|
|
TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ | |
|
18 Şubat
2007, BekSav Kültür Merkezi, Kadıköy, İstanbul
10 Eylül
1920-TKP ve Günümüzde Komünist Hareketin Hayati Sorunları Forumuna
Sunuş,
Ahmet Koçak,
Alev Yayınları Kolektifi Değerli
yoldaşlar, Bu foruma
bizi davet ettiğiniz için yoldaşlarım adına teşekkür ederim, foruma
başarılar dilerim. Konuşmama
başlamadan bir noktayı belirteyim. Alev Yayınlarının, bu foruma katkısı
olacağını düşündüğümüz görüşleri içeren kitaplarını arkadaki masada
bulabilirsiniz. Tartışılmasını istediğimiz görüşlerimizi daha ayrıntılı
öğrenmek isteyen yoldaşlar, yayınevimizin masasına bu kitapları edinebilir. Değerli
yoldaşlar, Foruma
çağrı metninde hemen göze çarpan iki nokta var. Bizce bu iki nokta günümüzde
komünist hareketin hayati bir sorununu yansıtıyor. Bu sorunlar, foruma
çağrılanların sınırlarını belirlemeye yönelik ifadelerde yatıyor. Foruma
çağrı metni Kolektif mirasımız olan
10 Eylül 1920 TKPsinin tarihsel örneği ışığında diye başlıyor. Günümüzün
sorunlarına ışık tutup tutmayacağını ele almadan önce 10 Eylül 1920
TKPsinin tarihsel örneğinin ne olduğuna ve bu örneğin onun ardından gelen
komünistlerce nasıl değerlendirildiğine bir bakmak gerek. 1970ler
TKPsi, on beşlerin öldürülmesini törensel olarak anma ve Ekim devriminin
ateşleri içinde doğmuş, Kurtuluş Savaşının ateşleri içinde pişmiş TKP
hamaseti ile özetlenebilecek bir yaklaşım izlerdi. Bu kutsayıcı, ama
sorunların içyüzünü anlamaya yardım etmeyen tutum günümüzde bize pek yararlı
olmaz. Hamaseti bir yana bırakıp, kuruluş döneminin TKPsini gerçekten
anlamaya çalışmak gerek. 1920li
yılların sonunda, 1930lu yılların başında Türkiyeli komünistler kuruluş
dönemi TKPsini farklı değerlendiriyordu. Onlar, 10 Eylül 1920 TKPsini,
daha doğrusu on beşleri ütopyacı devrimciler olarak değerlendiriyordu.
Onlara göre on beşler Paris Komüncüleri gibi gökyüzünü fethe çıkmış
kahramanlardı, ancak bir dizi eksik ve yanlışı içlerinde taşıyorlardı:
·
Esas olarak Sovyetler
Birliğine, dünya devrimci merkezine, yani dış yedek güçlere dayanıyorlardı.
·
Ülke içinde nesnel ve gerçekçi
bir çalışma planına sahip değillerdi.
·
Öncü örgütün gizli çalışmasına
gerek görmemişlerdi.
·
İşçi-emekçi halk içinde
çalışan bir örgüte sahip olmadan ulusal kurtuluş mücadelesine katılmaya
geliyorlardı. Bu
nedenlerle de daha dövüşemeden katledildiler. Bugün 1920
döneminin açığa çıkan, yayınlanan belgeleri incelendiğinde, 10 Eylül
TKPsinin durumunun eski yoldaşlarımızın bu değerlendirmesinden bile daha
vahim olduğu görülüyor. Dolayısıyla
10 Eylül 1920 TKPsi örnek alınacak devrimci atılganlığa bir gönderme
olmanın ötesinde bugüne ışık tutacak bir anlam taşımamaktadır. Aslında 1920
TKPsi, o dönemden başlayarak uzun yıllar varlığını sürdürmüş olan bazı
sorunları gözler önüne süren bir deneyimdir. Bu sorunlar
bugün artık pratik olarak aşılmıştır, çünkü Sovyetler Birliği çözülmüştür;
ama bu sorunlar henüz komünistlerin bilinçlerinde tam olarak aşılmamıştır.
Özcesi, bugünkü sorunlarımızı aşmak için 1920 TKPsinden kendimize bir güç
derlememiz olası değildir. İkinci
olarak Foruma çağrı metni 10 Eylül 1920 TKPsine gönderme yaparak, bu
çerçeveye bağlı kalmak koşuluyla forumumuz başka hiçbir sınırlamaya bağlı
kalmadan her türlü katılımın teşvik edileceğini vurguluyor. Yukarıda
değindiğim gibi, biz bu çerçevenin günümüzde çok anlamlı olduğunu
düşünmüyoruz. Dahası, katılımı bu çerçeve ile sınırlamanın Türkiye komünist
hareketinde bugün yaşanan karmaşık süreçlere dar geldiğini düşünüyoruz.
Sadece komünist harekete değil, işçi sınıfı hareketinin ve devrimci
süreçlerin tümünü kapsamak gereken günümüz için gerçekten dar kalmaktadır bu
çerçeve. Kendini 1920
TKPsine bağlı hisseden komünistler bizce, kendilerine hiçbir ideolojik ya
da örgütsel üstünlük vehmetmeden, boylu boyunca devrimci ortamın içine
dalmayı, kendi geleneklerine ters gelenler de içinde olmak üzere farklı
hareket, çevre, örgüt ve eğilimleri dinlemeyi, onlarla tartışmayı ve
birlikte savaşımı sürdürmeyi önlerine bir ödev olarak koymak zorundadır. Kendini bu
dar çerçeveye hapsetmek aslında bugünkü
hayati sorunlarımızdan biridir.
Devrimci ortamda yer alan ve bizden farklı düşünenleri küçümsemeden,
dışlamadan, onlara adlar yakıştırmadan tartışma, dayanışma, savaşım içinde
yoldaşlaşmayı öğrenmemiz gerekir diye düşünüyoruz. Sorunları
daha geniş kesimleri kapsayacak bir çerçevede ele almayı zorunlu gördüğümüz
için komünistlerin örnek davranış göstermeleri gerektiğini, kendi
hayati sorunlarını incelerken,
ilk iş olarak özeleştiriyi öne çıkarmaları gerektiğini düşünüyoruz. Şanlı
bir geçmişe atıfla işe başlamak yerine, alçak gönüllüce sorunlarımızı birer
birer ortaya sererek, bu sorunları yoldaşça tartışma içinde ele alarak bir
ortak görüşe doğru ilerlemeye çalışmak gerektiğini düşünüyoruz. Bu yaklaşımı
öne alarak önümüzde durduğuna inandığımız önemli sorunların iki grupta
toplandığını düşünüyoruz. Bunlardan birincisi komünistlerin, işçi sınıfına
ve topluma öncü olma görevini gerçekleştirmek üzere donanmaları gereken
ideolojik silahlarında var olan sorunlardır.
Her İşin
Başı Teoridir, Programdır
Komünistlerin yığınların önüne çıkarken donanması gereken en temel silah,
Marksçı teori ile donanmış bir programdır. Uzun bir süreden beri olduğu gibi
bugün de komünistlerin önündeki
hayati sorunlardan birincisi, program sorunudur. Doğal olarak
programın bir sorun olarak görülüp görülmemesi komünistlerin tek bir siyasi
örgüt olasılığına nasıl baktığını gösterir. Örgütsel birlik ya da en azından
örgütsel bir yoğunlaşma olması için komünistlerin, programın ana hatları
üzerinde tartışmayı ve görüşlerinin olgunlaşmasını, değişmesini göze alması
gereklidir. Bu, komünistlerin kafalarının içinin, bilinçlerinin yeniden
örgütlenmesini göze almaya hazır olması demektir. Bu foruma
katılan yoldaşlarımızda böyle bir irade, en azından niyet olduğunu
varsayıyoruz. Bu varsayımımızın ne denli gerçekçi olduğunu ya da olmadığını
bu forumun ardından program sorunu üzerine ciddi bir çalışma başlatıp,
başlatamamamız gösterecektir.
Komünistlerin programın hayati bir sorun olarak ele alınarak tartışması aynı
zamanda içinde yaşadığımız somut koşulları nasıl çözümlediğimizi ve bu
çözümlemede hangi yöntemi kullandığımızı da gösterir. Burada bir
noktayı özellikle belirtmek istiyorum. Biz her zaman ideolojik ve siyasi
tartışmaların ak kâğıt üzerine kara kalemle yazılarak yapılmasından yana
olduk. Açık konuştuk; bildiğimiz, gördüğümüz kadarıyla aldığımız siyasi
tutumu netçe ortaya koyduk. Görüşlerimizi değiştirdiğimiz, sorunları daha
iyi gördüğümüzü düşündüğümüz zaman bu değişimin nedenini de açıkça ortaya
koyduk. Bugün de bu yöntemin izlenmesinden yanayız.
Sosyalizm
ve Demokrasi Kendi
gelişmemizde geçirdiğimiz süreci izleyebilmek açısından biraz geçmişten
bahsedeceğim. Hayati sorun olan programın ana eksenini oluşturan
çözümlemeler ve görüşler özellikle önem kazanır. Bizim açımızdan bunlardan
biri sosyalizm ve demokrasi sorunu olmuştur. Bu sorun
önümüze somut olarak, 1970ler TKPsi içindeki ayrışma sonrasında, Sovyetler
Birliği ve sosyalist sistem ülkelerinin deneyimini incelerken çıktı. 1981
yılının sonu, 1982 yılının başlarında R. Yürükoğlu, Nihat Akseymen, yoldaş
kısa bir süre önce yapılmış olan Sovyetler Birliği Komünist Partisinin 26.
Kongresinin belgelerini inceleyen Yaşayan
Sosyalizm adlı bir çalışma yaptı. Bu kitapta Sovyetler Birliğinde
aktif yığın demokrasisi uygulanmazsa sosyalizmin ilerleyemeyeceğini, izlenen
siyasette bu yönde önemli çapta değişiklik yapılmadığı takdirde sosyalizmin
geri devşirilebilir olduğunu yazdı. Buna karşı o günlerde gelen tepkileri
tahmin edebilirsiniz. Sovyet düşmanlığından, emperyalizm ajanlığına dek
söylenmedik küfür kalmadı. Yürükoğlu
yoldaş bu konu üzerinde çalışmaya devam etti. Sosyalizm
ve Demokrasi adlı çalışmasında aktif yığın demokrasisi ile sosyalizmin
bağı üzerinde yoğunlaştı. Daha sonra
bu konu TKPnin uzun yıllardır yapılmayan kongresinin hazırlığı içinde, yani
yeni Parti Programı hazırlığı içinde tekrar ele alındı. Günümüz toplumu
içinde demokrasi savaşımı ile devrim sonrası toplumda uygulanacak demokrasi
arasındaki bağ formüle edilmeye çalışıldı. Aynı konu
Sovyetler Birliğinin çözülmesinin hızlandığı günlerde tekrar ele alındı.
Şubat 1990da TKP MK Durum Değerlendirmesi adlı belge yayınlandı.[1]
Burada içine girilen gericilik döneminin asıl olarak Sovyetler Birliğinde
sosyalizmin çözülmesi ile bağlı olduğu; bu çözülmenin Marksizmin
iflası değil, Marksizmi uygulamayanların iflası olduğu; aktif yığın
demokrasisi olmadan işçi sınıfının kendi devletinde siyasal erkte yer
tutamadığı, çıplak diktatörlük altında yaşadığı; bu hataların bedelinin
karşı devrimle ödendiği vurgulandı. Yürükoğlu
yoldaş, yaşamının son bölümünde, üç kitapta toplamayı planladığı Sosyalizm
çalışması üzerine yoğunlaştı. Sağlığında yayınlanan son yapıtı, bu
çalışmanın 1999 yılında yayınlanan birinci kitabı Sosyalizm
Nedir oldu. Burada da devrim sonrası geçiş döneminin devleti olan
proletarya diktatörlüğünün temel yönünün aktif yığın demokrasisi olduğu
vurgulandı. Beklenmedik
şekilde genç yaşta ölümünden sonra bu çalışmanın ikinci kitabı, Ütopik
ve Bilim Dışı Sosyalizm ile üçüncü kitabı, Günümüz
ve Türkiye kendi notları esas alınarak yayına hazırlandı ve 2002
yılında yayınlandı. Hazırladığı Programatik
Tezler Taslağı ve Program
Taslağı üçüncü kitapta kendisinin son sözleri olarak yer aldı. Bu
belgelerde devlet aygıtının örgütlenişinde ve siyasal sistemin
örgütlenişinde demokrasi konularına bakışımız ortaya kondu. Biraz uzun bir
alıntı olacak, ancak affınıza sığınarak Program Taslağında devrim sonrası
demokrasiyle ilgili bölümü özetleyerek aktarmak istiyorum: Devlet
Aygıtının Örgütlenişinde Demokrasi 1. Halkın
seçeceği ve her an geri çağırabileceği temsilcilerden oluşan halk meclisi. 2. Yetkin
merkezi otorite ve yerel organlara geniş özerklik. 3. Üst düzey
devlet görevlilerinin seçimle göreve gelmesi - seçmenlerin her an geri
çağırına hakkı. 4. En yüksek
devlet memurunun aylığı nitelikli işçinin aylığını geçmeyecektir. 5.
Yargılamada jüri sistemi. 6. Halk
ordusunun, halkın dışında bir güç olmaması. 7. Herkesin
silah taşıma hakkı. Silah üretimi ve dağıtımı üzerinde proletaryanın bilgisi
ve denetimi. 8. Ulusların
yazgılarını kendilerinin belirlemesi. 9. Herkese
kendi dilinde konuşma, yayın ve eğitim. 10. Önemli
kararlarda halk oylaması. 11. Devlet
işleyişinde açıklık. Siyasal
Sistemin Örgütlenişinde Demokrasi 1.
Sınıfların, katmanların, farklı çıkarların ve sınıf içinde farklı
yanaşımların varlığı nedeniyle çok partili sistem. 2. Çok
partili sistemin doğal sonucu olarak: a)
Demokratik düzene karşı çıkmayan tüm partilere serbest çalışma hakkı. b) Her
partiye basında, televizyonda, radyoda yer. c)
Seçimlerde halkın iradesine tam saygı. 3. Tek
dereceli seçim, eşit genel oy hakkı, parti sistemine dayalı nispi temsil,
gizli oylama açık sayım ve her an geri çağırına hakkı. 4. Devlet
dışı toplumsal örgütlenmelerin gelişmesi için özendiriciler. 5. Her
konuda serbest tartışmaya olanak tanımak, azınlık görüşlerin çoğunluk haline
gelebilmesinin olanaklarını yaratmak. 6. Toplumsal
ve siyasal yaşamda açıklık. 7. Kişi ve
konut dokunulmazlığı, özel yaşamın özelliği. 8. Düşünce,
söz, basın, toplanma özgürlüğü gibi temel hak ve özgürlükler. 9. Ölüm
cezası kaldırılacak, işkence en ağır biçimde cezalandırılacak. 10. Dinsel
inanç ve ibadet özgürlüğü devletin laikliği. 11.
İmzalanacak [devletlerarası] antlaşmaların, girilecek örgütlenmelerin
halkoyuna sunulması, gizli anlaşma olmaması.
Görülebileceği gibi program taslağının bu maddelerinin bütünlük içinde ele
alındığı zaman yaşayan sosyalizm deneyimine, başta Sovyetler Birliği
deneyimine ciddi eleştiriler içermektedir. Doğal olarak bu maddelere
yansıyan anlayış aynı zamanda çoğumuzun geçmiş yıllarda paylaştığı
sosyalizm anlayışına da eleştiriler içermektedir,
Sosyalizm
Nedir Aslında
önümüzdeki dönemde komünistler arasında tartışması gereken en önemli
konulardan biri sosyalizm nedir sorunudur. Daha doğru bir deyişle, kendini
Marksizme bağlı sayan komünistler açısından sosyalizm nedir sorusu,
Marksın kapitalist toplumu çözümleme temelinde, kapitalizm sonrasına,
gelecek topluma yönelik çıkarsamalarını yeniden öğrenmek sorunudur. Yeniden
öğrenmek diyorum, en azından kendi deneyimimizde böyle olduğu için bir
genelleme yapıyorum. Farklı yapılar bu konudaki görüşlerinin olgunlaşmasına
başka yollarla gelmiş olabilir. Ancak sonuç olarak konunun özü aynıdır:
Başta Sovyetçi komünistler olmak üzere farklı görüşleriyle
komünist-sosyalist çevrelerin kapitalizmin ardından gelecek olan topluma
yönelik olarak yaptıkları sosyalizm tanımı ile Marksın sosyalizme
yönelik düşünceleri çakışmamaktadır.
Çoğunlukla
farklı komünist örgütlerin programlarında ya da anlayışları özetleyen,
emekçilere duyuran belgelerinde, kısaca sosyalizm, işçi iktidarı altında
ekonominin devletleştirilmesidir olarak özetleyebileceğimiz bir anlayış yer
aldığı görülebilir. Uzun yıllar komünist örgütlerin programında ya da
düşünce sistematiği içinde bu görüş ağır basmıştır. Bu anlayışın
bu kadar ağırlık taşıması da Sovyetler Birliği deneyimi ile bağlıdır. Ancak
bu ağır basmanın öncesinde bu konuda ciddi tartışmalar yaşanmıştır. Daha
sonra bu tartışmalar unutulmuştur ya da ideolojik-teorik olmayan silahlarla
susturulmuştur. Lenin, sosyalizm, Sovyet iktidarı artı elektrifikasyondur
dememiş midir? O dönemin ardından gelen yıllar boyunca önümüze konuveren bu
hazırlop anlayış, komünist kuşaklarca bir daha derinlemesine irdelenmeden
benimsenmiştir. Sovyetler
Birliğinin İkinci Dünya Savaşından galiplerden biri olarak çıkmasının
ardından yaşanan süreçte, sosyalizmi kurmak ne kelime, 1980li yıllarda
üretim hacmi ABDyi belirli üretim dallarında yakalayınca Sovyetler
Birliğinin komünist toplum aşamasına varacağı SBKPnin 1960 programına
resmen yazılmıştır. Daha sonraları işin böyle olmadığı pratik içinde
görülmeye başlandıkça gelişmiş sosyalizm gibi yeni teorik anlayışlar öne
sürülmüştür.
Bizim için
bu konunun önemi 70ler TKPsi içinde yaşanan ayrışma ile üst üste düşen
Sovyetler Birliğinin çözülmesi sürecinde ortaya çıkmıştır. Kaynağımıza yani
Marksa giderek konuyu anlamaya çalışmamız, kendi kafamıza koyduğumuz politik
ve ideolojik engeller nedeniyle kolay ve düz bir süreç olamamıştır. Zaten
zor durumda olan Sovyetler Birliğini ve SBKPyi, geleneksel siyasi
rakiplerine benzer temelde eleştirmekten kaçınmaya çalışma bunun
nedenlerinden biridir. Yani 70ler TKPsi içindeki ayrışmada, politik
nedenlerle teorinin kirletilmesine ya da ideolojinin siyasete kurban
edilmesine karşı çıkan bizler bile pratik politik kaygılarla teorik
çıkarsamalarımızı sınırlamak (!) durumunda kaldık. O nedenle
yukarıda değindiğim program taslağı da içinde olmak üzere birçok siyasi
belgemizde SBKPnin devletli sosyalizm/tek ülkede sosyalizm kavrayışı
kendini gösterir. Tek ülkede komünizm olmaz demeye cesaret edebilmiş olan
bizler o yıllarda, tek ülkede sosyalizm olmaz konusunda 1920lerin,
1930ların tartışmaları içinde benimsenmiş tutuma karşı tam ve sistematik
bir eleştiriyle çıkamadık. Marksın
geleceğe yönelik çıkarsamalarını ve bunların pratik sonuçlarını netçe
kavrayamadık, yeterince güçlü savunamadık. Bu konuda bizden önce doğru
konuşmuş farklı Marksistlerin görüş ve önerilerini kavrayamadık, daha
doğrusu yine kafamızda yarattığımız engeller nedeniyle kavramamakta ısrarlı
olduk. Ancak
gerçekler inatçıdır ve olgular yaşam içinde önümüze gelmiştir. Sosyalizm ve
demokrasi konusundaki arayışımız bizi, kapitalizmin ardından yaşanacak özgül
geçiş toplumunun biçimi ile sosyalizmin, yani Marksın deyimi ile komünist
toplumun alt aşamasının, birbirinden farklı olduğunu kavramaya zorladı. Bir örgüt ya
da kişi için ömrünün uzun yıllarını bir Marksçı olarak geçirdikten sonra
Marksı anlamamışım ya da Marksı öğrenmemişim demek o kadar kolay
değildir. Ancak bugün bu sözü can-ı yürekten söyleyemeye hazır olarak işe
başlamak gereklidir. Kendi dünya görüşümüzün bazı temel direklerini yeniden
elden geçirmek hepimizin önünde duran bir sorundur. Marksın ilk programımız
olan Komünist Manifestodaki şu sözlerini bir daha hatırlamaya gerek vardır:
Komünistlerin vardığı teorik sonuçlar, hiçbir biçimde, şu ya da bu sözde
evrensel reformcu tarafından icat ya da keşfedilmiş fikir ya da ilkelere
dayanmaz.
Komünistlerin vardığı teorik sonuçlar, yalnızca, mevcut sınıf
mücadelesinden, gözlerimizin önünde cereyan etmekte olan tarihsel hareketten
kaynaklanan fiili ilişkilerin genel ifadeleridir.[2] Bu çerçevede
sosyalizm ve demokrasi üzerine görüşlerimizi tartışırken, Marksın,
komünist toplumun alt aşaması olarak adlandırdığı devletsiz sosyalizm ile
devlet biçimi proletarya diktatörlüğü olan geçiş dönemi toplumu anlayışını
yeniden öğrenmek zorundayız. Bu iki anlayış arasındaki farkı kavramak, eski
görüşlerimizi değiştirmek ve Marksçı anlayışı programımızda işlemek
zorundayız. O nedenle
günümüzde komünistlerin program konusunda yürüteceği tartışmanın temel
noktalarından biri bu konuya odaklanmak olacaktır. Bu konu son derece
ayrıntılı ve kapsamlı tartışmalarla ele alınması gereken bir konudur. Çünkü
bu soruna yaklaşım bir yanıyla 20. yüzyıl deneyiminin eleştirisini olduğu
kadar, aynı zamanda içinde yaşadığımız kapitalist toplumun çok yönlü
irdelemesini gerektirir. Bu noktada
Marksın Paris Komününe ilişkin sözlerini tekrar hatırlamakta fayda vardır: İşçi
sınıfının kararnamelerle uygulamaya konulacak hazır ütopyaları yoktur. İşçi
sınıfı, kendi kurtuluşuna yol bulmak için, mevcut toplumun kendi ekonomik
gelişmesiyle karşı konulmazcasına yöneldiği o daha yüksek toplumsal biçime
yol bulmak için uzun mücadelelerden, koşulları ve insanları baştanbaşa
dönüştürecek bir dizi tarihsel süreçlerden geçmek zorunda olduğunu biliyor.
İşçi sınıfının gerçekleştireceği idealleri yoktur, fakat çökmekte olan eski
burjuva toplumun kendi bağrında taşıdığı yeni toplum öğelerini özgürleştirme
yükümlülüğü vardır.[3] Yani,
sosyalizm nedir sorusu, Marksın hazırladığı bir anlayışı benimseyivermek
gibi basit bir yanıta sahip değildir. Bu soru ancak geçmişteki teorik
zenginliği kavrayarak yanıtlanabilir. Marksın gerçekten ne dediğini
öğrenmek işin başlangıcıdır. Bu teorik zenginliği yaşanan devrim
deneyimlerini yeniden irdelemek için, günümüz kapitalizminin karmaşık
süreçlerini olduğu gibi kavramak için, sınıf savaşımının önünü aydınlatmak
üzere kullanmak bize düşen görevdir. Bu nedenle sosyalizm nedir sorunu
önümüzdeki dönemde yapılacak teorik tartışmaların ve programımızın yol
gösteren kızıl şeridi olacaktır. Değerli
yoldaşlar, Önümüzde
duran ikinci grup hayati sorun yaşadığımız tarihsel dönemin, komünistlerin
görüşlerini olgunlaştırmalarına yardımcı olan bir çığırdan akmamasından
kaynaklanmaktadır. Gençliğinde
uzun süren bir devrimci kabarış dalgasının üzerine binerek yürümüş olan
kuşakların günümüzün gericilik döneminde zorlanması kaçınılmazdır. Teorik
çözümlemelere uysa da uymasa da hareketin-bereketin bol olduğu bir dönem
geride kalınca, en eski komünist kuşakların iğneyle kuyu kazmaya dayalı
çalışması yeniden önümüzde gelince bocalamamak elde değil. Dahası Sovyetler
Birliğinin çözülmesinin getirdiği dünya çapında yaşanan büyük bir
moralsizliğin aşılması gereklidir. Doğal olarak
her dönemin meydan okuması farklıdır, ancak komünistlerin kendilerini her
dönemin gerektirdiği çalışma biçimine uydurmayı öğrenmesi gerekir. Leninin
deyimiyle Fransızca konuşmayı bilmek, yani devrimci atılım dönemlerinde
gereken atılganlığı göstermeyi bilmek yetmez. Bunu, Almanca konuşmayı
bilmekle, yani karşı devrim dönemlerinde, gericilik dönemlerinde işçi
sınıfına dayatılan sonu görülmez yıpratıcı siper savaşlarında bitmek
tükenmek bilmez bir dirençle adım adım savaşarak yeni devrimci döneme
hazırlanmayı becermekle birleştirmek zorunludur. Yukarıda
değinmiştim, Sovyetler Birliğinin çözülüşü döneminde bir Durum
Değerlendirmesi yapılmıştı. Bu belgede, içine girdiğimiz gericilik döneminde
yapılması gereken işleri sıralarken, ulaşmak istediğimiz kesimler için
çıkarabildiğimiz kadar çok yayın çıkarmak, saldırgan bir yayın politikası
izlemek görevini de önümüze koymuştuk. Bu görevi önümüze koyarken,
yıpratma savaşı büyük mali kudret ister, mali kaynakları yıkılmaz hale
getirmek gerekir demiştik. İki görevde
de pek başarılı olamadık, ancak bir anlamda hala bu görevi yerine getirmeye
çalışıyoruz. Bugün sendika, gençlik, kadın, çevre, barış hareketi gibi her
çalışma alanında komünistlerin fikirlerini taşıyacak yayına ihtiyaç vardır.
Demokratik Alevi hareketine yönelik yayın çalışmamız bu anlayışın bir
çalışma alanında hayata geçirilmesi çabasıdır. Bugün farklı
çalışma alanlarına yönelik yayınların, o çalışmalara katılan tüm
ilericilerin görüşlerini yansıtan birer demokratik tartışma platformu olması
gerektiğini düşünüyoruz. Bu
yayınların elbirliği ile hazırlanması ve dağıtılması gerektiğini; ticari
dağıtım kanallarının dışında kendine özgü dağıtım kanalları yaratması
gerektiğini düşünüyoruz.
Bu yayınları
sürdürmek için gereken mali kaynağın, çalışmalara katılanların titiz ve
özverili çalışması ile yaratılabileceğini; bu disiplini kazanmanın her
yoldaş ve örgüt için önemli bir kazanım olacağını düşünüyoruz. Bu
yayınların hazırlanışındaki ortak çabanın ve yoldaşça tartışma üslubunun
hepimizi ilerleteceğini düşünüyoruz. Yayın
alanında bir başka gereklilik ise ilgi duyduğumuz konularda dünyadaki
gelişmeleri izlemektir. Bizim ülkemizdeki arayışımıza benzer çabalar içinde
olan farklı ülkelerde çok kişi ve örgüt var. Komünistlere, işçi sınıfının
genç kuşaklarına dünyada yalnız olmadıklarını gösteren, ama sapla samanı
birbirinden ayırmakta özenli bir çeviri çalışması gereklidir. Benzer olarak
bizim görüşlerimizi de dünyaya yansıtan bir çeviri ve yayın çalışması
gereklidir. Bu alanlarda
da bugünden yarına somut ortak girişimler yapılabilir diye düşünüyoruz. Değerli
yoldaşlar, Yukarıda
değindiğim Durum Değerlendirmesi adlı belgede, devrimci hareket bir bütün
olarak, ama özellikle Sovyetçi kesim büyük bir bunalıma girecektir
öngörüsünde bulunulmuştu. O günden
bugüne dek yaşananlar sorunun derinliğini göstermektedir. Nice komünist
görüşlerinden vazgeçti, içine girdiğimiz çağda komünist olmanın dayanılmaz
yükü karşısında eridi gitti. Dün, belki
komünist adını kapıverirsek kendimize yeni güç sağlarız kurnazlığından
yarar umanlara bile bugün o ad bir yük olmaya başladı. Proletarya
enternasyonalizmi gibi bir temel üzerinde yükselen komünizm, her türlü
burjuva milliyetçiliğini reddeder. Eskilerin bu ateşten gömlektir,
giyemezsin demedim mi dediği gibi, komünizm milliyetçi görüşlerin üzerine
geçiriliverecek bir gömlek değildir. Bunu deneyenler, bugün komünistliğin
tadını yurtseverlik çorbası içinde yitirmeye çabalıyorlar. Böylelerine,
Allah selamet versin demekten başka ne yapılabilir? Ancak
komünizme ilgi duyan genç kuşaklar vardır, bu gençlerin sayısı daha da
artacaktır. Bu foruma katılanlara düşen görev ve sorumluluk, komünizme gelen
yeni kuşaklara bilgi birikimimizi ve milyonların kanı-canı pahasına yaşanan
deneyimlerden çıkan sonuçları doğru aktarmaktır. Bu nedenle, bu bilgi
birikimini iyi kavramak ve deneyimlerden doğru sonuçları çıkarmakla işe
başlamak gerekir. Bugün
önümüzde duran görev, ülkemizde ve dünyada yaşanan çeşitli çatışmalar ve
görünümlerin ardına gizlenmiş tek ve biricik sınıf savaşımının özünü,
gittiği yönü görmek ve kaçınılmaz sonunu göstermektir. Umarım bu
foruma katılan bizler bu yolda üzerimize düşen görevleri
gerçekleştirebiliriz. Beni
dinlediğiniz için teşekkür eder, saygılarımı sunarım. |