TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ

 

TÜRKİYE İÇİN TKP ZORUNLUDUR

R. Yürükoğlu

12 Mayıs 2001

Dünyada olağanüstü bir hızla gelişen üretken güçlerin çapı ve üretim süreçlerinin giderek birbirine bağlanması, ekonominin küreselleşmesini getirmiştir. Bu, geri döndürülemez bir gelişmedir. Ve bu nesnel eğilim, komünizmi içinde taşıyan, komünizmi yakınlaştıran, komünizmi giderek zorunluluk durumuna getirecek olan eğilimdir.

Küreselleşme eğilimi, dünya pazarlarında kim etkinse, onun eliyle yürümektedir. Dolayısıyla, bugün emperyalizm eliyle yürümektedir. Bu ikisini birbirinden ayırabilmek, günümüz dünyasını ve yarınları anlayabilmede ve sahte devrimci konumlar almamada kilittir.

Bu nesnel sürece emperyalizmin getirdiği olumsuzlukları ortaya koymak ve bu olumsuzluklara karşı mücadele vermek görevimiz vardır. Bu olumsuzluklar, kısaca, ‘yeni dünya düzeni’ olarak adlandırılmaktadır.

Marks’ın çok güzel söylediği gibi, kapitalizmin en önemli yapısal özelliği, onun “yıkıcı yaratıcılığı”dır. Kapitalizm, yıkmadan yaratamaz, yaratmadan yaşayamaz, ekonomiyi içeriden devrimcileştirmeden var olamaz.

Kapitalist ekonomiyi sürekli bir biçimde değiştiren ve yenileyen güç nedir?

Kapitalist ekonomiyi sürekli bir biçimde değiştiren ve yenileyen güç, genel olarak, üretkenlik artışıdır. Teknolojik değişim ya da yeni fikirler. Ki bunların tümü de, kafa emeğince üretilir ve kafa ve kol emeğince üretime uygulanır.

Dolayısıyla, kapitalizmin ulaştığı her gelişme aşamasında sermayenin ve emeğin alması gereken gelir payı hesaplanabilir.

Şimdi, bu ve bununla bağlı açılardan, ülkemizdeki duruma bakalım. 

1980-SONRASI YAPIM ENDÜSTRİSİ  

Yapım endüstrisinin 1980 sonrası dışa açılım sürecini sermaye birikimi, bölüşüm ilişkileri ve fiyatlama açısından ele alırsak, Marks’ın yukarıdaki saptamasının doğruluğunu ve ülkemizin neden birleşik, güçlü, düşüncesini yenilemiş ve legal bir TKP’ye zorunlu olduğunu daha iyi anlarız.

1980 sonrası, Türkiye ekonomisinin, iç talebe dönük ithal ikameci endüstrileşmeyi bırakarak ihracata yöneldiği ve dış pazarlarla eklemlendiği dönemdir.

Bu dönem için yapım endüstrisi üzerine yapılan çalışmalar, bu sektörde, özellikle dışa açılım altında, beliren en önemli sorunun, üretkenlik artışlarıyla istihdam ve ücretler arasında bir ilişki kurulamaması olduğunu göstermektedir. Örneğin, 1980-1996 arasında işgücü başına reel katma değer üretiminin % 87.4 artmasına karşın, reel ücretlerin, 1996 itibariyle, 1980 düzeyine ancak ulaştığı; işgücü istihdamının da dönem boyunca toplam olarak ancak, % 31.8 oranında arttığı görülmektedir.

Bu çok çarpıcı gerçekler, yerli oligarşinin, halkı kandırmak için yıllardır ısrarla kullandığı bir tezin ne denli yalan olduğunu ortaya koymaktadır. Ne der her zaman burjuvazi? ‘Sendikalar ve işçiler, yüksek ücret artışları istemeyin, ücret artışlarını verimlilik artışına bağlayın.’ Ancak görülüyor ki, ücret artışlarını verimlilik artışına bağlamayan burjuvazinin kendisidir.

Sonra, Türkiye yapım endüstrisine tekellerin egemen olduğunu hepimiz biliriz. (DİE'nin, kamu işletmelerinin tümünü ve özel sektörde 10’dan fazla işçi çalıştıran işyerlerini ele aldığı yoğunlaşma endekslerine göre, yapım endüstrisinin yarısı tekelci durumdadır.) Ancak, bunun getirdiği, yine çok çarpıcı bir gerçeğe yeterince dikkat vermeyiz: Tekelci fiyatlama olanağı. 1980 sonrasında yapım endüstrisinde kar marjlarının korunmasının, hatta yükselmesinin ana nedeni, tekelci fiyatlamadır. Tekelci yapılar, tekelci fiyatlama yoluyla, kar marjlarını arttırmanın yanı sıra, maliyet artışlarını da tüketiciye yansıtmaktadırlar.

1   Yapım endüstrisi alt-sektörleri 

Yapım endüstrisinin 1980 sonrası gelişimini daha iyi izleyebilmek için, önce, yapım endüstrisinin 29 alt sektörünün, pazar payları açısından nasıl ayrıştığını görelim. Bu, şöyle bir yöntemle yapılmaktadır: Her alt sektördeki en büyük 4 işletmenin, satış geliri içindeki payının göreli büyüklüğü, sektörün “yoğunlaşma” düzeyinin ölçütü olarak kabul edilmektedir.

Buna göre, en büyük 4 işletmenin yoğunlaşma oranları (CR4) % 30'un altında olan sektörler rekabetçi, % 30'un üstünde olan sektörler ise tekelci olarak nitelenmektedir. (Bkz. Boratav, Yeldan ve Köse 2000 ve Yeldan ve Köse 1999. Bu çalışmalarda CR4 oranları % 50'nin üstünde olan sektörler de oligopolcü olarak nitelendirilmiştir.)

Bu noktada ilk gözlemimiz, 1980’de tekelci konumda olan sektörlerin, 1996 verileriyle (DİE'nin yoğunlaşma üzerine verileri 1997'de yeni sınıflamaya geçtiğinden, karşılaştırılabilir en son veriler 1996 yılında sona ermektedir) karşılaştırıldığında, tekelciliklerini sürdürmekte olduklarıdır.

Yoğunlaşma oranları açısından bakıldığında, 1980'de 29 alt sektörden 18'i tekelcidir, 8 alt sektör ise oligopolcüdür. 1996 yılına gelindiğinde, bu ayrışımda önemli bir değişiklik olmamıştır. Yalnızca ‘kağıt ve kağıt ürünleri’ ve ‘diğer yapım’ dallarında tekelci konumdan, rekabetçi konuma geçiş görülmektedir. Bunun yanı sıra, yoğunlaşma oranları yükselen sektörler (tütün, basım yayıncılık, ‘diğer petrol ve kömür ürünleri,’ mesleki aletler) ve rekabetçi konumdan tekelci konuma geçen ayakkabı gibi sektörler de vardır.

Yukarıdaki ayırım temelinde, 1996 yılında, tekelci sektörler, yapım endüstrisi toplam katma değerinin % 51'ini, istihdamın ise % 31'ini karşılamıştır.

Duruma alt sektörler açısından yakından bakarsak, 1996'da yoğunlaşma oranları en yüksek sektörler şunlardır: 

                   Petrol Rafinerileri                   % 98.0

                   Lastik ve Plastik % 75.5

                   Diğer Petrol Ürünleri       % 63.4

                   Tütün Sanayi    % 60.9

                   Baskı ve Yayıncılık                   % 57.5

 Bunlar arasında bir kamu tekeli olan Petrol Rafinerileri’ni bir yana bırakırsak, sektör içinde kamu payı, yoğunlaşma açısından belirleyici bir öğe değildir. Kamu işletmelerinin yukarıdaki sektörler içindeki üretim payı, Lastik ve Plastik için % 2; Diğer Petrol Ürünleri için % 3; Tütün Sanayi için % 47; Basım Yayıncılık için ise % 8’dir.

Yukarıda, tekellerin ekonomiye tekelci fiyatlama dayattığından söz etmiştik. Bunun sonucu, tekelleşmiş sektörlerde daha yüksek karlar elde edilmesidir. Dolayısıyla, sektörel kar marjları tekelci sektörlerde daha yüksektir. Özel bir konumu olan petrol rafinerilerini yine dışarıda tutarsak, 1996 yılında en yüksek kar marjı veren sektörlerin Toprak Ürünleri (0.97), Metal Dışı Mineraller (0.74), Mesleki Aletler (0.71), Lastik ve Plastik (0.67), ve Diğer Kimya Sanayi (0.65) olduğunu görmekteyiz. 

Yapım endüstrisinin 1980 sonrasında dışa açılmasıyla birlikte, dış ticaret hacmi hemen hemen tüm sektörlerde artmıştır. Kar marjları daralmamış, tersine sermayenin karlılığı sürmüştür. Bu demektir ki, yapım endüstrisi, 1980 sonrası dışa açılma sürecine, hem de karlılığını yükselterek uyum sağlamıştır.

Şimdi, konunun can alıcı yönüne geliyoruz. Söz konusu dönem boyunca kar marjlarındaki artışın, işgücü açısından karşılığı, ücretlerin sektörel katma değerden aldığı payın giderek artması değil, düşmesi olmuştur. 1980 ve 1997 verilerini karşılaştırırsak, ücretlerin katma değer içindeki payı, yapım endüstrisinin 28 alt sektöründen, 26’sında düşmüştür. 1980’e göre 1997’de ücret paylarında artış gösteren yalnızca iki alt sektör vardır: Diğer Petrol ve Kömür ürünleri (% 11’den % 16’ya) ve Cam Endüstrisi (% 26’dan % 32’ye). 1980’e göre 1997’de ücret paylarında en yoğun daralma yaşayan sektörler ise Basım Yayımcılık (% 52’den % 16’ya), Taşıt Araçları (% 51’den % 21’e) ve Demir Çelik endüstrisidir (% 46’dan % 18’e). Bu sektörlerin ortak özelliği, her üçünün de tekelci konumda olmalarıdır. Basım Yayımcılık sektöründe yoğunlaşma oranı 1980’de % 36.5’den, 1996’da % 57.4’e yükselmiş; dolayısıyla sektör, oligopolcü nitelik kazanmıştır. Yine, söz konusu üç sektörde de kar marjları hızla artmış ve 1997’de, 1980 düzeyinin yaklaşık iki katına çıkmıştır.

Bu sayılar neyi göstermektedir, ya da daha doğru bir deyişle, neyi kanıtlamaktadır? Hepimizin teorik bir yaklaşım olarak bildiği ya da yaşamdaki olgulara bakarak sezinlediği bir gerçeği, sayılarla kanıtlamaktadır: Tekellerin egemenliği altındaki ekonomi, yalnızca topluma tekelci fiyatlama dayatmakla kalmamakta, aynı zamanda tüm ekonomide ücretlerin katma değerden aldığı payı düşürmekte, ücretlerin ekonomik öğeler içindeki göreceli yerini küçültmektedir. Bunun sonucu, ülkenin en büyük sınıfı olan işçilerin konumunda hızlı bir ‘göreceli kötüleme’ yaşanmaktadır.

Bu da, yine yıllardır yazıp söylediğimiz bir gerçeği kanıtlamaktadır: Ekonominin büyümesi, başarılı dışa açılma vb., bunların hepsi asıl olarak Türkiye işçisinin sırtından gerçekleşmektedir. 

2   1980 Sonrasının Büyüme-Kriz Dönemleri 

Ekonominin 1980 sonrası gelişmesi kabaca 3 döneme ayrılabilir. Birincisi, 1981-87 arasında dış ticaret rejiminin serbestleştirildiği, yapım endüstrisinin ihracata yöneldiği, ‘dışa açılım’ dönemidir. Bu dönem, 1988’deki ekonomik durgunlukla bitmiştir.

İkinci dönem, 1989-93’ün ‘finansal serbestleşme’ dönemidir. Kambiyo denetimlerinin kaldırılarak sermaye hareketlerinin ‘özgürleştirildiği’ bu dönem, 1994’ün mali (döviz) krizi ile bitmiştir.

Üçüncü dönem, ekonominin yeniden kısa vadeli sermaye kaynaklı büyümeye döndüğü 1995 -1997 arasında yaşanmıştır. Bu dönem de, Doğu Asya ve Rusya krizlerinin etkilerinin yansımalarıyla derinleşen 1998-99 ekonomik kriziyle son bulmuştur.

Bu evrelerin yapım endüstrisindeki sonuçlarına bakarsak, ilk çarpıcı gözlem, tekelci konumdaki sektörlerin, yapım endüstrisi toplamı içindeki yüksek ağırlığıdır. Tekelci sektörler, 1997’de yapım endüstrisi toplam katma değer üretiminin % 52’sini, toplam istihdamın da % 35’ini karşılamaktadır. Bu arada, kamu işletmeciliğinin payı, 1980-1997 arasında, rekabetçi sektörlerde % 15’den % 4’e, tekelci sektörlerde de % 62’den % 42’ye düşmüştür.

Yeniden dönemlere dönersek, birinci dönem, 1980-88 ‘Yapısal Uyum Programı’ ve dışa açılma dönemidir. Ocak 1980 reform paketi, kısa dönemli istikrarın yanı sıra, asıl olarak ekonomiyi özel sektör öncülüğüne bırakmayı hedeflemişti. Bu dönemin toplumsal bölüşüm ilişkileri açısından temel özelliği, ücretlerin düşürülmesi yoluyla iç talebin daraltılarak, dış pazarlara ihraç edilecek artık yaratılmasıdır. Reel ücretler, sendikal hareketin olanaklarının daraltılması yoluyla düşürülmüştür. Böylece, ücretli emeğin yapım endüstrisi katma değeri içindeki payı, özel sektörde % 27.5’den, 1987’de % 17’ye; kamu sektöründe de % 25.0’den % 13.0’e düşmüştür. (Yeldan ve Köse, 1999)

Bu dönemde yapım endüstrisi hızla dışa açılmıştır. Reel işgücü üretkenliği (ücretle işçi başına düşen reel katma değer üretimi oranı), dışa açılım altında rekabetçi sektörlerde yıllık ortalama % 8.8, tekelci sektörlerde ise % 12.7 artış göstermiştir. Ancak, daha önce de değindiğimiz gibi, reel ücretler üretkenlik artışlarının gerisinde kalmış ve rekabetçi sektörlerde yıllık ortalama % 1.9, tekelci sektörlerde de % 3.2 düşmüştür. Tabii bunun karşılığı olarak da, brüt kar marjları, 1981-88 dönemi ortalaması olarak, rekabetçi sektörlerde % 28’den % 33’e, tekelci sektörlerde de % 34’den % 46’ya yükselmiştir.

Bu dönemin bir başka özelliği, endüstride ücretlerin bastırılmasına dayalı bu “klasik” birikim modelinin, ihracatçı sektörlere yönelik vergi iadesi, ithal girdilerinde vergi muafiyeti ve teşviklendirilmiş kredi kullanımı gibi mekanizmalarla desteklenmesidir.

Ne var ki, tüm bunlara karşın, gerekli sabit sermaye yatırımlarını tam anlamıyla sağlayamayan ve ücretlerin daraltılmasına dayalı bu yapı, 1988’le birlikte siyasal-toplumsal gerçeklerle çatışmaya başlamıştır.

1988, Türkiye'de sendikal hareketin yükseldiği ve örgütlü işçi kazanımlarının arttığı bir dönemin başlangıcıdır. 1993 yılına dek süren bu dönem aynı zamanda, dış sermayeyle beslenen ikinci büyüme dönemidir. 1988-1993 arasında yapım endüstrisinde reel ücretler toplam % 162.3 artmıştır. Böylece, ücretlerin yapım endüstrisi katma değeri içindeki payı rekabetçi sektörlerde % 23’e, tekelci sektörlerde de % 21’e yükselmiştir. Bu dönemde, ücret artışları, emek üretkenliğindeki artışla uyumlu bir gelişme göstermiştir.  Ancak, şunu da eklemek gerekir ki, bu uyum, yine de ‘gecikmiş’ bir uyumdur. Çünkü, emek üretkenliğindeki (işçi başına reel katma değer) artış özellikle 1984’den başlayarak hızlanmıştır, ama bunun işçi ücretlerine yansıması 1989’a dek ‘gecikmiştir.’ 1984’den 1993’e dek, emek üretkenliğindeki toplam reel artış, % 183.6’ya ulaşmıştır (Voyvoda ve Yeldan, 1999). Dolayısıyla, artan ücretler, emek üretkenliğindeki artışla birlikte düşünüldüğünde, sermayenin, dönem boyunca konumunu koruduğu görülür. Nitekim, kar marjları 1989 sonrasında hızlı bir artış göstermiş ve dönem ortalaması, rekabetçi sektörlerde % 39’a, tekelci sektörlerde de % 49’a ulaşmıştır.

1989 sonrasında, yüksek faiz ve düşük kur aracılığıyla uyarılan kısa vadeli (spekülatif) yabancı sermaye, bir yandan kamu açıklarını finanse etmiş, bir yandan da ekonominin ithalat ve tüketim kapasitesini genişletmiştir. Ancak, sabit sermaye yatırımlarının finansmanı yerine, kısa vadeli, spekülatif nitelikli kazançların öncelik kazanmasına yönelen bu büyüme süreci, 1993’ün son çeyreğinde bir finansal krize dönüşmüştür (Balkan ve Yeldan, 1998; Boratav, Yeldan ve Köse, 2000). Gayri safi yurt içi hasıla % 5.5 küçülürken, enflasyon oranı % 106’ya çıkmış, yapım endüstrisi reel ücretleri de % 30 kadar gerilemiştir.

1994 finansal krizini izleyen yine kısa vadeli sermaye girişlerine dayalı büyüme süreci, sermaye gelirlerinin giderek arttırılabildiği bir ortam getirmiştir. Ve kar marjları 1994-97 arasında rekabetçi sektörlerde korunmuş, tekelci sektörlerde yükselmiş ve dönem ortalaması % 53’e çıkmıştır. Öte yanda, işgücü üretkenliği bir yavaşlama eğilimine girmiştir. İşgücü reel üretkenliği, rekabetçi sektörlerde yılda ortalama % 2.0 gerilerken, tekelci sektörlerdeki artış hızı % 3.2 düzeyinde kalmıştır. Bu da ilginçtir ve tekelci sektörlerde verimlilik artışı yönündeki bunaltıcı baskıyı anlatır. 

3    Sonuçlar 

Veriler, 1980-1997 arası dışa açılımın yaratması beklenen rekabet baskısının tersine, endüstride kar marjlarının yükselme içinde olduğunu göstermektedir. Endüstri kar marjlarındaki bu durumun nedenleri, yalnızca ekonomik işleyişlerde değil, aynı zamanda endüstri sermayesinin küreselleşme sürecinin gereklerine yanıt olarak geliştirdiği siyasal, toplumsal ve ideolojik ‘uyum’ mekanizmalarında da aranmalıdır.

Bu ‘uyum’ mekanizmalarına bu yazıda değinmeyeceğiz. Endüstri sermayesinin, 1980 dışa açılım dönemecinden sonra devlet eliyle geliştirilen bir dizi kurumsal, siyasasal ve ekonomik teşvik sistemiyle yoğun bir “koruma” altına alındığı bir çok araştırmada belgelenmiştir. Örneğin, kamu sektörünün fiyatlama ve teşvik sisteminin yol açtığı kamu sistemi açıkları, sermaye gelirlerinin korunmasına yönelik bir transfer mekanizması olarak çalışmaktadır (Yeldan 1995 ve 1998). Ücretli emeğin sendikal ve siyasal hareketinin sınırlandırılması; ihraç gelirlerine yoğun vergi iadesi ve teşviklendirilmiş kredi kullanımı sistemi; işgücü piyasalarının giderek marjinalleştirilmesi; bir rant transferi olarak işleyen özelleştirme uygulamaları gibi öğeler içeren bu transfer mekanizmaları Boratav 1991, Boratav ve Türel 1993, Boratav, Türel ve Yeldan 1996, Ekinci 1998, Cizre-Sakallıoğlu ve Yeldan 2000 ve Yeldan 2000a ve 2000b tarafından ayrıntılı olarak sergilenmiştir.

Özetle, yapım endüstrisi, 1980 sonrası dışa açılım sürecinde, gerek ticaret politikalarındaki stratejik değişimlere, gerekse ücretler, dış ticaret hadleri ve finansal sistemden kaynaklanan dış şoklara, kar marjlarını arttırarak geliştirdiği bir “ön savunma” aracılığıyla uyum sağlamaktadır.

Böylece, çeşitli nedenlerle ortaya çıkan maliyet artışları fiyatlara doğrudan yansımakta ve işgücü kazanımlarını bir süreç içinde eritmektedir. Öte yanda, göreli fiyat yapısı da (tarım ve küçük endüstri gibi) rekabetçi fiyatlama kurallarına göre çalışan sektörler aleyhine işlemektedir.

Yazımızın başından bu yana değindiğimiz, Türkiye ekonomisinin 1980 sonrasında gösterdiği bazı önemli sonuçları da burada hatırlayalım:

1.      Hep biliriz, burjuvazi, “üretimde verimlilik artışı sağlamadan, ücretlerde artış istemeyin” diye bağırır durur. Ama sayılar göstermektedir ki, verimlilik artışıyla ücretler arasında ilinti kurmayan burjuvazinin kendisidir. Son 20 yıl içinde işçi ücretlerindeki artış, verimlilik artışının gerisinde kalmıştır.

2.      Ekonomiye tekellerin egemenliği, ‘tekelci fiyatlama’ yoluyla en başta ve doğrudan işçi sınıfımızın ve emekçilerin cebine uzanmaktadır.

3.      Endüstri kar marjlarındaki artış karşısında, işçi ücretlerinin katma değerden aldığı pay düşmektedir. Bunda da, tekelci sektörler başı çekmektedir. 

TÜRKİYE - KRİZ 

Dünya ile Türkiye ilişkisi bugün artık globalleşme süreci içinde belirlenmektedir. Son aylarda yaşanan derin kriz de bu çerçevede ortaya çıkmıştır.

Emek hareketinin ve devrimci hareketin bu krizi doğru değerlendirmesi gerekir. Düzen tepetaklak gidiyor, devlet de çürümüştür, öyleyse devrimci durumun eli kulağında yollu değerlendirmelerden kaçınmak gerekir. Dünya komünist hareketinin tarihinde hiçbir şey, bu harekete, ‘kapitalizm battı-batıyor’ yargıları denli zarar vermemiştir.

Kapitalizm krizle yaşar, krizle büyür. ‘Sonul kriz’ gelmedikçe, ki o da ancak kapitalizmin metropol ülkelerinde oluşabilir, krizler, kapitalizmin kendisini yenilemesinin motorudur. Bu kriz derin bir krizdir, ülke kapitalizminin küresel ölçütlere yükselmesinin önünde engel oluşturan ‘arkaik’ sistemlerin (özellikle bankacılık sisteminin) yarattığı bir krizdir. Dolayısıyla ve hele bugün dünyada varolan güçler dengesi içinde, aşılması kaçınılmaz olan bir krizdir. Bu krizin aşılması, ülke kapitalizminin küresel ölçütlere büyük ölçüde yükselmesi demek olacaktır.

Bunlar böyledir de, krizin faturasını asıl olarak işçilere, emekçilere yükleme çabalarına karşı yoğun bir mücadele yürütmek de zorunludur. 

Emek hareketi toparlanıyor 

Deneyimli bir sınıf olan işçi sınıfımız ve onun sendikal örgütleri de bu durumu görmekte, anlamakta ve ona göre taktikler geliştirmektedir. Krizin getirdiği geniş çaplı işten çıkarmalara karşı, gayrı-resmi devalüasyonun yarattığı yoksullaşmaya karşı önlemler getirmektedir. işçi sendikalarının bu yaklaşımını desteklemek komünistlerin görevidir.

Son yirmi yıl içinde işçi sınıfımızın sendikaları, devlet eliyle ve yasalar ve kararnameler yoluyla çok zayıflatıldı. İçinde yaşadığımız süreç, bu olguyu yeniden tersine çevirmeye başlamıştır. Bu gelişmeye destek olmak da komünistlerin görevidir. 

TÜRKİYE’NİN TKP’YE GEREKSİNİMİ VARDIR 

Buraya dek söylenenlerden bir temel sonuç çıkar: Ekonomik büyüme, dışa açılma, dünya devleti olma, vb, bunların tümü asıl olarak Türkiye işçi sınıfının sırtından gerçekleşmektedir. Demek ki, hüneriyle, becerisiyle, çalışmasıyla ülkeyi büyüten odur. Özveriyi yapan odur. Şu son krizde de yine özveri yapması istenen odur.

Bunun karşısında, işçi sınıfının ve emekçi halk katmanlarının ekonomik ve siyasal haklarını gerçekten ve hakkıyla savunabilecek tek parti olan komünist partisi, TKP yasaklıdır.

Artık bu durum değişmelidir.

Halkımızın sezileri de bu yöndedir. “Gelecek seçimlerde hiçbir partiye oy vermeyeceğim” diyenlerin sayısı hızla artmaktadır. Çünkü yok birbirinden bir farkları.

Son 20 yıl içinde Türkiye’nin ekonomik yapısı değişti, toplumu ve toplumsal psikolojisi değişti ve ülke, emperyalist merdivende yukarılara doğru tırmanmaktadır ama Türkiye yine de bir Avrupa ülkesi değildir. Sorunları kolay ortadan kaldırılacak çeşitten değildir. Türkiye, sorunlu bir ülke olmaya devam etmektedir. Parlak gelişmenin yanı sıra, ciddi ve derin çelişkiler vardır. Dünya ölçeğinde rekabetin gerektirdiği sermaye birikimine sahip olmayan tekelci burjuvazi, süper-karlarından işçi sınıfına pay veremiyor, dolayısıyla küçük bir işçi azınlığının dışında, işçinin-emekçinin azgın sömürüsü sürüyor.

İşçilerin yanı sıra, küçük üreticiler, Kürtler, gençler, kadınlar, Aleviler, memurlar, öğretmenler, sağlık görevlileri, emekliler, çocuklar, yani Türkiye halkının tüm kesimleri derin sıkıntılar içindedir, burjuvazinin azgın saldırısı ve sömürüsü ile karşı karşıyadır.

Legal TKP işte bu kesimlerin haklarını savunmak, onları sınıf mücadelesi içinde örgütlemek ve iktidara yürütmek için gereklidir.

Legal TKP, ülkeye gerçek bir demokratikleşme getirmek için gereklidir.

Bu TKP, Sovyet deneyinden gerekli dersleri almış; örgütsel bürokratlaşmayı önde gelen tehlikelerden biri olarak bilincine çıkarmış; bireyselliği (bireyciliği değil) yok etmeyen; eylem birliğini bozmayan farklılıklara tahammül edebilen; günün gerçeklerini yakalamış; burjuvaziyle dans etmeyen ama sol laflar ardında pasifizm de yapmayan; 1920’den gelen ama kendini yenilemiş bir TKP olarak gereklidir.  

Kaynaklar 

Balkan, E. ve E. Yeldan (1998) “Financial Liberalization in Developing Countries: The Turkish Experience” in Medhora, R. ve J. Fanelli (ed.) Financial Liberalization in Developing Countries. Macmillan Press.

Boratav, K., E. Yeldan ve A. Köse (2000) "Globalization, Distribution And Social Policy: Turkey: 1980-1998," CEPA and The New School for Social Research, Working Paper Series, No 20.  New York, February. 

Boratav, K., O. Türel ve E. Yeldan (1 996) "Dilemmas of Structural Adjustment and Environmental Policies under Instability: Post- 1 980 Turkey" World Development, 24(2): 373-393. 

Boratav, K. ve O. Türel (1993) "Turkey" in L. Taylor (ed.) The Rocky Road to Reform Cambridge, Mass. & London: MIT Press. 

Boratav, K. (1991) 1980'li Yıllarda Türkiye'de Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm, Gerçek Yayınevi, Yeni Dizi: 7, Istanbul. 

Bulutay, T. (1995) Employment, Unemployment and Wages in Turkey, ILO/ SIS, Ankara.   

Cizre-Sakallıoğlu, Ü ve E. Yeldan (2000) "Politics, Society and Financial Liberalization: Turkey in the 1990s" Development and Change, 31(l): 481-508. 

Ekinci, N. (1998), "Türkiye Ekonomisinde Gelişmenin Dinamikleri ve Kriz", Toplum ve Bilim No.77 (Yaz): 7-27. 

Filiztekin, A. (1999) "Growth and Dynamics of Productivity in Turkish Manufacturing" Koc University, Department of Economics, mimeo. 

Yeldan, Erinç et al, “1980-Sonrası Türk İmalat Sanayiinin Gelişme dinamikleri Üzerine Gözlemler,” İktisat, İşletme ve Finans. No 176, Kasım 2000.