına doyum ve memnuniyet sağlıyor demektir. İnsanın üstündeki bu yabancı güç, ne tanrılardır, ne de doğa, insanın ta kendisidir.
İnsanın kendi kendisiyle olan ilişkisi, ancak insanın öteki insanlarla olan ilişkisi içinde nesnel ve gerçek olur önermesini akılda tutalım. O halde, eğer kendi emek ürünü, kendi nesnelleşmiş emeği, insanın karşısına yabancı, düşman, güçlü ve kendisinden bağımsız bir nesne olarak çıkıyorsa, o kişinin bu nesne karşısındaki durumu, sanki o kişiden bağımsız, o kişiye yabancı, düşman, güçlü bir başka kişi bu nesneye sahipmiş gibidir. Eğer insan, kendi faaliyetini özgür olmayan bir faaliyet olarak görüyorsa, bu faaliyeti başka bir insanın hizmetindeki bir faaliyet olarak, başka bir insanın egemenliği, zorlaması ve boyunduruğu altındaki bir faaliyet olarak görüyor demektir.
İnsanın kendisinden ve doğadan her yabancılaşması, öteki insanlar ile kurduğu ilişkide, doğa ile ilişkisinde kendini dışavurur. Bu nedenle, dinsel yabancılaşma, zorunlu olarak, dinsel cemaat üyesinin rahip ile ya da burada entelektüel dünya sözkonusu olduğuna göre, bir aracı kişi ile ilişkisi içinde görünür. Pratik gerçek dünyada bireysel yabancılaşma, ancak öteki insanlarla gerçek pratik ilişki içinden geçerek ortaya çıkabilir. Yabancılaşmanın içinden geçerek gerçekleştiği aracın kendisi eylemseldir. O halde, insan, yabancılaşmış emek aracılığıyla, yalnızca nesne ve üretim eylemi ile, yabancı ve kendine düşman güçler olarak ilişkisini yaratmaz, aynı zamanda, öteki insanların kendi üretim ve kendi ürünü ile ilişkisini ve kendisinin bu öteki insanlar ile ilişkisini de yaratır. Nasıl üretim yaparak kendi öz gerçekliğinin kaybına ve kendisinin cezalandırılmasına yol açıyorsa, nasıl kendi ürününü bir kayıp ve kendisine ait olmayan bir ürün olarak yaratıyorsa, aynı şekilde, üretim yapmayan kişinin üretim ve ürün üzerindeki egemenliğini de öyle yaratır. Kendini nasıl kendi öz faaliyetinden yabancılaştırıyorsa, yabancıya da ona ait olmayan faaliyeti aynen öyle bahşeder.
Buraya kadar ilişkiyi yalnızca işçi açısından ele aldık. Daha sonra ilişkiye işçi olmayanlar açısından da bakacağız.
Demek ki, işçi, yoksunlaşmış, yabancılaşmış emek içinde, emeğe yabancı ve emeğin dışında duran bir insan ile yabancı emeğin ilişkisini yaratır. İşçinin emekle olan ilişkisi, kapitalistin (ya da emeğin efendisine ne ad verirseniz onun) emekle olan ilişkisini yaratır. Özel mülkiyet, bundan ötürü, yabancılaşmış emeğin, işçinin doğayla ve kendi kendisiyle dışsal ilişkisinin ürünü ve zorunlu sonucudur.
Öyleyse, yabancılaşmış emek, yani yabancılaşmış insan, yoksunlaşmış emek, yoksunlaşmış yaşam, yoksunlaşmış insan kavramı çözümlenerek özel mülkiyete varılır.
Yabancılaşmış emek (yabancılaşmış yaşam) kavramını, ekonomi politikteki özel mülkiyetin hareketinin bir sonucu olarak elde ettiğimiz doğrudur. Fakat her ne kadar özel mülkiyet yabancılaşmış emeğin sebebi, doğurucusu olarak görünürse de yabancılaşmış emek kavramının analizi, özel mülkiyetin aslında yabancılaşmış emeğin sonucu olduğunu ortaya çıkarır. Aynen, tanrıların insandaki akıl karışıklığının başlangıçtaki nedeni değil, fakat sonucu olması gibi. Daha sonra, özel mülkiyet ile yabancılaşmış emek ilişkisi, birbirlerini karşılıklı etkileyen bir ilişki halini alır.
Özel mülkiyetin bu sırrı, yani özel mülkiyetin bir yandan yabancılaşmış emeğin ürünü olması, öte yandan emeğin özel mülkiyet aracılığıyla yabancılaşması, özel mülkiyetin bu yabancılaşmanın gerçekleşmesi olması, kendini ancak özel mülkiyetin gelişmesinin doruk noktasında yeniden gösterir.
Bu açıklama, henüz çözülmemiş bazı çelişkileri hemen aydınlatır.
1. Ekonomi politik üretimin gerçek ruhu olarak emekten yola çıkar. Ama emeğe hiçbir şey vermez, her şeyi özel mülkiyete verir. Proudhon, bu çelişkiye karşı çıkarak, özel mülkiyete karşı emekten yana tavır almıştır. Ne var ki, bu açık çelişkinin, aslında, yabancılaşmış emeğin kendi kendisi ile çelişkisi olduğunu ve ekonomi politiğin yabancılaşmış emeğin yasalarını formüle etmekten ibaret olduğunu anlıyoruz.
Keza, ücret ile özel mülkiyetin özdeş olduklarını da anlıyoruz. Çünkü eğer emeğin hedefi olan ürünle emeğin kendisi ödeniyorsa, burada ücret, emeğin yabancılaşmasının zorunlu sonucu olmaktan başka bir şey değildir. Aynı şekilde, emek ücret biçiminde belirince, emek kendi içinde bir amaç olarak değil, fakat ücretin kölesi olarak görünür. Bu konuyu daha sonra geliştireceğiz, şimdilik sadece birkaç sonuç çıkaralım. [ii]
Zorla bir ücret artışı sağlanması (bütün öbür zorluklar bir yana bırakılırsa, böyle bir artışın bir anomali olarak ancak zorla sağlanıp sürdürülebileceği bir yana bırakılırsa), yukarıdaki nedenle, köleye daha iyi bir ödeme yapılmasından öteye gitmez ve işçiye ya da emeğe insan statüsü ve saygınlığı kazandırmaz.
Hatta Proudhonun talep ettiği ücret eşitliği bile, günümüz işçisinin kendi emeği ile olan ilişkisini, bütün insanların emek ile ilişkisi durumuna dönüştürmekten başka bir sonuç vermez. Toplum o zaman soyut bir kapitalist olarak tasarlanmış olur.
Ücret, yabancılaşmış emeğin doğrudan bir sonucudur ve yabancılaşmış emek de özel mülkiyetin doğrudan nedenidir. Bunlardan birinin düşmesi, ötekinin de düşmesi demektir.
2. Yabancılaşmış emeğin özel mülkiyet ile bu ilişkisinden, toplumun özel mülkiyetten vb, kölelikten kurtuluşunun, işçilerin kurtuluşunun siyasal biçiminde ifadesini bulduğu sonucu da çıkar. Burada sözkonusu olan yalnızca işçilerin kurtuluşu değildir. Çünkü işçilerin kurtuluşu insanın evrensel kurtuluşunu içerir. İnsanın tüm köleliği işçinin üretim ile ilişkisinde içerildiği ve bütün kölelik ilişkileri bu ilişkinin çeşitli biçimlenmeleri ve sonuçlarından başka bir şey olmadığı için, insanlığın evrensel kurtuluşu, işçilerin kurtuluşunda içerilmiştir.
Yoksunlaşmış, yabancılaşmış emek kavramından, analiz yoluyla, özel mülkiyet kavramına nasıl vardıysak, aynı şekilde, bu iki faktörün (yabancılaşmış emek ve özel mülkiyetin-YZ) yardımıyla, ekonomi politiğin bütün kategorilerini geliştirebiliriz. Bu kategorilerin her birinin -örneğin, ticaret, rekabet, sermaye ve paranın- bu ilk oluşturucuların (yabancılaşmış emek ve özel mülkiyetin-YZ) partiküler ve gelişmiş ifadesinden başka bir şey olmadığını göreceğiz.
Yine de bu olguları ele almadan önce, iki başka sorunu çözmeye çalışalım:
l. Yabancılaşmış emeğin sonucu olarak yükselen özel mülkiyetin genel doğasını, gerçekten insana ait ve toplumsal mülkiyet ile ilişkisi içinde tanımlamak.
2. Emeğin yoksunlaşmasını, yabancılaşmasını bir olgu olarak kabul ettik ve bu olguyu analiz ettik. Şimdi şunu sorabiliriz: İnsan nasıl olmuş da kendi emeğini yabancılaştırmış, onu yoksun kılmıştır? Bu yabancılaşma insanın gelişmesinin doğasında nasıl temellenmiştir? Özel mülkiyetin kökeni sorununu, yabancılaşmış emek ile insanlığın gelişmesinin gidişi arasındaki ilişki sorununa dönüştürerek, bu sorunun çözümünde bir hayli yol almış bulunuyoruz. Çünkü özel mülkiyetten sözedildiği zaman, insanın dışındaki bir şey akla gelir. Emekten sözedildiği zaman ise, doğrudan doğruya insanın kendisini ele alınıyordur. Sorunun bu yeni formüle ediliş biçimi, onun çözümünü de içerir.
Birinci madde hakkında: Özel mülkiyetin genel doğası ve onun gerçek insan mülkiyeti ile ilişkisi.
Yabancılaşmış emek, bize göre, birbirlerine dayanan ya da tek ve aynı ilişkinin farklı ifadelerinden başka bir şey olmayan iki bileşene ayrılmıştır. Sahiplenme (kendine mal etme-YZ), yoksunlaşma olarak, yabancılaşma olarak görünür. Yabancılaşma, sahiplenme olarak görünür. Yoksunlaşma, gerçekten bir yurttaş haline gelmek olarak görünür. [iii]
Olgunun bir cephesini, yani işçinin kendisine yabancılaşmış emeği, yani yabancılaşmış emeğin kendi kendisi ile olan ilişkisini ele aldık. Bu ilişkinin zorunlu sonucu, zorunlu ürünü, gördüğümüz gibi, işçi olmayan kişinin işçi ile ve emek ile mülkiyet ilişkisidir. Yabancılaşmış emeğin maddi, özet ifadesi olarak özel mülkiyet, her iki ilişkiyi de kapsar: İşçinin emek ile, kendi emek ürünü ile ve işçi olmayan ile ilişkisi. İşçi olmayanın işçi ile ve işçinin emek ürünü ile ilişkisi.
Buraya kadar, doğayı emeğiyle kendine mal eden işçiye, bu sahiplenişin (kendine mal edişin-YZ) yoksunlaşma olarak, kendi öz spontane faaliyetinin bir başkası için faaliyet olarak ve bir başkasının faaliyeti olarak, canlılığın yaşamın kurban edilmesi olarak, nesne üretiminin nesnenin yabancı bir güce, yabancı bir kişiye kaybedilmesi olarak göründüğünü tespit etmiş bulunuyoruz. Şimdi, emeğe ve işçiye yabancı bu kişinin, işçi ile emek ve emeğin nesnesi ile ilişkisini ele alalım.
Önce şunu not etmeliyiz ki, işçide yoksunlaşma, yabancılaşma faaliyetiolarak görünen her şey, işçi olmayanda yoksunlaşma, yabancılaşma durumuolarak görünür.
İkincisi, işçinin üretimdeki ve kendi ürününe oranla gerçek pratik davranışının (ruh durumu olarak), karşısına çıkan işçi olmayanda teorik davranış olarak göründüğüne.
Üçüncüsü, işçinin kendi kendisine karşı yaptığı her şeyi, işçi olmayan işçiye karşı yapar, ama işçiye karşı yaptığı şeyleri kendi kendisine karşı yapmaz. Bu üç ilişkiye daha yakından bakalım.[iv]
[i] K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, (İng.), Progress Publishers, s. 66-80. Bu metin Yusuf Zamir tarafından İngilizceden çevrildi. Yazarın bundan bir süre önce Alev Yayınları tarafından İstanbulda yayınlanan Marks Gerçekte Ne Dedi başlıklı kitabının okuma parçaları arasında yer almaktadır.
[ii] Marks, bu paragrafta kullandığı ücret kategorisini, daha sonra ücretli emek olarak geliştirecektir-YZ.
[iii] Cemaat üyesi, ilkel sermaye birikimi süreciyle, üretim ve geçim araçlarından yoksunlaştırılarak, emek-gücünü meta olarak satmaya zorlanır. Üretim ve geçim araçlarından yoksunlaştırılan kişi, artık yalnızca kendi emek-gücü metaının sahibidir. Demek ki, cemaat üyesini yoksunlaştırılmasıyla üretim ve geçim araçlarının başkalarınca sahiplenilmesi, kişiyi, emek-gücü metaının sahibi sıfatıyla, meta üretiminin genelleştiği toplumun üyesi olmaya zorlar. Meta üretiminin geneleştiği toplumda, bireyler meta mübadelesi aracılığıyla birbirleriyle ilişki kurarlar. Meta üretiminin genelleştiği toplumda, yani sermaye toplumunda, bireylerin birbirleriyle ilişkisi, metaların birbirleriyle toplumsal ilişkisi olarak görünür. Gerçekte ilişki, metaların birbirleriyle mübadele ilişkisidir. Metalar birbirleriyle kendiliklerinden ilişki içinde olamayacakları için, onların ilişkisini meta taşıyıcıları sağlar. Metaların taşıyıcısı olan bireyler birbirleriyle, doğrudan insani ilişkiler değil, fakat metaların tercümanı olarak, metalar aracılığıyla ilişki kurarlar. O zaman aralarındaki ilişki, insanlar arası ilişki değil, metalar arası ilişkidir. Metalar aracılığıyla kurulan bu ilişkilerdeki meta taşıyıcıların hukuksal tanımı, metaların tercümanı olma işlevlerini yansıtır şekilde, yurttaş olarak yapılır. Hukuk, meta taşıyıcıları, yani yurttaşlar arasındaki ve yurttaşlarla devlet arasındaki ilişkilerin resmi anlatımıdır. Bu bakımdan, üretim ve geçim araçlarından yoksunaştırma, kişiyi, genelleşmiş meta toplumu üyesi, yani sermaye toplumu üyesi, yani sivil toplum üyesi, yani yurttaşlar toplumu üyesi yapar-YZ. [iv] Burada elyazması tamamlanmamış olarak kesiliyor-YZ. |