|
BURJUVA KÜLTÜR DAYATMASI VE BAZI SORUNLAR
Burjuva
kültürünün dayatması mı, yoksa devrimci kültürün halka egemen olmayışı mı
yaşanılan sorun? Günümüzde kendimize sormamız gereken önemli sorulardan bir
tanesi de bu olsa gerek.
Son dönemlerde
ülkede gelişen linç kültürü ve bunu üzerine örülen milliyetçi hassasiyet
senaryolarının temelleri bilindiği gibi yıllar önce atılmıştı. Bir zamanlar
doğuda savaşıp gelmiş bir delikanlıyı canlandırıp derin devlete karşı robin
hoodculuk yapan deli yüreklerden yakın zamanlarda derin devlete karşı
kurtların vadisinde milliyetçi kimliği ile ülke kurtaran Polatların
yaratılması, tamamen bir zemin hazırlama idi. Aslında istenen, insanlarda
varolan köhne ve kararmış milliyetçiliği tekrardan sivriltmekti.
Ve burjuva
aydınların, kimi medya eleştirmenlerinin (tabii unutulmamalı ki bu aydın ve
eleştirmenler sadece sermaye içinde küresel sermayeden yana saf tuttukları
için, tepkileri kabartılacak olan milliyetçiliğe tahammülleri olmadıkları
içindir) eleştirileri üzerine toplumun bir kısmı bu medyatik dizilerin
ekrandan kalkmasını istediler.
Ama nafile,
dizi kalkmadı ve daha baskın bir şekilde geldi. Kurtlar Vadisi denilen
dizide Polat denen şahıs, bu sefer de ülkeyi sözde PKK ve silahlı mücadeleyi
destekleyen DEVRİMCİ ÖRGÜTLERDEN kurtarmaya ve olayları çözmeye çalışıyordu.
Kötü olan şu
ki, dizide halktan bir kişi olarak lanse edilen kadının orduda ölen çocuğu
şehit ama gerillaya katılan ve ölen çocuğu soysuz olarak nitelendiriliyordu.
Kapitalizm kendi işine yarayan herşeyi sonuna kadar kullanıyordu bir kez
daha.
Ancak sorun
burada daha da derinleşmektedir. Burjuva medya bu türden çalışmalar yapıp
ülkedeki insanların en hassas yerini kullanır ve milliyetçiliği, milliyetçi
kültür anlayışını tekrar örerken, alternatif kültürün yaratılamaması daha da
acı bir durumdur. Şöyle ki, tamamen vatan millet Sakarya mentalitesinin
üzerine oturtulan bu türden diziler halkın bir o kadar gerilemesine yardımcı
olmaktadır.
Peki, suçlu
kim? Elbette ki suçlu belli, KAPİTALİZM. Ama ortada ayan beyan bir de gerçek
var. Bu gerçeği de görmezden gelemeyiz, yani suçu biraz da kendimizde
aramalıyız. Hani şairin dediği gibi suçun yarısı bendeyse sevgili yarısı da
sende misali.
Görüleceği
üzere yapmış olduğu filmler ve dizilerden dolayı ulusal sermaye gurupları
kendi vicdanlarında her zamanki gibi rahatlar. Neden mi? Çünkü ülke, kaynağı
bilinmeyen uluslararası güçlere pazarlanıyor ve hiçbir onura yakışmayan
şekilde satılıyor ve bu ulusalcı arkadaşlar da yeni bir kuvayi milliye
ruhu yaratmaya çalışıyor. Ama unutulmamalı ki bu ulusalcı müsveddelerin
gerçekte yapmak istedikleri, uluslararası sermaye ile onurlu birleşmedir,
yani biz de onurlu entegre olalım.
Dostlar, zaten
karakterinde şerefsiz mayalar taşıyan sermaye (ister ulusal olsun ister
uluslararası) için nasıl olur da onurlu birleşmeden söz edilebilir?
Unutulmamalıdır ki sermaye kendine kâr getirmeyecek hiçbir mekana girmez
ve kendine kâr getirmeyecek hiçbir organizasyonda bulunmaz. Yıllar
önce okuduğum Jack Londonun Demir
Ökçe kitabında bu örnekleme çok güzel verilmişti. Büyük sermaye, gelişen
dünyada çokuluslu şirketlerin kâr paylarına el koyduğu orta sermayenin
yaşamasına olanak vermek istemiyordu. Orta sermaye de uluslararası sermayeye
karşı daha önceki tavrından vazgeçip onu kendisine düşman addediyordu.
Asıl olarak
suçlu tespiti yapacaksak, dostlar, suçu kendimizde aramamız gerektiği
kanısındayım.
İlk olarak
Türkiye devrimci hareketi nasıl bu duruma düştü, iç dinamiklerini nasıl
yitirdi, izahı gerekir. Günümüzde devrimci deyince sadece çay içip bir
elinde sigara diğer elinde yarı yırtık gazete (tabi ki gazete dediğimiz
sadece kendi siyasi yapılarına ait yayınlardır) gezip dolaşan ve ağzı iyi
laf eden bir kaç gurupçuktan başka bir şey akla gelmiyor halkın gözünde.
Devrimcilerin
bu şekilde ufalmasında elbetteki sınıf mücadelesi koşullarının durgunluğu ve
bireyciliğin alternatif olarak sunulmasının payı vardır. Ama unutmayalım ki
her zaman durgun su yosun tutar.
Tüm bunlar
yaşanırken başka bir sorun da, yakın tarihin anlatılması adı altında gençlik
ve aileleri üzerinde medya yoluyla yaratılmaya çalışılan psikolojik
baskıdır. Tabi ki yakın tarih unutulmamalıdır ve bir şekilde
belgelendirilmelidir, ama bu şekilde burjuva medyalar aracılığı ile karşı
propaganda malzemesi olarak kullanılarak değil.
1960lı
1980li yılların sosyal içerikli durumlarını anlatan filmler yapmak
günümüzde moda haline gelmiştir ve gelir kapısı olarak da görülmektedir. Ama
unutulmamalı ki bu türden her film her ne kadar hıncımızı ve kinimizi
bileylese de bu zulmü yapanlara karşı tek alternatif örgütlü mücadelemizdir.
Bu filmler örgütlenmeye birer engel olmamalıdır.
Kültür
meselesinin bir başka boyutu da Anadolu toprak parçası üzerinde yakın
tarihimizden yüzyıllarca önce varolmuş olan savaşkan liderleri, devrimci
nitelikteki halk isyancılarını devrimci harekete yeterince
benimsetemememizdir. Oysa, Anadolu coğrafyasında ŞEYH BEDREDDİNLER, PİR
SULTAN ABDALLAR, KÖROĞLU gibi sisteme baş kaldırmış ve yaşadığı çağda isyan
kültürünü yaratmış olan halkın kendi savaşçılarını görmezden gelemeyiz.
Şeyh Bedrettin
Anadolu da yapılabilecek en büyük örgütlenmeyi gerçekleştirmiştir ve
Osmanlıya karşı bir halk iktidarını benimsemiştir. Pir Sultan ABDAL, dememiş
miydi gitme Hızır paşa, bu çarka dişli olan bir daha çıkamaz (rahata eren
bedenin rahatı terk etmek istememesini kasıt etmektedir) ve halka hizmet
edemez?
Bakmasını
bildiğimizde, halkın aradığı liderlerin yine halkın kendi kültürünün içinde
var olduğu ortaya çıkmaktadır. Şeyh Bedreddin de, Pir Sultan da her zaman
sisteme karşı ezilenlerin yani halkın yanında olan liderlerdi.
***
Tüm söylemeye
çalıştıklarımızdan sanırım bir sonuçlar çizelgesi çıkarmak gerekir
kendimize:
- İlk olarak, Türkiyede kendine has
devrimci kültür ve ahlak zaten halkın kendi kültürünün içinde vardır,
devrimci, kendi topraklarında bu kültür ve ahlakın yaratıldığını
kabullenmelidir.
- Sermayelerarası bir savaştan
dolayı (ulusalcılar ile küresel sermaye ) burjuva medyanın alternatif
milliyetçi eğilimler yaratması karşısında söyleyecek sözümüz olduğunu ve her
demokratik mücadele alanında bunu teşhir etmemiz gerektiğini unutmamalıyız.
- Yakın tarihe
olan saygımızı yitirmeyip, ne sebeple olursa olsun bizlere ait olan bu yakın
tarihin burjuva medyasınca bir kâr kapısı olarak kullanılmasına izin
vermemeliyiz. Aynı şekilde kendi tarihimizi bize karşı propaganda malzemesi
olarak kullanan sermayeyi teşhir etmeliyiz.
- Türkiye de
yıllar yıllı faşizmin zindanlarında işkence görüp demokratik ve devrimci
mücadelenin kıyısında, kenarında, ya da merkezinde bulunmuş sanatçıları
alternatif devrimci kültürün yaratılmasına daha fazla katkı yapmaya ikna
edebilmeliyiz. Bugün tiyatrolarla, şiir ikindileri, ve söyleşi ve
konserlerimizle de alanlarda var olmalıyız. Halkı aydınlatma, bilip
bulduklarımızı kendi dışımızdakilere aktarma görevimizi yok sayamayız.
- Tüm bunlar
olurken, son söz sanırım yine kendimize olmalı, günümüzde devrimcilerin
sadece kafede barda elinde sigara, koltuk altında dergi taşıyan kişiler
olmadığını; bilime, ilerlemeye ve de insanlık için en iyi şeylere yeryüzünde
en duyarlı kitleyi devrimcilerin teşkil ettiğini pratikte göstermeliyiz.
Yukarıda bahsi
geçen meselelerde en çok görev komünistlere düşmektedir. Çünkü ülkemizde sol
örgütlerin çoğu halkı bilinçlendirmekten ziyade geri taleplerde takılıp
kalmaktadır. Yine en doğru olanı Marksistler üretebileceği üzere, komünist
tavır geliştirilerek yaşanılan bu burjuva kültür hegemonyası yıkılmalıdır.
Komünistlerin
ve de işçi sınıfının milliyetçilikle, yurtseverlikle bağlarının ve burjuvazi
için vatan kurtarmak gibi görevlerinin olmadığı anlatılmalıdır.
Ali Kızıltoprak
|