I
Türkiye Komünist Partisi Programı
(1985 Yılında toplanan 5(1). Kongrede kabul edilen IV.Program)
1. Çağımız kapitalizmden komünizme geçiş
çağıdır
Emperyalizm
ve savaş tehlikesi
Emperyalizmin
dünyayı geri çekici rolü
Dünya
komünist hareketinin durumu ve oportünizme karşı savaş
2. Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizmi
2.1. Türkiye
kapitalizminin gelişme özellikleri
Türkiye'de
devlet-tekelci kapitalizmi
2.2.
Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizminin sonuçları
3. Türkiye devriminin karakteri
3.1. Devrimci aşama:
İleri demokratik halk devrimi
Devrimin
ilk ve temel sorunu iktidar sorunudur
Siyasal devrim gerçek demokrasi sorunudur
Neden ``ileri demokratik'' ve neden ``halk devrimi''
Devrim iktidarının sınıf karakterini
işçi sınıfının bilinci ve örgütlülüğü
belirleyecektir
3.2.
Sınıfların konumu ve halkın birliği
Proletarya hegemonyası ve birlik
4. İleri demokratik istemler - devrimci
dönüşümler
4.1.
İşçi sınıfının acil istemleri
Kadın ikinci sınıf
vatandaştır
İDHD önemli bir adım
olacaktır
4.4. Küçük
üreticiler ve kooperatifler
4.5. Ulusal
sorun: Bir devlette iki ulus
Türkiye'de ulusal sorun
Kürt sorunudur
Kıbrıs'ın
işgaline ve sömürgeleştirilmesine karşı savaş
Ulusal ve dinsel azınlıkların
hakları için savaş
4.6.
Barışçı-bağımsız bir dış siyaset için
Devlet aygıtının
örgütlenişinde demokrasi
Siyasal
sistemin örgütlenişinde demokrasi
4.9.
Demokrasi savaşımının ve ileri demokratik halk devrimi
programının mantığı
5. Sosyalist toplum ve sosyalist devlet
5.1.
Sosyalizm: Komünizme dönüşüm dönemi
Sosyalizmde sınıflar ve
sınıf savaşımı sürer
Sosyalist
devlet proletarya diktatörlüğüdür
Proletarya diktatörlüğünün en uygun devlet biçimi
aktif yığın demokrasisidir
Sosyalizmde demokrasi komünizme
ilerleyebilmenin zorunlu koşuludur
5.3. Türkiye'de
sosyalizm kuruculuğu ve sosyalist demokrasi
Türkiyede proletarya diktatörlüğünün bazı
özellikleri
TKP Türkiye işçi
sınıfının öncü örgütüdür
TKP
Leninci örgütlenme ilkelerine bağlıdır
Profesyonel devrimciler örgütü
Partide
kadın-erkek ayrımı yoktur
TKP
demokratik-merkeziyetçidir
Türkiye Komünist Partisi, Büyük
Ekim Sosyalist Devrimi'nin doğrudan etkisi altında, yeryüzünde yeni
bir çağın açıldığı bir dönemde, 10 Eylül 1920'de
kuruldu.
Bu program, Türkiye Komünist
Partisi'nin dördüncü programıdır. Birinci program, 1920'de Bakü'de
Mustafa Suphi Yoldaş'ın liderliğinde toplanan Birinci Kongre'de
kabul edildi. İkinci programın hazırlanması kararı,
1926 yılında, Viyana'da Şefik Hüsnü Yoldaş'ın liderliğinde toplanan, Nazım
Hikmet Yoldaşın da katıldığı konferansta
alındı. İkinci program 1929'da örgütlere sunuldu. 1930'da
yayınlandı.
1932'de toplanan Dördüncü
Kongre, İkinci Program'ın değiştirilmesini
kararlaştırdı, ancak 'parti yönetiminde uzun süre
oportünistlerin program ve tüzük yenilenmesi önerilerine
aldırmamaları' (III. Program,
s.4) nedeniyle, 41 yıl bu karar gerçekleştirilemedi. Üçüncü program,
1973 yılında parti örgütlerinin onayı ile yürürlüğe girdi.
III. Program'ın fikir liderleri Yakup Demir ve İ. Bilen
yoldaşlar olmuşlardır.
Oportünizmin partimize
getirdiği zarar yalnız 41 yıl programın yenilenmemesi
değildir. I. Program dışında öteki iki program kongrece
onaylanmamıştır. Partimizde 52 yıl kongre
toplanmamıştır. III. Program'ın kendisi de eklektik,
oportünist bir program olmuştur.
Partinin oportünizmin elinden
çekilip alınması için komünistler, 1979 yılında
örgütlü-disiplinli bir kavga başlattılar. 1980 yılında
toplanan TKP Leninci güçlerinin I.Konferansı, Marksizmi ve Türkiye'yi
doğru yansıtan IV. Program'ın hazırlanmasını ve
toplanması gereken V. Kongre'ye sunulmasını
kararlaştırdı.
1981 yılında toplanan
Türkiye Komünist Partisi Leninci örgütlerinin II. Konferansı bu
kararı yineledi.
IV. Program, Türkiye'de
devlet-tekelci kapitalizminin oluştuğu, yönetici
sınıfın emperyalistleşme gereksinimine
vardığı, yayılmacı eğilimlerin belirginlik
kazandığı, bu amaçlara erişemediği için de kapitalizmin
çıkmazda olduğu, ekonomik-toplumsal açıdan sorunların ancak
devimle çözülebileceği bir aşamanın programıdır.
1. Çağımız kapitalizmden komünizme geçiş çağıdır
Çağımız proleter
devrimleriyle kapitalizmden komünizme geçiş çağıdır. Bu
çağın ana çelişkisi, sosyalizmle emperyalizm
arasındadır.
Dünya, emperyalizmle birlikte,
bir bütün olarak sosyalizm için olgunlaştı. Büyük Ekim Sosyalist
Devrimi yeni çağı açtı, sosyalizmi teoriden pratiğe
indirdi. I. Dünya Savaşı ve asıl olarak Ekim Devrimi ile
kapitalizmin genel bunalımı başladı.
II. Dünya
Savaşı'nın ardından çeşitli ülkelerde gerçekleşen
devrimlerle sosyalizm bir dünya sistemi oldu. Bugün iki dünya sistemi ama tek
dünya pazarı vardır. Kapitalist ve sosyalist sektörler onun birbirini
karşılıklı olarak etkileyen parçalarıdır.
Sosyalist sistem, sömürü
ilişkilerine yer olmayan, halkların ve devletlerin proletarya
enternasyonalizmi temelinde işbirliğini gerektiren bir sistemdir.
Dünya sosyalist sistemi,
yaşayan sosyalizm dünya işçi
sınıfının en büyük kazanımıdır.
Varlığıyla emperyalizme karşı işçi
sınıfının ve halkların sağlam
dayanağıdır.
Dünya sosyalist sisteminin ana
gücü olan Sovyetler Birliği ekonomik ve toplumsal yönden en
gelişmiş sosyalist ülke olarak, işçi sınıfı
hareketinin en yüksek boyutlara ulaştığı yerdir, yani dünya
devrimci merkezidir. Sovyetler Birliği'nin dünya devrimci merkezi
oluşu nesnel bir konumdur.
Dünya devrimci merkezinin, dünya
devrim sürecine derin bir etkisi vardır.
TKP Sovyetler Birliği'nin
dünyada oynadığı rolü dünya devrimi açısından ele
alır ve bu temel hedef içinde değerlendirir. Dünya devriminin
çıkarı, Sovyetler Birliği dahil, tüm parçaların
çıkarından önde gelir.
Dünya kapitalist ekonomisi,
sömürüye, zora dayalı organik bir hiyerarşidir. Bu hiyerarşinin
değişik yerlerindeki ülkeler ya da ülke toplulukları,
emperyalist sömürü sistemi içinde değişik rollere sahiptir.
Dünya sosyalist sisteminin
giderek güçlenmesi, işçi sınıfının ve halkların
savaşımı ve bilimsel teknolojik devrimin etkileri altında,
dünya kapitalist ekonomik sisteminde değişimler olmaktadır.
Uluslararası işbölümünde, uluslararası ticaretin
yapısında ve coğrafyasal dağılımında,
sermayenin ve işgücünün bölgesel yer alımında yenilikler ortaya
çıkmaktadır.
Dünya kapitalist sisteminde
üretim ve ticaret giderek tekellerin dünya çapında
planladığı bir işbölümü içinde gerçekleşmektedir.
Dünyada kapitalizmin ortaya
çıkmasından bu yana geri kalmış ülkelerde yapılan
endüstriyel üretim uluslararası işbölümünde ilk kez anlamlı bir
yer tutmaktadır.
Bu gelişmelerin sonucunda
artık bugün dünya işçi sınıfı tam anlamıyla bütünleşmekte,
gerçek bir uluslararası sınıf olarak oraya
çıkmaktadır.
Emperyalist ülkelerde
bunalımlar sıklaşmıştır. İşsizlik,
üretim daralması, zorunlu kısa işgünü, yığınsal
işten çıkarmalar, emperyalist ülkelerde yaşamın ayrılmaz parçası
olmuştur. Toplumsal hizmetler, emeklilik, sağlık sigortası
harcamaları giderek kısılmaktadır. Emperyalist tekellerin
ise kârları, dış yatırımları, üretim
kapasiteleri ve işgücü kullanımları artmaktadır.
Az gelişmiş ülkelerde
işsiz ve gizli işsiz sayısı yüz milyonları
aşmakta, kapitalizm tarımın geleneksel yapısını
çözdükçe, bu sayı artmaktadır.
Dünya kapitalist ekonomik
sisteminin 'eski' işbölümünde sömürülen ülkeler tarım ve hammadde
deposuydu. Şimdi aynı sömürü ilişkisi kendini endüstriyel
düzeyde yaratıyor. Kapitalizmin dünya çapındaki gelişmesinde
belirleyici olan tüm teknolojik, bilimsel ve endüstriyel dallar bugün de
emperyalizmin egemenliğindedir. Az gelişmiş ülkelerin
emperyalizme bağımlılığı değişmemiştir.
Azgelişmiş ülkelerde
ortaya çıkan endüstrileşme, ekonomik-toplumsal sorunları
çözmüyor, ağırlaştırıyor. Gelir
dağılımı daha dengesizleşiyor. Toplumsal beklentiler
yükseliyor ama karşılanamıyor. Bu endüstrileşme ne denli
derinleşirse derinleşsin gelişme o denli süregen az
gelişmişlik olarak kendini yeniden üretiyor.
Dolayısıyla
azgelişmiş ülkeler ve özellikle gelişmenin hızlı
olduğu orta kuşak ülkeleri, çelişkilerin, bunalımların
odaklaştığı bölgeler oluyor. Böyle ülkelerde burjuva demokrasisi
uzun süreli yaşamıyor. Bu ülkeler dünya emperyalist sisteminin
zayıf halkalarıdır.
Emperyalizm ve savaş tehlikesi
Çağımızda
savaşların ana kaynağı emperyalizmdir. Savaş
emperyalizmin sosyalizmi yok etme, yeni pazarlar elde etme, rekabeti
kırma, siyasal ve ekonomik boyunduruk altında tuttuğu ülkelerde
egemenliği sürdürme siyasetinin şiddet araçlarıyla
sürdürülmesidir. Emperyalizm için savaş, çözemeyeceği toplumsal
sorunlardan toplumları kırarak kurtulma çabasının da bir aracıdır.
Emperyalizmin
varlığı savaş tehlikesinin sürmesi demektir. Kapitalizm
koşullarında barış bir ateşkes dönemidir.
Savaştaki güç dengeleri temelinde gerçekleştirilen
paylaşımların dondurulmasıdır. Emperyalizm için
barış savaşa hazırlıktır. Ancak sosyalizmin sonul
utkusunun gerçekleştiği bir dünyada kalıcı ve adaletli bir
barış sağlanabilir.
Günümüzde, emperyalizm tüm
ideolojik, askersel, ekonomik, diplomatik alanlarda savaş
hazırlığı içindedir.
Buna karşılık
sosyalist ülkeler, dünyanın yeni bir savaşa çekilmemesi için büyük
bir enerjiyle çok yönlü savaşım veriyorlar. Ancak sosyalist sistemin
savaşa karşı oluşturduğu denge, hassas ve emperyalist
gücün gerisinden gelen bir dengedir. Savaşı
önleyebilmenin tek kalıcı garantisi, kapitalizmin yok edilmesindedir.
Emperyalizmin dünyayı geri çekici rolü
Emperyalist kapitalizm,
kaçınılmaz devresel bunalımları içinde,
insanlığın gelişmesini yavaşlatmakta, engellemektedir.
Üretim güçleri kapitalizm altında, önünde özel mülkiyet engeli
durduğu için, onunla sürekli kavga içinde, zaman kaybederek
ilerlemektedir.
Üretim güçlerinin engelsiz
gelişebilmesi için üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyet ve
üretim ve dağıtımın toplumsal planlaması
gerekmektedir.
Bilimsel-teknolojik devrim,
dünya ölçüsünde planlamayı dayatan, özel mülkiyeti ve onun türevi olan
devletleri ve sınırları iyice gericileştiren, komünizmi
yakınlaştıran en önemli olgulardan biridir.
Bilimsel-teknolojik devrimin
sonucu olarak, üretimin toplumsal niteliği daha hızlı
artıyor, mülkiyetin toplumsal temeli daha hızlı genişliyor.
Üretim güçleri o denli büyüyor ki kıtasal çapta bir-iki ülke
dışında, hiçbir ülkenin yapılması gereken üretime
kaynakları yetmiyor. Üretim güçlerinin gelişmesi yalnızca ülke
çapında değil, dünya çapında hammadde, enerji kaynağı
ve pazarı birlikte olan bir üretim ve dağıtım
planlamasını zorunlu kılıyor.
Toplumsal üretimde
harcanması gereken emek zamanında ve emek miktarında azalma
olağanüstü hızlandı. Ancak kapitalizm sömürüye dayalı bir
sistem olduğu için bunu pratik sonucu işgününün gereğince
kısalması değil, bir yanda işsizliğin, öte yanda
artık-değer kitlesinin büyümesi olmaktadır.
Harcanması gereken emek
zamanının ve emek miktarının azalması ve emeğin
niteliğinin değişmesi, tarihsel bir gidiş olarak,
``üretimin en az enerji harcamayla'' ``insan yapısına layık
koşullarda yapıldığı'' ``gerçek özgürlük dönemi''ne,
komünizme doğru nesnel bir zorlamayı anlatıyor.
Öte yanda,
emperyalist-kapitalizm bunalımlı yapısına rağmen,
üretim güçlerini büyük adımlarla geliştirme yeteneğini
göstermiştir.
Emperyalist sistemin
gelişmesi azgelişmiş ülkelerde kurulan sosyalizmle
kıyaslanamaz. Kıyaslama bu ülkelerin kendi
olanaklarıyladır. İleri kapitalist ülkelerde sosyalizm
gerçekleşmiş olsaydı, bugünkü üretim güçleriyle
ulaşılacak düzey ne olurdu sorusuyla üretim araçları üzerinde
özel mülkiyetin gelişmeyi engelleyici rolü açıkça ortaya çıkar.
Kendi haline
bırakılırsa dünya kapitalizmi, bugün de gelişme ve
yaşamı sürdürme yönünde kullanabileceği önemli bir rezerve
sahiptir. Dünya emperyalist sisteminden devrimler yoluyla parçalar
koparılmazsa, emperyalizm dünya pazarını alabildiğine
derinleştirme yolundan yaşamını sürdürecek ve nesnel olarak
komünizmi gitgide daha yakınlaştıracaktır.
Tarihin gittiği yön budur.
Devrimci güçlerin görevi, bu gidişi kestirme, bilinçli bir gidişe
çevirmektir.
Dünya
komünist hareketinin durumu ve oportünizme karşı savaş
Tarihin gidişini kestirme,
bilinçli bir gidişe çevirme görevi önündeki önemli bir engel dünya
komünist hareketinin durumudur.
Dünya komünist hareketi bir
bütün olarak sağa kaymıştır. Dünya devriminin genel ve
temel çıkarları önüne parçaların dar ve kısa erimli
çıkarları geçirilmiştir. Farklı görüşler vardır ama
bu farklılıklar da, dünya devriminin genel çıkarı önüne
hangi parçanın kısa erimli çıkarı geçirilecek sorusuna
verilen farklı yanıtlardan öteye anlam taşımamaktadır.
Oportünizme karşı
ideolojik savaşım büyük önem taşımaktadır. Ancak bu
savaşımın maddi güce dönüşmesi ve somut sonuç elde etmesi,
dünya devriminin genel çıkarlarıyla üst üste düşen devrimlerin
başarısıyla doğrudan bağlıdır. Önemli bir
zayıf halka olan Türkiye'nin komünistleri oportünizme karşı
savaşın emperyalizme ve burjuvaziye karşı savaştan
ayrılmayacağının bilinciyle savaşım yürütüyorlar.
Dünya devrimi, dünya
çapında komünizm çağını açmak üzere dünya proletarya
diktatörlüğünün oluşması sürecidir. Sosyalist ülkelerin her alanda ilerlemeleri ve yeni ülkelerin emperyalist
sistemin zayıf halkalarında gerçekleşen devrimlerle sosyalist
topluluğa katılmaları sürecidir. Dünya devriminin bu iki
öğesi, karşılıklı olarak birbirlerinin gelişimine
ivme kazandırır.
Dünya devrimi, varolan sosyalist
ülkelerin gelişmesine indirgenemez. Dünya sosyalist sisteminin yeni
devrimlerle beslenmeden kapitalizmi geçmesi bir yana, çözülme tehlikesi
vardır. Çağın dönüşümünü hızlandırmak ve geri
dönüşsüz kılmak için devrimler gerekmektedir.
Kurulmuş proletarya diktatörlükleri
yalnızca kesimsel başarılardır. Ne zaman ki,
dünyanın ekonomik, toplumsal ve siyasal ilişkiler ağı dünya
işçi sınıfının lehine ağırlık
kazanır, işte o zaman kesimsel değil, bütünsel bir sonuç söz
konusu olur. Bu süreç içinde oluşacak dünya proletarya
diktatörlüğü sosyalizmin sonul zaferi anlamına gelir.
Dünya proletarya
diktatörlüğünün kurulması ile kapitalizmden komünizme geçiş
çağı kapanacak ve komünizm çağı
açılacaktır. Emperyalizmin bir sistem olarak çöktüğü, savaş
tehlikesinin ekonomik kaynağının ortadan
kalktığı, insanlığın bayrağına
``herkese gereksinimi kadar'' ilkesinin yazılmaya
başlanacağı bu çağda ordular, silahlar, baskı
aygıtları, emeğin zorunlu yapısı da
kalkacaktır. Üretim güçleri kapitalizm altında düşünülemeyecek
boyutlarda gelişmeye başlayacaktır. Üretim güçlerinin
değerlendirilmesinde devlet sınırlarının egoist engeli
ortadan kalkacak, dünya ölçüsünde ekonomik yarar belirleyici olacaktır.
Sınıflar ancak bu aşamada, bu üretim güçleri temelinde ortadan
kalkacak ve dünya sınıfsız-sömürüsüz topluma, KOMÜNİZME
ulaşacaktır.
2. Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizmi
Türkiye emperyalizmin sömürüsü
altında, endüstrileşmesini tamamlamamış, teknolojik
açıdan geri, orta derecede gelişmiş bir kapitalist ülkedir. Bu
temel üstünde, tekeller büyüyüp
güçlenmiş, finanse-kapital oluşmuş ve devletle tekeller
içile geçerek devlet-tekeci kapitalizmine yükselmiştir. Endüstri
başı çeken sektördür.
2.1. Türkiye kapitalizminin gelişme özellikleri
Halk devrimine yol vermemek
koşuluyla, kurtuluş savaşıyla emperyalist işgalcileri
kovmak, pazarını başkasına kaptırmamak Türkiye
burjuvazisinin işine geldi.
Emperyalist işgalciler
kovulunca, burjuvazi devletin tüm olanaklarından yararlanarak kapitalizmi
geliştirme yolunu tuttu. Ekonomik, toplumsal, siyasal her türlü
şiddet ve kandırmacıyı uygulayarak ilkel sermaye birikimini
sürdürdü.
Emperyalist işgalcilerin
kovulmasına bir köylü devrimi eşlik etmediği için, tarımda
kapitalizmin gelişmesi evrimci yoldan oldu. Köylülük, bir
karış toprak parçası üzerinde didinerek, sancılı bir
süreç içinde ayrışmaya bırakıldı.
Emperyalizmle
bağlarını hiç öldürmeyen burjuvazi 1950'ye gelirken, yüklü bir
sermaye birikimi sağlamıştı. Büyük burjuvazi ve bağlaşığı
olan büyük toprak sahipleri bu dönemde emperyalizmle iyice
kucaklaştılar.
Özellikle 1950 sonrasında
Türkiye'de hızlı bir ekonomik gelişme yaşandı, ancak
bu gelişmeye büyük dengesizlikler eşlik etti. Bu dönemde,
emperyalizmle işbirliği içinde büyük burjuvazi hafif endüstri
temelinde hızla tekelleşme yolundan yürüdü.
Kapitalizm Türkiye'de serbest
rekabetçi dönemi yaşamadan daha baştan tekelci olarak
gelişti. Bankalar, devlet ve yabancı sermaye ile birlikte, tekellerin
doğuşunda ve gelişmesinde en önemli rolü oynadı. Bu nedenle
tekelleşme sürecinin kendisi banka ve endüstri sermayesinin içile geçme,
yerli finanse-kapitalin ortaya çıkma süreci oldu. Bu süreç,
1960'larda ülke ekonomisinde tekellerin ağırlık
kazanmasını, 1970'lerde finanse-kapital egemenliğini getirdi.
Aynı zamanda sermaye ve mal ihracı olarak dışa açılma,
emperyalistleşme gereksinimi ağırlık kazandı.
Finans-kapital, Türkiye'deki
orta gelişmiş tabanın üzerinde doğmuş, o tabanı
kendi çıkarlarına bağımlı kılmış, bu
doğrultuda örgütlenmeye yönelmiştir.
***
On dokuzuncu yüzyıldan bu
yana sürmekte olan Prusya tipi kapitalistleşme ile, endüstride
yaşanan süreç, kabaca 10 yıl geriden tarımda da izlendi.
1950'lerde kapitalist gelişme yolunda bir patlama geçiren ülke
tarımına asıl gelişme 1960'larda geldi. Bugün tarımda
da kapitalist üretim ilişkileri egemendir. Finanse-kapital tarıma da
dalmış, Türkiye tarımında tekelleşme oldukça
ilerlemiştir.
Türkiye Kürdistanı'nda
yarı-feodal kalıntılar yer yer sürmektedir. Ancak kapitalizm bu
ilişkilerin hepsini kendi işleyişi içine almış,
böylece sömürüsünü iyice barbarlaştırmıştır.
***
Savaş sonrasında
kurulan Türkiye Cumhuriyeti içinde Türk burjuvazisi iç sömürgesi olan Türkiye
Kürdistanı'nı yağmaladı, talan etti. Bu sömürge siyaseti
sonucunda Kürdistanın insani büyük yıkıma uğradı,
üretici güçlerin gelişmesine sekte vuruldu.
Türkiye bütününün etkisiyle,
Kürdistan'da kapitalist gelişme 1960 sonrasında daha hızlı
yol aldı. Ulusal baskı azalmadı. Özellikle devlet-tekelci
kapitalizminin Türkiye'de egemen olduğu 1970'ler sonrasında
Kürdistan, finans-kapital tarafından yeni bir tarihsel temelde, yeni
yöntemlerle sömürülmektedir. Tekelci kapitalizmin sömürü mekanizmaları
Kürdistan'ın geri temelinde yankılanınca Kürt emekçisi için daha
sancılı sonuçlar doğurmaktadır.
***
Türkiye finans-kapitali eski iç
sömürgesi Kürdistan'ın yanına 1974'den sonra yeni bir sömürge daha,
Kuzey Kıbrıs'ı katmaya başladı. İşgal bölgesinin
ekonomisi Türkiye'ye sıkıca bağlandı.
Kuzey Kıbrıs'ın
işgali, Türkiye burjuvazisinin kendisini yeni bir temelde, yeniden
gözlerini ülke dışına dikebilecek bir güç olarak görmeye
başladığının kanıtıdır.
Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizmi
Cumhuriyetin ilk
yıllarında devlete 1923 İzmir Ekonomi Kongresi'yle oldukça
liberal bir siyaset biçildi. Devlet burjuvazinin güçlenmesi için elverişli
koşulları ``dolaylı'' yoldan sağlamayı üstlendi.
Ne var ki, ülkede yeterli sermaye
birikiminin yokluğu ve 1929 bunalımının etkileri, 1932'de
burjuva devletini ekonomiye doğrudan katılmak, ``devletçilik''
(etatizm) siyaseti izlemek zorunda bıraktı.
Devletçilik siyaseti, sermaye
birikimi mekanizmasını harekete geçirme işlevini tamamlayınca
bırakıldı. Ama devletin ekonomik eylemleri yok olmadı.
Devlet bu kez, büyük sermayenin finans-kapitalleşme sürecinde etkin rol
almaya başladı.
1960-70 dönemi, finans-kapitalin
egemenlik kurma çabalarıyla belirlenir. Bu dönemde, yeniden planlama ve
genel olarak hızla artan devlet işletmeleri gözlenmektedir. Devlet,
banka, endüstri, yabancı sermaye, ``ordu'' sermayelerinin karması
kuruluşlar ortaya çıkmıştır. Türkiye'de ordunun üst
katlarını tutmuş militarist klik, finans-kapitalle
kaynaşmıştır.
1970'lere geldiğimizde
devletin rolü nitelik olarak farklıdır. Bu yeni aşama,
tekellerle devletin her geçen gün biraz daha içiçe geçmesi,
kaynaşması, devletin tekellerin eline geçmesiyle belirlenir.
Tekellerin gücüyle devletin gücü tek bir mekanizmada bütünleşmiştir.
Devlet, tekelci sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde
somut görev üstlenmiş, bu sürecin en önemli parçası olmuştur.
2.2. Türkiye'de devlet-tekelci kapitalizminin
sonuçları
Türkiye'de devlet-tekelci
kapitalizmi oluşumu Batı'daki sonuçları doğurmuyor.
Emperyalist ülkeler geçmişte emperyalistleşme yoluyla iç
savaşı, kapitalizmin yıkımını önlediler, ama bu
sonuç Türkiye için geçerli değildir.
Dünya emperyalist sisteminin
bugünkü gelişme aşamasında, Türkiye'nin
emperyalistleşebilmesi çok güçtür. Yapılan kısıtlı
``sermaye ihraçları''yla da Türkiye, ``emperyalizmin atlama tahtası''
olmaktan öteye geçememektedir.
Olgunlaşmış ama
gerçekleşmemiş olan ``emperyalistleşerek sorunları çözme''
isteği gerçekleşse de ülkeyi bir alt emperyalist ülke olarak yeni
karmaşık çelişkiler içine sokacak bir istektir. Türkiye
finans-kapitali varlığını sürdürebilmek için asıl
olarak ülke içinde sömürüyü aşırı yoğunlaştırmak,
bu arada iyice keskinleşen sınıf çelişkilerini de
``bastırmak'' zorundadır.
Aşırı yaygın
küçük üretim tabanı üzerinde devlet-tekelci kapitalizminin ekonomiye
egemen olduğu, finans oligarşisinin devleti elinde tuttuğu,
emperyalistleşme gereksiniminin karşılanmadığı,
üstelik yerli tekellerle içiçe geçmiş emperyalizmin her yoldan
sömürdüğü ve askersel güdümü altında tuttuğu orta derecede
gelişmiş bir ülke olan Türkiye, ekonomik, toplumsal ve siyasal
bunalımların kıskacından kurtulamaz. Türkiye'de kapitalizm
çıkmazdadır, devrimle çözülebilir bir durum süregendir.
Böyle bir ekonomik yapı
sürekli olarak totaliter, faşizan, faşist rejimler üretmekte,
kısa süreli yaşanan ``demokratik'' aralar ise burjuva anlamda bile
güdük bir demokrasi olmaktan öteye gitmemektedir.
Kapitalizmin çerçevesi içinde ya
emperyalistleşme, ya çürüme. Komünistlerin buna yanıtı: ``Ne
emperyalistleşme, ne çürüme, Sosyalizm''dir. Sosyalizm Türkiye'de üretim
güçlerinin gelişmesinin önündeki engeli aşmak için gereklidir.
Emperyalizm ve yerli finans-kapital
bağımlılığından kurtulmadan Türkiye'de gerçek bir
gelişme yolu açılamaz. Türkiye
emperyalizmin zayıf halkası olmaktan kurtulamaz.
Türkiye'de orta yol geçicidir.
Türkiye toplumunun önünde iki yol vardır. Ya halkın
aşırı sömürüsünü garanti altına alan faşizm, ya halkın devrimci enerjisini seferber
ederek sorunlarını çözecek devrim.
3. Türkiye'de devrimin karakteri
3.1. Devrimci aşama: İleri demokratik halk
devrimi
Kapitalist bir ülke olan
Türkiye'nin önündeki toplumsal devrim aşaması sosyalizmdir.
Türkiye'de sosyalizmin maddi
önkoşulları vardır. Bu önkoşullar en somut
anlatımını devletin ekonomideki rolünde ve devlet-tekelci
kapitalizminde bulur.
Devrimin ilk ve temel sorunu iktidar sorunudur
Türkiye'de ana düşman
yerli finans oligarşisi ve emperyalizmdir. Türkiye devriminin önündeki
adım, halk sınıflarının savaş birliği ile bu
düşmanı erkten alaşağı edecek, iktidarın
sınıf karakterini değiştirecek siyasal devrimdir.
Türkiye'nin somut koşullarında
partimizin ileri demokratik halk devrimi olarak
adlandırdığı siyasal devrim anti-emperyalist, anti-tekelci,
anti-faşist, anti-sömürgeci bir devrimdir. İDHD'nin amacı,
nesnel mantığı toplumsal devrime yolu temizlemek, kesintisiz bir
süreç içinde sosyalizme açılmaktadır.
İDHD proletarya
hegemonyası altında gerçekleşirse, toplumsal ruha sahip bir
siyasal devrim olur. Öncülüğünü küçük burjuva radikalizminin ele
geçireceği bir siyasal devrimin ise böyle bir derinliği olmaz.
Bu nedenle, işçi
sınıfının toplumsal devrimdeki ilk adımı,
kendisini yönetici sınıf konumuna yükseltmektir. Bu da demokrasi
savaşımını kazanmak demektir.
Siyasal devrim gerçek demokrasi sorunudur
Türkiye'de yaşamın her
alanında demokratikleşme, toplumsal gelişme için kesin
bir zorunluluk olmuştur. Ülkemizde anti-feodal çerçeveden çoktan
çıkmış olan demokrasi savaşımı artık ancak
kapitalizmden sosyalizme geçiş olan bir üst çerçeve içinde verilebilir.
Türkiye'de siyasal devrim sorunu
gerçek demokrasiyi yerleştirme sorunudur.
Kapitalizm, demokratik
dönüşümlerle değil, ekonomik-toplumsal devrimle
yıkılabilir. Ancak, demokrasi kavgasını başarıyla
vermeyen bir işçi sınıfı halkın öncülüğünü
kazanıp İDHD'yi gerçekleştiremez. Siyasal devrimin
başarılabilmesi, devrimin ardından yeni bir devletin
kurulabilmesi halkın çoğunluğunun devrim sürecine ve devlet
işlerine aktif katılımını gerektirir.
Siyasal devrimin toplumsal
devrime ilerleyebilmesi de demokrasiyi geliştirmeyle doğrudan
bağlıdır. Kapitalizm, üretim araçları üzerinden özel
mülkiyeti kaldırmadan yıkılmaz. Üretim araçlarının
yönetimi için tüm halkı devletin demokratik örgütlenmesi içinde seferber
etmeden bu alanda hedeflerimizle tam tutarlı sonuçlara ulaşılamaz.
Neden
``ileri demokratik'' ve neden ``halk devrimi''
"Demokratik" devrim
burjuva özlü devrimdir. ``Burjuva demokratik devrimin içeriği, ülkenin
toplumsal ilişkilerinin (sistemlerinin, kurumlarının)
feodalizmden arınmasıdır.'' İleri demokratik halk devriminin,
kapitalizmin önündeki engelleri temizlemek gibi bir görevi yoktur. O,
finans-kapitale karşıdır.
Kapitalizm feodalizme
kıyasla, tekelci kapitalizm serbest rekabetçi kapitalizme kıyasla
ilericidir. Finans oligarşisine karşı bir devrim, proletarya
hegemonyasında sosyalizme doğru yürüyemezse, tekeldışı
burjuvazinin ya da onunla doğrudan ya da dolaylı işbirliği
içinde küçük burjuvazinin işine yarayan bir yola girerse, bu son
çözümlemede gericilik olur.
"Demokratik" devrim
genel olarak orta burjuvazinin, özellikle kır burjuvazisinin de işine
yarar. İlerici demokratik halk devriminin böyle bir işlevi yoktur.
Bunlar ileri demokratik halk
devriminin ileri içeriğini gösterir.
Devrimimizi gerçek bir halk''
devrimi yapan temel özellik de şuradadır: İDHD'nin canalıcı
hedefi, siyasal devrim aşamasında burjuva devlet
aygıtının parçalanmasıdır. Kapitalizm
koşullarında, burjuvazinin bürokratik askersel
aygıtının parçalanması, her devrimi gerçek halk
devrimi yapan ilk koşuldur.
Devrim iktidarının sınıf karakterini
işçi sınıfının bilinci ve örgütlülüğü
belirleyecektir
İDHD'nin ilk adımda
gerçekleştireceği dönüşümler programı, kapitalizmin teorik
çerçevesini aşmayan ama pratik çerçevesini aşan demokratik bir
programdır.
İDHD programı, bu
nedenle hâlâ sosyalizm değildir ama işçi sınıfı
hegemonyasındaki iktidar altında artık kapitalizm de değil,
sosyalizme doğru dev bir adımdır. İşçi
sınıfı hegemonyasında İDHD ile toplumsal devrim, tek
bir devrimin iki anıdır. İDHD iktidarının
sınıf karakterini işçi sınıfının bilinci,
halk yığınlarına öncülük yeteneği ve örgütlülük düzeyi
belirleyecektir.
Türkiye'de proletarya ülkenin
somut durumunun belirlediği bağlaşıklıklar içinde
iktidarı alacaktır. Her devlet (diktatörlük) bir iktidar blokudur,
ancak her devlet tek bir sınıfın diktatörlüğüdür.
İki sınıfın birlikte iktidarı geçici bir
durumdur.
Yerli finans-kapitale ve
emperyalizme karşı iDHD'de
proletaryanın yeterli bir güçle iktidarı alamadığı,
toplumsal bağlaşıklıkların siyasal düzeyde de yansıdığı
durumlarda ortaya çıkabilecek "işçi-emekçi
diktatörlüğü" böyle geçici iktidardır.
Bu geçici iktidar da,
eğer proletarya hegemonyası altındaysa, tarihsel açıdan
yine proletarya diktatörlüğünün bir çeşididir ve belki ikinci bir
kavgayı içerecek ama toplumsal devrimin başlangıç noktası
olacaktır.
Sosyalist devrim ileri
kapitalist ülkelerde gerçekleştiğinde, işte o zaman tarihte ilk
kez devletini (diktatörlüğünü) doğrudan kuran sınıf
toplumda da çoğunlukta olacaktır.
Proletarya iktidarı
alırken, bağlaşıkları ülkenin durumuna göre
değişebileceği gibi, dünyanın durumuna göre de
değişebilir. Sosyalizmin dünya ölçüsünde çok daha gülü olduğu
bir dönemde, işçi sınıfının bağlaşıklarının
tabanı da genişleyecektir.
Türkiyede proletarya
hegemonyasını sağlayamamış bir siyasal devrim
toplumsal ruha sahip olamaz. Ya sınıf güçlerinin yeniden
gruplaşması yolundan proletarya hegemonyasının
güçlenmesiyle proletarya diktatörlüğünün bir çeşidine dönüşür,
ya kazanımlarını burjuvaziye teslim eder.
Çağımız kapitalizmden
komünizme geçiş çağıdır ve bu geçiş çok değişik biçimler gösterecektir.
Proletarya iktidarı alırken, bağlaşıkları ülkenin
durumuna göre değişebileceği gibi, dünyanın durumuna göre
de değişebilir. Türkiye işçi sınıfı, ülkenin
yapısı ve dünya koşullarına göre belirlenen
bağlaşıklıklar içinde iktidarı alıyorsa bu
proleter devrimdir, proletarya diktatörlüğü kurulur.
Türkiye'de tarihsel olarak
kapitalizm altında çözülmüş olması gereken sorunlar vardır.
Bunlar proleter devriminin açınım kazanması, tüm halkın
ayağa kalkması için kaldıraç olacaktır.
Orta derecede gelişmiş
bir ülke olan Türkiye'de proletarya devrimi yalnızca işçi
sınıfının ve yoksul kır-kent emekçilerinin değil,
tüm orta sınıfın (küçük burjuvazinin) da
çıkarlarını temsil edecektir.
3.2. Sınıfların konumu ve devrimde
halkın birliği
Türkiye halkının ana
düşmanı yerli finans-kapital, emperyalizmle organik olarak
bağlıdır. Bu bağlılık, uluslararası
kapitalist işbölümü ve ekonomik zorunluluklar içinde ortaya çıkar.
Ülke içinde işçi sınıfının, ülke
dışında sosyalist sistemin güçlü varlığı bu
bağlılığı pekiştirir.
Geneliyle Türkiye burjuvazisi
tekeller üzerinden yürüyen bir ilişkiyle emperyalizme
bağımlıdır. Türkiye sermayesi (tekelci ve tekeldışı)
emperyalist finans-kapitalin genişletilmiş yeniden üretim sürecinin
parçasıdır.
Bunun sonucu, yerli burjuvazinin
elinde toplanan artık değerin bir bölümünün emperyalist sermayeye
transferidir, ki bu, yerli burjuvazi ile emperyalizm arasındaki çelişkilerin
ekonomik temelidir ".
Türkiye burjuvazisinin
emperyalizme bağımlılığının
mekanizması, burjuvazinin çeşitli gruplarını
değişik biçimde etkilemektedir. Türkiye'de emperyalizme
bağımlı kapitalizm derinleştikçe, hem kendi içinde, hem
enternasyonal alanda işbölümü ve entegrasyon ilerledikçe, burjuvazinin iç
çelişkileri de giderek iç ve dış tekelci sermayenin içindeki
çelişkilerin izdüşümü olarak ortaya çıkmaktadır.
Tekelci sermaye ile
tekeldışı sermaye tekelci kapitalizmin egemen olduğu
yapının parçalarıdır. İkisi arasında
çelişkiler olduğu gibi, yarar ilişkisi de vardır.
Aralarındaki çelişkiler bu yarar ilişkileri içinde
doğmaktadır.
Bu durum,
tekeldışı sermayenin bir bütün olarak tekelci sermayeye
karşı direnişini olanaksızlaştırmış, siyasal
birliğini kırmıştır.
Türkiye'de
tekeldışı burjuvazi devrimci değildir, devrime
karşıdır. Halk sınıflarının
saldırısı şiddetlendikçe, bu kesimin daha büyük bölümü
giderek daha aktif biçimde karşı-devrim saflarına geçecektir.
Türkiye'de
tekeldışı burjuvazi demokrat değildir. Türkiye'de
liberalizm ile demokratlık birbirinden ayrılmıştır.
Tekeldışı burjuvazinin liberalizmi tekeller
karşısında nefes alabilme isteğinden doğar ve hem
ekonomik, hem de siyasal alanda iyi örgütlenmiş bir kurallar sistemi
(yasalar vb.) isteğinde somutlaşır.
Türkiye'de
tekeldışı burjuva liberalizminin demokratlıktan
ayrılmış oluşunun göstergeleri, onun emperyalist siyasete
olan gönüllülüğü, tekellere ve dolayısıyla faşizme
karşı tutarlı bir savaş vermekten uzak oluşu, Kürt
halkına karşı şövenist tutumudur.
Türkiye'de
tekeldışı burjuvazi anti-emperyalist de değildir.
Tekeldışı burjuvazi sömürülen değil, sömüren bir
kesimdir.
Türkiye'de
tekeldışı burjuvazinin bu özelliklerini görmek, onu tekelcilerle
aynı kefeye koymak değildir. Tekeldışı burjuvaziyle
emperyalizm ve tekelci burjuvazi arasında önemli çelişkiler
vardır ve bunların toplumsal siyasal yaşamda
oynadıkları bir rol de vardır.
Tekeldışı
burjuvaziyle sınırlı ve geçici uzlaşmalar
yapılabilir. Ancak, böyle uzlaşmaların ``anti-tekel, anti-emperyalist''
bağlaşıklık içinde bir anlamı yoktur.
Sınıf savaşı
çözümleyici ana yaklaştığı zamanlarda, egemen
sınıf içinde, hatta baştan sona tüm eski toplum içinde çözülme
öyle belirgin
bir durum alır ki, egemen
sınıfın küçük bir bölümü sınıfıyla
bağlarını koparıp, geleceği elinde tutan
sınıfa katılır. Bu tarihsel yargı Türkiye için de
doğrudur. Ülke devrim anına yaklaştıkça
tekeldışı burjuvazinin çoğunluğu ve etkin siyasal
güçleri karşı-devrim safında aktif yer alırken, küçük bir
kesim halk saflarına geçecektir. Bu gerçek ne genel yargıyı
değiştirir, ne de komünistlerin siyasetlerini bu kesim üzerinde
kurmalarını gerektirir.
Komünistlerin
tekeldışı burjuvaziye karşı taktiğinin birinci
ve temel yönü onu halk sınıflarından soyutlamak, ikinci yönü, onu ana düşman olan
tekelci burjuvazi ve emperyalizmden tarafsızlaştırmak,
ana düşmanla aynı safta durmasını önlemektir.
Türkiye Avrupada küçük
burjuvazinin toplumda en geniş yer tuttuğu ülkedir.
Kırsal alanlarda
olduğu gibi kentlerde de yoğun bir küçük burjuva yığın
bulunmaktadır. Bürokrasi ve aydınların büyük çoğunluğu
küçük burjuvazi kapsamı içinde yer almaktadır.
Finans-kapitalin üstünde
durduğu tabanı, küçük ve orta üretimi çıkarına uygun yönde
biçimlendirmesiyle, geleneksel küçük burjuvazi hızla erimekte,
proleterleşmektedir. Bu durum, bu kesimde şiddetli tepkiler
doğurmaktadır. Öte yandan, eriyen geleneksel küçük burjuvazinin
yerini yenisi ve finans-kapital ağı içinde örgütlenmişi
almaktadır. Bu iki yönlü etki, küçük burjuvazi içinde çelişkili
süreçler yaratmaktadır. Genelinde tekelci burjuvazinin bu sınıf
üzerine etkisi bunaltıcıdır.
Küçük burjuvazi ara
sınıftır, sallantılıdır. Burjuva etkilenmelere
her zaman açıktır. Doğası gereği ideolojik saldırılardan,
siyasal baskılardan etkilenir. Tam ve tutarlı demokratlıktan
uzaktır. Ancak tüm burjuva iktidarlar da bu sınıfın
ekonomik-demokratik haklarına saldırmakta, hızla
mülksüzleşmeye itmektedir. Bu, küçük burjuvazinin devrimci potansiyelini
belirler.
Türkiye'de kent ve kır
küçük burjuvazisi (Kürt halkının geniş bölümü de içinde olmak
üzere) nesnel olarak halk sınıflarının özgürce
örgütlenebilecekleri bir demokrasiden yanadır.
Küçük burjuvazi devrimimizin
temel bir sorunudur. İşçi sınıfı küçük burjuvaziyi
kendi yanına kazanmadan devrimi gerçekleştiremez. Bunun için, küçük
burjuvazinin tekellere ve emperyalizme karşı olan
çıkarlarını savunmak, geniş küçük burjuva
yığınlar üzerindeki burjuva etkileri kırmak sonuç
belirleyici önem taşır.
Tüm zenginliklerin gerçek yaratıcısı olan işçi sınıfı, Türkiye'de kapitalizmin gelişmesi oranında büyüyen, ayrıca üretimde tuttuğu yer nedeniyle toplumdaki ağırlığı sayısıyla ölçülemez denli büyük olan, kapitalizmin iki temel s