TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

Avrupa ‘Olanaklar ve Savaşım Odakları’

 

16 Nisan 2005’te yapılan Avrupa ‘Olanaklar ve Savaşım Odakları’ konulu seminerde A.Candan’ın yaptığı ve konuyu Avrupa Kalesi boyutuyla inceleyen konuşma.

 

AVRUPA KALESİ

A. Candan

 

Bugünkü seminerimizin konusunu Avrupa Kalesi veya Ingilteredeki deyimiyle ‘Fortress Europe’ oluşturmaktadır. Avrupa Kalesinin ana noktası göç olduğu için bu konuda bir iki şey söyleyip başlayacağım.

 

Dünyada göç her zaman var olmuştur. Dünyada çok az yer vardır ki tarihte göçler sonucunda demografik yapısı değişime uğramasın. Ancak her göçün ve belirleyici niteliği olan göç olgularının altında ekonomik- siyasal- sosyal olgular yatar. Emek dolaşım hareketliliği bu çerçeve içinde anlam kazanır. ‘Avrupa Kalesi’ olgusu bu çerçevede nereye oturmaktadır? Soruyu cevaplarken kapitalist üretim biçiminin bugün geldiği noktada emeğe olan gereksinimi ve işçi sınıfının savaşım odaklarına bakacağım.

 

Marks Komünist Manifesto’da: ‘Bugüne kadar olan toplumların tarihi sınıf savaşımları tarihidir’ diyordu. ‘Avrupa Kalesi’nde tartışılan ana olgu sermayenin serbest dolaşım hakkına karşılık işçi sınıfının serbest dolaşım hakkı ve Avrupa Birliği sınırları içinde emeğini satma özgürlüğü olmuştur. Üst yapı kurumları ise sınıf savaşımının düzeyine ve kapitalizmin o günkü çıkarlarına göre yasalarla toplumun hareketliliğini sınırlandırmaktadırlar. Bunlar arasında çelişkili gibi görünse de anti-ırkçılık yasalarını, göçmen hakları, ilticacı hakları, keza her zaman mevcut olan ve değişik şekillerde ifadesini bulan kurumsallaşmış ırkçılığı ve yabancı düşmanlığını bulabiliriz.

 

İşçi sınıfının ülkeye göç eden yabancı emeğe karşı tutumunun iki öğesi vardır. Birincisi göçün ilerici  bir şey  olduğudur. Lenin’in dediği gibi ‘’ …yüzbinlerce işçi böylece yüzbinlerce fersah yol kateder. İleri kapitalizm onları zorla yörüngesine çeker, yaşadıkları ücra köşelerden söküp dünya-tarihsel harekete katar ve güçlü, birleşik, uluslararsı fabrika sahipleri sınıfıyla yüzyüze getirir…ancak gericiler ulusların bu modern göçün ilerici anlamına gözlerini kapayabilirler. Kapitalizmin boyunduruğundan  kurtuluş, kapitalizmin daha da gelişmesi ve bu temelde yürüyen yürüyen sınıf savaşımı olmaksızın olanaksızdır. Kapitalizm tüm dünya emekçi yığınlarını tam da bu savaşıma çekmekte, yerel yaşamın küflü, kokuşmuş alışkanlıklarını kırmakta, ulusal sınırları ve önyargıları kırmakta, tüm ülkelerden işçileri Amerika, Almanya vb. yerlerde dev fabrikalarda madenlerde birleştirmektedir. (Lenin, Toplu Yapıtlar, İng basım, c19, s 454).  Bunun doğal sonucu olarak ulusal önyargıların ve farklılıkların kırılması uluslararası işçi sınıfı olgusunu  biçimlendirmektedir.

 

İkincisi kapitalizmin işleyişi içinde göçün olumlu nesnel sonuçları yanısıra yine nesnel fakat olumsuz bir direnç yaratmasıdır. Bunun da mekanizması işçiler arasında rekabette yatar. Düşük ücretle çalışmaya hazır göçmen işçiler emek pazarında rekabet ederek  ücretleri düşürürler. Bunun yarattığı olumsuzluk yabancı düşmanlığına kadar varır. Bu da işçi sınıfını bölmek için çalışan burjuvazinin işine yarar.

 

İngilizler, İrlandalı işçilerin özellikle Ondokuzuncu yüzyılda İngilterede çektiklerini çok iyi bilirler. Marks’ın dediği gibi :

 

‘’İrlanda kendi (emek) fazlasını sürekli İngiliz emek pazarına sunmakta ve böylece ücretleri düşmeye zorlamakta, Ingiliz işçisinin moral ve maddi durumunu düşürmektedir. Ve de en önemlisi! Bugün İngiltere’nin her endüstri ve ticaret merkezi iki düşman kampa bölünmüş bir işçi sınıfına sahiptir: İngiliz proleterleri ve İrlanda proleterleri. Sıradan İngiliz işçisi, yaşam düzeyini düşüren bir rakip olarak İrlandalı işçiden nefret eder. İrlanadalı işçiye göre kendisini egemen ulusun bir üyesi olarak görür ve böylece kendisini, kendi ülkesinin asılzadelerinin ve kapitalistlerinin İrlanda’ya karşı bir aleti durumuna sokar. Böylelikle onların kendi üstündeki egemenliklerini güçlendirir. (İngiliz işçisi) İrlandalı işçiye karşı beslediği dinsel, toplumsal ve ulusal önyargılara pek bağlıdır. Ona karşı tutumu, ABD’nin eski köleci eyaletlerinde yoksul beyazların siyahlara karşı tutumuyla aşağı yukarı aynıdır. İrlandalı ise ona bunu faiziyle geri öder. O da İngiliz işçisinde İrlanda’daki İngiliz egemenliğinin hem işbirlikçisini hem de sersem aletini görür.

‘’ Bu çelişki, basın, vaaz kürsüsü, karikatür dergileri, kısacası egemen sınıfın elindeki her olanakla yapay bir biçimde canlı tutulur. Bu ilişki, tüm örgütlülüğüne rağmen İngiliz işçi sınıfının iktidarsızlığının sırrıdır. Kapitalist sınıfın iktidarını sürdürmesinin altında yatan sırdır. Ve de o sınıf bunun çok iyi farkındadır.’’ (Marks’ın S Meyer ve A Vogt’a Mektubundan – 9 Nisan 1870 - Markstan aktaran VI Lenin, Toplu Yapıtlar, c 39 s 655-656)

 

Bu kısa girişten sonra ilk olarak İkinci Dünya savaşından sonraki dönemde Avrupa’da sermayenim  emek gereksinimine ve daha sonra Avrupa Birliğinin yabancı emeğe gereksinimine değineceğim. Son olarak da küreselleşme koşullarında sermayenin sorunlarına, olası bir krize ve işçi sınıfının isteklerine ve savaşımına değineceğim.

 

 

---------------------------------

 

Yirminci Yüzyılın ikinci yarısı sermayenin ve emeğin hareketliliği açısından pek çok gelişmelere sahne oldu.

 

İlk üstünde duracağım Marshall Planı ile birlite gelen kıta Avrupasının yeniden yapılanması için özellikle Güney Avrupa’dan ve Türkiye’den gelen emek göçü idi. Almanya ve daha bir çok Avrupa ülkesi yıkıma uğramıştı. Bu ülkelerin yeniden yapılanması için ucuz ve sağlıklı emek gücüne gereksinimleri vardı. Sağlıklının altını çizmek istiyorum, çünkü tepeden tırnağa dişler dahil sağlık muayenesinden geçmeden vize verilmezdi. Bu çalışanlar için ‘misafir işçi’ diye bir statü çıkarılmıştı ve çalıştıkları ülkenin haklarının pek çoğundan yararlanamazlardı. Bu çalışanlara değil ikinci, üçüncü sınıf vatandaş muamelesi, insan muamelesi bile yapılmazdı. Bu işçiler yıllarca kaldıkları ülkede en düşük ücretle yerel halkın yapmaktan yoksunduğu sağlığa zararlı işlerde çalıştırıldılar. Yıllarca bu ülkelerde çalışan birçok işçi ve aileleri yıllar sonra kesin dönüşe özendirilerek geldikleri ülkelere geri gönderildi. Bir çoğu da zorla sınır dışı edildi.

 

İngiltere aynı dönemde daha çok sömürgesi olan Karayip adalarındaki siyah, ve Hindistan ve Pakistan’da yaşayan nüfusa erişti ve oralardan ucuz emek getirdi. Aynı dönemde İngiltere’de Güney Afrika’daki apertheid’ı anımsatan: evlerin pencerelerinde ‘zencilere ev verilmez’ veya günün söylemine uygun ‘renklilere oda verilmez’ ilanlarına sık sık rastlanırdı.

 

1960’lı yılların sonları ile birlikte Avrupa’nın yeniden yapılanması büyük ölçüde tamamlanmıştı.  Ancak bu dönemle birlikte sermayenin dünya çapında dolaşımı da büyük bir ivme kazandı. Teknolojide, ulaşımda gelişmeler dünya çapında mesafelerin kısalması yanısıra uzak doğuda düşük ücretlerle çalışacak bir iş gücünü ortaya çıkardı.

 

Son otuz yılda sermayenin yeniden yapılanması ivmelerle bir üst aşamaya  yükseldi. 1980’lerde Reagan ve Thatcher’ın serbest pazar ekonomisinde ilk sıçrama yapıldı. Sovyetler Birliğinin çöküşü ile bu oluşum büyük bir ivme kazandı ve Çin’in de bu düzene aşamalı entegrasyonu ile günümüze gelindi. 1973 Petrol ve Güney Asya krizlerine ise konuyu uzatmamak için burada girmeyeceğim.

 

Bu oluşum geleneksel olarak kapitalist emek istihdamının düşük düzeyde olduğu ülkelerde çalışma olanakları sağladığı gibi dünyada sermaye birikimi sağlayan bir çok bölgeye de göçü birlikte getirdi. Örneğin uzak doğudan Körfez ülkelerine , Suudi Arabistan’a, tekrar uzak Doğudan Singapur’a, Türkiye’den orta doğu ülkelerine vb. gibi. Sermayenin hızlı yer değiştirme olanağı aynı zamanda üretim sanayiinin de batının geleneksel merkezlerinden işçilerin daha yoğun sömürülebileceği merkezlere kaymasını beraberinde getirdi. Tam zamanında üretim (Just in time production), modüler üretim, hızlı iletişim bu gelişmelerde önemli bir rol üstlendi. Özellikle telekomünikasyondaki gelişmeler sekreterlik, telefon hizmetleri gibi servis sektörlerinin bir bölümünün de diğer ülkelere kaymasını getirdi Günümüzde özellikle İngilizce konuşan  ülkelerin telefonla bankacılık ve buna benzer birçok hizmetleri Hindistan ve uzak doğudaki merkezlerden sunulmaktadır. Uluslarüstü şirketler işçileri, (işçilerin) kendi ülkelerinde istihdam ederek karlılık oranlarını artırmaktadırlar.

 

Burada bir parantez açıp ilginç bir olguyu aktarmak istiyorum. Bilindiği gibi serbest ticaret dahil pek çok uluslararası konuda ABD’nin tavrı belirleyicidir. Örneğin Kyoto protokolüne ABD’nin imza atmayı reddetmesi anlaşmanın uyum içinde uygulanmasını engellemektedir. ABD’ye hiç bir yaptırım uygulanamamaktadır. Buna karşılık aktarmak istediğim olay ise şu: ABD kendi güney eyaletlerinde pamuk üreticilerine yılardan beri mali destek vermektedir.  Serbest ticaret kuralları bunu yasakladığı halde ABD bunu yapmaya devam etmekteydi. Bunun yankıları ise Brezilya’dan Afrika’ya, Mısır’a ve Asya’ya kadar hisedilmekte idi. Başta Brezilya olmak üzere bu ülkeler de buna itiraz ediyorlardı. Şaşırtıcı bir şekilde bundan bir ay kadar önce Dünya Ticaret Örgütü ABD’nin bu uygulamasını yasaklayan bir karar geçirdi. Karar ABD’de deprem etkisi yaptı. Şimdi de ABD’nin bu karara itiraz edeceğine ve uygulanmasını mümkün olduğu kadar ileri bir tarihe atmaya çalışacağına şüphem yok. Bunu niye anlattım? Dünyada örgütlenmiş tek Pazar olgusunun nasıl ete kemiğe büründüğünü göstermek için anlattım.

 

İşçi sınıfının da savaşımının bu gerçekliğin üzerinde yükselmesinin zorunluluğunu aktarmak için anlattım. Marx 1848’de şöyle diyordu: ‘’ ….genel olarak günümüzde koruyucu sistemler tutucudur, serbest ticaret sistemi ise yıkıcıdır. Eski ulusalcılıkları parçalar ve proletarya ile burjuvazi arasındaki düşmanlığı en uç noktasına taşır. Tek kelimeyle serbest ticaret sistemi toplumsal devrimi yaklaştırır. Yalnızca bu devrimci açıdan olsa bile serbest ticareti desteklerim’’.

 

Dünyada bilgisayar denince akla gelebilecek ve masa üstü bilgisayarlara isim  babalığı yapmış olan IBM şirketi, önce üretimi Çine kaydırdıktan sonra şimdi de tüm masa üstü bilgisayar (PC) işletmesini isim kullanım hakkı dahil Çine sattı. İngilizlerin otomobil sanayiindeki medarı iftihar isimleri MG-Rover önce Alman sermayesi ile işbirliği yaptı, şimdi de yaşamı için Çin sermayesine döndü. Bilindiği gibi Microsoft’un bir çok programlarının tasarımı Hindistanda yapılmaktadır.  Bunu hangi ülkenin izleyeceğini kim söyleyebilir? Çin hükümeti kısa bir süre önce Amerikanın kuzey bir eyaletinde kendi ülkesindeki çelik gereksinimini karşılamak için bir demir madeni satın aldı. Maden Çinli yöneticiler ve Amerikan işçileri tarafından işletiliyor. Bundan birkaç yıl önce Çinin ABD’den çelik ithal edeceğine inanılırdı da, Çin’in ABD’de maden işleteceği kimin aklına gelebilirdi?

 

Üretim güçlerinin dünyada bu den süratli yer değiştirebilmesi, işçi ücretlerinde de büyük bir rekabete yol açmış bulunuyor. Ancak eskiden ülke çapında olan bu rekabet kıtalararası rekabete dönüşmüştür. Hiçbir işçi yarın işini koruyabileceğinden emin değildir. Kontratlı işçilik, taşeronluk almış başını gitmiştir.

 

-----------------------------------

 

II Dünya savaşının ertesinde Batı Avrupa’ya ve özellikle de Almanya, Fransa ve İngitere’ye dış ülkelerden emek gereksinimini karşılamak için sayıları milyonlara varan işçi göçlerini anlattım. Yine bilimsel teknolojik devrimle birlikte üretimin odak noktalarının geleneksel merkezlerden kaydığını söyledim.

 

Bugünkü konjonktürde üretimin merkezlerinin kayması temelinde işçi ihtiyacı ‘yüksek nitelikli’ işçi ihtiyacı doğrultusunda değişmektedir. Yalnızca İngiltere hali hazırda yüzbinlerce doktor, operatör, hastabakıcı, muhasebeci, avukat, mühendis, elektronik uzmanı ve daha nice nitelikli yabancı işçiye işverenlik yapmaktadır. Bugün beyin göçü sonucu Sri Lanka’da sağlık hizmetleri sekte görmektedir.  Yabancı doktorların ufak bir bölümünün İngiltere’den ayrılması bu ülkede sağlık hizmetlerne ölümcül bir darbe vurmaya yetebililr. Yaşlılar için kurulmuş bakım evlerinin hemen hemen tüm çalışanları yabancı kökenlidir. Daha da sayılabilir.

 

İngiliz Ticaret Odalarının haberine göre son on yılda İngiliz şirketlerinin nitelikli işçi bulma sıkıntısı %50 oranında artmıştır. 1994’te şirketlerin %29’u nitelikli işçi sıkıntısından şikayetçi olurken 2004 sonunda bu oran %43’e çıkmıştı. (Fınancial Times 15.2.2005)

 

Avrupa genelinde doğum oranları her geçen yıl düşme eğilimini uzun zamandan beri sürdürüyor. Bu da Avrupa çapında orta vadede genç emekçilere olan gereksinimin artacağını haber veriyor.

 

Avrupa’da uzun vadede, hatta orta vadede ve hatta İngiltere gibi ülkelerde günümüzde yabancı işçi ihtiyacı olduğu ve olacağı halde kısa dönemli çıkarlar uğruna bir öcü hortlatılmaktadır. Dünya çapında milyonlarca ilticacıyı barındıran fakir ülkeler için gerçekten bir sorun olan, ama Avrupa Birliğinin ancak ucundan bucağından bulaştığı, bulaştığı kadarıyla da öcü gibi gösterdiği iltica ve ilticacılar sorunu.

 

Son yıllarda Batı Avrupa’da koparılan fırtınaya rağmen Avrupa’ya gelen ilticacı sayıları dünyadaki ilticacı sayılarıyla kıyaslandığında son derece ufaktır. Afrika ve Asyada fakir ülkeler milyonlarca ilticacıya ev sahipliği yaparken Avrupa Birliği ülkelerine birkaç bin ilticacı geldiğinde kıyametler koparılmakta, dünyanın diğer ülkelerinde yüzbinler hatta milyonlar ülke değiştirmek zorunda kaldığı zaman üstü örtülmektedir.

 

Bir örnek vereceğim: 1996’da Kanada Sri Lanka’dan yapılan itica başvurularına %82 oranında olumlu yanıt verirken aynı dönemde İngiltere başvuruların %0.2’sinin gerçek olduğuna inanmıştı. Birleşmiş Milletler Konvansiyonu ülkeler nezdinde aynı olduğuna göre bu da uygulamadaki keyfiliği göstermektedir. Son yıllarda gittikçe artan sayıda iltica başvurucusu tutuklama merkezlerinde tutulmaktadır, ve bu uygulama AB çapında genişlemektedir. Bunun ikili bir rolü olmaktadır:

·         Ülkeye yapılacak iltica başvurucularına gözdağı verilmekte, onlara bu ülkelerde daha elverişli koşullar beklememeleri iletilmekte,

·         Kendi ülke vatandaşlarına ise ilticacıların sahte olduğu, hapiste tutulmaya layık oldukları propagandası yapılmakta, yabancı düşmanlığı alevlendirilmektedir.

 

Halbuki ilticacılara genel ülkeye giriş – çıkışın bir parçası olarak bakıldığında sayıların ülke demografisi açısından belirleyici olmadığı kolaylıkla görülür. Kıyaslama sağlamak için bir örnek vereceğim. 2003 yılında İngiltereye toplam 180.000 kişi kontrollü muhacerat çerçevesinde kalıcı giriş yaptı (doktorlar, aile birleşimi vb), ki bunun iltica başvurusu ile ilgisi yoktur; 2004 yılında ise toplam 33.930 kişi iltica başvurusunda bulundu, ve bu başvurucuların bir kısmı muhtemelen geri gönderilecektir. (The Guardian, 7 Nisan 2005).

 

AB içindeki sınırlar kalktıkça, güneyde ve doğuda düşman olarak görülen İslami köktencilikle aradaki dış sınırlar giderek daha sıkı tahkim edilir olmuştur.  Günümüzde islam korkusu öyle bir hale gelmiştir ki Avrupa’nın bir ülkesinde bir olay olmadan ve tüm Avrupa Birliğine yansımadan gün geçmemektedir. Hollanda’da film yapımcısı Van Gogh’un öldürülmesinin İngiteredeki yansıması – İslam’a karşı, Batı’nın çökkün bile olsa liberal değerleri savunma belgisinin gittikçe daha yaygın destek bulması şeklinde olmaktadır. Yıllarca verilen çok kültürlülüğün zenginliği belgileri gün geçtikçe yerini ulusal kültürün zenginliği belgilerine bırakmaktadır.

 

AB ülkeleri Avrupa Birliği çapında polisin işbirliğini ve sınır güvenliğini sağlamak için Trevi ve Schengen kentlerinde iki ayrı anlaşma imzaladı. Ancak İngiltere ve İrlanda sınırlarla ilgili Schengen anlaşmasını imzalamadılar ve kale içinde kale yarattılar.

 

A Sivanandan’ın Race & Class’ta  (Irk ve Sınıf) AB’nin sınırlarla ilgili Trevi ve Schengen’de imzalanan anlaşmalara değinirken dediği gibi: ‘’…Trevi anlaşmasının terörizm ve uyuşturucu kaçakçılığı sorunlarını, Schengen anlaşmasının ise kaçak göçmen ve ilticacı sorunlarını hedeflemesine rağmen, tüm üçüncü dünya halklarını göçmen ve ilticacı olarak, tüm göçmen ve ilticacıları da terörist ve silah kaçakcısı olarak gören Avrupa ırkçılığının ortak kültürü, vatandaşla göçmeni, veya göçmenle ilticacıyı hatta bir siyahla diğer bir siyahı ayırt edemeyecektir. Onlar pasaportlarını yüzlerinde taşımaktadırlar.’’ (Race & Class, Cilt 32 No 3 (Ocak-Mart 1991) s. v).

 

Uzun yıllardan beri İngilterede yaşayan Pakistanlı bir tanıdığımın evi kısa bir süre polis tarafından basıldı. Tanıdığımın bilgisi dışında olay şöyle gelişmişti: Arkadaşımın kız kardeşi bir süre önce Pakistan’dan İngitere’deki akrabaları ziyarete gelmişti. Bir hafta sonu da gezmek için otmobille sahildeki Dover kentine gitmişlerdi. Bu arada sahilde video çekmişlerdi.  Yabancı kılıklı insanların video çektiklerini gören ve terörist olabileceklerinden şüphelenen bir İngiliz vatandaşı otomobilin plaka numarasını polise bildirmişti. Polis ‘şüpheli’yi bir ay izledikten sonra o baskını yapmıştı. Mesele açıklığa kavuştuktan, ve arkadaşım, polise halkı olası teröristlerden korudukları için teşekkür ettikten sonra polis evden ayrılmıştı.

 

Bu yabancı korkusunun/ düşmanlığının altında ne yatmaktadır? Bunu anlayabilmek için kapitalizmin yaklaşmakta olan krizine bakalım.

 

 

KAPİTALİZMİN KARGAŞASI

 

Bilimsel teknolojik devrime, küreselleşmiş dünyaya ve sermayenin dünyanın en ücra köşelerine girmesine rağmen, kapitlizmin ilerleyişinin düz bir hat izlediği söylenemez.

 

Birincisi, dünya çapında proleter sayısı gün be gün daha büyük bir hızla artmaktadır. Bu durum ileri ülkeler için de geçerlidir.Üretim araçlarının sahipliği gün geçtikçe daha az ellerde toplanmaktadır. Söylenebilir ki  batı ülkelerinde hisse senetlerinin önemli bir oranı  çalışan halkın büyük bir kısmının üyesi olduğu emeklilik fonlarının sahipliğindedir. Sahiplik bir yana bu devasa emeklilik fonlarının ilerde halka yaşanabilir bir düzenli maaş sağlayabilecekleri bile şüphelidir. Zaman geçtikçe halkın daha büyük bir kesimi emeğinden başka bir şeyini satamayacak duruma gelmektedir; toplum daha çok proleterleşmektedir.

 

İkincisi, sermayenin karlılığının düşmesi yasası canhıraş bir şekilde işlemektedir. Sermaye yaşayabilmek için yaratıcı olmak ve yeni pazarlar bulmak zorundadır. Bunu yakın tarihte kendi çıkarı için ve yalnızca kendi çıkarı için başarmasını becermiştir. Süper karlarının bir bölümünü de proleryanın bir kısmına rüşvet olarak dağıtabilmiştir. Ancak bu hep böyle devam edebilecek anlamına gelmemektedir. Gelişmiş ülkelerde çatlaklar görünmeye başlamıştır.

 

Buna dünyada sınırlı olan ham madde rezervlerini de ekleyebiliriz: Ve işte yabancı düşmanlığının tohumlarını buralarda arayabiliriz: Böl ve Yönet. Ülkedeki işçi sınıfını böl, Ülke işçi sınıfına yabancı “düşman”ı hedef göster.

 

Yaklaşmakta olan krizin belirtileri artık açıkça görülmektedir. ABD’nin bütçe açığı ve dış borçlanması rekor seviyelere ulaşmış bulunuyor. Dolar yakın geçmişteki ihdasından bu yana Avro’ya karşı %30 değer kaybetti. Petrol fiatları dolar bazında iki yılda iki misline çıktı. Gerçek maaşlar yükselmemektedir.

 

Avrupa’ya gelince Batı Avrupa’da kullanım noktasında ücretsiz sağlık hizmetlerinin süregenliği sorgulanır olmuştur. İngiltere’de yüksek öğrenim paralı olmuş, yüksek öğrenim bursları lağvedilmiştir. Yaşanabilir emeklilik maaşları geçmişin birer hatırası olmuştur. İşçilik bile taşeronluğa dönüşmektedir.

 

Yukarıda anlattıklarımız, satın alma gücünün düşmesi ve buna karşılık dünya çapında artan üretim yaklaşmakta olan krizin habercileridir.

 

İşte bu koşullarda insanları gözbebeklerine kadar fişlemeden , dünyanın hemen her ülkesinde çıkan görünürdeki anti-terörist yasalara kadar,  amaçladığı hedef bellidir. İşçi sınıfını vurmak, işçi sınıfını birbirine vurdurmak. Ne yazık ki birçok kendine solcu diyenlerin ‘’ulusal bağımsızlık’’ belgileri de kapitalizme hizmet ederken tam da yönetici sınıfın istediği gibi işçi sınıfının hem ülke içinde hem de uluslararası birliğini kalbinden vurmaktadır.

 

İşçi sınıfı bu saldırıya karşı koyabilir. Nasıl? Şimdi de ona bakalım.

 

GÖREVLERİMİZ

 

Komünister, sol hareketler ve Sendikal hareket Avrupa’da uygun savaşım yöntemleri üretmekten uzak kaldılar. Avrupa Birliğinin reddi ve buna bağımlı olarak Avrupa çapında tek bir işçi sınıfının reddi, işçi sınıfının savaşımını böldü, ve bölmeye devam etmektedir. Buna karşılık ne kadar antidemokratik olursa olsun siyasi birliğin entegrasyonu gün be gün ilerlemektedir.

 

İşçi sınıfının elde ettiği haklar yıllar süren savaşımlar sonucu elde edilmiştir. Ancak bu kalıcılığının garantisi değildir.  İşçi sınıfının vereceği savaşımın kesintiye uğraması  durumunda bu haklar kolaylıkla geri devşirilebilir. Avrupa Birliğinin değişik ülkelerinden de gelmiş olsa veya Avrupa Birliği dışındaki ülkelerden de gelmiş olsa işçi sınıfının çıkarı tektir ve kapitalizme karşı en güçlü silah işçi sınıfının birliğidir. Önümüzde  duran birinci görev şüphesiz sınıfın örgütsel birliğini sağlamaktır. Sermayenin dünya çapında sınırları yokettiği bir dünyada işçi sınıfının birinci belgisi işçi sınıfının dünya çapında birliğini sağlamaktır.

 

So yıllarda AB’de ülke vatandaşı veya yabancı tüm emekçilerin hakları geri devşirilmektedir. Sendikalaşma tüm Avrupa çapında en düşük düzeye inmiş ve kan kaybı devam etmektedir. Toplu sözleşmeler geçmişin bir hatırasına bürünmüş durumdadır. Kontratlı işçilik (taşeron işçilik) özel bir durum olmaktan çıkmış geleceğin kuralı haline gelmektedir. Anti-terör yasalarıyla yabancı düşmanlığı hortlatılmaktadır.

 

Bu koşullarda her yabancı işçiye desteğini açıkça haykırmayan her işçi şundan emin olmalıdır ki kapitalizm daha kötüsünü yarın kendisine yapacaktır. Savaşımımızın odak noktası  aşağıdaki belgilerle, Avrupa çapında işçileri bölen ve tüm uluslardan işçilerin sermayeye esaretini sürdürmeye yarayan işçiler arasındaki rekabete ve eşitsizliğe karşı savaş olacaktır:

 

·         Avrupa Birliği çapında en düşük ücret temelinde değil, en yüksek ücret temelinde eşit işe eşit ücret.

·         Oturma izni yolu ile göçmen işçilere vatandaşlık haklarının kısıtlanmasına son.

·         Ülke içinde yaşayan ve çalışan herkese geldiği ülkeye bakmaksızın eşit vatandaşlık hakkı.

·         Avrupa Birliği sınırları içinde tüm emekçilere serbest dolaşım hakkı.

·         Serbest dolaşımı engelleyen emeğe konan her türlü ayırımcı uygulamayı, diploma-sertifika eşdeğerliği, mesleklere konan yasaklar, sözde kalite (!) engelleri kaldırılmalıdır.

  • Avrupa çapında sendikal örgütlenme hakkının tüm Birlik çapında tekleşmesi.

·         Avrupa Birliği çapında grev hakkı.

·         Avrupa Birliği çapında toplu sözleşme hakkı.

·         Tek sınıf, tek sendika, tek parti.

 

Geçmişin dogmalarından kurtulmuş hareketler dünyanın dört bir köşesinde yeşeriyorlar ve bu kez fikirler ve açınımlar iki yüz yıllık bir deneyimin üstünde yükseliyor; sosyalist devrime çok daha hazır ve açık bir dünyada yükseliyor. İşte böylesi koşullarda  işçileri ve komünistleri işçi sınıfının birliğini kurmak için göreve çağırıyoruz.