|
|
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ | |
|
Karl Marks, Alman İdeolojisiinden[1]
[4. Toplumsal İşbölümü ve Sonuçları: Özel Mülkiyet, Devlet, Toplumsal Faaliyetin Yabancılaşması][2]
Bütün bu çelişkileri zımnen içinde taşıyan bu işbölümüyle birlikte -ki bu işbölümünün kendisi de aile içindeki doğal işbölümüne ve toplumun birbirine karşıt tek tek ailelere ayrılışına dayanır- emeğin ve ürünlerinin dağıtımı, aslında hem nicelik ve hem de nitelik bakımından eşitsiz dağıtımı spontane olarak belirir. Şundandır ki, mülkiyetin çekirdeği, ilk biçimi, kadın ve çocukların kocanın kölesi olduğu ailede ortaya çıkar. Ailedeki bu gizli kölelik, henüz çok kaba olmakla birlikte, ilk mülkiyettir. Bu başlangıç aşamasındaki mülkiyet bile, modern ekonomistlerin tanımına mükemmelen uymaktadır. Bu tanıma göre mülkiyet, başkasının emek-gücünü tasarruf etme kudretidir. Kaldı ki, işbölümü ve özel mülkiyet özdeş deyimlerdir: Birincisinde faaliyete referans verilirken, ikincisinde bu faaliyetin ürününe atıf yapılmaktadır.
İşbölümü, dahası, ayrı ayrı bireylerin ya da tek tek ailelerin çıkarları ile birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde bulunan bütün bireylerin ortak toplumsal çıkarı arasındaki çelişkiyi de ima eder. Aslında, bu ortak toplumsal çıkar, genel çıkar olarak, yalnızca hayalde değil, fakat her şeyden önce gerçekte, işin aralarında bölündüğü bireylerin karşılıklı bağımlılığı olarak mevcuttur.
İşte bu bireyin çıkarı ile toplumun ortak çıkarı arasındaki çelişkiden, toplumun ortak çıkarı, bireyin ve toplumun gerçek çıkarlarından ayrılmış bağımsız bir biçime bürünüp devlet olarak yükselir. Toplumun ortak çıkarı, aynı zamanda, ortak toplumsal yaşam illüzyonu olarak bağımsız bir biçim alır. Ne var ki bu ortak toplumsal yaşam illüzyonu, daima, aile ya da kabilelerden oluşan her toplulukta mevcut bulunan soy-sop, dil, daha geniş ölçek için konuşursak, işbölümü ve öteki çıkar ilişkilerinden doğan gerçek bağlara dayanır. Bu ortak toplumsal yaşam illüzyonu, ilerde göstereceğimiz gibi, işbölümü tarafından önceden belirlenmiş olan sınıflara özellikle dayanır. Bu tür insan yığınları sınıflara ayrışmıştır ve bu yığın içinde bir sınıf öteki bütün sınıflara egemendir. Bundan şu sonuç çıkar: Devlet içindeki bütün mücadeleler, demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki mücadele, oy hakkı vb. için mücadele, çeşitli sınıfların kendi aralarında yürüttükleri gerçek mücadelelerin büründüğü illüzyon biçimlerden başka bir şey değildir (her ne kadar bu konuda Fransız-Alman Yıllıkları ve Kutsal Ailede yeterince yol gösterildiyse de, Alman teorisyenleri bunu akıllarından bile geçirmemektedirler). Dahası, egemenlik uğruna mücadele eden her sınıf, proletaryanın durumunda söz konusu olduğu gibi, kendi egemenliği bütün eski toplum biçiminin ve genel olarak egemenliğin hepten ortadan kalkmasını şart koşuyor olsa bile, kendi çıkarını genel çıkar olarak göstermek üzere ilk önce siyasal iktidarı kendisi için zaptetmesi lâzımdır ki ilk fırsatta bunu yapmaya zorlanır.
Bireyler yalnızca kendilerine özgü çıkarların peşinde oldukları için -ki bireyler açısından kendilerine özgü çıkarları ortak toplumsal çıkarlarıyla örtüşmez, (genel denilen, aslında, ortak toplumsal yaşamın illüzyon biçimidir)- ortak toplumsal çıkar, insana yabancı ve insandan bağımsız bir çıkar olarak, kendine özgü ve tuhaf bir genel çıkar olarak bireylere zorla kabul ettirilir. Ya da bireyler, demokraside olduğu gibi, bu uyuşmazlık içinde kalmak zorundadırlar. Öte yandan, bu kendine özgü çıkarların -ki bu çıkarlar, sürekli olarak, ortak toplumsal ve ortak toplumsal sanılan çıkarlarla gerçekten ters düşer- pratikteki mücadelesi, aldatıcı genel çıkarın devlet biçimindeki pratik müdahalesi ve kontrolünü zorunlu kılar.[3]
Son olarak, işbölümünün bize ilk örneğini sunduğu şey şudur: İnsanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece, yani, kendine özgü çıkarlar ile ortak çıkar arasında yarılma olduğu sürece, dolayısıyla, faaliyet gönüllü olarak değil de doğanın gereği olarak bölündüğü sürece, insanın kendi eylemi, insan tarafından kontrol edilecek yerde onu köleleştiren, insana karşı duran yabancı bir güce dönüşür. Gerçekten de, işbölümü ortaya çıkar çıkmaz, herkesin kendisine özgü, yalnızca kendine ait bir faaliyet alanı olur. Bu faaliyet alanı ona zorla dayatılır ve kimse bu alanın dışına kaçamaz. Kişi avcıdır, balıkçıdır, çobandır ya da eleştirmendir, eğer geçim araçlarını yitirmek istemiyorsa, işini sürdürmek zorundadır. Oysa komünist toplumda, yani kimsenin sınırlanmış bir faaliyet alanının içine hapsolmadığı, herkesin arzu ettiği bir dalda işin üstesinden gelebileceği toplumda, toplum genel üretimi düzenler. Böylece, bugün başka bir şey, yarın başka bir şey yapmak, hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmak durumunda kalmadan, akla estikçe, sabahleyin avlanmak, öğleden sonra balık tutmak, akşam sığır yetiştiriciliği yapmak, yemekten sonra da eleştiri yazmak mümkün olur.
Toplumsal faaliyetin bu şekilde kalıplanıp sabitlenmesi, kendi ürettiklerimizin, bizim kontrolümüz dışında büyüyen, beklentilerimize karşı koyan, hesaplarımızı boşa çıkaran, bizim üstümüzde yer alan nesnel bir güç olarak bu şekilde pekişmesi, şimdiye kadarki tarihsel gelişmenin başta gelen faktörlerinden biridir. Toplumsal güç, yani farklı bireylerin yer aldığı ve işbölümünün belirlediği işbirliği sayesinde çoğalmış olan üretici güç, bu bireylere, kendi birleşik güçleri gibi görünmez. Çünkü bu bireylerin işbirliği, gönüllü olarak değil, doğal olarak ortaya çıkmıştır. Bu toplumsal güç, yani üretici güç, bu bireylere, kendilerinin dışında yer alan, nereden gelip nereye gittiğini bilmedikleri, bu yüzden de kontrol edemedikleri, tersine, insanların irade ve eyleminden bağımsız bir dizi kendine özgü evrelerden geçen, hatta insanların bu irade ve eylemine hükmeden yabancı bir güç gibi görünür.[4] Yoksa sözgelimi mülkiyet, bir tarihe nasıl sahip olabilir ve nasıl değişik biçimler alabilirdi ki? Örneğin toprak mülkiyeti, önceden gelen farklı koşullara göre, nasıl Fransada bölük pörçükken az sayıda ellerde merkezileşmeye, İngilterede ise az ellerde merkezileşmişken, bugün fiilen olduğu gibi, parçalanmaya doğru yol alabilirdi? Ya da yine nasıl olur da, değişik birey ve ülke ürünlerinin mübadelesinden başka bir şey olmayan ticaret, arz ve talep ilişkisiyle bütün dünyaya hükmedebilirdi? Arz ve talep ilişkisi öylesine bir ilişkidir ki, bir İngiliz ekonomistine göre, yeryüzü üzerinde kadim çağlardan kalma bir alınyazısı gibi havada dolaşıp durur, görünmez bir elle insanlara talih ve talihsizlik dağıtır, imparatorluklar kurar, imparatorluklar yıkar, ulusları yükseltir, ulusları çökertir. Oysa bu temelin, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla, üretimin komünistçe düzenlenmesiyle (yani, insanların kendisinin ürettiği nesneler ile insanlar arasındaki yabancılaşmış ilişkinin yok edilmesiyle), arz ve talep ilişkisinin kudreti hiçe iner, böylece insanlar, mübadeleyi, üretimi, karşılıklı ilişki tarzlarını yeniden kendi kontrolleri altına alırlar.
[5. Komünizmin Maddi Öncülü Olarak Üretici Güçlerin Gelişmesi]
Filozofların anlayabilecekleri bir terim kullanmak gerekirse, bu yabancılaşma, haliyle, ancak iki pratik koşul varsa ortadan kaldırılabilir. Yabancılaşmanın tahammül edilemez bir kudret, yani insanların ona karşı devrim yapacağı bir kudret haline gelmesi için insanlığın büyük yığınını mülksüz bırakmış olması, aynı zamanda, mevcut zenginlik ve kültür dünyasının çelişkilerini üretmiş olması gerekir. Her iki koşul da, üretici güçlerde büyük bir artışı, yani üretici güçlerde yüksek bir gelişme derecesini varsayar.
Öte yandan, üretici güçlerin bu düzeydeki gelişmesi, (ki bizatihi bu gelişme, insanların güncel ampirik varoluşlarının, yerel değil de dünyatarihsel bağlamda belirdiğini ima eder) mutlaka gerekli bir pratik koşuldur. Çünkü bu gerçekleşmeden, yokluk sadece genelleştirilmiş olur. Yoksunlukla birlikte ihtiyaçlar için mücadele ve bütün o eski melânet zorunlu olarak yeniden üretilir. Dahası, ancak üretici güçlerin bu evrensel gelişmesi sayesindedir ki, insanlar arasında evrensel bir ilişki kurulabilir. İnsanlar arasındaki evrensel ilişki, bütün uluslarda aynı anda mülksüz yığınlar olgusunu (evrensel rekabet) yaratır, her ulusu öteki ulusların devrimlerine bağımlı kılar ve yerel bireylerin yerine dünya-tarihsel bireyleri, ampirik olarak evrensel bireyleri koyar.
Bu gerçekleşmeksizin, birincisi, komünizm ancak yerel bir olgu olarak varlık bulabilir. İkincisi, bizatihi ilişki güçleri, evrensel, dolayısıyla tahammül edilemez kudret olarak gelişemeyip hurafelerle çevrili yerli koşullar olarak kalır. Üçüncüsü, ilişkinin her yayılması, yerel komünizmi ortadan kaldırır.
Ampirik olarak, komünizm, ancak egemen halkların hep birlikte ve aynı anda bir eylemi olarak mümkündür. Ki bu eylem, üretici güçlerin evrensel gelişmişliğini ve üretici güçlere bağlı olan dünyasal ilişkiyi önceden hazır varsayar.
Bize göre komünizm, ne kurulacak bir düzen, ne de gerçeğin kendisini uydurmak zorunda olduğu bir idealdir. Biz, şimdiki durumu kaldırıp atan gerçek harekete komünizm diyoruz. Bu hareketin koşulları, şu anda varolan öncüllerden çıkar.
Önceki bütün tarihsel aşamalarda herhangi bir verili anda varolan üretici güçler tarafından belirlenen ilişki biçimi -ki ilişki biçimi de dönüp üretici güçleri belirler- sivil toplumdur. Yukarıda söylediğimiz gibi, sivil toplumun öncülü, temeli basit aile ve klan denilen çok bileşenli ailedir. Bu toplumun daha kesin tanımlamalarını yukarıda sıraladık. Burada daha şimdiden görüyoruz ki, sivil toplum, bütün tarihin gerçek kaynağı ve gerçek sahnesidir. Gerçek ilişkileri bir kenara bırakıp, kendisini gürültülü prens ve devlet olaylarıyla sınırlayan şimdiye kadarki tarih anlayışının ne büyük bir saçmalık olduğunu anlıyoruz.
Buraya kadar esas olarak insan faaliyetinin yalnızca bir yönünü, insanın doğayı yeniden biçimlendirişini ele aldık. Öteki yön, insanın insanı yeniden biçimlendirişi...[5]
Devletin kökeni ve devletin sivil toplumla ilişkisi.[6]
[6. Materyalist Tarih Anlayışının Sonuçları: Tarihsel Sürecin Sürekliliği, Tarihin Dünya Tarihine Dönüşmesi, Komünist Devrimin Zorunluluğu]
Tarih, geçmiş kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan malzemeleri, sermayeleri, üretici güçleri kullanan farklı kuşakların ardarda gelişinden başka bir şey değildir. Bu bakımdan, her kuşak, bir yandan, geleneksel faaliyeti tamamen değişmiş koşullar içinde sürdürür, öte yandan, eski koşulları tamamen değişmiş bir faaliyetle değiştirir. Bu olgu, zihinde öylesine çarpıtılabilir ki, bir sonraki tarih bir önceki tarihin amacı haline getirilir. Örneğin, Amerikanın keşfine, Fransız devriminin patlamasına yardım etme amacı atfedilir. Böylece tarih, kendine özel amaçlar edinir ve öteki kişiler gibi bir kişi (yani Öz-bilinç, Eleştiri, Eşi benzeri olmayan, vb.) haline gelir. Oysa geçmiş tarihe mukadderat, amaç, tohum, fikir gibi sözcüklerle işaret edilmesi, daha sonraki tarihten çıkarılan bir soyutlamadan, daha önceki tarihin daha sonraki tarih üzerinde yaptığı aktif etkiden çıkarılan bir soyutlamadan başka bir şey değildir.
Bu gelişmenin seyri içinde birbirleri üzerine etki yapan ayrı ayrı alanlar daha da genişledikçe, gelişmiş üretim tarzı, karşılıklı ilişki ve bunların doğal olarak yol açtığı değişik uluslar arasındaki işbölümü tarafından çeşitli ulusların başlangıçtaki yalıtık halleri daha çok yıkıldıkça, tarih de gittikçe daha çok dünya tarihine dönüşür. Öyle ki, sözgelimi, eğer İngilterede, Hindistan ve Çindeki sayısız işçinin ekmeğini elinden alan ve bu imparatorlukların bütün yaşayış biçimini altüst eden bir makine icat edilirse, bu icat dünya-tarihsel bir olgu olur. Aynı şekilde, şeker ve kahve, 19. yüzyılda dünya-tarihsel önemlerini şöyle kanıtlamışlardır: Napolyonun Kıta Sistemi yüzünden bu ürünlerin yokluğu, Almanların Napolyona karşı ayaklanmasına yol açmış ve böylece şanlı 1813 Kurtuluş Savaşlarının gerçek temeli haline gelmiştir. Bundan şu anlaşılıyor ki, tarihin dünya tarihi haline dönüşmesi, öz-bilinçin, dünya tininin ya da herhangi bir başka metafizik hayaletin soyut işi değil, fakat tamamen maddi, ampirik olarak doğrulanabilir bir olgudur, her bireyin gelip giderek, yiyip içip giyinerek kanıtladığı bir olgudur.
Tarihte şimdiye kadar ampirik olarak kesin bir gerçektir ki, tekil bireyler, faaliyetlerinin dünya-tarihsel faaliyete genişlemesiyle birlikte, kendilerine yabancı bir gücün (evrensel ruh, vb., dedikleri şeyin kötü bir oyunu gibi algıladıkları baskının), gittikçe daha çok esiri olmuşlardır. Gittikçe devleşen bu kudret kendini, en son kademede, dünya pazarı olarak ortaya koyar. Ama aynı derecede ampirik olarak tespit edilmiştir ki, mevcut toplumsal durumun ve mevcut düzenle aynı şey demek olan özel mülkiyetin komünist devrimle ortadan kaldırılmasıyla, Alman teoricilerini şaşkına çeviren bu kudret yokolacaktır. O zaman, tarih dünya tarihine dönüştüğü ölçüde her bir bireyin özgürleşmesi gerçekleşecektir.[7]
Bu söylediklerimizden açıkça ortaya çıkar ki, bireyin gerçek düşünsel zenginliği tamamen bireyin reel bağlantılarının zenginliğine bağlıdır. İşte ancak o zaman, her bir birey, çeşitli ulusal ve yerel engellerden özgürleşecek, bütün dünyanın maddi ve zihinsel üretimiyle pratik bağlantılar içine girecek ve bütün dünyanın çok yönlü üretiminden (insan yaratımları) yararlanma yeteneğini elde edecektir. Bireylerin dünya-tarihsel işbirliğinin doğal biçimi çok yönlü bağımlılıktır. Bireylerin dünya-tarihsel işbirliği, insanların karşılıklı eylemlerinden doğan, şimdiye kadar tamamen yabancı güçler olarak insanlara hükmedip onları korkutan bu güçler üzerinde, komünist devrimle denetim ve bilinçli egemenlik kuracaktır.
Şimdi bu görüş, yine, zihinde kurgulanmış ve idealist bir tarzda, yani fantastik biçimde insanlığın kendi kendini üretmesi (özne olarak toplum) diye ifade edilebilir. Bu suretle, birbirleriyle ilişki halinde bulunan bireyler serisinin peşpeşe gelişi, bu kendi kendini üretme muammasını başaran bir tek birey olarak anlaşılabilir. Burada açıktır ki, bireyler, fiziksel ve zihinsel olarak birbirlerini yaratırlar, ama ne Aziz Brunodaki saçma anlamda, ne de eşi benzeri olmayan anlamında, yaratılmış insan anlamında kendilerini yaratırlar.
Ana hatlarını verdiğimiz bu tarih anlayışından şu sonuçları da elde ederiz:
1. Üretici güçlerin gelişmesinde öyle bir aşama gelir ki, bu aşamada, mevcut ilişkiler çerçevesi içinde ancak zarar veren, artık üretici olmaktan çıkıp yıkıcı güçler haline gelen (makine, para) üretici güçler ve ilişki araçları ortaya çıkar. Bununla bağlı olarak, avantajlarından yararlanmaksızın toplumun bütün yükünü taşıyan, toplumdan dışlanan ve bütün öteki sınıflara karşı en açık bir uzlaşmazlık durumuna zorlanan bir sınıf doğar. Köklü bir devrimin gerekliliği bilinci, komünist bilinç, toplumun çoğunluğunun oluşturduğu bu sınıfın içinden fışkırır. Bu bilinç, şüphesiz, bu sınıfın içinde bulunduğu durumu görüp anlayan öteki sınıflara mensup kişilerde de doğabilir.
2. Belirli üretici güçler belirli koşullar altında işletilebilir ki, bu koşullar, toplumdaki belirli bir sınıfın egemenliğinin koşullarıdır. Egemen sınıfın mülkiyet sahibi oluşundan ileri gelen toplumsal kudreti, her özgül durumda, pratik-idealist ifadesini devlet biçiminde bulur. Bunun içindir ki, her devrimci savaşım, o zamana kadar iktidarda olan sınıfa karşı yönelir.
3. Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Sorun bu faaliyetin sadece değişik bir dağıtımıydı, emeğin öteki kişiler arasında yeni bir dağıtımıydı. Oysa komünist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, emeği ortadan kaldırır. Komünist devrim, her türlü sınıf egemenliğini sınıfların kendileriyle birlikte ortadan kaldırır. Çünkü bu devrim, toplum içinde artık bir sınıf olarak sayılmayan, artık bir sınıf olarak tanınmayan, mevcut toplum içindeki bütün sınıfların, bütün milliyetlerin, vb. erimesinin ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir.
4. Hem bu komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi için, hem de davanın başarısı için insanların yığınsal çapta dönüşüm geçirmesi gereklidir. Böyle bir dönüşüm, ancak pratik bir hareket içinde, bir devrim içinde hayata geçebilir. Bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıf başka bir yolla devrilemediği için değil, fakat aynı zamanda, deviren sınıf ancak bir devrim aracılığıyla kendini geçmiş çağlardan beri birikegelen pislikten arındırarak toplumu yeni temeller üzerinde kurmaya uygun hale getirebileceği için de gereklidir. [1] K. Marks, F. Engels, Alman İdeolojisi, Kasım 1845-Ağustos 1846, MESY, (İng.) c. 1, s.34-41. [2] Köşeli parantez içindeki başlıklar Progress Publishers (İlerleme Yayınları Sovyetler Birliği Komünist Partisinin yabancı dilde yayın yapan merkezi yayınevi) tarafından eklenmiştir-YZ. [3] Son iki paragraf Engels tarafından eklenmiştir-YZ. [4] Marks, bu cümlenin kenarına, bu paragraf bittikten sonraki bölümde verilen ilk dört paragrafı eklemiştir YZ. [5] Sayfa kenarına Marks İlişki ve üretici güçler notunu düşmüş YZ. [6] Sayfanın gerisi boş bırakılmış YZ. [7] Bilincin üretimi üstünde Marksın kenar notu |