TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

Balkanlı’nın Linguistik Zorlamalarına Yanıt:

Komünist Siyaset ve Yurtseverlik

 

Hüseyin Balkanlı'nın "Oportünizme Karşı Savaş Marksizm Açısından Yurtsevercilik, Ulusalcılık" başlıklı yazısını okurken üzülmekten kendimi alamadım. Üzüntümün kaynağı yoldaşça tartışılabilecek kimi başlıkların başta linguistik zorlamalar, sonrasında siyasi karalamalar ve çarpıtmalarla TKP’ye karşı “koz” olarak kullanılmaya çalışılmasıdır. Kanımca Balkanlı’nın yazısı bu yazının kapsamı ve hacmini aşan bir çok başlıkta düzeltmelere ihtiyaç duymaktadır. Düzeltmelerin kendi konumuzu doğrudan ilgilendiren kısmı aşağıda önerilmiştir.

 

Balkanlı’nın yazısı gibi "polemik" yazılarında girişlerin kimi aforizmalar ile yapılması kılıcın ilk başta atılması gibi bir “imaj” oluşturması açısından anlamlı görünmektedir. Kolay bir metottur, daha doğrusu kolaycı bir metottur. Kolaycılığın komünist siyaset açısından bir alışkanlık haline gelmemesi durumunda bir sorun yok.  Ancak bir tartışmada taraflardan birinin en önemli “kozu” bu kolaycı yöntem ise ortada bir sorun var demektir. Kolaycılık bu yazıda nerede? Mesela, “İngiltere'de Aydınlanma'nın en büyük ismi” nitelemesiyle  parlatılan (böyle olup olmamasından bağımsız olarak söylüyorum) Dr. Samuel Johnson, Samuel Johnson’un aktarılan ve artık her aforizma gibi içi bir miktar boşaltılmış “Yurtseverlik, bayım, bir alçağın son sığınağıdır.” şeklindeki sözünde. Bu sözün ne için söylendiği, nasıl bir platformda dillendirildiği konusunda herhangi bilginin aktarılmaması ya bir bilgi eksikliğine ya da kötü niyete dayanabilir.

 

Bilgi eksikliğine dayandığını düşünerek belirtmekte yarar var: Samuel Johnson bu ünlü tümcesi (eğer ki sarf ettiyse) – Boswell’e göre – 7 Nisan 1775 tarihli gecenin ürünüdür. Bu tümceyi Life isimli eserinde aktaran Boswell, Johnson’un hangi durum karşılığında sarf ettiğine dair herhangi bir açıklama yapmamaktadır. Ancak Boswell’in bizi bu eserinde ısrarla ikna etmeye çalıştığı nokta Johnson’un yurtseverlik kavramını bir bütün olarak işaret etmediği, karşısına aldığı kavramın Boswell’in kendi ifadesiyle “sahte yurtseverlik” olduğudur. Sanıyorum güvenmemiz gerekiyor.  Bu teze dayanarak bu aforizmayı Türkçe’ye aktaran kimi “sorumlu” tercümanlar ilk sözcüğü sözlük anlamıyla değil içerdiği siyasi anlamıyla beraber düşünerek milliyetçilik diye çevirmektedir. Yani sorumlu çeviri “Milliyetçilik, bayım, bir alçağın son sığınağıdır.” şeklinde oluyor.

 

Johnson’un Londra’da kendisine yurtsever diyerek kolonizasyonu yani sömürgeciliği savunan isimleri ince bir biçimde “makaraya aldığı” The Patriot (Yurtsever) kitabı/metni ise bu konuda ancak Balkanlı’ya karşı argüman olarak kullanılabilecek durumda. Balkanlı’ya önerim örneğin Lenin’in yaptığı polemiklerde kullandığı ve İngilizce’ye sosyal-şovenizmin yanı sıra social – patriotism (sosyal-yurtseverlik) diye de çevrilen suçlamalarını kullanmasıdır – tıpkı yazısının ilerleyen kısımlarında olduğu gibi… –

 

Yazıdaki ilk kolaycılığı bu şekilde koyduktan sonra çok daha önemli kimi siyasal kolaycılıklara geçebiliriz. Kolaycılık, oportünizmdir, daha doğrusu oportünizmin kostümlerinden bir tanesi kolaycılıktır. Oportünizm bir varoluş koşulu olarak teoride ve pratikte kolaycı olmayı gerektirir.  Marx, teoride ve pratikte yalınlık ve basitliği bir başlangıç noktası olarak almıştır. Basitlik/Yalınlık ile kolaycılık teoride ve pratikte, kendisini devrimcilik ve oportünizm nasıl ayırıyorsa öyle ayırıyor. Balkanlı’nın yazısında oportünizm kendisini böyle gösteriyor. Bu noktada Balkanlı’ya katılmamak imkansız: “Komünistler bu tür oportünist akımlara karşı sürekli mücadele etmiş ve edeceklerdir.”

 

Hasan İlkateş imzasıyla bu sitede yayınlanan yazıdan alıntılar yapıp hiçbir karşı tez öne sürmeden altına “Marksizmle İlgisi Yoktur” damgasını vurmak herhalde ikna yeteneğini arttırmak için yapılmış olsa gerek. Karşı tezler damganın peşi sıra geliyor. Deniyor ki;

 

“Küba, emperyalist ABD’nin burnunun dibinde, kendi devrimini yapmış, bugün her şeye rağmen varlık yokluk savaşı veren, hala halkının ezici çoğunluğu Küba devriminin yanında yer alan bir adadır. Bu nedenle Küba işçi sınıfının ve halkının attığı “ya vatan ya ölüm” belgisi hayatın gerçeğidir. Oradaki “vatan” belgisi, devrimini yapmış, sosyalizmi hedeflemiş – her ne kadar tek ülkede sosyalizm olamayacağı için sosyalizme ulaşma şansı olamasa da -  bir halkın emperyalizme direnme gücüdür.”

 

“Ya vatan ya ölüm” sloganı devrim öncesi kullanılmaya başlanan hatta hafızam beni yanıltmıyorsa enternasyonalist kimliğinden şüphe edemeyeceğimiz Ernesto Che Guevera’nın formüle ettiği bir slogandır. Bugün hayatın gerçeği olduğu bir gerçektir. Sosyalizm koşulları içinde yaşayan Küba’ya ve Küba işçi sınıfına reva görülen bu slogan neden başka bir ülke için söz konusu olmasın? Örneğin, Iraklı komünistler bir mücadele örebilecek irade ve örgütlülüğe sahip olsalardı bu sloganı kullanmaları demek Saddamcı olmaları anlamına mı gelecekti? Örneğin, Mustafa Suphi ve yoldaşları Anadolu’daki ulusal kurtuluş mücadelesine destek vermelerinin arkasında acaba nasıl bir bilinç yatmaktadır? Komünistlerin kendi yani işçi sınıfının iktidarlarını işaret ederek işçi sınıfı öncüğünde geniş halk kesimlerini mesela bir emperyalist işgale karşı ayaklandırmalarının, örgütlemelerinin, anti-emperyalist bir bilinç örmelerinin ne gibi bir sakıncası vardır? Cevap öyle ya da böyle “sakıncası vardır” şeklinde formüle edilecekse komünistler iktidara nasıl gelecektir? Komünistler sosyalist iktidar hedefine ilerlerken Türkiye’de hangi siyasal nosyonları ya da mesnetleri kullanacaklardır? Bunlar Balkanlı’nın yanıtlaması gereken sorulardandır.

 

Bu derece “enternasyonalist” bir görünüm çizme uğraşındaki yazıda Yunanistan işçi sınıfının yıllarca süren ve çok çetin mücadeleler ile inşaa ettiği siyasal örgütü, öncü partisi olan YKP için sarf edilen sözleri “talihsizlik” olarak addediyorum.

 

Gelinen nokta itibariye Balkanlı, “ustalara” sarılıyor. Lenin’e ve Luxemburg’a referansla kimi ifadeler aktarıyor. Aktardığı ifadelerin önemini yadsımak imkansız ama konumuzla bağlantısını kurmak da bir o kadar öyle. İçinde “yurtseverlik” kavramının eleştirildiği her metnin bizim örneğimizde doğrudan kullanılamayacak hatta kimi tersi vurgular barındırdığını yazının girişinde dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Lenin ve Luxemburg’un bu sözleri neye istinaden söylediklerini iyi kavramak gerekiyor. I. Dünya Savaşı’nda işçi sınıfına sırtını dönerek kendi ülkelerinin burjuvazisi ile birlikte bir katliama ortak olan ve kendisinin yani işçi sınıfının iktidar perspektifini sınıfsal değil “ulusal” mücadeleden yana tercihini kullanarak iğdiş eden sosyal-demokrat partiler için kullanmaktadır. Lenin, bu noktada bir strateji olarak savaşı ulusal sınırlar içerisine çekmeye, işçi sınıfını iç savaşa çağırmaktadır. Bu iç savaşı ise “barış” sloganı çerçevesinde şekillendirmektedir. Lenin’e burjuva pasifisti demek mümkün müdür? Hiç sanmıyorum. Lenin’in mücadele zemini olarak ulusal birimi kabul ederek iç savaşa çağrı yapmasını burjuva milliyetçiliği olarak nasıl adlandırabiliriz? Ya da Lenin’in sınıf temelli mücadeleden çark edip ulusal çelişkiyi temel almaktadır diyebilir miyiz? Ancak kötü niyetli olunması gerekmektedir. Tıpkı başka başlıkta Kautsky’in yaptığı gibi…

 

Geldiğimiz nokta itibariyle Türkiye Komünist Partisi (TKP)’nin politikasını da bu yaftalamak olanaklı değildir. TKP kendi programında kendi tanımını şöyle yapmaktadır:

 

- Kapitalizm koşulları altındaki mücadele döneminde her tür kısa vadeli açılım yukarıdaki temel hedefin gerekleri doğrultusunda belirlenir.

Parti, bu dönem boyunca,

- İşçi sınıfı ve emekçilerin politikleşmesi, örgütlü mücadeleye yatkınlaşması ve siyasal süreçlere katılımlarının artması;

 - Burjuvazinin, onun siyasal ve ideolojik uzantısı olan her tür gericiliğin saldırılarının püskürtülmesi;
- Demokratikleşmenin işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin sonuçlarından biri ve sosyalist iktidar mücadelesinin bir yan ürünü olarak gerçekleşmesi;

- Dünya emperyalist sistemi içinde Türkiye'ye düşen ve düşecek misyonlara karşı durulması;
- Uluslararası devrim dinamiklerinin çıkarlarının gözetilmesi;

- İşçi sınıfında enternasyonalist bilincin yerleşiklik kazanması;

- Kapitalist sömürünün ürünü bütün çelişki ve sorunlara karşı toplumsal duyarlılığın artırılması ve tepkilerin mücadele kanalına akıtılması;

- Kapitalizmin bütün boyutlarıyla teşhir edilmesi;

 - Sosyalizmden yana güç ve yapıların uyum, birliktelik ve koordinasyonunun sağlanması;

- Her türden ulusal baskıya karşı mücadelenin sınıfsal temellere oturması, ulusal ve sınıfsal dinamiklerin ortaklıklarının yaratılması ve

- Sosyalizm mücadelesinin önündeki yasal engellerin kaldırılması, bütün anti-demokratik uygulamaların işlevsiz kılınması için mücadele eder.

[Sosyalizm Programı]

 

Sınıfsallığa kendi yaratmaya çalıştığı gelenek içerisinde bu derece fazla vurgu yapan TKP’nin, bugün ise sosyalist iktidar mücadelesinin temel nosyonu anti-kapitalist içeriği unutulmadan yürütülecek bir anti-emperyalist mücadele olarak koyması ve işçi sınıfımızın önüne net bir hat çiziyor olmasının ne sakıncası vardır? Sakınca olarak TKP’nin, Kautsky (ASDİP) , Plekhanov (Rus sosyal-şovenleri) vb. ile aynı kefeye düştüğü söyleniyorsa (bu efsane anlatılıyorsa) bu konuda kolaycılığın ötesinde bir iftira söz konusudur. TKP’nin bugün yaptığı mevcut düzenin “silahsızlandırılması”dır. Bunun karşılığı olarak işçi sınıfımızın kendi silahlarını kuşanmasıdır. Kaldı ki, komünistler bugün itibariyle yurtseverliğe pragmatik bir çerçeveden bakarak sahip çıkmamaktadırlar, yurtseverliğin tıpkı dün söyledikleri gibi varoluşsal bir özellik olduğu konusunda ısrarcı davranmaktadırlar. Söylediklerimin garip uca çekilmeyeceğini düşünerek söylüyorum: Nazım’ın Türkiye işçi sınıfına selam derken yine Nazım’ın deyişiyle “ay-yıldızı esir bayrağımızı kurtaracak” adres olarak da sosyalizm mücadelesini göstermesi pragmatizmden öte bir ifadedir. Bu hangi “legalizmle” , hangi “ikamecilikle” açıklanabilir? Bu soruyu da Balkanlı’nın yanıtlaması gerekiyor.

 

Yurtseverlik, günümüz Türkiyesi’nde sınıfsal bir tavırdır. Burjuvaziyi en fazla sıkıştırabileceğimiz başlık bu başlıktır. Türkiye tarihinde ilk kez daha önce söylediğimiz gibi ABD bayrağı altında “vatan-millet-Sakarya” edebiyatı yapabilme imkanı burjuvazi için ortadan kalkmıştır.

 

Son olarak söylemek gereken belki de şudur: Marx, tüm troçkistlerin ağzına sakız olan ve tek başına algılandığında bırakalım enternasyonalizmi kupkuru bir kozmopolitizm ifade edecek olan “İşçilerin vatanı yoktur.” yargısında bulunmuştur. Bunu metnin bütünlüğü ile ele almak gerekir:

 

“Komünistler ayrıca, vatan ve milliyeti kaldırmayı istemekle suçlandı.

işçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları bir şeyi onlardan almak mümkün değildir. Proletarya öncelikle siyasal egemenliği ele geçirmek, kendisini ulusal sınıf konumuna yükseltmek, bizzat kendisini ulus olarak kurmak zorunda olduğu sürece, hiçbir  şekilde burjuva anlamıyla birlikte, henüz kendisi de ulusaldır.”

[Komünist Parti Manifestosu]

 

 

Göründüğü kadarıyla sorun biraz boyutlu. Balkanlı’nın verdiği tepkinin sorunlu yanlarını ise kendi tarihimizde aramamız gerekiyor. Bu doğrudan bir mücadele başlığı değildir. Geçerken çözülecektir.

 

Fakat, TKP, bugün gelinen nokta itibariyle şu sloganları sonuna kadar sahiplenmekte, sahiplenmenin yanı sıra bunları birer mücadele konusu olarak görmektedir:

 

Yaşasın proletarya enternasyonalizmi!

Yaşasın Türk ve Kürt emekçilerinin ortak kurtuluş mücadelesi!

Yaşasın devrim ve sosyalizm!

 

Yaşasın Türkiye Komünist Partisi!

 

Bunlar söylediğim gibi verilen mücadele ile anlam kazanmaktadır.

 

Yoldaşça…

 

Soner ALPAN

Haziran 2003