|
|
|
||
Kıbrıs Türkü’nün kendi kaderini tayin hakkı!
Her ne kadar Afganistan’daki gelişmeler nedeniyle Kıbrıs sorununa çözüm bulma çabaları sekteye uğradıysa da, dünyanın kangrenleşmiş önemli sorunlarından biri olan bu sorun, çok kısa süre içerisinde yeniden gündemdeki yerini alacaktır.
Son günlerde özellikle The Guardian gazetesinde Eylül ayının sonlarına doğru yayınlanan ‘Kıbrıs Türkleri Türkiye’ye baş kaldırıyor’ haberi, Kıbrıslı Türklerin kendi kaderlerini tayin hakkını bir kez daha hatırlamamıza neden olmuştur.
The Guardian’daki bahse konu haberde, Kıbrıs Türk siyasi sahnesindeki üç sol partinin liderleri veya yetkilileri ile bir sendikacı, Türkiye’nin Kuzey Kıbrıs’ta herşeye hakim olduğunu, itfaiye teşkilatına dahi kimin alınacağına karar verdiğini, KKTC adı verilen bölgenin bir açık hava hapishanesi yapıldığını vurguladılar.
Yurtsever Birlik Hareketi (YBH) kurucularından ve Kıbrıs Türk sol hareketinin önemli simalarından Alpay Durduran, ‘Lütfen dünyaya söyleyin bizi kurtaranlardan kurtulmak istiyoruz’ dedi.
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Mehmet Ali Talat, Rauf Denktaş’ın Kıbrıslı Türklerin değil, Türkiye’nin stratejik çıkarlarının temsilcisi olduğunu kaydetti.
Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) Genel Başkanı Mustafa Akıncı ise Kuzey Kıbrıs’ta herşeye Türkiye’nin karar verdiğine işaret etti.
Kıbrıs Türk Orta Eğitim Öğretmenler Sendikası Genel Başkanı Ahmet Barçın da ülkenin açık hava hapishanesine dönüştürüldüğünü söyleyen kişiydi.
Aslında dört liderin veya yukarıda isimlerini yazdığımız dört kişinin de söylemek istediği, ‘Kıbrıs’ın Kuzey’inin Türkiye’nin işgali altında’ olduğudur.
Ancak ‘işgal’ kelimesini kullanabilme cesaretini henüz bulabilmiş değillerdir.
Kıbrıs’ta gelinen aşamada Türkiye ve Türkiye’nin Ada’daki en önemli işbirlikçisi Rauf Denktaş kesinlikle çözüm istememektedir.
Denktaş ve Türkiye statükodan son derece memnundurlar.
Türkiye, Avrupa Birliği ile ilişkilerinde Kıbrıs sorununu koz olarak kullanmaktadır. Avrupa Birliği balığını yakalayabilmesi açısından oltasına takabileceği en iyi yem Kıbrıs yemidir.
1974 yılında Ada’da 120 bin Kıbrıslı Türk yaşamaktaydı. Bugün bu rakamın 70 bin civarında olduğu kesindir. Ada’daki Kıbrıslı Türk nüfusu erimekte, onun yerine, Türkiye Büyükelçiliği ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin diledikleri gibi yönlendirebilecekleri Türkiye’den taşıma nüfus getirilmektedir.
‘Getirilmektedir’ diyorum çünkü bu nüfus akışı hala devam etmektedir.
Kuzey Kıbrıs’ta bugüne kadar gerçekleştirilen tüm seçimlere Türkiye Cumhuriyeti ordusu ve büyükelçiliğiyle müdahale etmiştir.
1974 öncesi de aynı müdahaleler sözkonusuydu. Ancak 1974 sonrası müdahaleler çok açık ve nettir.
Seçimlerden bir hafta önce Ada’ya binlerce insan taşındığı, oy sandıklarının önce Kolordu Komutanlığı’na oradan seçim merkezine gittiği herkesin bildiği ama söylemeye cesaret edemediği gerçeklerdir.
Yerleşim birimlerindeki ‘Türkiyeli – Kıbrıslı’ oranları bilinmektedir. Özellikle köylerden çıkan oylara baktığınız zaman, Türkiyeli seçmenlerin oylarının, ‘Türkiyeci’ sağ partilere çıktığı, Kıbrıslıların oylarının ise ‘Vatan haini’ olarak değerlendirilen yukarıda isimlerini verdiğimiz üç siyasi partiye çıktığı gözden kaçmamalıdır.
En son cumhurbaşkanlığı seçimlerine de Türkiye doğrudan müdahale etmiş ve kendisine daha yakın olduğuna inandığı Denktaş’ın küçük de olsa kaybetme riskine karşılık ‘Tehditle’ Derviş Eroğlu adaylıktan vazgeçirilmiştir.
Bütün bu ve buna benzer örnekleri günlerce ve sayfalarca sıralayabiliriz.
Bu durumda, Kıbrıs sorununa olası bir çözümün referanduma sunulması halinde, Kıbrıslı Türklerin kendi kaderlerini tayinleri ne kadar gerçekçi olacaktır?
Kıbrıs’a 1974’ten hemen sonra getirilen ve bugün Ada’nın yaşam şartlarına, kültürel ve doğal yapısına pek fazla uyum sağlamasa bile, sürekli taşınanlara oranla daha iyi uyum sağlayanları da ‘Kader tayininde’ Türkiye’nin kontrol edemeyeceği kesim içerisine dahil etsek bile, Türk Ordusu ve Türkiye Büyükelçiliği, dilediği şekilde Kıbrıs Türkü’nün kaderini tayin edebilecek oy kapasitesine sahip olacaktır.
Türkiyeli egemenler Ada’da bir ‘Türkiyeli – Kıbrıslı’ çatışmasının veya çekişmesinin olmasından yanadır. Çünkü bu çekişmeyle Türkiyeli kesim istenildiği zaman kullanılabilmektedir. Bunlara yerli işbirlikçiler de eklendiği zaman, istenilen sonuç elde edilebilmektedir.
Günümüz koşullarında Kıbrıslı Türklerin kendi karderlerini tayin edebilmeleri imkansızdır.
Kıbrıslı Rumlar, ülkenin geleceği için yapılabilecek bir referandumda Türkiye’den gelen göçmenlerin de söz sahibi olmasını asla kabul etmemektedir. Türkiyeli göçmenlerin Kıbrıs’ın geleceğini tayin haklarının olmadığını kaydetmektedir.
Zaman geçtikçe, Kıbrıslı Türklerin göç oranı da artmaktadır. Amerika, İngiltere ve en başta da Türkiye’ye eğitim amaçlı giden gençlerin yüzde 80’ine yakını ülkelerine geri dönmemektedir.
Halkların kendi kaderini tayin hakkına inanmaktayız. Bu hakkın ancak demokratik bir ortamda kullanılabileceği de kaçınılmaz bir gerçektir. Ancak Kıbrıs’ın Kuzeyi’nde bu demokratik ortam sözkonusu olmamakla birlikte, Türkiye’nin askeri yönetimi mutlaktır.
Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletler’in de kabul ettiği, iki bölgeli iki toplumlu federal çözümü öngören Denktaş – Makarios (1977) ve Denktaş – Kipriyanou (1979) doruk anlaşmalarına dayanan çözüm şekli iki tarafın kabul edebileceği en iyi çözüm şeklidir.
İki bölgelilik kapsamında, göçmenlerin evlerine geri dönme hakkının yine iki tarafça kabul edilmesi veya tazmin edilmeleri de gerekmektedir.
Ancak Kıbrıs’ta yaşanan geçmiş kötü tecrübeler ve 27 yıldan beri iki halkın birbirinden çok uzak tutulması, ilk aşamada bana göre ideal olan birlikte yaşama, Birleşik Kıbrıs iddialarına olanak tanımamaktadır.
İleri aşamalarda iki halkın yeni nesileri arasında yaratılacak güven ortamı bunu sağlayabilirse, ne mutlu bize.
Çözüm şekli veya çözüm şekllerini bir kenara bırakıp en baştaki konuya geri dönersek, ‘mevcut durumda Kıbrıs Türk halkının kendi kaderini tayin etme hakkı, Türkiye tarafından elinden alınmış bulunmaktadır’ demek zorundayız. Bu durumda da Türkiye’nin Ada’daki pozisyonunun ‘işgalci’ olduğunu söylemekten kaçınmanın ya da korkmanın bir anlamı olmaz.
İşgal altındaki bir toplumun kendi kaderini belirleyebilmesi mümkün olabilir mi?
Mehmet Mustafa Rago Londra 05 Ekim 2001
|