|

Kerem Karaca
Partimizde bir süredir oldukça
önemli bir tartışma yürüyor. Çok önemli çünkü, bu tartışma
hem bir yönüyle uzunca bir süredir teorik alanda büyük bir kısmımızın
üzerine serili olan ölü toprağını kaldırmaya yardımcı
olabilir, hem de bir bir yönüyle yeni açılımlar ortaya çıkarabilir.
Bu yeni açılımlar,
devrimciliğin ülkemizde artık birçok kişi için, birkaç
kadehin ardından hatırlanan nostaljik anıların dışında
bir şey olduğunu hatırlamamıza neden olabilir.
Yasal
bir parti kurmayı tartışıyoruz. Bu çok önemli bir
değişim... Öyleyse öncelikle bu değişimi bizlere düşündürten
değişimler üzerinde kısaca konuşalım.
Dönüp
arkamıza baktığımızda son bir yıl içindeki
Türkiye fotoğrafını oldukça değişmiş görüyoruz.
Hemen ilk aklımıza gelenleri birkaç kalemde sayıverelim
o zaman:
·
Türkiye hemen tüm süper güçlerin
ortak eğilimlerinin kesiştiği bir şekilde dünyada
önemli bir merkez haline geldi.
·
Bunun doğal bir sonucu olarak birçok
uluslararası etkinliğin odak noktası oldu.
·
AB birliğinin üyelik tartışmaları
sona yaklaşıyor.
·
O pek hevesli olunan Avrupaya,
kurulacak Avrupa ordusu ile ilgili olarak yönetimde yeteri kadar yer
alınmadığı içinrest çekiliyor.
·
Türkiye ekonomisi dünyanın en büyük
16. Ekonomisi olarak açıklanılıyor.
·
Siyasi istikrar gazı verilerek
son elli yılın en büyük fedakarlıkları konusunda
halk ikna ediliyor. Ve nurlu ufuklar hedefi için müthiş bir
mücadele programına başlanılıyor.
·
Devlet dışa karşı çok
da fazla renk vermemeye çalışarak kendi içinde müthiş
bir yenilenme hareketi başlatıyor. Bunun bir göstergesi
olarak cumhurbaşkanlığı ve yüksek mahkeme başkanlıkları
gibi çok önemli konumlara türk siyaset hayatına hiç de denk düşmeyecek,
oldukça değişik tarzlara sahip adamlar getiriliyor. Yenilenme
sürecinde denilebilir ki teknokrat bir yöntem izleniyor.
·
Ulusal sorun zamana yayılıp, sündürülerek
zaten kendi kendini indirmiş olduğu kültürel haklar çizgisinde
çözümlenebilecek bir kıvama getiriliyor.
·
Ve tüm bu yukarıdaki anlatılanların
güzel bir şekilde pazarlanmaya çalışılarak ısrarla,
halkın devlete karşı çoktan yitirmiş olduğu güvenin
yeniden kazanılmasına çalışılıyor.
Oysa bu
mümkün değildir. Bunlar çok önemli değişimler ama gerçekten
hepsi bu kadar denilebilir mi? Sanırım denilemez. Çünkü
tüm anlatılanların ötesinde bir de bunların gündelik
yaşama yansımaları sözkonusu...
·
Şiddet eğilimi artıyor.
Zaten toplum yaşamımızda çok önemli bir yer tutan
şiddet, genelde sosyo-kültürel sorunlar nedeniyle yaygınlaşıyor.
Ve giderek yaşama hakim oluyor.
·
Yine bunun yanısıra ruhsal
rahatsızlıklarda ciddi bir artış sözkonusudur. Sınıfın
içeriğinde ve sömürüde (biçiminde ve oranında) olan değişiklikler,
işçi sınıfını sayı olarak arttırırken,
bu gelişmelerin çok hızlı gerçekleşmesi bir sınıf
kültürünün oluşmasını engellemekte ve kimlik bunalımlarını
değiştirmektedir. Buna deprem ve aşağıdaki
maddedeki veriler eklenince paranoya, depresyon, kişilik bölünmesi
gibi ruhsal rahatsızlıklar yaygınlaşmaktadır.
·
Tüm şişirmelere karşın,
sağlandığı söylenilen ekonomik gelişmeler
sokaktaki insanın hayatına daha da kötüleşme olarak
yansıyor. Gerçek alım düzeyi düşerken, yaşam düzeyi
beklentilerinde bir büyüme ortaya çıkıyor. Bu da önemli
bir krizin daha tohumlarını atıyor.
·
90 bin tarım emekçisi hububat taban
fiyatlarını protesto için Trakyada sokaklara dökülüyor.
Açıkçası
kimse hayatından memnun değildir. Ama bunlardan ortaya bir tek
sonuç çıkıyor. Türkiye çok hızlı bir değişimin
içindedir. Ekonomik düzey itibarıyla olsun, devlet yönetim
prensipleriyle olsun, insan tipolojisi ile olsun mutlak ve kesin bir
farklılaşma sözkonusudur. Bu değişim, doğal
olarak devrimcileri de etkilemelidir.
İllegal
çalışma özellikle genç arkadaşlar için daha çekici
bir yöntem gibi gelecektir. Ama mücadelenin
tarzını belirleyen (legalite olsun, illegalite olsun) ülkenin
koşullarıdır ve bu hiçbir zaman keyfi olarak
belirlenemeyecek bir nesnel gerekliliktir. Bu noktada asıl önemli
olan çalışmanın kılıfı değil,
gerekli zamanda gerekli kararları hızlı bir biçimde
verip, yaşama geçirme becerisidir. Bizler doğruluğundan
şüphe duymaksızın inandığımız
fikirlerimizi ne zaman ülkemizin işçi sınıfının
eylem kılavuzu haline getireceğiz, bunu nasıl yapacağız?
Ya da
şunu soralım kendimize: Bizler RYyi bir ihtiyar bilge gibi
kabul edip çevresinde
kendini tatmin etmeye yönelik teorik çalışmalar yapan bir
felsefe gurubu muyuz, yoksa gerekli her yolu deneyerek iktidarı almayı tek hedef
belirleyen proletaryanın devrimci sınıf partisi miyiz?
TBKPnin
kuruluş sürecindeydi, Adımlarda okumuştum sanırım.
Mehmet BOZIŞIKın şöyle bir açıklaması vardı:
ömrümün 50 yılını bu partinin yasallaşması
mücadelesine adadım diyordu. Elbette başta Boz Mehmet
Yoldaşımız olmak üzere hiçbir komünist isteyerek
illegal mücadele yolunu seçmemiştir. Ancak değişimden,
kendimizi değiştirmekten anladığımız da
asla bu olmamalıdır. Çünkü elbette, asla bir komünist için
partisini yasallaştırmak amaç değil, olsa olsa asıl
hedefi yakınlaştıracak bir araç olabilir. Bugünkü tartışmamızda
bir örnek olsun diye verdim bunu. Elbette BOZIŞIKın komünistliğini
tartışmak gibi bir durumumuz sözkonusu bile olamaz. Ama bu
vesileyle bugün hedeflediğimizin bunun dışında olduğunu
vurgulamak gereklidir.
Öyleyse
ilk olarak şunu beraberce belirlememizde yarar vardır: Özellikle son on yıldır içinde bulunduğumuz durum,
genel olarak Türkiye sol hareketi, özel olarak bir KP için kesinlikle
hiç de iç açıcı bir durum değildir. Bütün yeni
çıkışlar ve onca sarfedilen emek, bizi, varmayı
umduğumuz hedeflere yaklaştırmamıştır
bile.
O zaman
bir soruya cevap vermek acilen gereklidir: Öne
sürdüğümüz fikirlerden hangisi yanlış çıktı?
El cevap: Hayat hemen hemen tüm düşüncelerimizde bizi haklı
çıkardı. O zaman buradan çıkan tek sonuç şudur:
Doğru düşünceler ürettik
ama bunları yaşama geçirmek de başarısız olduk
Eğer
bu iki saptamamızda hemfikirsek, bence bunlara hep beraber çözümler
üretmek gerekmektedir. Ve bu da peşinden yine iki soruyu getiriyor:
1.
Bugünden sonra nasıl bir biçimlenme ile hareket edeceğiz?
2.
Bunu nasıl bir çalışma tarzı ile yaşama
geçireceğiz?
Birincinin
cevabını geneliyle 11. Kongre verdi. Elbirliğiyle sınıfın
partisini (öyle olacağını umduğumuz 80 yıllık
bir özlemden sözediyorum) yığınlarla buluşturmak için
elimizden geleni yapacağız. 11. Kongre bu konuda yasal bir TKP oluşturulması için bütün örgütlerimize
görev vermiştir.
Bugün
ülkede varolan durum biz de dahil olmak üzere bütün hareketleri kımıldayamaz
bir hale getirmiştir. Eskimiş araçlarla
gidilecek olan yol çok uzun olamayacaktır (burada kasttettiğim
illegal parti değil, onunla özdeşleşmiş davranışlardır
yalnızca). Uzun bir dönemdir Türkiye devrimci hareketinin bir bütün
olarak yaşamış olduğu pratik de bunun kanıtından
başka bir şey değildir. Biz kendimizden doğru, diğerleri
de kendi çalışma anlayışlarından doğru
kendi çizdiği çerçevenin dışına
çıkmayan bir noktada görünmekteyiz.
Asıl mücadeleyi yürütecek
olan ana güç bir türlü istenilen noktaya gelmiyor ya da
getirilemiyor. Devrimci hareket temel istemlerini döneme uygun, güncel
bir şekilde biçimlendiremediği gibi aynı zamanda ortaya
attıklarını da doğal tabanına benimsetemiyor.
Öte yandan geniş halk yığınları küçük,
kesimsel sorunların çevrelerinde, doğal önderler aracılığıyla
geçici örgütlenmeler oluşturuyor. Ancak ana hedef hiçbir zaman
gözetilmediğinden bunlar ya iğdiş ediliyor ya da büyümeden
ve sınıf hareketiyle birleşemeden eziliveriyor(boray uras
örneği, vb...).
Genel
olarak devrimci harekete baktığımızda şöyle
bir tabloyla karşılaşıyoruz: Önemli bir kısım,
biraz da içgüdüsel bir şekilde eski davranışlarından
giderek uzaklaşıyor. Ancak hem dayandıkları sınıfsal
temelden ötürü, hem de eski alışkanlıklarını
çok da değiştiremediklerinden ötürü bir türlü gerekli değişimi
yaşamıyorlar. Ancak yaşam onları değişime
zorladığından ötürü eski konuma da dönemiyorlar.
Buradan giderek güdükleşme eğilimine girdiklerini
izliyoruz. Kaldı ki, tabanlarının önemli bir kısmını
da şiddet temelli sansasyonel eylemlerle elde ettiklerinden ötürü,
yeni çalışma tarzıyla bunları ellerinden kaybetme
gibi bir durum da ortaya çıkıyor. Ama diğer taraftan da
yıllardan beri sırtlarını dayadıkları
tabanı elde tutmaya yönelik bir çizgi izlediklerinde bu seferde
izledikleri çizgi onları sınıftan iyice uzağa düşürüyor.
Bunlara
oranla daha küçük bir kesim ise geleneksel çizgilerini daha fazla
korumaya özen gösteriyor. Ama savruldukları marjinalite düzeyi
nedeniyle iyiden iyiye kendi söylediklerini yalnız kendileri
dinler bir duruma geliyorlar.
Ama bu görüntünün
arkasında bir ortak nokta var ki, bu çok önemli. Yukarıda
saydığımız anlayışlar (ki hemen tamamı
faşizm tanımlamasında birleşmektedirler) oldukça
uzun bir zamandır çalışmalarından önemli bir bölümü
olabildiğince legalize etmişlerdir. Her ne kadar kendileri
bunu red ederek illegaliteyi kutsayacak olsalar da durum bundan
ibarettir. Hemen hemen her hareket kurmuş oldukları
platformlar, kültür merkezleri, hukuk büroları, vb.leri aracılığıyla
kendi günlük siyasi çalışmalarını idare
etmektedirler. (bunların hangi siyasetler olduğu önemli değil.
Önemli olan bunun geneli anlatan bir durum saptaması olmasıdır...)
Silahlı
mücadele önemli oranda geçici bir süre için- seçenek olmaktan
çıkmıştır. Siyasal polis sizlerin de farkettiği
gibi artık eski tarzda örgüt operasyonları yürütmüyor. Çalışmakta
olan bir örgütü operasyonla çökertmek yerine yalnızca silahlı
eylem işine karışmış olan kadroları,
eylemden hemen önce ya da sonra alıyor. Böylece de neredeyse
tamamen silah üzerine oturmuş olan örgütleri hareket edemez hale
getiriyor. Geri kalanları almak da onun için hiçbir şey
ifade etmiyor. Temel neden, örgütlerin artık bu eylem tarzıyla
sınıfın içinde konspre olanağı olamamasıdır.
Sınıfın içine boylamasına giremeyince zaten
çok gelişmiş olan istihbarat birimleri tarafından
avlanmak an meselesidir. Kaldı ki işçi sınıfı
da eski sınıf değildir.
Yeni çalışma teknikleri ile katmerlenen ve örgütsüzlükle
palazlanan sömürü sınıfın büyüklüğünü de,
psikolojisini de oldukça değiştirmiştir. Bu tarz bir çalışma
anlayışının zamanı tekrar geldiğinde bu
verilerin daha sağlam bir şekilde derlenip, üzerinde
dikkatlice çalışılması gerekmektedir.
Peki biz
varolan durumun neresindeyiz? Aslında hem her ikisinde birden hem
de hiçbiri denilebilir. Hem ufak tefek kendimizi yenileme çalışmaları
içindeyiz, hem de geleneksel tarzdan fazlasıyla memnun(!) görünmekteyiz.
Ama öte yandan da bunların olumlu, olumsuz hiçbir yansımasını
göremiyoruz. Neden? Çünkü ilkedir, az iş yapan, az yanlış
yapar...
Hatırlayan
arkadaşlar bilecektir. 10 yıl kadar önce burjuva
demokrasisi tartışmalarını kendi içimizde
yaparken diyorduk ki; diğer hareketler ortamı faşizm
olarak tanımlamasına karşın legal yayınlarıyla
çalışma tarzlarıyla çoktan döneme ayak uydurmuş
durumdalar, oysa biz ortamı doğru bir şekilde burjuva
demokrasisi olarak tanımlamamıza karşın dönemin
oldukça gerisinde bir çıkış izliyoruz.
Bugün için
de hemen hemen aynı şey söz konusudur. Değişen
ortamı ilk tahlil eden hareket olmamıza karşın
gerekli uyum adımlarını bir türlü atamıyoruz. Çünkü
iş bununla kalmıyor, sorunun çözümü, bu saptamalarımızın
toplumsal kesimlerde kendisine bulduğu yerdedir.
Artık kendi kendimize kısa
bir zaman öncesine değin, yıllardır söylediğimiz
şu teselli sözlerini bırakmanın sizce de zamanı
gelmedi mi? Teorik
olarak çok üstün bir hareketiz, Türkiyede yürüyen mücadeleyi
teorik olarak biz yönlendiriyoruz, ama biz içinde yokuz.
Bunlardan hepimiz bıkıp usanmadık mı? Önce
kendimize dürüst davranmamız gerekmez mi
Konunun bir başka gerekliliği
de şudur: Mücadele alanımızda çok ciddi bir boşluk
sözkonusudur. Sınıf hareketi varolan örgütlülüğünü
önemli oranda yitirmiştir. Türk-İş 3 yıl öncesine
göre 1/3 büyüklüğüne gerilemiştir. Memur (kamu işçileri)
hareketinde hem dinamizm, hem de örgütlülük gerileme sürecine girmiştir.
Legal olsun, illegal olsun tüm sol hareketler ya tamamen kendi içlerine
dönmüşler ya da aptalca gündem maddeleriyle varolan sınıf
örgütlülüğünü oyalar bir hale getirmişlerdir.
İşçi sınıfı mücadelesinde çekim alanı
kaybolmuştur. Başka türlü bir eylem ve çalışma
anlayışı bugün her anlamda çok büyük bir
zorunluluktur.
Bu açıdan
bakıldığında legal
TKP kurma çabaları sanıldığının aksine
burjuva demokrasisinin genişlemesi projeksiyonu üzerine yapılmış
günlük bir hesap değil, Türkiye devrimci ve işçi sınıfı
hareketinin belki de içinden geçtiği en zor döneme ait bir çözüm
getirme çabası olarak algılanmalı ve öylece de
sahiplenilmelidir.
Tartışmaların
arasında gözümüzden kaçmaması gereken bir nokta daha var.
Hepimiz biliyoruz, SİP ve Fabrika grubu tarafından girişimde
bulunulan bir KP var ortalıkta. Bu bile legal TKP gerekliliği
üzerine açılımlar geliştirmede bize yardımcı
olmalıdır. İnsan ister istemez içinden de olsa soruyor: Ortak bir girişim diyalogu yürürken, ne oldu da birden apar topar
gidilip KP başvurusunda bulunuldu? Eğer gerçekten kişisel
ya da harekete özgü küçük burjuvaca bir hırs gibi sözkonusuysa
ne ala (!). Eğer bu girişimin reddedilirse, bu nedenle KP (dolayısıyla
legal TKP) başlamadan bitmiş bir hale getirilirse, devrimci
hareket çok önemli bir şansı küçük burjuvaca davranışlar
yüzünden yitirecektir. Ama bu iyimser olan olasılık... Bir
de bizim de içinde bulunacağımız bir KPsindense,
burjuvazinin kendi yönlendirebileceği bir suni hareket yaratmaya
çalıştığı olasılığı akla
geliyor ki iğrenç olan budur. Çünkü biliyoruz, Osmanlıda
hile bitmez. Ve bu üzerinde dikkatle durmamız gereken bir
veridir. Burjuvazi bu tür ya da ilk seçenekteki gibi küçük burjuva
solları kaşıyan bir provokasyonla, bizi, başlamadan
legal siyaset sahnesinden silmeyi hedefliyor olabilir. Belki bunların
dışında bir açılımda sözkonusu olabilir.
Ancak ortada verili bir durum vardır. Ve bu, biz istemesek de tartışmalarımızın
bir kenarına yerleşmek zorundadır.
PARTİNİN
BAŞARISIZLIĞINDA KADRO FORMASYONU SORUNUNUN ETKİSİ
Bu noktada bence, üzerinde
durulması gereken bir diğer sorunumuz da bunu (legal TKP) nasıl bir çalışma tarzıyla gerçekleştireceğimiz
olmalıdır. Şimdi soracağım soru zaman zaman RY
tarafından da soruluyor: Böyle
bir ideolojisi olmasına karşın bu parti neden bu duruma
geldi? Ortaya atılan bir görüş, stalinist parti anlayışı
ile durumu açıklamaya yönelik, biliyorsunuz... Çoğunluğuyla
saptama doğrudur. Ama bugün
değiştirilmeye çalışılan tarzın niteliği
gereği yıllardır yapmadığımız bir
şeyi yapmaya mecburuz. Varolan
durum yalnız merkezin yaptığı bir durum saptamasıyla
kapatılmamalıdır. Partimiz, bir KP olduğunu hatırlayarak
tartışmaya başlamalıdır.
Bu değerlendirmeye legal TKP tartışmaları içinde tüm
yoldaşlar katılmalı ve herkes kendini bir özeleştiri
sürecine sokmalıdır. Herkes öncelikle kendisinden ve kendi bölgesinden
başlayarak bu sürece katılmalıdır. Yoksa geçmişte
yaşadıklarımız ortadadır. Türkiye devrimci
hareketinin en yaratıcı hareketlerinden biriyken, birden,
durmadan gerileyen (parti içinde muhalefetteyken leninci, iktidara gelince stalinci, vb)
ve giderek kendi içine dönen bir hareket haline gelmenin işten
bile olmadığı ortadadır. Ve bu
kadro tipolojisi eleştirisizlik ve evet efendimcilikle,
elinden geldiği kadar doğruda durmaya çalışsada bir
lideri yanlışa itebilir ve itmiştir de. Peki bu durumun
tek sorumlusu merkez yönetimleri midir? Elbette hayır, militanlar
olarak bizler de en az o kadar sorumluluk sahibiyiz. Ve bu sorumluluk
bizi, yeni çalışma biçimini belirleme arifesinde kadro
formasyonunu tartışmaya da yönlendirmelidir.
Kadro formasyonunun (KF) -biçimlendirme-,
bugün geçmişe bakıldığında hemen sıfıra
yakın olduğunu söylemek mümkün görünüyor. Her ne kadar
bugünkü parti çalışması düne göre ileride olsa da...
Yani aradan uzun yıllar geçmiş olmasına karşın
partide TKPli
bir davranış, çalışma tarzı ve kimliği
yaratılamamıştır. Üstelik acı olan bunun hemen
hemen bütün bölgeler ve örgütlerimiz için aynı düzeyde oluşudur.
Bizzat bunun sıkıntılarını yaşayan ve hala
kendinde çok ciddi formasyon eksiklikleri gören biri olarak söylüyorum.
Biraz daha somut konuşalım:
Yeni partiliydik. Hareket alevilik,
işçi sınıfın kapsamı gibi konuları yeni
yeni tartışmaya başlamıştı. Ortaya atılanlar
çok sarsıcı fikirlerdi. Fakat nedense biz durmadan kan
kaybediyorduk. Başlarda 20-30 kişiydik, sonra 15-20, en sonra
10... Dönüp büyüklerimize baktığımızda
safralar temizleniyor yanıtını alıyorduk. Ve
anılar faslı başlıyordu ardından: biz
78de bu kadar da yoktuk...
Bunun üzerine
o şanlı günlerin hayaliyle her tarafa birden saldırırdık.
Sendikalar, alevi dernekleri, öğrenci hareketi... Çünkü bu
fikirler bizleri bu kadar sarsıyorsa, herkese biran önce ulaştırmak
gerekliydi. Her alanda ses yükseltilmeli, yeni insanlara bir an önce
ulaşılmalıydı. Bugün gerçekleşmesinin olanaksız
olduğunu açıkça gördüğümüz bu çalışma
tarzı, o gün bizlere mükemmel görünüyordu. Bizlerin o günkü
ruh hali ve formasyon düzeyiyle bu bize mantıklı geliyordu.
Oysa bu konuda yöre yöneticisi(leri) ne düşünüyordu? Hiç!!
Herhangi bir yönlendirme yapmadığı gibi varolan gücün
uygun ve akıllıca dağılımı konusunda uyarıda
bile bulunmuyordu. Bir öğrencinin, örneğin sendikalar içinde
ne kadar ciddiye alınması beklenir ki? Ya da ona ciddiyetsiz
yaklaşıldığında bu tavır aynı zamanda
partiye de zarar vermeyecek miydi? Besbelli ki o görevden daha yukarıda
görevleri de bulunan bu kişi ya da kişilere yukarıda
nasıl bir yaklaşım izleniyordu? Bir uyarı yapılıyor,
bir yaptırım uygulanıyor muydu? Sanırım
hayır! Çünkü
bu anlatılan tavır zaten genelin özetinden başka bir
şey değildi.
Peki bu
durumdan geriye ne kaldı? Artık komünist bile olmayan bir yöre
yöneticisi, yıllar içinde hem yapılan etkinliklerin sınırlı
başarılarından ötürü bir türlü manevi hazza ulaşamayan,
hem de gereksiz ve dağınık çalışma tarzı
nedeniyle iş, aile ortamında başarısız,
tatminsiz olarak marjinalliğe sürüklenen partililer...
Ya çalışmalar... Hedefsiz ve ağırlıksız
çalışma yüzünden teker teker iyi olmasına karşın
bir türlü örgütsel güce dönüştürülememiş etkinlikler,
bir yığın sorumsuzca harcanmış emek, göznuru.
Örneğin
bir ara yetkili organlarda şunları konuşur olmuştuk:
Biz alevileri örgütlemeyeceğiz. Onlar kendi kendilerini örgütleyecek.
Bize bölge yöneticimiz böyle aktarıyordu. Ne saçmalık, ne
kadar büyük bir yanlış anlaşılma! Sırf bize
birileri aleviliği kullanıyorlar demesinler diye çevremizde
dolaşan onlarca vasıflı kadro adayını kendi
elimizle istemeden de olsa- DBHnin kucağına ittik. Gençler
de, ya sollara, ya İPe yar oldular. Oysa merkezin söylediği
de, olması gereken de bu değildi. Onları
biz örgütlemeliydik. Ama böyle olmamasına karşın
merkezin neden olmuyor diye yöre yöneticisini bir sorgulama yaptığını
düşünmüyorum.
Ondan
sonra da yaptığımız çalışmaların
meyvesi diye yayında çıkan bir alevi dedesi, sanatçısı
ya da sendika başkanının röportajının satır
aralarında mesajlar ara...Çoğunlukla sana çıkar için
yanaşan bu insanların sözlerine bakarak filan dernek, falan
sendika bizden diye övün (ya da avun) dur. Türkiye, Avrupa,
kamoyuna tanıttığımız onlarca adamla dolu. Biz
onlardan yararlanacakken, onlar bizi kullansın. Buraya kadar anlattıklarım
formasyon eksikliğinin bir yönü... Diğer yönü daha önemli...
90dan beri (Yayına Dönük
Eğitim Seferberliği adlı konuşma ile başlayan
süreçte) teorik düzeyimiz yüksek deyip durduk. Bugün gerçekten
açık konuşmak gerekiyor, kendimizi kandırmayalım...
Nerede bu teorik düzeyi yüksek elemanlar? Avrupa örgütü de dahil
olmak üzere, bir ağızda, 5 tane gerçekten teorik düzeyi yüksek eleman saymak mümkün müdür?
Peki 10 tane?...Eğer gerçekten böyle bir birikim düzeyi sözkonusu
olsaydı RYin deyimiyle evet efendimci bir anlayış
kolayca alışkanlık haline gelebilir miydi?
RYnin aralıksız üretiyor
olması bir yana, maalesef , kendisine teorisyenim diyenlerin
hiçbirinden partinin genel ideolojik birikiminin arttırılmasına
dair RY oranında bir fedakarlık göremedik. Yaratıcı
ve metodolojik çalışma alışkanlığı
ne yazık ki, neredeyse RYnin kendisinden başka kimsede
yoktur. Niyeti olanlar da bunu nasıl yapacağını
bilmemektedir
1995ten
beri parti kaç kez tüzük-program değişikliği yapıldı?
Kaç kez yeni taktikler belirlendi? Toplantı kayıtları
incelensin kaç tane eleştirel ya da ilerletici konuşma yapılmıştır?
Ya da RYnin teorik düzeyi yüksek dediği yoldaşlardan
örneğin son 5 yıl içinde hangi yeni açılım ileri
sürülmüştür? Hepimiz biliyoruz ki, bu arkadaşların
teorik düzeylerinin yüksekliği de RYnin konuşma ve
makalelerinin satır satır ezberinden başka bir şey
değildir.
Çünkü
biz de böyle bir anlayış da vardır: Bizim seminer eğitimcilerimiz
hiç kendi birikimlerini aktarmazlar. Onlar bütün örgütleri gezerek
zaten yayında çıkmış olan makaleleri noktası
noktasına (yalnız alıntıları orjinalinden
okuyarak) aktararak eğitim diye verirler.
Harekette
84ten bu yana (Eğitim El Kitabı) ciddi ve planlı bir eğitim
çalışması planlanmamıştır. Teorik eğitimden
anlanan yukarıda anlattığım tarzda seminerlerin
verildiği Pazar toplantılarından ibaret kalmıştır.
Bu bile tek başına partililerdeki düzey düşüklüğünü
açıklayacak bir nedendir. Bu sonuçların doğması doğaldır.
Doğal olmayan bütün yoldaşlar için genel bir davranış
haline okuma ve çalışma tembelliğinin ortaya çıkmış
olmasıdır. Bunun neden bizim hareketimizin bir hastalığı
haline geldiği mutlaka sorgulanmalıdır. Kendi kararıyla
komünist olmayı seçmiş insanların partisinde gözlenen
yoğun bir birikimsizlik asla affedilemez. Eski hataların
tekrarlanmaması için bunun üzerine gitmek zorunluluktur.
Yıllar
önce yurtdışına eğitim amacıyla gönderilmem
gündeme geldiğinde sekreterime orada hangi konularla ilgili eğitim
alacağımı sormuştum. Bana konuları
bilmiyorum dedikten sonra eklemişti: orada alacağın
asıl eğitim, oradaki yoldaşlarla birarada olmaktır.
. Bunun nasıl bir idealizasyon olduğunu ancak bugün
anlayabiliyorum. Ve tabii
ki böyle bir sekreter anlayışıyla yönetilen örgütlerin
neden hiç ilerleyemediklerini de...
92 10
Eylül konuşmasında RY şöyle diyordu: Biraz önce
biz Marksı okumayan Marksistleriz dedim. Bu gerçekten doğru.
Hiç kimse Marksizmi Markstan öğrenmiyor. Marksı
okumayan Marksist, hayatında otomobil görmemiş iyi şoför
gibi bir şey olsa gerek. Olur mu böyle şey?
Ancak bu
doğruyu bir adım daha ilerletmeliyiz. Çünkü bunun ötesinde
bir büyük sorun, bir çelişki daha var: Türkiye devrimci
hareketinin örgütlü kadroları, kahır çekenler, örgüt işleriyle
işaltı olmuş, koşturup duranlar, asıl onlar
okumuyorlar. Onlar, Marksı okumayı bırakın, kendi
dergileri dışında başka hiçbir şey okumuyorlar.
Varsa teorinin canalıcı sorunlarıyla ilgilenen, okuyan,
onlar da örgütsüz, yüzer-gezer yarım-aydınlar.
İşte, devrimci hareketimizin büyük bir çelişkisi
buradadır.(sosyalizmin çözülüşü üzerine üç makale/sf
93)
Çok
uzakta aramayınız. Yukarıda anlatılan asıl
biziz. Hep kendimizi diğer hareketlerle değil, olması
gerekenle karşılaştırmalıyız deriz.
Oysa biz kadro birikimi ve biçimlenmesi açısından varolan
bir sürü hareketten daha geri durumdayız. Bir gençlik, bir
sendikal alan, bir kadın yayınları çıkarmamamızın
nedeni yalnızca parasızlık mıdır? Çok üzücü
ki bir çoğumuz genel kültürel konularda herhangi biriyle konuşamayacak
kadar boş bir durumdayız.
İşte böyle bir boşluk ortamı asıl
tehlikeli sonuca yol açıyor: Eleştiren asla sevilmiyor. Çünkü üstün alta verecek
yanıtı zaten yayındakilerle sınırlı, ne söyleyecek?
Öyleyse yapılacak şey, soru soranın, biliçli ya da
bilinçsiz başka hatalarını da yanına katarak bir üst
konumdakine (hatta bazen en üste) durumu iletmek: Falan yoldaş
da sapmalar var.. Bu durumda geriye , bir sonraki anlaşmazlıkta
o kadroyu gözden çıkarmak kalacaktır.
Demokratik merkeziyetçiliğin
alabildiğince geniş işlemesi gereken bir toplantıda
herkes tarafından kabul gören bir konu hakkında kafama yatmadığını
ve söylenenlere katılmadığımı söylediğimde,
çok yetkili bir kişi tarafından tavrımın hiç de
partili bir tavır olmadığı söylenmişti.
Evet, ben savunduğumun yanlışlığını
1-2 ay içinde yaşayarak öğrenmiştim ama, artık
partili tavırlar koy(a)mayan biri haline gelmiştim.
Geçmişe
bakılmaması yönünde eleştiriler okuyorum. Eğer
yeni, yıpranmamış, tertemiz bir parti kurmak istiyorsak,
bu partide yeni yeni kurulmaya başlanan özeleştiri
geleneğini bir davranış haline getirmek can alıcı
önemdedir. Bunu bugün sindiriyor olmak daha sonra çıkması
muhtemel sorunların önünü alacaktır. Şu anda konuşan
ve geçmişten kalan tek yönetici yalnız RY olduğu için
bütün eleştiriler yalnız ona yöneliyor gibi olabilir. Hatta
belki, bazı kişiler yalnızca bunu hedefliyor da olabilir.
Ama bu bizi doğru bir davranıştan uzaklaştırmamalıdır.
Eleştirilerin muhatapları yalnız genel merkez değil,
aynı zamanda yerel yöneticiler de olmak üzere bütün geçmiş
yöneticiler ve hatta yoldaşlardır. Herkes alması
gerekeni almayı bilmelidir. RY sürekli ön planda olduğu için
sürekli onun adının geçmesi kaçınılmaz. Ama bu da,
onun yanındakilerin sorumluluklarını ortadan kaldırmamaktadır.
Okur
mektuplarını sürekli takip eder hale geldim. Gerçekten tüylerim
diken diken oluyor. Bu mektupları okumak bile ciddi bir özeleştiri
ve yenilenme hareketinin acilen gerekliliğini ortaya koyuyor bence.
Eminenin mektubunu okuduktan sonra ben de birara kendi kendime gerçekten
eskilerin dolduruşuna geliyor da ana konuyu elden kaçırıyor
muyuz dedim. Ama kesinlikle öyle düşünmüyorum. Varolan
durumun üstüne çok daha ciddi bir şekilde gitmek acil görevdir.
Öncelikle görülüyor ki,
Eminenin mektubunu yoldaşlar farklı değerlendirdiler.
Asıl sağlıksız havayı korumacı yanıtlar
yazan arkadaşlar tartışmanın içine taşımaya
başladılar. Neden ve neye bu tahammülsüzlük? Niçin eleştiri
olmamalı, neden tartışma olmamalı? Zaten bu durum değil
midir bizi bu hale getiren? Ortada tartışılamayacak kadar
mükemmel bir şey var da ben mi görmüyorum? Ülkenin, uluslararası
komünist hareketinin, işçi hareketinin ve en sonunda partimizin içinde
bulunduğu koşullarda kavgamızı farklı bir form
altında sürdürme tartışmasını yapıyoruz
sanırım. Buradan bakıldığında aslında
bir anlamda geçmişe yönelik tamamlanmamış değerlendirmelerimizi
tamamlayarak yolumuza devam etmek en sağlıklı tavır
olacak. Eğer bir yere gitmek istiyorsak...
Bütün
illegal partilerin legale geçiş süreçlerinde kendi içlerinde
bir takım yahu ne oluyoruz yollu tartışmalar ve
tedirginlikler olmuştur. Ama bunların aşılmasına
yardımcı olacak en büyük etken insanların kendilerini,
özlerini yoklayarak kendilerinden emin bir şekilde yollarına
devam etmeleri değil midir? RY gerçekten de birkaç yıl önce
ölçüsü kendi içinde tartışılabilir- kendi içinde
bir tartışma süreci başlattı. Ancak belki benim
bir eksikliğim olabilir- bu sürece katkı koyacak yazıların
sayıları çok da fazla olmadı sanırım. Lehte ya
da aleyhte... Kendi siyasal yapılanmasının iç tartışma
sürecine katılmayan partililer, bugün de bunları tartışmayın
diyorlar. Böyle şey olur mu? Başlamış bir tartışma
sürecinin tamamlanmasına, ilerletilmesine çalışılacağına
önü kesiliyor. Peki neden vaktinde olmadı bu tartışma?
Bunu kendimize sormamız gerekmez mi? Bir şey üzerinde ödün
vermeyeceğimi bütün tanıyan yoldaşlar bilir. RYnin
bu hareketin sembolü ve önderimiz olduğunu tartışmam
bile. Ama anlamadığım şu: RY kendisini tartışmaya
açacak cesareti gösteriyor ve bunun sonuçlarını göğüslemeye
hazır olduğunu söylüyor, fakat biz, onun açtığı
bu yolun önünü kapatmaya çalışıyoruz. Böyle lider
sevgisi olmaz, olmamalı. Adını koyalım, KP miyiz,
yoksa fan klup mü? Londra toplantılarının metinlerini
okuyorum, orada da son derece üzücü bir durum var: Konuşmanın
tamamına yakını RY ile eski yoldaşlar arasında
geçmiş. Şu anda örgütlü yoldaşlarımızın
yanılmıyorsam iki yerde müdehaleleri sözkonusu. Sen
tartışmazsan, eskiler tartışacaktır
birikimlerinin elverdiğince. Kaldı ki, onlar oraya o amaçla
çağrılmışlardır. Ve yalnız onlar mı,
onlardan çok çok daha fazla bizlere zarar verenlerle yanyana durmak üzere
tabii ki Türkiye devrimi için- yola çıkmıyor muyuz?
Bu da sorunun yalnızca bir
tarafıdır. Bir başka yönü var: Yıllarca yöneticiler
olarak olsun, militanlar olarak olsun hep tek bir taraftan baktık
sorunlarımıza. Ortaya bir fikir atıldı, bir kısım
anladı, diğer kısım anlamadı. O anlamayanlara
da aynı bu tartışmaya sert çıkan yoldaşlarımız
gibi parti çizgisi, çelik disiplin, sınıfın içine
girmek,vb idealizasyonlarla karşı koyduk. Neden anlamıyorlar,
bu ideoloji neden sindirilemiyor partililerce diye sormadık
kendimize. Ve sonuç, son on yıldır, bizim kadar yeni yaklaşımlar
üreten bir başka hareket olmamasına karşın hep
geriledik. Her yeni çıkışı izleyen başarısız
dönemin ardından geneliyle nesnel duruma dayalı bir takım
değerlendirmelerle dönemi kapadık ve sözümona yolumuza
devam ettik. Bugün artık böyle olmasın.Yoldaşın
bugün basbas bağırarak anlatmaya çalıştığı
da budur.
Bugün
farklı bir süreç önümüze gelmiştir, bunu değerlendirmek
önemlidir. Geçtiğimiz yıllarda defalarca çağrılar
yapılmasına karşın gerçekten tamamlanamayan tartışma
süreci belki de bugün tamamlanacaktır. Önemli olan da budur.
Yeni çizgimiz bu tartışmaların içinden filizlenecektir.
Artık biraz tartışalım ki KP olduğumuzu hatırlayalım.
Dikkat edilecek olan geçmişe yönelik yapılan eleştirilerin
kişiselleşmesine izin vermemek, aynı zamanda bunlara
verilen yanıtları da kişisel idealizasyonlarla sınırlamamaktır.
Yoksa her tartışma da yanlışlar olabilir, bunu gördüğün
zaman sen de çıkarsın doğruları söylersin. Ama ne
yazık ki, gelen okur mektuplarında ana konuyla ilgili görüşlerden
çok eskilere yönelik yanıtlar görüyoruz ki, bu asıl
bizi istemediğimiz bir çerçeve içinde tartışmaya sürükleyecektir.
Ve biz bunları aşabildiğimiz
sürece, söylemek istediklerimizi hem kendimize, hem de işçi sınıfımıza
dürüst ve açık yürekli bir şekilde iletebildiğimiz sürece
sorunlarımız aşılacaktır. Aynı çatı
altında durduğumuza göre zaten yüreklerimizi birbirimizin
yanına çoktan koymuşuz demektir. Başarı da, başarısızlık
da ortak kazancımız olacaktır. Bunlar akılda tutulduğu
sürece hem kendimizi sık sık eleştirmemiz, hem de
bunlardan doğruları çıkararak yolumuza hızla devam
etmemiz mümkün olacaktır.
Başka bir dünya mümkündür
ve bu bizlerin ellerinde yükselecektir. Yaşasın TKP!
Kerem KARACA
Not: Yazının
gönderilmesi aşamasında okur mektupları bölümünde yayınlanan
Rahmi imzalı mektup beni biraz düşündürdü. Yukarıda
her tartışmada yanlışlar olabilir demiştik.
Eksik söylemişiz. Ek olarak, böyle önemli konuların tartışmalarında
provokasyonlar
da olabilir. Rahmi adlı arkadaşımızın eleştirilerinde
neyi kasttetiği ve konusu farklı olan bir tartışmaya
kongreyi paravan yaparak, başka mesajlar verme amaçlı
katılımı bana bunları düşündürdü. Eh, biraz
stalinistlik yapmanın tam zamanıdır. Soruların
yapmayı hedefledikleri ima, bu işin arkasında utangaç
bir parti düşmanlığı ile yeni bir ozan öncüvari
girişim olduğunu gösteriyor. İnsan istemeden de olsa,
acaba Rahmi ile Türkiyeden Ali K.... adlı mesaj sahibi
aynı kişi olmasın diye kendi kendine soruyor. Neyse, bir
kez daha söyleyelim: Sinsi çabalar sahibini yaralar.
K.K.
|