Kerem Karaca

TARTIŞMAYA EK KATKI

Hangisi doğru? “Dün, dündür; bugün bugündür” sözünün Demirel’in ağzında çiğnene çiğnene artık nereye yapışacağı belli olmayan bir sakız haline geldiği mi, yoksa sağlıklı bir ele alışla diyalektiğin en temel yasalarından birinin basit bir dille ifadesi olduğu mu? Soru aslında nasıl sorulduğuyla da ayrı bir önem kazanıyor. Biz, kendine komünist diyenlerin bu ifadeye bakışı nasıl olacak? Dün söylediklerimizi bugün inkar etmek için mi kullanacağız, ya da bugünkü kişisel durumumuza “taktik ve stratejik açıdan bir açılım” getirme amacıyla mı yararlanacağız.

Sorun temelde şudur: Her devrimci siyasal harekete yaşamının belli dönemlerinde kara çalınmaya çalışılmıştır. Liderleri iğrenç suçlamalarla manen çökertilmeye, en azından örgüt içi provokasyonlarla likide edilmeye çalışılmıştır. Bu da düzenin temel bir gereğidir. Tarihin her döneminde burjuvazi bize ait olan -altedemediği- kavramları ve yapıları içten çürüterek (ya bizzat kendisi sahip çıkarak, ya da içinden birilerini yönlendirerek) sınıftan yalıtmaya çalışmıştır. Bizim hareketimizse kendi yaşadığı özgün süreç nedeniyle sürekli buna açık bir halde kalmış ve hemen her dönemde benzer kopuşlar, provokasyonlarla içiçe yaşamak zorunda kalmıştır.  

“Her ağacın kurdu özünden olur” derler. Ne yazık ki, bizim hareketimiz de en büyük yaraları hep kendi içinden almıştır. Bugünkü tartışmanın ana noktasını “kadro formasyonu” temeline çekmeye çalışmamızın asıl nedeni de budur. Sorun büyüktür. Büyük olmasının temel nedeni de bu deformasyonun sanıldığının aksine, genelde ya merkezdeki, ya da bizzat merkezle ilişki halindeki kadrolardan kaynaklanıyor oluşudur. 80’li yıllardaki sürece dikkatli bakıldığında örgütten ayrılmaların genelde siyasal sebeplerden kişisel sebeplere kaydığı çok açık bir şekilde görülmektedir. Denebilir ki, 84’e kadar olan küçük kopmalar da aslen siyasal değildir. Ancak en azından belli bir siyasal nedene dayandırılmaya çalışılmıştır. Oysa bu süreçten sonrasına dikkat edildiğinde hemen her 3-4 yılda bir önemli konumda olan bir ya da birkaç yoldaş, kendince ileri sürdüğü bir nedene dayanarak örgüt saflarını terk etmiştir. Her seferinde bizden bu yoldaşlara oldukça ağır eleştiriler yapılmış, onlardan bize ise neredeyse hakaret boyutuna ulaşan saldırılar yaşanmıştır. Ayrılanların içinden belli bir parti terbiyesine uygun davranış gösterenlerin sayısı çok azdır. Öyleyse şunu sormak gerekmez mi: Bunu ortaya nasıl bir yapı çıkarmaktadır? Ve bu nasıl bir öfke kaynağıdır ki, birkaç gün öncesine kadar birlikte yiyip içtikleri arkadaşlarına en ağır hakaretleri etme  -tabii ki bunun hiçbir mazereti olamaz- hakkını kendilerinde görmektedirler.

Bugünkü tartışmamızda da benzer bir durum var. Okur mektuplarındaki Rahmi ve Engin Canver arkadaşlar ile londra toplantısında konuşan Y. Kenan arkadaşın tartışmayı belirli bir noktaya kanalize etme anlamında ısrarlı bir çabaları olduğu görülüyor. Biri, bugün legal kp konusunda yapılan saptamanın bir yanlışlık ve büyük bir çelişki olduğuna bizi ikna etmeye çalışıyor. Bir diğeri “emekli olan parti profesyonellerinin durumu” üzerinden partinin mali ilişkilerini tartişmaya açiyor. Bir digeri de legal kp konusunda kitlelerin merakinin esas olarak parti mülklerinin ne olacagi konusunda yogunlaştigini işliyor. Herbiri digerinden farkliymişçasina sunulmasina karşin işaret edilmek istenen nokta aynidir. 1994 yilindaki ayni konulu tartişmada da dillendirilen konu bugün tekrar isitilip gündeme getirilmiştir. O gün de aynisi söylenmişti, hatirlatalim: “RY siyaseti bırakmaya hazırlanıyor, bunu takiben Türkiye’ye dönüp orada yerleşecek. E tabii ki parti taşinmazlarina da el koyarak...” Şunu açikyüreklilikle ve yüksek sesle (ayni zamanda gönül rahatligiyla da) söyleyebiliriz: Bu savin asli olup olmamasi bir yana, bu konu bizleri, biz Türkiye’deki parti çalışanlarını –bu tartışma açısından- hiç ilgilendirmiyor. Bizlerin Türkiye’deki gündemi çok farklı, parti çalışmasından anladıklarımız da çok farklı. Bizim açımızdan temel konu, partinin taktik çizgisi güncel yaşamla örtüşüyor mu, bu çizgi bizi yığınlarla buluşturur mu gibi konular asıldır. Bunun dışındakileri bizler bilmeyiz. Bizler bilmeyiz, çünkü bu öncelikle orada, o ortamda yaşayanların ilgi alanlarına dahil olan bir konudur. Ayrıca orada genel olarak parti çalışmaları bu işletme/ler üzerinden yürüdüğünden de bilmeleri, ilgilenmeleri bir anlamda görevleridir. Ama rahatsız edici olan şudur: Nedense  bu alanla ilgili olarak konuşan, konuşmak isteyenler ya partiden ayrılmış durumdadırlar, ya da ayrılmayı düşünmektedirler. İşte bu nedenden ötürü yapmış oldukları bütün eleştiriler bizlerin gözünde geçersiz, ciddiyetsiz ve konuyla ilgisiz bir girişim olarak algılanmaktadır. Zaten öyle olması da gerekmez mi? Söz konusu “çarkın” içindeyken hiçbir sorun yok! Kafana takılan, tartışılmasını istediğin hiçbir şey yok, ama iş ayrılma noktasına geldiğinde bunlar “derin çelişkiler” olarak gözler önüne serilsin(!) El insaf! İnsana “sen dün neredeydin” diye sormazlar mı? Hele bir de bu insanların arasında   (geçmişte RY’ye saldırılar olduğunda) “boş konuşuyorlar, ideolojik eleştiri lazim” diye bizlere akıl veren çok değerli büyüklerimiz olduğunu hatırladıkça... İnsan nelere kadir bir yaratık?...  

“(...)Ben bir yerde yoldaşa hirsiz deyip, öteki yerde başka davranmayi dogru görmüyorum. Içinde olanlari herkes açabilmeli, bu yapilmali. En büyük sikinti kalbindekini açamamaktir. Gündemde parti programi var. Legal parti kurulmasi tartişmasi süreci konusunda parti mallarini cebe indirmeyi mi planliyorlar diye düşünenler de var. Bu insanlar da dertlerini gündeme getirsinler. (...). “(...)Mali konuları da tartışalım istiyorum. (...). Diyor Y.Kenan...Hayır, biz legal kp konusu tartışılırken parti taşınmazlarının ne olacağını gerçekten hiç merak etmiyoruz. Çünkü bugünkü tartışmalarımızın düğümlendiği ana nokta ne yazık ki bu değildir. Bugün her zamankinden daha fazla güncel politika üzerine yoğunlaşmalı ve partililerin bugün konuya katılımını arttırmalıyız. Kendisinden de, yıllarını örgütümüze vermiş bir yoldaş olarak –aynı zamanda hala samimi olduğunun da bir göstergesi olarak- çalışmaları canı gönülden sahiplenmesini ve birikimini partinin ilerlemesi amacına sunmasını bekliyoruz. Belki de bu sayede “parti” olma anlamında yıllardır aşamadığımız handikaplarımızı elbirliğiyle aştığımızda onun önerdiği “mali konuları da tartışma” istemi daha sağlıklı bir şekilde yerine getirilebilir.  

Rahmi arkadaşa verilecek çok yanıt var ama şunu söylemekle yetinelim: Kollektifin sahip olduğu mülkler konusunda, iyi işleyen bir harekette ne olacağını sorarken bize bir imada bulunmaya çalıştığı belli. Çok açık ki, “iyi işleyen” sözünün kastettiği aslında sert önlemlere başvurabilen bir harekettir. O zaman sorulacak sorulara şu da eklenmelidir: Böyle bir harekette acaba Rahmi arkadaşımız gibi “emekli profesyonaller” hem de parti organlarından bu şekilde konuşturulurlar mıydı? Yoksa kollektiflere “el koyanları” bekleyen sonuç, dışarıdan partiyi eleştiren “emekli profesyonalleri” de beklemez miydi? Engin Canver’in söylemeye çalıştıklarına yanıt bir başka yoldaş tarafından verilmişti. Ancak gene vurgulayalım; olayları ve saptamaları kendi koşulları içinde ele almamasının önemli bir eksiklik olduğu ortada. Sorunun bu noktasında Emin Karaca’nın 12 Eylül’den itibaren Milliyet’te yayınlanan yazı dizisini okumanızı salık veririm. Üzücü, ama bir o kadar da yol gösterici bir durum ortaya çıkıyor orada. Özetle 12 Eylül sürecinde herbiri kendi hareketinde çok önemli konumlarda yer almış insanlar bugün artık “bağımsız” birer sosyalist durumuna gelmişler. Ve işin ilginci hepsinin bir başka ortak özelligi hepsinin Avrupa’da mülteci oluşlari. Elbette “mülteciliğin ortak kaderi budur” demeye getirmiyoruz. Ama mülteciliğin kaynaklanan ruh halinin oldukça dejeneratif bir yönelim (öznel değil, nesnel bir yönelim) oluşturduğu da çok açık. Bizim  hareketimiz açısından bakıldığında da –diğerlerine göre biraz daha küçük bir hareket olmamızdan belki- mültecilik etkilerinin daha az yaşandığını, ama bu tür deformasyonlarla seyrettiğini görüyoruz. Hareketten ayrılan arkadaşlarımıza diyebileceğimiz hiçbir şey yoktur. Kendi kararlarıdır. Hatta toplantılara gelip, oldukça sert eleştiriler yapan arkadaşlar bizleri, tartışmayı ülkeden izleyenleri ayrıca mutlu etmektedir. Bu, harekete bağlılığın, sevginin hala sürdüğünün bir göstergesidir. Ama tartışmaları bu meyanda sürdürmek istemeyen arkadaşlara da tartışmanın çerçevesi içinde yanıt vermek boynumuzun borcudur. İşin üzücü yanı şudur: Yukarıda yanıtlamak zorunda kaldığımız büyüklerimiz bir dönem partide “acaba bu konuda ne düşünüyor?” diye ağzının içine baktığımız büyüklerimizdir. Bizler bildiğimiz birçok şeyi onların yazılarından, anlatımlarından öğrendik. Gönül isterdi ki, böyle bir konuda gerçekten hassasiyetleri varsa bunları ya partinin içindeyken, ya da ayrılma gerekçelerini açıklarken bizlerle paylaşsalardı. Ama bunu yapmamışlardır. Bunu bugünkü tartışmanın bir parçası haline getirmeye çalışıyorlar. Bu doğru bir tarz değildir.  

“Y.Kenan’ın “dışarı”dan konuştugu belli, fakat diger iki arkadaşin mülteci oldugunu ne biliyorsun” diye sorulabilir. Ne yazık ki, bu da bizim yaşadığımız kötü deneyimlerin sonucu olan bir çıkarsamadır. Genelde yurtdışında siyaset yapan, ya da yurtdışı ile ilişki de olan arkadaşların üzerinde durduğu konular oldu, bu konular. Bunun yurtdışında yaşamanın getirdiği zorlukların yarattığı bir siyasi yaklaşım olduğunu düşünüyoruz. Bu zorluklar ve içinde yaşanılan ortamın insanı içine çeken çelişkileri, oradaki yoldaşlarımızı zorunlu olarak yeni şekillenmelere itmiştir. Bu sebepten ötürü de yurtdışında çok başarılı olmasına karşın büyük umutlarla ülkeye gönderilen yöneticiler, çok kısa zamanda ciddi sıkıntılar yaşayarak geriye dönmüşler, üstelik hareketten kopuşa da yönelmişlerdir. Burada siyasetin tarzı oldukça değişik yürümekte ve bu yoldaşlar bir türlü ayak uyduramamaktadırlar. Hatta denilebilir ki, ülkeye döndükten sonra kendini geldiği durumda muhafaza edebilen yoldaş sayısı parmakla gösterilecek kadar azdır. Bu da bizim mülteciliğin yarattığı sıkıntılarla ilgili -üzücü olmasına karşın- en temel dayanağımızdır. Geçmişte yurtdışı örgütünde yer alan  bazı yoldaşlarda mali konuda bir hassasiyet olduğu hissediliyor. Ama bunu legal kp tartışmasının bir parçası haline getirmeye çalışmaları hem çok zamansız, hem de yersiz. Buradan hareket ederek legal kp tartışmasında bizleri etkilemeleri de, bu konuda herhangi bir gelişme sağlamaları da ne yazık ki hiç mümkün değildir. Bizler hiçbir zaman londra’daki taşinmazlara güvenerek siyaset yapmadik. Parti denildiginde onlari anlamadik. Bizleri caydirmaniz (!) için daha akilci savlar gerekmektedir. Ama size yakişan bu degildir. Sizden ve tüm yoldaşlarimizdan bekledigimiz, Adil Sakaryali yoldaşin yazisinda -her zamanki mütevaziligi- ile belirttigi türden bir özeleştiridir. “Biz  de üzerimize düşeni tam olarak yap(a)madik” demenizdir. Devrimci proleter tavır budur. RY kendi üslubunca (üstelik de açık açık, “iyi bir örgütçü olamadığını”) söylüyor, bizler kendi üslubumuzca bunu söylemeye başladik. Bunu tüm hareket gerçekleştirmelidir, süreç ancak öyle tamamlanacaktir. Sonuç olarak bu arkadaşlarla ilgili başta söyledigimizi tekrarlamanin zamani şimdi geldi. Sizce “dün dündür, bugün bugündür” sözü neyi ifade ediyor?  

NOT: Bazı arkadaşlar, “şimdi stalinci olmanin tam zamanidir” sözümü, “üstü kapalı tehdit” olarak algılamışlar. Gerçekten çok üzüldüm. Çünkü geçmişte stalinci değil (keşke biraz olabilseydik), bolca makyavelist bir çizgi izlediğimizi düşünüyorum. Geçmişte cidden stalinci olmuş hiçbir harekette yukarıda tartıştığımız düzeyde eleştirilerin yapılabildiğine şahit olmadım. Sözlerim bu durumu ti’ye almak amacıyla yapılmış bir espriydi. Tehdit olarak algılayan arkadaşlardan özür diler, eleştirilerinin devamını dilerim.

Kerem Karaca

10/10/2000