|
|
|
Bu yazıda adı geçen Erol Manısalı'nın “Attila İlhan, Denktaş Derken Sağım Solum Sobe” başlığıyla yayınladığı yazısı.
|
|
|
Hem “Sosyal”, Hem de “Demokrat” Kıbrıs Politikası: KÖREBE
Kerem KARACA Önce gözlerime inanamadım. Türkiye’de birkaç elin parmağını geçmeyecek sayıdaki ciddi ve bilimsel namusa sahip bilim adamlarından Erol Manisalı’nın yazısını okurken şaşırıp kaldım. Aslında hala şaşırma duygumuzun kalmış olması da şaşırtıcı ama... Bu ay Kıbrıs “Barış Harekatı”nın işgal hareketi mi demeliyim?- yıldönümünü içerdiğinden ötürü gazetelerde konuyla ilgili çok sayıda yazı çıktı. En çok da Cumhuriyet’te. Ama doğrusu Erol Manisalı’nın yazısı kadar söylemek istediğini açıkça söyleyen olmadı. Erol Hoca öyle şeyler söylemiş ki, insan “bunları yazarken acaba kendinde miydi acaba?” diye kendine sormadan edemiyor. Ancak belli ki kendi düşünce süreci içinde bir tutarlılığı var söylediklerinin... Bilmeyenler için söyleyelim Erol Hoca küreselleşmenin en sert karşıtlarından biridir. Türkiye burjuvazisinin dünya entegrasyonu tartışmalarında katı ulusalcı bir çizgiyi savunur. Denilebilir ki, gerçek bir “ulusal koza”cıdır. Bu arada söylemeyi unutmayalım: Erol Hoca CHP üyesidir ve seçimlerde yönetim organlarına aday olur. Ama bu kadar “meziyet”le bile insan Kıbrıs için bunları söyleyebilir mi? Cevap veriyorum: SÖYLER! Hem de bizzat bu “meziyet”lerinden ötürü söyler. Yazı temel olarak 2 hat üzerine oturuyor. Birincisi özetle şöyle: Rauf Denktaş, “Avrupa’ya ve ABD’ye kafa tuttuğu için Fidel Kastro’ya benziyor”muş. Hem de “aslında sağcı bilinen Denktaş, yalnız başına, aynen Fidel Kastro gibi” “antiemperyalist”miş. Diğer hat da, “Kıbrıs söz konusu olduğunda Kıbrıs ve Türk solunun ‘küreselci ve ikinci cumhuriyetçi’ bir politika izleme”sinin eleştirisinden oluşuyor. Bu anlamda söyledikleri yenir yutulur cinsten şeyler değil!
“Adadaki solcular, Atina ve Rumlara ‘çok yakınlar’, yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor. Atina ve Rumlar, Kıbrıs’ı alıp Avrupa kapitalizminin bir parçası yapmak istiyorlar ve adadaki ‘Türk’ solcular onlara yardım ediyor.” “İşin garip yanı Türkiye’deki ‘malum büyük sermayeli bazı dernekler’ Kıbrıs’ta ‘Rum ve Batı ile işbirliği yapan sol’a çok sıcak bakıyorlar. İnsanın kafası büsbütün karışıyor, kimin eli kimin cebinde belli değil” “Antiemperyalist olması gereken sol emperyalizm ile ‘mazluma karşı’ işbirliği içinde.”
Ve böyle sürüp gidiyor. Yazının tamamını zaten ibret belgesi olarak sunuyoruz. Fakat mantığa bir bakar mısınız? Sosyal demokratlık, hatta solculuk iddiasındaki bir kişi, üstelik de bir bilim adamı, Rauf Denktaş’la oturup yemek yiyecek “onu aslında sağcı olmasına karşın Fidel Kastro gibi” görecek. Eli kanlı, düpedüz faşist Denktaş’ı sadece masum bir sağcı olarak görmek ve göstermek için onunla aynı masada yemek yemek gerekli demek. Örgütlenmesinde Denktaş’ın büyük pay sahibi olduğu ve hemen tüm eylemlerinin arkasında onun eli bulunan TMT-TİT yapılanmasını önce Kıbrıslılara sormak gerek. Acaba onlar da yalnızca “sağcı” bir kuruluş mu diyecekler? Çok ciddi bir ülkücü örgütlenmenin yaşandığı Kıbrıs’ta Denktaş için yalnızca “sağcı” mı derler? Kutlu Adalı’nın ailesine sormak gerek, Gürkan kardeşlerin ailesine ve benzeri yüzlerce aileye sormak gerek Denktaş için acaba ne derler? Ama bu insanlar Denktaş’ın yemek masasından görünmez ki! Cumhuriyetçi Türk Partisi genel başkanı Mehmet Ali Talat’ın Cumhuriyet muhabirine verdiği açıklamayı ve ilgili haberin bir bölümünü okuyalım:
“Avrupa gazetesinin Denktaş’a yönelttiği eleştiriler konusunda Talat gazeteye bomba konulmasını da anımsatmadan geçemiyor: ‘Bu Denktaş’ın ruhani liderlik yaptığı grupların işi. Türkiye’nin müdahalesini adaya çekmek için Türkiye Haberler Merkezi’ne bomba koydurmuştu. Bunu ben söylemiyorum. Kendisi itiraf etti.”
Görüyor musunuz Fidel’e benzeyen Denktaş’ı! Bir ülke düşünün ki, bankasına el konulmuş kapatılmış, para birimi yürürlükten kaldırılmış, bütün ticari hayatına son verilmiş, kendi nüfusunun birkaç katı insan başka bir yerden getirilip yerleştirilmiş ve dahası halkı susturulmak amacıyla başka bir ülkenin maaşlı memurları haline getirilmiş. Bunun adı nedir? Kimsenin kimseye parasını almadan bir bardak su verdiği dünya kapitalist sisteminde krizin içinde batma noktasına gelen Türkiye her ay Kıbrıs’a batan bankaların mudilerine ödenmek üzere 5 trilyon lira gönderiyor. Sevabına değil herhalde... Öyleyse bu nedir? Denktaş’sa bu durumu sürdürmek amacıyla Türkiye’nin emirlerine amade bir şekilde otur deyince oturuyor, kalk deyince kalkıyor. Türkiye Cumhuriyeti dış politikada, ekonomide, şunda bunda sıkışınca bir işaret... Denktaş masadan kalkıp gidiyor. Çağırıyorlar Ankara’dan, “ekonominiz kötü bu yükü biz kaldıramayız, gidin bu kadar harcayın” diyorlar Denktaş’a, o kuzu kuzu söylenenleri onaylayıp gidiyor. Bir de bu Denktaş’a “Fidel gibi” diyoruz, öyle mi be Hoca? “Denktaş da, Fidel gibi Amerika ve Avrupa’yla didişiyor, kavga ediyor” diyor Erol Hoca... Acaba eğer varsa bu kavga aynı kavga mıdır? Fidel’inkini biliyoruz, çok kısıtlı koşullarda ABD’nin hem kendisinin uyguladığı, hem de yandaşlarına uygulattığı ambargolarla “didişiyor” ve sosyalizm kuruculuğu için çalışıyor. Ama Denktaş’ın “didişmesi” aynı mı? Yukarıda da belirttik Türkiye’nin komutlarıyla ve onun dış politikasının bir parçası olarak kullanılan bir piyondan başka bir değildir Denktaş. Bu kadar ön plana çıkmasını sağlayan sadece geleneksel TürkYunan gerginliğinin bir bölümünü oluşturması ve Kıbrıs’ın giderek artan bir stratejik öneme sahip oluşudur. Bir başka açıdan bakalım; bugün stratejik anlamda Türkiye’nin güdümünde olan bir yapının ABD ile çelişmesi mümkün müdür? Eğer öyle olsaydı Kıbrıs’ın işgali sırasında silahlarının kullanılmamasını isteyen güçler, Türkiye’nin girdiği bu krizin içinde bir de Kıbrıs’ın mali yapısını desteklemesine göz yumar mıydı? Sorular çoğaltılabilir, ama yanıt tektir: Denktaş’ın ABD ile böyle bir “didişmesi” söz konusu değildir. Türkiye burjuvazisi bu önemli kartı elinde tutmakla birlikte genel ekonomik yeniden yapılanmasının gerektirdiği herhangi bir anda elinden bırakabilir de...Öyleyse nerede Fidel, nerede Denktaş? Sizce bunlar denk taşlar mı sayın hocam? Öte yandan bir de yukarıda tartıştığımız konulara solun yaklaşımı sorunu var. Hoca burada da baltayı taşa vuruyor ne yazık ki... Diyor ki, “İP (İşçi Partisi) Türkiye’de uçtaki sol parti ve Kıbrıs’ta Denktaş’ı destekliyor, adadaki sol partileri eleştiriyor”. Ayrıca “İP’nin dayanağı, ‘Denktaş’ın ABD ve Avrupa’nın dayatmalarına karşı koyması’, ulusalcı olması ayrıca Kıbrıs davasının Türkiye’nin Avrasya politikasının ayrılmaz bir parçası olması.” diyor. Bu İşçi Partisi’nin klasik yaklaşımıdır. Bu arkadaşlar hani güya Amerikan karşıtıdırlar, “antiemperyalist”tirler ya, o yüzden her kimin ABD ve Avrupa’yla -hangi nedenden olursa olsun sorunu vardır onlar onun yanındadırlar. Çünkü bu “gerçek solcu, gerçek antiemperyalist tavır”dır onlara göre. İlk Körfez Krizi’nde de aynısı olmuştu. O zaman da Saddam’ı desteklemişler, “ABD Go Home!, Saddam yanındayız” filan demişlerdi. Hani utanmasalar “devrimci Saddam” diye bağıracaklardı. “Antiemperyalist Saddam” başlığını çoktan atmışlardı bile... Neden? Çünkü Saddam Amerika’yla savaşıyordu. Fakat her ne hikmetse İşçi Partisi ne zaman bir konuda “antiemperyalist tavır” alsa onun bu tavrına dönemin ulusal burjuvazi sözcülerinden başka kimseden destek gelmiyor. O zaman da, şimdi de bu böyle olmuştur. Ama buna karşın Erol Hoca İşçi Partisi’ni “uçtaki sol parti” olarak tanımlıyor. Doğru olabilir Hoca’nın konumuna göre İP uçtadır. Ama aklı selim her siyasi akım için, özellikle de sol partiler için Kıbrıs sorununda ilk karşı çıkılması gereken güç Türkiye’dir. Dönemin koşullarını iyi değerlendirmiş ve zamanı geldiğinde de adayı “kurtarmak” adına ele geçirmiştir. Bu nedenle artık sorunun ana kaynağı durumuna gelmiştir. Eğer “antiemperyalizm”den söz edilecekse bu mücadelenin bir ayağının Türkiye’ye karşı verilmesinden daha doğal ne olabilir ki? Erol Hoca’ya hatırlatalım; yazılarında da, katıldığı televizyon programlarında da kendisinin ısrarla üzerinde durduğu bir durum var. Diyor ki, “eğer IMF, DB gelip de Türkiye’nin yöneticilerine siz şunu yapmayacaksınız, bunu yapacaksınız diyorsa, o zaman bağımsızlıktan bahsetmek söz konusu değildir, emperyalizmin güdümüne girmişsiniz demektir”. Çok doğru da, yukarıda anlattık, Denktaş’ın Ankara’ya çağrılıp direktif verilmesi, izleyeceği yolun Türk dışişleri tarafından belirlenmesi söz konusuysa bu emperyalizm değil midir yani? Elbette öyledir de, ama “biz” yaparsak mubah, bize yaparlarsa günah! Mubah olmasının da ötesinde gerekli... Öyle olmasa, Attila Abi’siyle olan söyleşilerinde “Attila İlhan da, ben de Türkiye’de bir solcunun;
olması gerektiğine inanıyorduk. Çünkü ‘sol’ en başta, ezilen kendi halkına hizmet için vardır, yoksa ‘dışardakilere’ hizmet için değil” derler mi? (Attila İlhan’la 1000 Saat/s.79) Belli ki bu düşünceye göre ulusalcı olmak ve kendi halkının çıkarlarına hizmet, aynı ırktan geliniyor bile olsa başka bir ülkenin insanını ezmekten geçiyorsa doğrudur. Bunun adı “ulusal çıkar”dır. Erol Hoca işi daha da ileri götürüyor, buna gerekçe hazırlamak amacıyla bir de “mazlum ülke Türkiye” kavramı çıkarıyor karşımıza... Yani Türkiye Kıbrıs’taki “haklarının” elinden alınmak istenmesi nedeniyle “mazlum ülke”ymiş. E bu durumda da solcuya “mazlum”dan yana olmak düşer değil mi? İşte tam bu süreçte yine aynı gazetenin yazarlarından Orhan Birgit, 27 Temmuz’da köşesinde Kıbrıs’tan kendisine Kıbrıs’la ilgili bir yazısı nedeniyle gönderilen bir yanıta biraz da içerleyerek yer veriyor: “Doğma büyüme Kıbrıslı Tutku Tuygan, 20 Temmuz tarihli yazıma gönderdiği yanıtında, ‘...adadaki TSK, Denktaş ve daha birçok Kıbrıslı olma bilinç ve yaşam tarzını hiçe saydıklarını düşündüğüm kuruluş, örgüt ve bireylerin etkisiz hale getirilmelerini, belki ‘Go Home’ diyerek, belki de sadece içerleyerek, ama asla insanlık dışı yollara başvurmayı düşünmeden, bunun için elinden geleni yapmaya hazır binlerce insanımızdan biriyim’ diye tanıtmış kendisini. Tuygan, ‘Türkiye’nin bundan 27 yıl önce adamıza, sadece adamızdaki Kıbrıslı Türk’ü kurtarma amacıyla çıkarma yaptığına inanmıyorum’ diyor. Denktaş’ın Türkiye’nin bir dediğini iki etmediğini savunuyor. Barış özlemlerini dile getiren gençlerin her fırsatta “Rumcu” damgasını yediğinde ısrarlı. TMT’nin bir kontrgerilla kuruluşu olarak, benzer acıları Rum halkına da çektirdiği düşüncesinde. Şayet ‘birkaç yıldır vermekten vazgeçtiği vizeleri vermeye devam etseydi, Denktaş’ın adada yalnız kalacağının bilincinde olduğunu bilmenizi isterim... Denize gittiğimizde örülmüş tellerin sol tarafında yüzmek istemiyoruz, çağın gerektirdiklerine ayak uydurmak, benliğimizi kavramak ve bağımsız bir Kıbrıs Cumhuriyeti istiyoruz’ diyor” (Düz Yazı, Orhan Birgit, 27 Temmuz, Cumhuriyet s.7) Gerçekten de şu Kıbrıslı Türk’ler ne kadar “Rumcu” değil mi?... Ama ne yapalım adına ne yafta eklerseniz ekleyin bunlar gerçeklerdir.Bu aynı zamanda Kıbrıs’ta yaygın olan görüşün de bir ifadesi. Zaman zaman adada gündeme gelen AB üyeliği konusundaki referandum tartışmaları Denktaş’a soğuk terler döktürüyor. Çünkü eğer referandum sırasında hile yapmazsa istediği gibi bir kararın çıkmayacağını en iyi kendisi biliyor. Tekrardan görüşmelere başlamayı kabul etmesinin altında da asıl olarak bu sıkıntı yatıyor. Her konuda ortaya çıkan “herkes bize düşman, Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” kompleksi ve komplocu çözümleme yaklaşımları insanı ne noktaya getiriyor. Bir anda, işgal ettiğin ülkeyi sana babandan miras kalan bahçeymiş gibi görüp “mazlum” pozlara girebiliyorsun. *** Attila İlhan’ın birkaç yıldır Cumhuriyet’te yazdığı yazılar Türkiye burjuvazisinin bir bölümü için program niteliğinde. Hele de Avrasya projeksiyonuyla ilgili yazıları. Sanki bir mazlum milletler enternasyonali önerirmişçesine AB vb. oluşumlar yerine Türkiye-Hindistan-Çin ya da buna ek olarak bir de Rusya’nın katıldığı bir alternatif organizasyon öneriyor. Bunun içinde de Avrasya konumlanmasıyla (Kıbrıs’ı da içine katarak) Türkiye’nin en önemli güç olacağı görüşünde. İşin ilginci artık nasıl bir ilişki söz konusuysa ordunun da bu seçeneği tartıştığını zaman zaman hissettiriyor. Anlaşılan yeni yönetim yapılanmasında Çevik Bir’in de yer aldığı Cumhuriyet gazetesi Türkiye burjuvazisinin emperyalist girişimlerine soldan borazan çalma işlevine soyunmuş görünüyor. Bu görüşlerin ülke içindeki ekonomik ve politik açılımını Kemalizm veriyor. Neredeyse adına yeni bir “Yön”cülük adını vereceğimiz bir yapılanmanın alt yapısı epey bir zamandır Türkiye’de hazırlanıyor. Sanki devlet Kemalizm’den başka bir şeyin üzerine kurulmuş gibi, ülke farklı bir yönetim altındaymış gibi yeni Kemalist örgütlenmeler pıtrak gibi çoğalıyor, yeni yayınlar çıkarılıyor, aralarında birlikler oluşturuyor ve yoğun bir şekilde aralarında tartışıyorlar. Bu kişilere göre bunun temel gücünü asker oluşturuyor. Asker, ulusal çıkarların gerçek anlamda tek gözeticisi, şu durumda. Bu anlamda askerin yaptığı her çıkışla gözler yaşarıyor, “yeni bir kurtuluş savaşı”, “yeni bir halk hareketi”, “ezilenler uyanıyor”, “Anadolu işe el koyuyor” duyguları ortama egemen oluyor. Adına belki de “neo-Kemalizm” dememiz gereken bu akım genel olarak sol söylemlere sahip olmasına karşın “ulusal çıkarlar” söz konusu olduğunda adeta bir kartal kesiliyor, bıçaklarını bileyip, savaş baltalarını gömdükleri yerden çıkartmaya başlıyor. Eh tüm bunlara bir de devrimci kılıf uydurmak gerekiyor, o da ne yazık ki hiç ilgisi olmamakla birlikte Sultan Galiyev oluyor. Sultan Galiyev, bu teorinin evrensel boyutuna kanıt olarak ortaya atılıyor. Türkiye sol hareketinin çok iyi tanımadığı bu devrimcinin üzerinden yeni bir “ulusal sol” hareket yaratılmaya çalışıyor. Doğrusu sosyalist sistemdeki yozlaşma ve muhtemel yıkımı Attila İlhan bizlerden çok önce öngörmüştür. 70’li yıllardaki yazılarında bile açıkça bu yöne işaret etmiştir. Bu açıdan Sultan Galiyev’in MüsKom (Müslüman Komünist) adlı partisiyle neleri hedeflediğini ve Stalin baskıcılığıyla o dönemdeki bir çok değerli kimse gibi neden tasfiye edildiğini çok iyi bilir. Bu nedenle anti-emperyalist soslu sosyal emperyalist girişimlerine evrensel bir lider arayışında Leninci Sultan Galiyev uygun bir isim değildir, 2. enternasyonal liderlerinden isimler bulması daha uygundur. Peki neden böyle bir yol izlemez? Attila İlhan, uzun bir zamandır Sultan Galiyev ve ülkücüler açısından son derece önemli bir isim olan Zeki Velidi Togan üzerinden alt yapı hazırlaması, ülkücülerin bir kısmını da içine alan “Galiyevci” bir ulusal hareket örgütlenmesinin yaratılmaya çalışılması belli olmamakla birlikte önemli oranda yol alınmış olması oldukça ilginçtir. Türkiye burjuvazisinin ulusal-askersel-muhafazakar kanadı saksıda emperyalist bir “milliyetçi sol” yetiştirmeye çalışıyor. Attila İlhan’ın çok kullandığı bir deyimle yanıtlayalım: Ensemizi karartmayalım! Böyle bir ideolojik yapılanmanın üzerinden de fazlasıyla “sosyal”, acayip derecede “demokrat” bilim adamımız da yukarıda anlattığımız bizim ağzımızı bir karış açık bırakan saptamalarını beynimize saplıyor. Bu kadar “sosyal”lik de, bu kadar “demokrat”lık da bizi bozar, bize fazla gelir. Ağzımızı kapatıp gözümüzü açıyor ve arkamızı dönüp yolumuza yürüyoruz. Haa unutmadan Erol Manisalı Hocamız işbu yazısının adını “Attila İlhan, Denktaş Derken Sağım Solum Sobe” koymuş. Bence oyunun adı yanlış konulmuş. Haddimiz olmadan düzeltelim Hoca’yı ve yazısına da, oyununa da yeni isim önerelim: Körebe!
14 Ağustos 2001
|