|
Türkİye Komünİst Partİsİ
PROGRAMATİK TEZLER
TASLAĞI
Eylül 2001
R.
Yürükoğlu
İÇİNDEKİLER
1.
Çağımız devrimler çağıdır
1.1. Bilimsel-Teknolojik Devrim;
Yeni teknolojilerin gelişmekte olan ülkelere etkisi; Bilimsel-teknolojik
devrimin toplumsal gelişme açısından sonuçları;
Mekanik Emekten
Elektroniğe
1.2. İşçi Sınıfının Dünya Stratejisi; Sovyet Sosyalizmi: El Emeğinden
Mekanik Emeğe
1.3. Emperyalizm ve savaş tehlikesi
2.
Türkiye'de kapitalizm
2.1. Türkiye kapitalizminin gelişme özellikleri; 2.2. Türkiye'de
devlet-tekelci kapitalizminin sonuçları
3.
Türkiye'de devrimin karakteri
3.1. Devrimci aşama: İleri demokratik halk devrimi; Siyasal devrim gerçek
demokrasi sorunudur; Neden ``ileri demokratik'' ve neden ``halk devrimi''
3.2. Sınıfların konumu ve
devrimde halkın birliği; Burjuvazi; Küçük
burjuvazi; İşçi Sınıfı; Proletarya hegemonyası ve birlik
4. İleri demokratik istemler-devrimci dönüşümler
4.1. Acil demokratik istemler; 4.2. İşçi sınıfının acil istemleri;
Dış ülkelerdeki işçiler;
4.3. Gençlik;
4.4. Kadın; 4.5. Küçük üreticiler ve kooperatifler;
4.6. Ulusal sorun; 4.7. Alevilik; Ulusal ve dinsel
azınlıkların hakları için savaş; 4.8. Barışçı-bağımsız bir dış
siyaset için; 4.9. Çevre sorunları; 4.10. İleri
demokratik anayasa; Devlet aygıtının örgütlenişinde demokrasi;
Siyasal sistemin örgütlenişinde
demokrasi; 4.11. Genel ekonomik önlemler; 4.12. Demokrasi savaşımının
ve ileri demokratik halk
devrimi programının mantığı
5.
Sosyalizm ve Komünizm
5.1.
Komünizmin Alt Aşaması: Sosyalizm; Sosyalizm
Sınıfsız Toplumdur; Sosyalizm
meta üretimi olmayan toplumdur; Sosyalizmin Başlangıç Döneminde Meta
İlişkileri; Sosyalizm komünizme dönüşüm toplumudur; Tek Ülkede Sosyalizm
Olmaz; Sosyalist devlet proletarya diktatörlüğüdür; 5.2. Sınıfsız Toplum
Komünizm; 5.3. Dünya Devrimi- Kesintisiz Devrim; Sosyalizmin Sonul Zaferi;
5.4. Sosyalist demokrasi; Sosyalizmde demokrasi komünizme ilerleyebilmenin
zorunlu koşuludur; 5.5. Türkiye'de sosyalizm kuruculuğu ve sosyalist
demokrasi
6. Komünist Partisi
1. ÇAĞIMIZ DEVRİMLER ÇAĞIDIR
Günümüzde
kapitalizm, üretken güçleri, 19. yüzyıl endüstri devriminde olduğundan çok
daha büyük değişime uğratarak devrimcileştirmektedir. Bilimsel ve teknolojik
buluşlar, emek-yoğun üretimi, ekonomik büyümenin motoru olmaktan
çıkarmıştır. Bunun sonucunda, ileri kapitalist ülkelerde endüstri
proletaryasının üretim sürecinde oynadığı rol daralmaktadır. Bazı ülkelerde
ise, endüstri işçilerinin sayısında mutlak azalma vardır.
Günümüzde
kapitalizm, teknolojideki devrimler nedeniyle, dünya kapitalist ekonomisinde
büyük değişimler yaratmış, küreselleşmeyi bambaşka bir düzeye yükseltmiştir.
1.1.
Bilimsel-Teknolojik Devrim
Dünya
devrimindeki gecikmenin, dünyada ortaya çıkan olağanüstü değişimlerin ve
Sovyetler Birliğinin de çözülmesinin altında yatan temel etken,
bilimsel-teknolojik devrimdir.
Yeni
teknolojiler yalnızca üretim süreçlerinde değişim yaratmakla kalmamakta,
toplumsal-ekonomik işleyişleri de etkilemektedir.
İletişimdeki
ilerleme, geniş bir alanda (alış-veriş, enformasyon, eğitim, pazarlar ve
ticaret, kentlerde yaşam vb.) büyük bir değişikliğin öncüsüdür. Bu gerçekten
insancıl, özgürleştirici bir teknolojidir.
Elektronik ve
bilgi işleme (bilgisayar, telekomünikasyon, yazılımlar ve sistemler),
biyoteknoloji ve genetik mühendisliği, yeni maddeler, yeni ve yenilenebilir
enerji teknolojileri, teknolojik gelişmenin yeni ve sürekli yenilenen bir
aşamasını temsil etmekte ve ekonomik işleyişlerin giderek genişleyen
bölümüne yayılmaktadır. Bu gelişmeler asıl olarak ileri kapitalist
ekonomilerde gerçekleşmektedir.
Yeni
teknolojilerin gelişmekte olan ülkelere etkisi
Ekonomik
ilişkilerde en önemli değişikliklerden birisi, az gelişmiş ülkelerle dünya
kapitalizminin merkezleri arasında olmuştur. Geçmişte doğal kaynaklar
sunucusu olan az gelişmiş ülkelerde 1970lerden itibaren kapitalizmin
yayılması hızlandı. Bilgisayarlaşma, ulaşım, enformasyon ve haberleşmede
gerçekleşen devrimlerin yardımıyla, uluslararası sermaye, endüstriyel
kapasitesinin giderek büyüyen bir bölümünü dünyanın bu bölgelerine
kaydırmaya başladı. Bu süreçte bazı az gelişmiş ülkeler ekonomik güç
merkezleri oldular. Bu ülkeler yalnızca endüstriyel üretimin yeni merkezleri
olmakla kalmıyor, hızla büyüyen tüketici pazarlarıyla da dünya ticaretinde
giderek artan bir öneme sahip oluyorlar. Dünya kapitalizminin merkezlerinde
işçi sınıfının endüstriyel bölümü küçülürken, yeni endüstrileşmekte olan
ülkelerde büyüyor.
Yeni
teknolojilerin gelişmekte olan ülkelere etkisi, üretim faktörü kaynaklarıyla,
endüstriyel ve teknolojik gelişme düzeyiyle yakından bağlıdır.
Mikroelektronik teknolojilerin geniş ölçüde emildiği Güneydoğu Asya ihracat
yönelimli ekonomilerinden, yeni gelişmelerin aşağı yukarı hiç girmediği
Afrika ülkelerine dek bu alanda geniş bir çeşitlilik vardır.
Dünya
kapitalizminde, az gelişmiş ülkelerin temel ihracatı olan ürünler ve
minerallerin, örneğin bakır, demir, çelik, şeker, pamuk, kauçuk gibi
maddelerin yerini sentetik maddeler almaktadır.
Üretim
yeteneğinde ve ticarette global göreceli avantaj yapısı değişmekte ve az
gelişmiş ülkelerin temel avantajı olan
ucuz emek avantajının önemi
azalmaktadır. Yeni teknolojiler, işgücünü üretim dışına itmekte, nitelikli
işçiyi bile üretimde işe yaramazlaştırmaktadır.
Endüstrileşmiş
ülkelerle, yenilenme hızına ayak uyduramayan az gelişmiş ülkeler arasındaki
bağlar giderek gevşemektedir. Teknolojik uçurum büyümesini sürdürürse, bu
durum, söz konusu az gelişmiş ülkelerin toplumsal-ekonomik çevrenine ve
siyasal koşullarına çok olumsuz bir etki yapacaktır.
Bilimsel-teknolojik devrimin toplumsal gelişme açısından sonuçları
Bilimsel-teknolojik devrimin toplumsal gelişme açısından belli başlı
sonuçları şöyledir:
Birincisi,
üretimde harcanması gereken zaman azalmaktadır. Ancak kapitalizm altında
bunun pratik sonucu işgününün kısalması değil, tersine artık değer
kitlesinin büyümesi olmaktadır. Böyle olmasına karşın, tarihsel bir eğilim
olarak sınıf kavgasıyla işgünü de yavaş yavaş kısalmaktadır.
İkincisi,
üretimde
işçiye gerekesinim azalırken, makinalara artıyor. Bunun da sonucunda
işgününün kısalması gerekirken, tersine, işsizlik büyüyor. Üretken güçlerin
gelişmesi, en önemli üretken güç olan insana karşı çalışıyor!
Üçüncüsü,
emek sürecinde kafa emeği oranı yükseliyor. Bir yanda kafa emeğiyle
çalışanların oranı artıyor, öte yanda eskiden üretim süreci dışında duran
çeşitli entellektüel uğraşlar üretken emek içine giriyor.
Bu üç sonuç,
harcanması gereken emek zamanının azalması, harcanması gereken emek
miktarının azalması ve emeğin niteliğinin değişmesi, tarihsel bir gidiş
olarak şunlara işaret ediyor: Marks'ın ölümsüz yapıtlarında komünizmi
tanımlarken sözü edilen üretimin en
az enerji harcanarak yapılması, insan
yapısına layık üretim ve gerçek
özgürlük dönemi. Bilimsel-teknolojik devrimin, üretken güçlerdeki
gelişmenin zorladığı ve nesnel olarak götürdüğü yön, sınıfsız toplumdur.
Dördüncüsü,
üretimin toplumsal niteliğinin artması,
mülkiyetin toplumsal temelinin
genişlemesini zorluyor. Öyle ki, ileri kapitalist ülkelerde özel
mülkiyet yerine, kollektif kapitalist mülkiyet ya da yalnızca kapitalist
mülkiyet demek daha doğru oluyor.
Beşincisi,
üretim o denli karmaşıklaşıyor ve büyüyor ki, hiçbir ülkenin kaynakları
üretime tek başına yetmiyor, hiçbir ülkenin pazarı kendi üretimini ememiyor.
Bunun sonucunda, artık ülke çapında değil,
dünya çapında üretim ve dağıtım
planlaması gerekiyor. Buna bağlı olarak, sınırlar ve ulus-devlet giderek
üretken güçlerin önünde engel oluşturuyor, gericileşiyor.
Dünya
ekonomisinde 1970lerden bu yana belirginleşen
yapısal değişimin en önemli
özelliği, üretim ve dolaşımın hızla
küreselleşmesi, uluslarüstü tekellerin rolünün artmasıdır.
Ekonominin
küreselleşmesinin önemli bir göstergesi, dünyada üretilen tüm mal ve
hizmetlerin giderek daha büyük bölümünün uluslararası ticarete girmesidir.
Bu durum, ekonomilerin içiçe geçmişliğini de arttırıyor. Uluslararası
ticaret, ulusal devletlerin alanı olmaktan çıkıyor ve giderek artan bölümü
tekellerin mal ve değer akımı biçimini alıyor. Tekellerin dünya çapında
yürüttüğü planlama, üretim, dağıtım ve tüketim süreci ile karşı karşıyayız.
Uluslarüstü
tekellerin birbirleriyle ilişkileri de o denli içiçe geçmiştir ki, karar
alma merkezlerinin sayısı uluslarüstü tekel sayısından
çok daha azdır.
Giderek artan
küreselleşme sonucunda, kapitalizmde merkezci eğilim güç kazanıyor. Bu
durum, merkezkaç eğilimleri yok etmiyor, özellikle az gelişmiş ülke
burjuvazisiyle emperyalist burjuvazi arasındaki çelişkiler derinleşiyor.
Fakat, bugün dünyada hiçbir
burjuvazi, emperyalizmden bağımsız yaşayamaz. Dünya ölçeğinde sermayenin
genişletilmiş yeniden üretimi olmazsa, az gelişmiş ülkelerde üretim ancak
giderek küçülen boyutlarda
sürdürülebilir.
Günümüzde,
ulusal çerçevedeki kapitalizmin iflasını belgeleyen ve gelecek açısından
büyük önem taşıyan bir yenilik vardır. Dünyanın çeşitli yerlerinde bölgesel
birleşmeler ve daha önemlisi, Uluslararası Para Fonu
(IMF), Ekonomik İşbirliği ve Gelişme Örgütü (OECD), Nükleer Enerji
Ajansı (NEA), Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), Gümrük ve Ticaret Genel
Anlaşması (GATT), Dünya Bankası gibi çok sayıda uluslarüstü kuruluş ortaya
çıkmıştır. Bunlar, dünya ekonomisini kollektif olarak düzenleyen
örgütlerdir. Bunlar, emperyalist
dünya kurumlarıdır.
Dünya kapitalist
ekonomisinin genel gidişine kendisini çok daha hızlı uyarlayan finans
kapitalle, ulusal devlet (iç pazarın istemleri) arasındaki uyumsuzluk
giderek vurgu kazanmaktadır. Uluslarüstü tekellerle ulusal devlet arasındaki
çelişki derinleşmektedir. Bu
gelişme, sınırların giderek gerici
bir rol oynadığını, üretim sürecinin giderek
dünya çapında örgütlenmek
istediğini bir kez daha gösteriyor.
Buraya dek
söylenenlerden şu genel sonuç çıkar: Değişik ülkeler sermaye guruplarının
birliğini temsil eden uluslarüstü tekellerin güçlenmesi, uluslarüstü finans
oligarşilerinin gelişmesi, bunların dünya çapındaki işlemlerini düzenleyen
uluslarüstü kurumların ortaya çıkışı, uluslarüstü tekeller arasında
endüstriler, ülkeler ve kıtalar için kavganın keskinleşmesi anlamına
geliyor. Emperyalistler arasında
dünya ekonomik olarak yeniden paylaşılıyor.
Mekanik Emekten Elektroniğe
İçinde
yaşadığımız bilgi çağı, makinalar
çağının sonu anlamına gelmektedir. Bu çağın içeriği, mekanikten elektroniğe
sıçramadır. Elektronik ve modern üretim emeği ortadan kaldırdığından, değer
yasası temelinde işleyen hiçbir toplumsal formasyon bu üretken teknolojiyi
tam anlamıyla kullanamaz.
Üretken güçlerin
bir nitelikten ötekine sıçraması, yeni üretken enerji biçimlerine geçiş
demektir. Yeni üretken enerji biçiminin öğelerinin verili bir tarihsel
zamana girişiyle, toplumsal devrim
çağı başlar. Elektroniğin gelişmesi, dünyayı tam da böyle bir dönemin
eşiğine getirmektedir. Elektronik, toplumu polarize olmaya ve sosyalizme
sıçrama için kendini hazırlamaya itiyor. Elektroniğe bu giderek hızlanan
geçiş, anlatılamaz ölçüde zenginlik yaratırken, aynı zamanda anlatılamaz
ölçüde sefalet yaratıyor. Giderek daha fazla işçi kalıcı olarak
işsizleşiyor.
Dünya tarihinde
içinde bulunduğumuz dönem, ancak, elektronik gerçeğiyle ve modern üretken
enerjinin bütünüyle birlikte ele alındığında anlaşılabilir. Toplumlarda
giderek daha çok görülmeye başlanan toplumsal kutuplaşma ve yıkım, komünizme
yükselmeye hazırlanan dünyanın son
antagonist aşamasıdır.
1.2. İşçi Sınıfının Dünya Stratejisi
Günümüzde işçi sınıfı için dünya ölçeğindeki tek geçerli strateji,
bilimsel-teknolojik devrim üzerine kurulu stratejidir.
Bilimsel-teknolojik devrimin yayılmasını sağlayacak, kapitalist sistemin
açmazlarını savaşla çözmesine karşı duracak ve halkları bilimsel teknolojik
devrimden sosyalist devrime ulaştıracak bir strateji.
Üretken güçler
her zaman belirleyicidir, üretim ilişkileri hiçbir zaman onları kalıcı
biçimde durduramaz. Kalıcı olarak durdurduğu noktaya gelindiğinde, sistem
tüm gelişme olanaklarını tüketmiş demektir ve çöker. Bugün kapitalizm o
noktaya gelmemiştir. Kapitalizmin
sonuna varılmamıştır. Kapitalizm üretken güçleri devrimcileştirme
yeteneğini sürdürdüğü sürece, dünya kapitalist sistemini başaşağı etme
beklentileri olgun değildir. Başka bir deyişle,
dünya devrimindeki
gecikme, öznel değil nesnel
nedenlerden dolayıdır.
Kapitalizm dönem dönem bunalıma girer. Bu aynı zamanda gelişmesinin yoludur.
Kapitalizmin girdiği bunalımlardan devrimci yönde yararlanılmazsa, bunun
sonucu, sistemi kendiliğinden gelişmesine bırakmaktır. Kendiliğindenliğe
bırakılan hiçbir sistem de, tüm gelişme olanaklarını yitirmeden yıkılmaz. O
zaman da emperyalizmin kaçınılmaz olarak gideceği yol, dünya pazarını
alabildiğine derinleştirmek, komünizmi alabildiğine yakınlaştırmaktan başka
birşey değildir. Komünistlerin görevi, bu sarhoş ve ağır gidişi, bilinçli
bir gidişe çevirmektir.
Sovyet Sosyalizmi: El Emeğinden Mekanik Emeğe
Sovyetler
Birliğinde başarısızlığa uğrayan, kapitalizmle gelen gelişmiş endüstri,
maddi bolluk, demokratik kurumlar, ve kültürlü bir toplum gibi, sosyalizmin
kurulabilmesi için zorunlu ön koşulların hiçbirisi ortada olmadan girişilen
sosyalizm kuruculuğu çabasıydı.
Sovyetler
Birliği için tarihsel olarak gerekli sıçrama, kapitalizmden sosyalizme
değil, el emeğinden mekanik emeğe sıçrama idi. Gerçekten de
Sovyet tarihi, endüstrileşmenin
tarihidir. Yani, kapitalizm de, Sovyet "sosyalizmi" de, mekanik emeğin
ürünlerini dağıtmak için ortaya çıkan toplumsal formasyonlardır.
Sovyet sistemini
komünizmin ilk aşaması olarak tanımlayan kafa karışıklığına rağmen, şurası
açıktır: Üretken güçlerin kapitalizm altında olabilecek en yüksek düzeyi,
komünist toplumun ilk aşamasına sıçramanın
zorunlu koşuludur. (Alman
İdeolojisi)
Uluslararası
İşçi ve Komünist Hareketi
Tarihin gidişini kestirme, bilinçli bir gidişe çevirme görevi önündeki
önemli bir engel dünya komünist hareketinin durumudur.
Uzun bir dönem bir bütün olarak sağa kayan Dünya Komünist Hareketi,
uluslararası karşı-devrim dalgasına dayanamadı, çözüldü. Bu çözülüş
karşısında, dünya devriminin genel ve temel çıkarlarının önüne parçaların
dar ve kısa erimli çıkarlarını geçiren oportünizme karşı savaş daha büyük
önem kazandı.
Bu savaşımın maddi güce dönüşmesi ve somut sonuç elde etmesi, dünya
devriminin genel çıkarı doğrultusundaki devrimlerin başarısıyla yakından
bağlıdır. Önemli bir zayıf halka olan Türkiye'nin komünistleri, oportünizme
karşı savaşın, emperyalizme ve burjuvaziye karşı savaştan ayrılmayacağının
bilinciyle çalışıyorlar.
Sovyetler Birliği'nin çözülmesiyle bir devir kapanmıştır. 19. yüzyılda
başlayan sosyalizmin birinci evresi, sosyal-demokrat partiler kendi
emperyalizmlerinin suç ortağı durumuna girdikleri için 1914 yılında sona
erdi. Bunu izleyen sosyalizmin ikinci evresi de, uzun bir hastalığın
ardından sosyalist sistemle birlikte çöktü.
Bugün sosyalizmin üçüncü evresinin eşiğindeyiz. Bu yeni dönem, sermayenin
uluslararasılığına karşı savaşma yeteneğine sahip bir enternasyonalizmi
gerektirmekte olup, küresel bir sosyalizm perspektifini dayatmaktadır.
Günümüzde, uluslarüstü tekellere karşı ulusal ölçekte örgütlenme ve eylemin
yetersizliği açıkça görülmektedir. Tüm dünyada işçilerin
savaşım programı
uluslararasılaşmıştır.
Bugün dünya
kapitalist ekonomisinde ortaya çıkan değişimlere, müfrezelerin kesimsel
çıkarlarını değil, sınıfın dünya çapındaki genel çıkarlarını yansıtan ORTAK
devrimci yanıt gereklidir. Dünya işçisinin ideolojik, siyasal ve örgütsel
birliği gereklidir.
Yeni komünist
hareketin dünya ölçeğinde mutlaka
kendi zamanına, koşullarına ve siyasal misyonuna uygun örgütsel yapılar
yaratması gerekir.
Bu örgütlenme,
merkezi tek bir model içinde olmamalı, ülkelerin somut koşullarına göre
ortaya çıkan değişik örgütlenme ve strateji biçimlerini kapsayabilmelidir.
Çünkü dünya, ne en büyük ve güçlü partinin ve ne de partiler çoğunluğunun,
çeşitli partilere haksızlık yapmadan, belirli strateji ve taktikleri
dayatabileceği kadar bir-örnek değildir.
Her partinin, kendi izleyeceği yola ilişkin görüşlerinde serbest olduğu,
küresel konuları içeren daha geniş, daha esnek bir birlik.
***
Yaşayan
sosyalizmin çöküşü, komünist hareketin krizini derinleştirmiştir. (Kriz
Sovyetler Birliğinin çöküşüyle başlamamıştır.) Ancak, Sovyetik anlayışın
voluntarist/totaliter yöndeki temel kavramsal hatalarının anlaşılması
ölçüsünde, bu çöküşe yas tutmaya gerek yoktur. Yaşayan sosyalizmin siyasal
örgütlenmelerinin ve ideolojik kurgularının çöküşü, sosyalizm davasını uzun
dönemde ilerletecektir, çünkü bu çöküş, gerçeğe dayalı toplumsal gelişme
sürecinin önündeki engeli kaldırmıştır.
Sovyet döneminde
komünist hareket Marksist teoriyi küçümsemiş ve siyasal amaçlara kurban
etmişti. Yeni komünist hareketin en önemli görevi, bu zaafları aşmaktır.
Bilimsel-teknolojik devrimin belki de en önemli sonucu, her ülkenin içinde
yer almak zorunda olduğu tek bir dünya ekonomisini iyice ortaya
çıkarmasıdır. Gelecek sosyalizm, dünyadan soyutlanmamak zorundadır.
Geride
bırakmakta olduğumuz çağ, burjuvazi, proletarya ya da proletarya
ideolojisinin öncülüğünde burjuva demokratik devrimleri çağıdır. Bugün,
proleter devrimleriyle kapitalizmden komünizme geçiş çağının eşiğindeyiz..
1.3. Emperyalizm ve savaş tehlikesi
Savaşların kaynağı emperyalizmdir. Savaş emperyalizmin yeni pazarlar elde
etme, rekabeti kırma, ekonomik boyunduruk altında tuttuğu ülkelerde
egemenliğini sürdürme siyasetinin şiddet araçlarıyla sürdürülmesidir.
Emperyalizm için savaş, çözemeyeceği toplumsal sorunlardan toplumları
kırarak kurtulma çabasının da bir aracıdır.
Emperyalizmin varlığı savaş tehlikesinin sürmesi demektir. Sovyetler
Birliği'nin ortadan kalkmasıyla birlikte emperyalistler arası çelişkiler
keskinleşmektedir. Savaşı önleyebilmenin tek kalıcı garantisi kapitalizmi
yok etmektedir.
Ancak, 1945 sonrası dünyada önemli değişiklikler de ortaya çıkmıştır. II.
Dünya Savaşı ardından, emperyalistler arası düşmanlıkları geride tutmada
sosyalist ülkeler tehdidi önemli bir öğe idi. Fakat, dev uluslarüstü banka
ve şirketlerin büyüyen rolü ve dünya kapitalizmine giderek artan biçimde
aracılık eden yeni dünyasal kuruluşlar daha da önemlidir. Sermaye, ulusal
karakterini yitirmesine bağlı olarak, karşıt kapitalist devletleri savaşa
iten zorlamaları zayıflatmaktadır. Dahası, nükleer silahların savaştan
caydırıcı etkisi de dikkate alınmalıdır.
Emperyalist ülkeler arasında, tek tek ya da bloklar halinde 50 yıldır savaş
olmadı. Yakın bir gelecekte de böyle bir olasılık gözükmemektedir. Savaşlar
ve işgaller hep oldu, oluyor. Fakat, ana kapitalist güçler birbirlerine
karşı askersel bir tehditte bile bulunmadılar.
Savaş tehlikesi ortadan kalkmamıştır ama dünyanın yeni koşulları
emperyalistler arası savaşların "kaçınılmaz"
olduğu tezini reddetmektedir.
2. TÜRKİYE'DE KAPİTALİZM
Türkiye emperyalizmin sömürüsü altında, sermaye, teknoloji ve bilgi
açılarından emperyalizme bağımlı, üst-orta derecede gelişmiş bir kapitalist
ülkedir. Endüstri, büyük bir ağırlıkla başı çeken sektördür.
2.1. Türkiye kapitalizminin gelişme özellikleri
Halk devrimine yol vermemek koşuluyla, kurtuluş savaşıyla emperyalist
işgalcileri kovmak, pazarını başkasına kaptırmamak Türkiye burjuvazisinin
işine geldi.
Emperyalist işgalciler kovulunca, burjuvazi devletin tüm olanaklarından
yararlanarak kapitalizmi geliştirme yolunu tuttu. Ekonomik, toplumsal,
siyasal her türlü şiddet ve kandırmacayı uygulayarak
ilkel sermaye birikimini
sürdürdü.
Cumhuriyetin ilk yıllarında devlete, İzmir Ekonomi Kongresiyle oldukça
liberal bir siyaset biçildi. Devlet burjuvazinin güçlenmesi için elverişli
koşulları dolaylı yoldan sağlamayı üstlendi. Ne var ki, ülkede yeterli
sermaye birikiminin yokluğu ve 1929 bunalımının etkileri, 1932de devleti
ekonomiye doğrudan katılmak, devletçilik (etatizm) yolunu izlemek zorunda
bıraktı.
Emperyalizmle bağlarını hiç öldürmeyen burjuvazi 1950'ye gelirken, yüklüce
bir sermaye birikimi sağlamıştı. Büyük burjuvazi ve bağlaşığı olan büyük
toprak sahipleri bu dönemde emperyalizmle iyice kucaklaştılar.
1950 sonrasında Türkiye'de hızlı bir ekonomik gelişme yaşandı, ancak bu
gelişmeye büyük dengesizlikler eşlik etti. Bu dönemde, emperyalizmle
işbirliği içinde büyük burjuvazi hafif endüstri temelinde hızla tekelleşme
yolundan yürüdü. Devletçilik siyaseti, sermaye birikimi mekanizmasını
harekete geçirme işlevini tamamlayınca bırakıldı. Ama devletin ekonomik
eylemleri yok olmadı. Devlet bu kez, büyük sermayenin finans-kapitalleşme
sürecinde etkin rol almaya başladı.
Kapitalizm Türkiye'de serbest rekabetçi dönemi yaşamadan
daha baştan tekelci olarak
gelişti. Bankalar, devlet ve yabancı sermaye ile birlikte, tekellerin
doğuşunda ve gelişmesinde en önemli rolü oynadı. Bu nedenle tekelleşme
sürecinin kendisi banka ve endüstri sermayesinin içiçe geçme, yerli
finans-kapitalin
ortaya çıkma süreci oldu. Bu süreç, 1960'larda ekonomide tekellerin
ağırlık kazanmasını, 1970'lerde finans-kapital egemenliğini getirdi. Aynı
zamanda sermaye ve mal ihracı olarak dışa açılma, emperyalistleşme
gereksinimi ağırlık kazandı.
1960-70 döneminde, yeniden planlama ve hızla artan devlet işletmeleri
gözlenmektedir. Devlet, banka, endüstri, yabancı sermaye, ordu
sermayelerinin karması kuruluşlar ortaya çıkmıştır. Türkiye'de ordunun üst
katlarını tutmuş militarist klik, finans-kapitalle kaynaşmıştır.
1970'lerde devletin rolü nitelik olarak farklıdır. Bu yeni aşama, devletin
tekellerin eline geçmesiyle belirlenir. Tekellerin gücüyle devletin gücü tek
bir mekanizmada bütünleşmiştir.
Devlet, tekelci sermayenin
genişletilmiş yeniden üretim sürecinin en önemli parçası olmuştur.
1980'ler ve özellikle 90'lar Türkiye kapitalizminin (iç pazar, sermaye ve
mal ihracı olarak) dünya ekonomisine yoğun biçimde bütünleştiği yıllardır.
Bu dönemde bir yandan iç pazar yabancı sermaye ve mallara açılmış
(endüstrinin rekabet gücünü de gösterir), öte yandan yerli finans-kapital
mal ve sermaye ihracını ciddi boyutlara çıkarmıştır. Ülke geneli orta derece
gelişmişliğini sürdürürken, finans-kapital gurupları üretim kalitesi,
yönetim teknikleri ve küresel bakış açısından dünya sıralamasında üst
sıralara tırmanmaktadır.
Finans-kapital, Türkiyedeki orta derecede gelişmiş taban üzerinde doğmuş, o
tabanı kendi çıkarlarına bağımlı kılmıştır. Bugün Türkiye'de
finans-kapitalin yanısıra yaygın bir küçük ve orta kapitalist ve ondan da
yaygın bir küçük burjuva üretimin varlığı, özellikle de bu sonuncusu,
ülkenin orta gelişmişliğinin önemli bir göstergesidir.
***
Emperyalist işgalin kovulmasına köylü devrimi eşlik etmediği için, tarımda
kapitalizmin gelişmesi evrimci
yoldan oldu. Köylülük, bir karış toprak parçası üzerinde, sancılı bir süreç
içinde ayrışmaya bırakıldı.
Ondokuzuncu yüzyıldan bu yana sürmekte olan Prusya tipi kapitalistleşme ile,
endüstride yaşanan süreç, kabaca 10 yıl geriden tarımda da izlendi.
1950'lerde kapitalizm yolunda patlama geçiren tarıma asıl gelişme 1960'larda
geldi. Artık tarımda da kapitalist üretim ilişkileri egemendir.
Finans-kapital tarıma da dalmış, tekelleşme oldukça ilerlemiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadoluda yarı-feodal kalıntılar yer yer sürmektedir.
Ancak kapitalizm bu ilişkilerin hepsini kendi işleyişi içine almış, böylece
sömürüsünü iyice barbarlaştırmıştır.
2.2. Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizminin sonuçları
Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizmi oluşumu Batı'daki sonuçları
doğurmuyor. Dünya emperyalist sisteminin bugünkü aşamasında, Türkiye'nin, bu
anlamda emperyalistleşebilmesi güçtür. Yapılan sermaye ihraçlarıyla Türkiye,
alt emperyalist, ya da
"emperyalizmin atlama tahtası" olmaktan öteye geçememektedir.
Aşırı olgunlaşmış olan "emperyalistleşerek sorunları çözme" isteği,
alt emperyalistleşme ile
sonuçlanmış ve bu durum ülkeyi yeni karmaşık çelişkiler içine sokmuştur.
Türkiye finans-kapitali varlığını sürdürebilmek için yine asıl olarak ülke
içinde sömürüyü yoğunlaştırmak, iyice keskinleşen sınıf çelişkilerini de
"bastırmak" zorundadır.
Yaygın küçük üretim tabanı üzerinde finans-kapitalin ekonomiye egemen
olduğu, alt emperyalistleşmenin
sorunları çözemediği, üstelik yerli tekellerle içiçe geçmiş emperyalizmin
her yoldan sömürdüğü ve askersel güdümü altında tuttuğu bir ülke olan
Türkiye, ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımların kıskacından
kurtulamamaktadır.
3. TÜRKİYE'DE DEVRİMİN KARAKTERİ
3.1. Devrimci aşama: İleri demokratik halk devrimi
Türkiye'de ana düşman yerli
finans oligarşisi ve emperyalizmdir. Kapitalist bir ülke olan Türkiye'nin
önündeki toplumsal devrim aşaması
sosyalizmdir. Ancak, Türkiye
devriminin önündeki ilk adım, halk sınıflarının savaş birliği ile ana
düşmanı erkten alaşağı edecek, iktidarın sınıf niteliğini değiştirecek
siyasal devrimdir.
Türkiye somutunda partimizin ileri
demokratik halk devrimi olarak adlandırdığı bu devrim, her siyasal
devrim gibi, demokratik bir devrimdir. İDHD'nin amacı, nesnel mantığı
toplumsal devrime yolu temizlemektir. Toplumsal ruha sahip bir siyasal
devrim olmaktır.
Bu nedenle, işçi sınıfının devrimdeki ilk adımı, kendisini yönetici sınıf
konumuna yükseltmektir. Bu da demokrasi kavgasını kazanmak demektir.
Siyasal devrim gerçek demokrasi sorunudur
Türkiye'de yaşamın her alanında
demokratikleşme, toplumsal
gelişme için kesin bir zorunluluktur. Ülkemizde anti-feodal çerçeveden
çoktan çıkmış olan demokrasi savaşımı, artık ancak kapitalizmden sosyalizme
geçiş olan bir üst çerçeve içinde verilebilir.
Türkiye'de siyasal devrim, gerçek
demokrasiyi yerleştirme sorunudur.
Kapitalizm, demokratik dönüşümlerle değil, ekonomik devrimle yıkılabilir.
Ancak, demokrasi kavgasını başarıyla vermeyen bir işçi sınıfı halkın
öncülüğünü kazanıp İDHD'yi gerçekleştiremez. Dolayısıyla, toplumsal devrime
de yürüyemez. Siyasal devrimin başarılabilmesi, devrimin ardından yeni bir
devletin kurulabilmesi, halkın çoğunluğunun devrim sürecine ve devlet
işlerine aktif katılımını gerektirir.
Siyasal devrimin toplumsal devrime ilerleyebilmesi de, demokrasiyi
geliştirmeyle doğrudan bağlıdır. Kapitalizm, üretim araçları üzerinden özel
mülkiyeti kaldırmadan yıkılmaz ama üretim araçlarının yönetimi için tüm
halkı devletin demokratik örgütlenmesi içinde seferber etmeden de, bu alanda
hedeflerimizle tutarlı sonuçlara ulaşılamaz.
Neden ileri demokratik ve neden halk devrimi
Her siyasal
devrim, demokratik bir devrimdir. İçeriği, hangi sınıfın devrimi olduğuna
göre değişir.
Burjuva demokratik devrimin içeriği, ülkenin toplumsal ve siyasal
ilişkilerinin feodalizmden arınmasıdır. İDHDnin ise, kapitalizmin önündeki
engelleri temizlemek gibi bir görevi yoktur. O, finans-kapitale karşıdır.
Burjuva demokratik devrim genel olarak orta burjuvazinin, özellikle kır
burjuvazisinin de işine yarar. İDHDnin böyle bir işlevi yoktur.
Bunlar İDHDnin ileri içeriğini
gösterir.
Devrimimizi gerçek bir halk devrimi yapan temel özellik şuradadır: İDHDnin
canalıcı hedefi, siyasal devrim aşamasında burjuva devlet aygıtının
yıkılmasıdır. Kapitalizm koşullarında, burjuvazinin bürokratik askersel
aygıtının yıkılması, her devrimi gerçek halk devrimi yapan
ilk koşuldur.
İDHD'nin ilk adımda
gerçekleştireceği dönüşümler programı, kapitalizmin teorik çerçevesini
aşmayan ama pratik çerçevesini aşan demokratik bir programdır.
Bu nedenle, İDHD programı sosyalizm değildir ama işçi sınıfı
hegemonyasındaki iktidar altında artık kapitalizm de değil, sosyalizme doğru
dev bir adımdır. İşçi sınıfı hegemonyasında İDHD ile toplumsal devrim,
tek bir devrimin iki anıdır.
Türkiye'de proletarya,
ülke somutunun belirlediği bağlaşıklıklar içinde iktidarı alacaktır. Her
devlet (diktatörlük) bir iktidar blokudur, ancak her devlet
tek bir sınıfın diktatörlüğüdür.
(İki sınıfın birlikte iktidarı kısa süreli,
geçici bir durumdur.)
Türkiye işçi sınıfı iktidarı aldığında, bu proleter devrimdir, proletarya
diktatörlüğü kurulur.
Türkiye'de tarihsel olarak kapitalizm altında çözülmüş olması gereken
sorunlar vardır. Bunlar proleter devriminin açınım kazanması, tüm halkın
ayağa kalkması için kaldıraç olacaktır.
İDHD yalnızca işçi sınıfının ve yoksul kır-kent emekçilerinin
(yarı-proletarya) değil, tüm orta
sınıfın (küçük burjuvazinin) da çıkarlarını temsil edecektir.
3.2. Sınıfların konumu ve devrimde halkın birliği
Burjuvazi
Türkiye halkının ana düşmanı yerli finans-kapital, emperyalizmle organik
olarak bağlıdır.
Türkiye burjuvazisi geneliyle tekeller üzerinden yürüyen bir ilişkiyle
emperyalizme bağımlıdır. Türkiye sermayesi (tekelci ve tekeldışı)
emperyalist finans kapitalin genişletilmiş yeniden üretim sürecinin
parçasıdır.
Bunun sonucu, burjuvazinin elinde toplanan artık değerin bir bölümünün
emperyalistlere transferidir, ki bu, burjuvaziyle emperyalizm arasındaki
çelişkilerin ekonomik temelidir.
Türkiye burjuvazisinin emperyalizme bağımlılık mekanizması, burjuvazinin
çeşitli gruplarını değişik biçimde etkilemektedir. Türkiye'de emperyalizme
bağımlı kapitalizm derinleştikçe, hem kendi içinde, hem uluslararası alanda
işbölümü ve entegrasyon ilerledikçe, burjuvazinin
iç çelişkileri de giderek iç ve
dış tekelci sermayenin içindeki çelişkilerin izdüşümü olarak ortaya
çıkmaktadır.
Tekelci sermaye ile tekeldışı sermaye, tekelci kapitalizmin egemen olduğu
yapının parçalarıdır. İkisi arasında çelişkiler olduğu gibi, yarar ilişkisi
de vardır. Aralarındaki çelişkiler bu yarar ilişkileri içinde doğmaktadır.
Bu durum, tekeldışı sermayenin bir bütün olarak tekelci sermayeye karşı
direnişini olanaksızlaştırmış,
siyasal birliğini kırmıştır.
Türkiye'de tekeldışı burjuvazi
devrimci değildir, devrime karşıdır. Halk sınıflarının saldırısı
şiddetlendikçe, bu kesimin daha büyük bölümü giderek daha aktif biçimde
karşı-devrim saflarına geçecektir.
Türkiye'de tekeldışı burjuvazi
demokrat değildir. Türkiye'de liberalizm ile demokratlık birbirinden
ayrılmıştır. Tekeldışı burjuvazinin liberalizmi tekeller karşısında nefes
alabilme isteğinden doğar ve hem ekonomik, hem de siyasal alanda iyi
örgütlenmiş bir kurallar sistemi (yasalar vb.) isteğinde somutlaşır.
Türkiye'de tekeldışı burjuva liberalizminin demokratlıktan ayrılmış oluşunun
göstergeleri, onun emperyalist siyasete olan gönüllülüğü, faşizme karşı
tutarlı bir savaş vermekten uzak oluşu, Kürt halkına karşı şövenist
tutumudur.
Türkiye'de tekeldışı burjuvazi anti-emperyalist
değildir.
Tekeldışı burjuvazi sömürülen değil,
sömüren bir kesimdir.
Tekeldışı burjuvazinin bu özelliklerini görmek, onu tekelcilerle aynı kefeye
koymak değildir. Tekeldışı burjuvaziyle emperyalizm ve tekelci burjuvazi
arasında önemli çelişkiler vardır ve bunların toplumsal siyasal yaşamda
oynadıkları bir rol de vardır.
Tekeldışı burjuvaziyle sınırlı ve
geçici uzlaşmalar yapılabilir. Ancak, böyle uzlaşmaların "anti-tekel,
anti-emperyalist" bağlaşıklık gibi bir anlamı yoktur.
Sınıf savaşı çözümleyici ana yaklaştığında, egemen sınıf içinde, hatta
baştan sona tüm eski toplum içinde çözülme öyle belirgin bir durum alır ki,
egemen sınıfın küçük bir bölümü sınıfıyla bağlarını koparıp, geleceği elinde
tutan sınıfa katılır. Bu tarihsel yargı Türkiye için de doğrudur. Ülke
devrim anına yaklaştıkça tekeldışı burjuvazinin çoğunluğu ve etkin siyasal
güçleri karşı-devrim safında aktif yer alırken, küçük bir kesim halk
saflarına geçecektir. Bu gerçek ne genel yargıyı değiştirir, ne de
komünistlerin siyasetlerini bu kesim üzerinde kurmalarını gerektirir.
Komünistlerin tekeldışı burjuvaziye karşı taktiğinin
birinci ve temel yönü onu halk
sınıflarından soyutlamak,
ikinci yönü, onu ana düşman olan
tekelci burjuvazi ve emperyalizmden tarafsızlaştırmaktır.
Küçük burjuvazi
Türkiye'de kırsal alanlarda ve kentlerde yoğun bir küçük burjuva yığın
bulunmaktadır. Bürokrasi ve aydınların büyük çoğunluğu da küçük burjuvazi
kapsamı içinde yer almaktadır.
Finans-kapitalin, küçük ve orta üretimi çıkarına uygun yönde
biçimlendirmesiyle, geleneksel basit meta üreticisi hızla erimektedir. Öte
yanda, eriyen geleneksel küçük burjuvazinin yerini yenisi ve finans-kapital
ağı içinde örgütlenmişi almaktadır. Bu iki yönlü etki, küçük burjuvazi
içinde çelişkili süreçler yaratmaktadır.
Küçük burjuvazi ara sınıftır, sallantılıdır. Burjuva etkilere her zaman
açıktır, ideolojik saldırılardan, siyasal baskılardan etkilenir. Tam ve
tutarlı demokratlıktan uzaktır. Ancak tüm burjuva iktidarlar da, bu sınıfın
ekonomik-demokratik haklarına saldırmaktadır. Bu, küçük burjuvazinin
devrimci potansiyelini belirler.
Türkiye'de kent ve kır küçük burjuvazisi (Kürt halkının geniş bölümü de
içinde olmak üzere) nesnel olarak halk sınıflarının özgürce
örgütlenebilecekleri bir demokrasiden yanadır.
Küçük burjuvazi devrimimizin temel bir sorunudur. İşçi sınıfı küçük
burjuvaziyi kendi yanına kazanmadan devrimi gerçekleştiremez. Bunun için,
küçük burjuvazinin tekellere ve emperyalizme karşı olan çıkarlarını
savunmak, geniş küçük burjuva yığınlar üzerindeki burjuva etkileri kırmak
sonuç belirleyici önem taşır.
İşçi Sınıfı
Kapitalizmin iki temel sınıfından biri, tüm zenginliklerin gerçek yaratıcısı
işçi sınıfı, Türkiye'de sayısal olarak en büyük sınıftır. Ayrıca üretimde
tuttuğu yer nedeniyle toplumdaki ağırlığı sayısıyla da ölçülemez. İşçi
sınıfı, kapitalizmin tek devrimci sınıfıdır.
Tarım işçileri de içinde olmak üzere Türkiye işçi sınıfı devrimin ideolojik,
siyasal, örgütsel, askersel öncüsüdür. Ülke koşulları bunu gerektirmektedir.
Finans oligarşisi emperyalizmle bir olmuş, tüm ülkeyi sömürüyor. Buna karşı
endüstri proletaryası tüm
sömürülenlerin hakkını savunma, onlara kurtuluş yolunu gösterme ve
kurtuluş için ortak savaşı yönetme görevini, toplumsal gelişmenin bayrağını
taşıyor.
Türkiye işçi sınıfı yalnızca kendi çıkarlarını savunarak, dört bir yanında
yürüyen haksızlığa, sömürüye, zulme seyirci kalarak tarihsel görevini yerine
getiremez. Onun tarihsel gücü, her çeşit baskının, ezginin, sömürünün
ardıcıl düşmanı olmaktan gelmektedir. İşçi sınıfının bu can alıcı görevini
kavraması ve yerine getirmesi, devrim sürecinde proletarya hegemonyasını
kurması anlamına gelir.
Proletarya hegemonyası ve birlik
İşçi sınıfının gerçek siyasal birliği, onun kendi partisi olan,
Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmi temelinde çalışan komünist
partisinin sınıf siyaseti çevresinde oluşur.
Proletarya hegemonyası, işçi sınıfının iradesini öteki sınıf ve katmanlara
benimsetmesidir. Bu, yaşamda, işçi sınıfı partisi ve onun çevresini saran
örgütler aracılığıyla gerçekleşir.
TKP'yi, onun savaş yolunu olabildiğince geniş yığınlara maletmek, işçi
sınıfı hegemonyasını sağlamanın en önemli aracıdır.
İşçi sınıfının hegemonyayı sağlaması, yığınların önüne geçmesi için, var
olan güçlerin tutarsızlığını
yığınlara gösterebilmesi, kendisini
ayırabilmesi gereklidir. Bağlaşıkların yetersizliğini yığınlara
göstererek onların gerçek sınıf kavgasına yönelmelerini sağlama, aynı
zamanda devrimi ilerletme sorunudur.
Hegemonya ile birlik çelişmez. Tam tersine hegemonyayı gerçekten sağlayacak
güç olmadan kalıcı birlikler kurulamaz. İşçi sınıfının başı çekecek güçte
olması, başarılı birlik için baş koşuldur.
4. İLERİ DEMOKRATİK İSTEMLER - DEVRİMCİ DÖNÜŞÜMLER
4.1.
Acil demokratik istemler
1. 1982 Anayasası kaldırılmalıdır.
2. Milli Güvenlik Kurulu lağvedilmelidir.
3. Genel Kurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığı'na bağlanmalıdır.
4. Özel Kuvvetler Komutanlığı, Özel Harekat Dairesi, Jitem gibi
terörle mücadele kuruluşları lağvedilmeli, suça karışmış Özel
Timciler yargılanmalıdır.
5. Koruculuk sistemi kaldırılmalı, silahları toplanmalı, suça karışmış
korucular yargılanmalıdır.
6. MİT gibi kuruluşlar halkın ve Meclis'in denetimine açılmalıdır.
7. Polis ve jandarmanın yargı ve ceza kurumlarıyla ilişkisi kesilmeli,
polisin sorgu yetkisi kaldırılmalı, bir "Adliye Polisi" kurulmalıdır.
8. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasal iktidarlardan
özerkleştirilmelidir.
9. DGMler kaldırılmalı, DGM'lerde süren davalar olağan mahkemelere
aktarılmalıdır.
10. İşkence yok edilmeli, işkenceciler cezalandırılmalıdır.
11. Mafya-devlet ilişkisi kurutulmalıdır.
12. Devlet görevlilerinin seçilmiş yerel yöneticilere karşı süren
üstünlüğüne son verilmelidir.
13. Ordu ve polis dahil tüm kamu çalışanlarına grevli, toplu sözleşmeli
sendika hakkı ve dernek kurma, partilere üye olma hakkı tanınmalıdır.
4.2. İşçi sınıfının acil istemleri
Türkiye'de bir yandan devlet-tekel bütünleşmesi, öte yandan finans-kapitalin
genel olarak zor kullanma eğilimi nedeniyle, ekonomik savaşımların
nesnel olarak siyasal nitelik
alış süreci hızlanmıştır. Bu durum, işçi sınıfımızın, ekonomik-siyasal
savaşım bütünlüğünü daha derinden kavramasında kolaylıklar getirmektedir.
İşçi sınıfımız yoğun bir sömürü ve zorbalık altındadır. Sömürü oranı, ileri
kapitalist ülkeler sömürü oranından çok daha yüksektir.
Kapitalizmin işçi sınıfının durumunda göreceli kötüleşme yasası Türkiye'de
açıklıkla işlemektedir.
İşçi ücretleriyle işgücü değeri arasında büyük bir uçurum vardır. Resmi
asgari ücret niteliksiz işgücü değerinden daha düşüktür ve tüm ücretleri
geri çekici etki yapmaktadır. Üstelik, resmi asgari ücretin de uygulanmadığı
geniş kesimler vardır. Bu bakımdan, hem genel uygulanması, hem niteliksiz
işgücü değerine uygun saptanması için asgari ücret önemli bir savaşım
odağıdır.
İşçi sınıfımızın iş koşulları da aldığı ücret denli kötüdür. Türkiye,
dünyanın en çok iş kazası olan ülkeleri arasındadır. Sigorta kapsamına giren
işçilerin büyük bir bölümü sigortasız, kaçak çalışmaktadır. Onların
durumları daha da kötüdür.
Bir de kaçak bile çalışamayan milyonlarca işsiz vardır. İşsizlik hem
ücretlerin düşüklüğünde yansımakta, hem o düşük ücretlerin bile işçi
sınıfımızın yaşam düzeyini olduğundan daha yüksek göstermesini getirmektedir.
Ekonomik-sendikal haklar için savaşmak, işçi sınıfımızın sağlığı, yaşamı,
geleceği açısından büyük önem taşımaktadır. Bu haklar uğruna savaş, sınıfın
geri kesimlerini savaşa çekmek için de güçlü bir araçtır.
Dünya pazarına bütünlenmiş Türkiye'de de teknolojik gelişme üretimde zorunlu
emek zamanını azaltmaktadır. Bunun sonucunda iş saatlerinin kısalması
gerekirken, kapitalizmin kar yasası
insanlığın önünde ufuk açan gelişmelerin toplumsal gelişmenin çıkarları
doğrultusunda kullanılmasını engelliyor.
Rasyonalizasyon-otomasyon en başta yığınsal işten çıkarmalar anlamına
geliyor. İşçi sınıfının yedek ordusu hızla büyürken, işli işçilerin
ücretleri düşüyor, fazla mesai azalmadan sürüyor. Sömürü derinleşiyor.
İşçi sınıfı teknolojinin gelişmesine değil, faturanın kendisine ödetilmesine
karşı çıkar. Otuz saatlik iş haftası, işçi sınıfına sömürüyü ve işsizliği
sınırlama, kendi bedensel ve zihinsel gelişmesine zaman ayırma ve pencereden
bakan komünizmin önüne koyduğu görevlere daha hızlı hazırlanma açısından
engin bir olanak olacaktır.
|