|
LEGAL TKP
KOMÜNİSTLERİN BİRLİĞİ AÇISINDAN UYGUN BİR ZEMİN OLABİLİR Mİ?
Tahir
Silahtaroğlu
Değerli
Yoldaşlar,
Bir
süredir web sayfalarınızda cereyan etmekte olan legal TKP konulu
tartışmayı ülke içindeki TKPliler olarak ilgiyle takip ediyoruz. Öncelikle
bir ayrım yapmakta yarar görmekteyiz. 10 Eylül 1920 doğumlu Türkiye işçi
sınıfının Leninci öncü partisi TKPnin ülke siyasetinde yeniden etkin bir
güç haline gelmesi, 82 yıllık mücadele birikiminin işçi sınıfımızın bağrında
yeniden ete kemiğe bürünmesi için açık alan faaliyetinin ayrılmaz bir
tümleyicisi olarak bir açık partiye gerek olup olmadığı ve bu zeminde
yaratılacak bir partinin hangi işlevlere sahip olması gerektiği sorunu ile
Sip tarafından dünya komünist hareketi tarihinde eşine rastlanmadık bir
sahtekârlıkla kurulan icazetli partinin bunun için uygun bir platform olup
olmadığı sorunu birbirinden ayrılarak cevaplanmalıdır.
Biz
ikincisini ele alarak yanıtlayalım. Bilindiği gibi Sipin bir olağanüstü
kongre cambazlığıyla TKPnin adını gaspetme girişiminde bulunması ve
ardından yaşanan gelişmeler, TKP geleneğinden gelen ve hala kimliğini
koruyan insanlarımıza olduğu kadar diğer ülkemizdeki devrimci yapılar
nezdinde ve kardeş partilerin bir kısmına da teşhir edilmiş, bu girişimin
içyüzü sergilenmiştir. Bu girişimin daha baştan itibaren ne tür
rezilliklerle malul olduğunu görmek için sözkonusu olağanüstü kongrede Sip
genel sekreteri Kemal Okuyanın yaptığı konuşmaya ve kısa bir süre sonra
Kanal 7 televizyonunda yayınlanan İskele Sancak programına katılan TKP
siyasi büro üyesi Mehmet Kuzulugilin sarfettiği sözlere bakmak yeterli
olacaktır. Kemal Okuyan TKP genel sekreteri sıfatıyla kongrede yaptığı
daha bu ilk konuşmada bizim enternasyonalizmimiz başka partilerden
para almak değildir diyerek sonraki gelişmelerin altyapısını
oluşturmaktaydı. Kuzulugilin katıldığı programda, faşist milletvekili
Mehmet Gülün ve bir dizi şeriatçı gericinin karşısında TKPliler
Sovyetler Birliğinden para alan asalak hıyarlardır. Sovyetler Birliği bu
bölgede devrim istemediği için bunları besleniştir. Yunanistan, Portekiz ve
Şili partileri için de aynı durum sözkonusudur. Biz para da almayacağız,
devrimi de yapacağız
biçimindeki sözleri Sipin ne türde bir komünist partisi olduğunun en veciz
göstergesi olmuştur.
Elbette
bunlar işin ahlâki cephesini oluşturmaktadır denilebilir. Kendi hesabımıza
ülkemiz topraklarında devrimci değerlerin kimi zaman burjuvazi eliyle, ama
çoğunlukla bizzat sol yapıların başına çöreklenmiş statükocu unsurlar eliyle
iğdiş edildiği, bir çürümüşlük ve kimliksizleşme döneminin yaşandığı günümüz
koşullarında etik tutumları fazlasıyla önemsemek gerektiğini düşünüyoruz.
Yine de mukadder soruya cevap hazırlayalım ve işin işlevsel yanına yani, Sip
partisinin bütün bu zaaflarına ve sapmalarına karşın işçi sınıfının siyasi
öncü gücü rolünü yerine getirip getiremeyeceğini, sömürü düzenini yıkmayı
hedef alan bir eylemlilik içerisinde olup olmayacağını yanıtlayalım. Bunun
için Sipin tarihine kısaca göz gezdirmekte fayda var.
Bilindiği
gibi Sipin geçmişi, TİP içerisinde TKP ile o yıllarda başlamakta olan
yakınlaşmaya karşı duran ve anti-sovyet çizgisi nedeniyle 78-79 yıllarında
partiden ihraç edilen Yalçın Küçük-Metin Çulhaoğlu grubunun çıkardığı
Sosyalist İktidar dergisine dayanmaktadır. Yoğunlukla TİPin yayın organı
Yürüyüş dergisini çıkartan entelektüellerden oluşan bu grup, bütün solun ve
bu arada TKPnin faşist saldırılar nedeniyle adı konmamış bir iç savaş
içerisinde silahlı-silahsız direnişi sürdürdüğü, her gün onlarca
devrimcinin-komünistin katledildiği, ülkenin hızla faşist diktatörlük
koşullarına yuvarlandığı bir dönemde, solun akıl hocalığına soyunmuş ve
trenin kaçırıldığını, artık solun önünde duran başlıca vazifenin teorik
donanımını yükseltmek olduğunu vâzetmiştir. Bu da fiiliyatta kollarını
kavuşturarak, siyasi perspektifi ne olursa olsun dişe diş bir mücadeleyi
sürdüren devrimcilere ve komünistlere cık cık etmekten başka bir anlam
taşımamıştır. 12 Eylül faşist darbesi bu hareketi pas geçmiş, kadrolarına
ve olanaklarına dokunmamıştır. Buna rağmen Yalçın Küçükün bildik ben
merkezci tavırları nedeniyle 1982 yılında bu güdük kadro da yarılmış ve
iyice etkisizleşmiştir. 1986 yılında Gelenek dergisinin çıkarılmasıyla
birlikte bu çevre, değişen konjonktür içerisinde 12 Eylülle birlikte yarıda
kalan akıl hocalığı vazifesine yeniden dört elle sarılmıştır. 12 Eylül
yenilgisini ve ardından sosyalist ülkelerdeki likidasyonu yaşayan sol, bu
yenilgilerin sebebini teorik donanımsızlığında arama yanılsamasının içine
doğru hızla yuvarlanırken, özellikle geleneksel solda yeralan üç partinin,
TKP, TİP ve TSİPin başlarında bulunan likidatörler aracılığıyla
liberalleştirilmesine tepki duyan kimi samimi devrimci unsurları kapsamayı
başaran Gelenek; BTDK ve Kuruçeşme toplantılarını müteakip kimi birlik
süreçlerine angaje olmuş fakat o zaman da bugünkü dükkâncı zihniyetini
sergileyerek, diğer yapıları atlatıp kendi partisi STPyi kurmuştur.
12 Eylül
sonrasında işçi sınıfı hareketinin yeniden yükselişe geçme sinyallerini
verdiği, Kürdistanda ulusal dinamikler üzerine bina edilen bir gerilla
savaşının sürmekte olduğu, Devrimci Sol başta olmak üzere devrimci demokrat
yapıların güç kazandığı ve hepsinden önemlisi burjuva devletin devrimcilere,
komünistlere, ilericilere bugünkünün onda biri kadar bile tahammül
edemediği; ülkede yargısız infazların, gözaltında kayıpların yaşanmadığı bir
gün geçmediği koşullarda, STPyi daha da light bir çizgiye çekmeye uğraşan
Metin Çulhaoğlu-Ali Önder Öndeş ekibi partiden tasfiye edildiler. Bu tür
ayrışmaların hemen hepsinde görüldüğü biçimde parti merkezi yeni dönemin
ihtiyacını bolşevizasyon olarak tanımladı ve zaten başka tür bir varoluş
biçimine olanak tanımayan ülke nesnelliği ve sol içerisinde yeni bir ses
olmanın getirdiği savunma mekanizması nedeniyle, (STP çok geçmeden bölücülük
suçlamasıyla kapatıldığı için kurulan) SİP Türkiye solunda hiçbir biçimde
düzenle barışık sayılamayacak bir pratik sergiledi ve devrimci harekete
yönelen bir çok unsura ev sahipliği yaptı. Ancak SİPin triumvirası (Aydemir
Güler-Aydın Giritli, Kemal Okuyan-Cemal Hekimoğlu ve Süleyman Baba-Harun
Koçak) açısından, bu tarzın sol içerisinde kendine bir yer edinmek ve
öğrenci gençlik içinden kadro devşirmek üzere ödenmesi gerekli bir maliyet
olarak görüldüğü çok geçmeden anlaşıldı.
1996 1
Mayısı bu açıdan dönüm noktası teşkil etmiştir. Bu tarih SİPin bilerek ve
isteyerek devlet güçleriyle karşı karşıya kaldığı son büyük eylem
sayılabilecek Taksime çıkışın ve aynı zamanda SİPin bir hareket-örgüt
boyutundan parti boyutuna geçtiğini saptadığı ve buna uygun bir dizi
mekanizmanın -güdük de olsa- kurulduğu tarihtir. Bu tarihten sonra
özellikle de Susurluk olayının ardından SİP merkezi, düzenin kendini restore
etmekte olduğu saptamasını yaparak, sözkonusu restorasyonun solun ve bu
arada SİPin önünü açacağını bu nedenle de artık devletle karşı karşıya
gelmekten kaçınmak gerektiğini, düzen içinde kurumlaşmak SİP
terminolojisinde güç biriktirmek ve toplumsallaşmak- döneminin içinde
olunduğunu vazetmiştir. Merkezi düzeyde büyük çatışmalara ve tepkilere neden
olan bu tartışma 1998 seçimlerinin ertesine kadar mümkün mertebe orta ve alt
düzeydeki yöneticilerden ve kadrolardan saklı tutularak yürütülmüş ve SİPi
yöneten triumvira bu durumdan istediği yöneticiyi istediği yere postalamak,
çeşitli çevrelerden özellikle de eski Devrim çevresinden- yeni ve sadık
kadrolar devşirerek bunları muhaliflerin yerine tayin etmek biçiminde
istifade etmiştir.
Yine de seçimlerin hemen ertesinde SİPte ayrışma büyük bir gürültüyle
patlak vermiş, hatta başlangıçta Kemal Okuyan ve Süleyman Baba (hem de
görevlerinden değil düpedüz partiden) istifa ederek sırra kadem
basmışlardır. (Bu tür tartışmalarda SİPin şanlı Genel sekreteri Kemal
Okuyanın defalarca tatbik ettiği bir huyu vardır, ilk uçakla Amerikaya
savuşmaya kalkar, çoğu zaman da sadık kadroların aman-zaman deyip
yalvarmasıyla havaalanından geri döndürülür). Ancak muhalefet hareketinin
beş benzemez niteliği ve iktidar savaşına girmekteki ürkekliği, triumviranın
hızla partinin kimi örgütlerine yeniden hakim olmasıyla sonuçlanmış, yine de
tüm emekçi örgütleri başta olmak üzere partinin neredeyse yarısı merkezden
ayrışmıştır.
Bu süreçten
sonra neler yaşandığı herkesin malûmudur. Örgütsel geleceği ile ilgili ciddi
kaygılar içerisine düşen ve çıkışsızlık içinde kıvranan SİP merkezi son
barutunu akılcı fakat ahlaksız biçimde kullanarak yıllardır küfrettiği
TKPnin ismini gaspetmiş, yıllardan beri TKPnin ayağa kaldırılması
çabalarından köşe bucak kaçan, illegalite kaçkını bir dizi unsuru kapsayarak
atılım yapmıştır.
SİPin bu
kısa tarihçesinden bu partinin ülkemizde işçi sınıfının öncüsü olup
olamayacağı, işçi sınıfı iktidarı için savaşımda devrimci yöntemlere
başvurup vuramayacağı konularında bir dizi çıkarsama yapmak bizce zaten
mümkündür, ancak yine de kesinlikle yüzeysel değerlendirmelere saplanıp
kalmamak için bu partinin programatik ve ideolojik yönelimleri konusunda
bilgi sahibi olunmasını şiddetle öneriyoruz. SİPin kurduğu partiye yönelik
iyiniyetli kimi yaklaşımların bu partinin tarihi ve ideolojik yapısı
hakkında tam bir cehaletten kaynaklandığını üzülerek takip etmekteyiz.
Örneğin bu iyiniyetli yaklaşımlar geliştirilirken, SİPin aşağıda bazılarına
değineceğimiz son dönem açılımlarının izlenmekte ve değerlendirilmekte
olduğundan şüphe duymaktayız.
-Aydemir
Güler, Habertürk kanalında katıldığı Basın Klübü programında açıkça
sosyalizmde diktatörlük olmaz demektedir. Proletarya diktatörlüğü
kavramının Marksizmin alameti farikası olduğu gerçeği karşısında bu söylem
ne anlam taşımaktadır?
-SİPin
teorik dergisi Gelenekte işçi sınıfının devrimci mücadele için
bilinçlendirilmesinin boş bir söylem olduğu dile getirilmektedir. Bu saptama
Leninist öncülük anlayışıyla bağdaşmakta mıdır?
-Bir dizi
ağızdan ve çeşitli vesilelerle bizim enternasyonalizmimiz başka partilerden
para almak değildir denilerek uluslararası komünist hareket ve TKPnin
enternasyonalizm anlayışı eleştirilmektedir. Komünistlerin Moskoftan para
aldığı yönündeki aşağılık propaganda kendilerine komünist adını verenlerin
ağzına yakışmakta mıdır? Yakında SİP yöneticilerinin askıdaki şapka
edebiyatına başvurarak komünistlerin ahlakına da dil uzatmayacaklarının bir
garantisi var mıdır? Ayrıca proletarya enternasyonalizmi işçi sınıfı
partilerinin her türlü olanaklarını paylaşmalarını doğal olarak içermemekte
midir? Olanaklardan yararlanmayacağım demek, kendi olanaklarımdan da
yararlandırmam demek değil midir? Bu söylem düpedüz küçük burjuva
milliyetçiliğine hizmet etmemekte midir?
Bu liste ve
sorular çoğaltılabilir ancak SİPin kurduğu sahte parti hakkında iyiniyetli
yorumlar yapanların ve TKPlilere bu partiye destek verme çağrısında
bulunanların öncelikle bu partiyi ve çizgisini yakından tanımak için biraz
zahmete katlanmalarını beklemek de zannederiz bizim doğal hakkımızdır. Bu
topraklar proletarya diktatörlüğünü, proletarya enternasyonalizmini ve
devrimci mücadele yöntemlerini reddeden nice işçi sınıfı partileri, nice
Aybarlar, Uraslar, Müftüoğlular gördü. Gülerleri, Okuyanları da görüp
geçecektir. Marksizm-Leninizmin devrimci öğretisine sadık gerçek
TKPlilerin ağzından ise şu sözler her daim işitilecektir : VARDIK,
VARIZ, VAROLACAĞIZ!
|