TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

HERŞEYE RAĞMEN 10 EYLÜL

Partimizin 87. kuruluş yıldönümü 10 Eylül, Londra’da İTİB tarafından örgütlenen bir toplantı ile kutlandı. Katılımın gerçekten düşük olduğu toplantıyı en yaşlı üye A.Candan  açtı. A. Candan yoldaş şunları söyledi:

 

“Değerli yoldaşlar, TKP’nin bu 87. kuruluş yıldönümünde hepinize hoş geldiniz diyorum. Önce bu 87 yıllık mücadelede hayatını kaybetmiş yoldailar için hepinizi 1 dakikalık saygı duruşuna çağırıyorum. (Saygı duruşu) Teşekkür ediyorum yoldaşlar. Komünist partisinin görevi nedir diye sorduğumuzda buna kısaca teorinin ışığında karşımıza gelen binlerce çapraşık soruna doğruya en yakın yanıtları araştırıp çıkarmak ve toplumu bu fikirlere kazanmak diyebiliriz. Bu da öncelikle halkın kendi fikirlerini oluşturabilen ve savunabilen bireyler haline gelmesini gerektirir. Komünist Partisinin görevi bu süreci hızlandırmak ve sömüren kesime karşı sömürülen kesimin savaşını örgütleyebilmektir. Bu anlayışla hepinizi selamlıyor sözü bu yılın konuşmasını yapmak üzere Güven yoldaşa veriyorum.”

 

Güven yoldaş, esasen günümüz Türkiye’sinin önündeki demokratikleşme sorunu ele aldığı konuşmasında şu görüşlere yer verdi:

 

Yoldaşlar, Partimizin 87. kuruluş yıldönümü dolayısıyla hepinizi candan kutluyor, devrim ve komünizm uğrunda gözünü kırpmadan canını veren kadın erkek tüm yiğitlerimizi anıyorum. Biz inkarcı, nankör değiliz. Eğrisi doğrusuyla, partimizin tüm yiğitleri bizim ortak mirasımızdır.

 

Başta Mustafa Suphi olmak üzere TKP’nin şehit yöneticilerinin, Bilen Yoldaş’ın, yedi yıl kadar önce yitirdiğimiz liderimiz Veli Dursun Yoldaş’ın, 12 Eylül’ün işkence tezgahında can vermiş Deniz yoldaşın, 17 Ağustos 1979’da katledilen Ahmet Hakan ve 29 Ağustos 1979’da öldürülen İnanç Seçiç yoldaşlarımızın anıları önünde saygıyla  eğiliyorum.

 

***

Geçen yıl toplantımıza katılan yoldaşlar hatırlayacaklardır, şöyle demiştim: “Bizim zor bir dönemden geçmekten kaynaklanan sorunlarımız var. ... İçimizde komünizme, devrime duyduğumuz inanç ve ona eşlik eden umut, yılların mücadeleleri içinde birbirimizi çeşit çeşit özelliklerimizle tanımış oluşumuz ve tam da bu nedenle birbirimize duyduğumuz güven, sevgi  ve saygı yüzünden buradayız.” Evet, gerçekten böyle. Bu duruşumuzu ne denli diri tutarsak, belki o denli şanslı olacağız. Karşı kıyının cazibesine direncimiz o denli güçlü olacak. Nabi Yağcı’nın son seçimlerde Türk AKP’sine verdiği gönüllü ve açık desteği hatırlarsanız ne demek istediğimi anlarsınız...  

 

Son olarak, uzun zamandır ilk kez Türkiye’den kutlama mesajı aldığımızı belirtmeliyim. Ege’deki yoldaşların mesajı şöyle: “Bir yıl daha geçti ve TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ yaşamdan bir yıllık daha ders çıkarma imkanı buldu. Evet 87 yıllık yıkılmayan şanlı tarihimiz Anadolu topraklarında var olmaya ve savaşmaya devam ediyor.  Hani yaşamının son anlarında bile YAŞASIN KOMÜNİZM - YAŞASIN PARTİM diye haykıran BEDİR AYDEMİR yoldaş gibi saralım savunalım partimizi. 87. yılında yeni açılımlar ve yeni tahlillerle Marksizmin ışığında dünya devrimini aydınlatacak olan Marksist kadrolara ve TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİNE selam olsun. A.Kızıltoprak”. Bu mesaj toplantımıza ışık saçıyor. Yoldaşlara teşekkür ediyoruz.

  

***

Yoldaşlar, bu yıl seçtiğimiz ve üzerinde hep birlikte tartışmak istediğimiz konu: “Günümüz Türkiyesinin Acil Sorunları: Demokrasi Savaşımı ve Komünistler”dir.

 

Komünist hareket diyemiyorum, bence bugün böyle bir “hareket” yok. Sağda solda çeşitli iddialarla ortalıkta dolanan “komünistler” var. Nasyonal komünist SİP’in TKP’sini vb. bu çerçeveye almıyorum. Onlar başkalaşım geçiriyorlar. Komünist kılıfın içinden nasıl bir “yurtsever” yaratık çıktığını süreç içinde hep beraber göreceğiz.

 

Evet, Türkiye uzunca bir zamandır bir dönemeç noktasındadır. Küreselleşme dalgası ekonomide ve devlette bir dizi köklü değişim ihtiyacını dayatmıştır. Ancak, burjuvazinin ve devletin yerel - ulusal - yalnız kendisinin kontrol edeceği bir dünyada yaşamak isteyen bir kesimi bu basınca şiddetle ve her türlü anti-demokratik yolu kullanarak direnmektedir.

 

Son seçimlerde halkın büyük çoğunluğu, toplumdaki haksızlıkları, adaletsizlikleri benimsemediğinin işaretini bir şekilde vermiştir. Türk AKP’si “adalet” ve “haksızlık” söylemlerinden oldukça puan toplamış, yarar görmüştür. Seçimlerin sonucuyla birlikte burjuvazinin kapışan kesimleri arasında yeni bir denge oluşmuş ve statükonun değişmesi yönündeki basınç artmıştır. Önümüzdeki dönem bu alanda burjuvazi içi büyük kapışmalara gebedir. Bunun birçok işareti daha şimdiden görülmektedir.

 

Burjuvazi ve devlet içinde kopan bu kavga, tüm emekçileri etkilemekte ve ilgilendirmektedir.  Emekçi halk burjuvazi içi kapışmada arada ezilmemek için, kendi demokrasi savaşımını yığınsal ve militan yöntemlerle yükseltmek durumundadır. Burada komünistlere önemli görevler düşüyor. 

***

Geçen yıl 10 Eylül konuşmasının sonunda şöyle demiştim:

 

“Bizim toplumumuzun önünde, tarımda ve endüstride çok ciddi sorunlar var. Teknolojik düzeyin gelişmesinin tüm toplumsal katlara ve coğrafyaya yaygınlaştırılmasında sorunlar var. Bölgesel dengesizlik had safhada. Üstüne üstlük dinamit gibi bir ulusal sorun var. Şeriatçılığın dünya çapındaki basıncı Türkiye’de de hissediliyor... Biz... iktidara aday bir burjuva partisi değiliz. Ayrıntılı meselelerde burjuvaziye ince akıl verecek de değiliz. Bizim aklımız bugün genel teorik meselelerin çözümü için işçi sınıfına ve onun safında olanlara öneri yapmaya yetiyor. Yarın daha ayrıntılı önerilerimizi, örneğin sendikal vb konularda yine işçi sınıfına yapacağız.  İktidara aday olduğumuzda önerilerimizi yine işçi sınıfının konumunu, gücünü ve erkini güçlendirmek için yapacağız.”

 

Türkiye Sol Hareketi anka kuşu gibi kendi küllerinden doğabilir de doğmayabilir de. Biz olabilirliği üzerine akıl yürüterek “bu yükseliş nasıl olursa bundan işçi sınıfı ve sınıf mücadelesi yarar görür” üzerine birkaç önemli noktaya vurgu yapmak istiyoruz. Eğer, "komünistlerin vardığı teorik sonuçlar”, Marks’ın vurguladığı üzere “yalnızca, mevcut sınıf mücadelesinden, gözlerimizi önünde cereyan etmekte olan tarihsel hareketten kaynaklanan fiili ilişkilerin genel ifadeleri" iseler, gözümüzün önünde cereyan etmekte olan tarihsel hareketi anlamaya çalışmamız gerekir.

 

Verili kapitalist küreselleşme koşullarında, bugün Türkiye kapitalizminin daha öte gelişmesi, bu koşullara uygun reformları yapmasıyla bağlanmıştır. Burjuvazi AB’yle pazar bütünleşmesine, küresel platformda gelişen yeni paylaşım kavgasından kendine layık gördüğü bir payla çıkabilmek için çeşitli reformları yapmak durumundadır. Ama yanlış anlamayalım. Bu reformları emekçi halkın ihtiyacıdır diye değil, kendi gelişmesinin önünü açmak için yapmak zorundadır. Borsa ve şirketler hukukunda, bununla uyumlu olarak medeni hukukta, yargı, yasama ve yürütme organlarının işleyişlerinde, devletin merkezi-yerel yapılarının kendi içlerinde ve birbirleriyle ilişkilerinde, sivil-asker otorite arasındaki dengeye ilişkin statükoda değişiklik ihtiyacı açıktır ve uzunca bir zamandır  “Kıbrıs” ve “AB’ye üyelik görüşmeleri” adı altında bir dizi “reform” uygulama sürecine konulmuş ve konulmaktadır. ...

 

Bu arada, görülen o ki, burjuvazi içinde kopan kavgada, son seçim sonuçlarında ifadesini bulan yeni bir denge oluşmuştur ve galip taraf, Türk AKP’si, statükoda buna uygun değişiklikler yapılmasını istediğini saklamamaktadır. Burada, her zamanki gibi, seçmenden aldığı yığınsal desteğe güvenmektedir. Toplumsal merkez olduk vb yollu açıklamaları bunu göstermek için yapıyorlar. Bu arada Ergun Özbudun başkanlığında bir anayasa taslağı hazırlandığı tartışılmaya başlandı. Yani, bugün tartışmaların merkezine yeni ANAYASA tartışmasının oturmakta olduğunu görüyoruz.

 

Bu, olumsuz bir gelişme değildir. Değişikliği hazırlayan burjuvazinin istediği, kapitalist üretici güçlerin gelişmesiyle ve dünyada küreselleşmenin dayattıklarıyla uyumlu ve bununla sınırlı bir değişiklik yapmaktır. Ancak, bu gelişme daha şimdiden, aynen seçimlerde olduğu gibi emekçi halkı, onun bir dizi örgütünü, sendikaları, çıkar  ve meslek örgütlerini, STÖ dediğimiz demokratik yığın örgütlerini, ister istemez tartışmanın içine çekmiştir, daha da çekecektir.

 

Anayasa tartışması, onu demokrasi mücadelesi çerçevesinde bir kaldıraç yapmak, işçi sınıfının istemlerini yükseltmek ve kapitalizme, düzenin her yönüne eleştiri yöneltmek ve kapitalizmin adalet ve haksızlıklarını sergilemek için güzel bir fırsattır. Devletin tüm haksızlık yolsuzluk ve öteki pisliklerini, yürütmenin ve yasamanın yanı sıra esas olarak yargının yolsuzluğunu, çürümüşlüğünü sergilemeliyiz. Demokratik Anayasa tartışmasını yığınlara mal ederek hem statükoyu hem de devleti silkelemeliyiz. Tabii bunları konuşurken, bugün üzerinde konuşacağımız görüş ve önerilerin Türkiye’deki yoldaşlara, onların orada mücadeleyi yükseltmelerine yönelik olacağını hatırlatmama gerek yok sanırım. Buradan kimseye ahkam kesecek halimiz yoktur.

 

***

Konu burjuvazinin kendi istemlerine uygun yapmak istediği bir anayasa tartışması bile olsa, bizim, işçi sınıfının konu üstüne söyleyecekleri vardır. Bizim birçok istemimiz var. En başta komünizme açılacak bir devrim istiyoruz. Bu stratejik hedefe uygun bir dizi acil demokratik istemimiz var. Ve de, istemlerimizin pratik sonucu demokrasinin en uç sınıra kadar, kendini inkar ettiği noktaya kadar geliştirilmesi olmalıdır. Bunu hedeflemelidir. İstemlerimizin tümünde hedef, emeğin toplumda her alanda her düzeyde söz, yetki karar sahibi olmasıdır. Burada vurgu süreklilik arzeden karar alma ve uygulama organlarınadır.

 

Bu genel yaklaşımın çeşitli yönlerini, müteveffa genel sekreterimiz R. Yürükoğlu’nun Haklar ve Özgürlükler Platformu’nun 1997’de hazırladığı Halk Anayasası Taslağı önerisini ele alarak eleştirdiği “Halk Anayasası Taslağı Üzerine Düşüncelerimiz” başlıklı yazıda bulabilirsiniz. (Bu yazı İşçinin Sesi dergisinin Temmuz 1997 tarihli 452. ve Ağustos 1997 tarihli 453. sayılarında yayınlandı. Her ne kadar bazen çeşitli teknik sorunlar yaşasak da, bu dergiler  sitemizden indirilebilir. İki bölümün tamamı.)

 

Bence, bugünkü anayasa değişikliğinin temel bir açılımı, komünistler açısından, (kabul edilecek yeni anayasanın da bir başka burjuva anayasa olacağını akıldan çıkarmadan) devletin kudretinin sınırlandırılması, daha doğrusu

-          Yurttaşın devlet karşısında yerinin kuvvetlendirilmesi;

-          Sivil otoritenin askeri otorite karşısındaki kuvvetinin artırılması;.

-          Yerel otoritenin ­merkezi otorite karşısında ve

-          Seçimlinin atamalı karşısında yetki ve görevlerinin artırılması olmalıdır.

 

Değişiklik burjuvaziyi tekrar legal alana çekmeye hizmet etmelidir. Bugün devletin ve toplumun her alanında, her kademesinde varolan bütün çeteci eğilimler / uygulamalar sergilenmelidir. Devlette tüm dokunulmazlıkların lağvedilmesini getirmelidir. Yapılacak anayasa değişikliğiyle askeri alanın sivil toplumla olan ilişkilerinde sivil yargı yolu iyice açılmalıdır ki, burjuva bile olsa hukukun herkes için geçerli ve uygulanabilir olduğu bir kez daha hatırlansın. Devlet yurttaşlarının karşısında özür dilemesini öğrenmek zorundadır. Öte yandan, anayasa değişikliğiyle devletin tüm “zorunlu” dayatmalarına (örneğin zorunlu askerlik, zorunlu kesinti, harç, haraç vb.) karşı çıkılmalıdır. Burjuvazi artık hiçbir şeyi hukuksal kılık altında “zorunluluk” olarak dayatamamalıdır. Burjuvazi tarafından atılan her bir adımın açıklanması ve yurttaşın onayına sunulması zorunluluğunun uzun dönemde kazandıracağı büyük yararlar olacaktır.

 

Kısaca özetlersem, yeni anayasada, devletin yurttaşla olan ilişkisinde her bir yurttaşın ve de topluca yurttaşların elini güçlendirecek kalıcı, sürekli kurumsallaşmış değişiklikler hedef alınmalıdır. Yeni anayasa da burjuva anayasa olacaktır, ama 1963 Anayasasından da hatırlıyoruz ki, anaysa var anayasa var...

 

Neden devlet kudretinin yurttaşlar lehine sınırlanmasında ya da yurttaşların söz yetki ve karar sahibi olacağı koşulların genişletilip derinleştirilmesinde böyle ısrar ediyorum? Çünkü, son 80 küsur yılın deneyimleri de gösteriyor ki, bütün demokratik devrimlerde, kilit, “komünist (ya da sosyalist) görev” olarak adlandırılmaya en yakın görev, emekçi yığınların her alanda ve her düzeyde yönetimde söz yetki ve karar sahibi olabilecekleri mekanizmaları yaratmak ve geliştirmektir. Devrim sonrası devletin eskiden iddia edildiği üzere “sosyalist devlet” olmadığını, ancak bir “işçi devleti” olacağını hatırlayalım. İşçi sınıfı, işçi devleti altında da kendi sınıf çıkarlarını o devlete karşı korumak zorundadır. Sınıflı toplumda yaşıyor olduğumuz gerçeği, değer yasasının işçi devleti altında da işleyeceği gerçeği ve de SSCB’nin 80 küsur yıllık pratiğinin bize gösterdiği gerçek budur. Bu nedenle, bazı devrimci örgütlerin geliştirmeye çalıştığı, emekçiler için “sokak kürsüleri”, “sokak mahkemeleri” kurulması kavramları, (kısaca bizim aktif yığın demokrasisi organları dediğimiz zengin çeşitlilik içinde gerçekleşecek olan tüm organlar, kurum ve yapılanmalar) halkımızın kültürüne de uygundur. Geliştirilmesi gereken, esasen doğru olan önerilerdir.

 

Proletaryanın acil hedefi, tabii ki, proletaryanın kendi kaderini tayin etmesi, yani devrim hakkını kullanmasıdır. Bütün öteki haklar tabii ki bu hakka tabi olarak ele alınmalıdır. Ancak aktif yığın demokrasisi organlarının, işleyiş ve süreçlerinin daha şimdiden öne çıkartılması, elde edilen kazanımların ­küçük büyük demeden kalıcılaştırılması, devrimden sonra yaşanan çağın bize dayatacağı görevler kadar önemlidir. Çünkü emekçi yığınların her alanda ve her düzeyde yönetimde söz yetki ve karar sahibi olabilecekleri mekanizmaları yaratmak ve geliştirmek, devrimin ilerletilmesi, toplumunun önünün komünizme doğru açılması açısından HAYATİ önemdedir. İşte ders alınacak Ekim Devrimi!  Kısacası yoldaşlar, proleter devriminin ardından, proleter erki altında emeği sermayenin, yurttaşı devletin karşısında koruyacak, güçlendirecek ve de erk sahibi yapacak yol ve yöntemler üzerine bugünden düşünmek zorundayız. Bu anayasa tartışması da buna hizmet edecek bir kaldıraç olabilir.

 

***

R Yürükoğlu’nun ölmeden kısa bir süre önce hazırladığı PROGRAMATİK TEZLER metnindeki “İleri demokratik istemler – Devrimci dönüşümler”  bölümünde herhangi bir anlamlı demokratik dönüşüm için komünistlerin önerisi olarak en başta aynen şöyle diyor:

 

“1. 1982 Anayasası kaldırılmalıdır.                               

“2. Milli Güvenlik Kurulu lağvedilmelidir.                                 

“3. Genel Kurmay Başkanlığı, Savunma Bakanlığı'na bağlanmalıdır.                    

“4. Özel Kuvvetler Komutanlığı, Özel Harekat Dairesi, Jitem gibi  “terörle mücadele” kuruluşları lağvedilmeli, suça karışmış Özel Timciler yargılanmalıdır.                    

“5. Koruculuk sistemi kaldırılmalı, silahları toplanmalı, suça karışmış korucular yargılanmalıdır.    

“6. MİT gibi kuruluşlar halkın ve Meclis'in denetimine açılmalıdır.                             

“7. Polis ve jandarmanın yargı ve ceza kurumlarıyla ilişkisi kesilmeli, polisin sorgu yetkisi kaldırılmalı, bir "Adliye Polisi" kurulmalıdır.                                          

“8. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasal iktidarlardan özerkleştirilmelidir.              

“9. DGM’ler kaldırılmalı, DGM'lerde süren davalar olağan mahkemelere aktarılmalıdır.

“10. İşkence yok edilmeli, işkenceciler cezalandırılmalıdır.

“11. Mafya-devlet ilişkisi kurutulmalıdır.

“12. Devlet görevlilerinin seçilmiş yerel yöneticilere karşı süren üstünlüğüne son verilmelidir.                                           

“13. Ordu ve polis dahil tüm kamu çalışanlarına grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı ve dernek kurma, partilere üye olma hakkı tanınmalıdır.” (R Yürükoğlu, Programatik Tezler, TKP sitesi, arşiv,  http://t-k-p.org/parti/programlar/programatiktezler.htm      

 

R Yürükoğlu’nun formüle ettiği bu istemlere belki bir iki ekleme daha yapılabilir ama herhangi bir anayasa değişikliği tartışmasında bu istemlerin komünistler ve işçi sınıfı açısından kilit  rol oynayacağı açıktır. Bunun dışında, işçi sınıfın öteki acil istemleri, TKP V. Programı’nda “İşçi Sınıfının Acil İstemleri” bölümünde maddelenmiştir. Burada tekrar etmek istemiyorum. (Bakınız, TKP V. Programı, http://t-k-p.org/parti/programlar/5_program_1995.htm

 

Toplumsal yaşamın her alanında ve her düzeyde sürmek durumunda olan demokrasi savaşımının belli başlı güncel alanlarını şöyle özetleyebiliriz:

 

- Ulusal sorunda demokratik çözüm. Kürt sorunu’nun demokratik çözümü Türk halkının da katılımını, dolayısıyla Türk halkının demokrasi ruhunda eğitilmesini çokça gerektiriyor. Bu ancak, devrimcilerin, komünistlerin ardıcıl çabasıyla gerçekleşebilecektir. Komünistler hem UKKTH’yi tanımak ve Kürt halkının alacağı kararlara saygı duymak durumundadır. Hem de “ulusalcı” gericiliğin, darkafalılığın, ulusçuluğun mücadelede nefessizliğini, sınırını her fırsatta sergilemek durumundadırlar. Komünistler, yani, son tahlilde, emeğin olabildiğince tek bayrak altında toplanabilmesinin koşullarını savunmak, "Milletim nev-i beşerdir vatanım ruy-u zemin!"  demek durumundadırlar.

 

- Barış hareketine, “ulusçu-yurtsever olmayan” / enternasyonalist ve savaş karşıtı, ilhakçılık karşıtı konumlardan destek vermek gerekir. Bu da, Türkiye burjuvazisinin emperyalist eğilimlerinin en başta sergilenmesini gerekir. Çünkü kendi burjuvazisine karşı çıkmayan, emperyalizme karşı çıkamaz. Genel anti-emperyalist mücadelede Türkiye burjuvazisinin emperyalistliğine sesini çıkarmayanlar, kendi burjuvazisine incir yaprağı oluyorlardır. Demek ki, barış mücadelesi, “yurtsever” solun, sendika yöneticilerinin Türkiye’nin emperyalizmine destek verir tutumlarını şiddetle eleştirilmelidir.

 

- Kadın sorununda devrimci tutum

Kadınların sesinin her yerde her alanda her düzeyde daha da yükseltilmesine öncülük etmeliyiz. Kadın kurultaylarına destek vermek, emekçi kadın örgütlenmelerini özendirmek ve ekmek kavgasında kadınlara daha önemli görevler vermek, sendikalarda kadınların öne çıkmasını sağlamak görevdir.

 

- Üniversitelerdeki tüm anti-demokratik gelişmelere dur denmeli, YÖK kaldırılmalı, kesmece karpuz gibi öğrenci ayıklayan öğüten uygulamaların yerine herkese daha ilkokuldan itibaren yeteneğini geliştirici ve yeteneklerine göre okuma imkanı veren yapılaşmalara gidilmelidir.

 

- Laiklik mücadelesi. Bu konudaki yanlış tavırları ayıklayarak ilerlemek zorundayız. Laiklik yani dinin devlet ve eğitim dışına tümüyle çıkartılması mücadelesi, komünistler açısından ne bugünkü “laikler” ne de Kemalistlerle bağlıdır. İşçi sınıfı açısından açık olan şudur ki, burjuva toplumunun laiklik merhalesine ulaşmadan toplum komünizme ilerleyemez. Bu nedenle, yarım yamalak laikliğin sonuçlarının reddi ve tam laiklik için, (laikliğin zaten burjuva toplumunun bir özelliği, merhalesi olduğunu unutmadan) dinin devletten ve eğitimden atılması için mücadeleye hız vermeliyiz.

 

“Laikliğin 3 temel ilkesi vardır: 1. Modern laik-demokratik devlet felsefesinin temel taşı, dinin, tümüyle devletin dışına çıkarılmasıdır. Ve de dinsel kuruluşlar, devletin fonlarından bir kuruş bile alamazlar. 2. Buna karşılık, devlet de, inananların inanç özgürlüğüne hiçbir biçimde karışamaz. 3. Devlet de, din de, eğitimden aynı derecede uzak tutulmalıdır. (Buna karşılık, isteyen inanç topluluğu kendi cebinden kendi okulunu açabilir.)” (R. Yürükoğlu’nun yıllar önce yayınladığımız Kervan dergisinde çıkan ”İslamci Siyasal Harekete Karşi Halkin Aktif Birliğini Sağlamak Tarihsel Bir Görevdir” yazısından).

 

”(Modern) devlet der ki, sivil yaşamın öteki öğeleri gibi, din de, ancak devlet onun siyasal olmadığını ilan ettiği ve dolayısıyla onu kendi başına bıraktığı zaman tüm kapasitesiyle var olmaya başlar. Bu öğelerin siyasal varoluşlarının feshedilmesi, örneğin, seçmenler için mülkiyet koşulu aramanın kaldırılmasıyla mülkiyetin (siyasallığının-R.Y.) feshedilmesi, devlet kilisesinin kaldırılmasıyla dinin (siyasallığının-R.Y.) feshedilmesi, ... bunların, bundan böyle rahatsız edilmeden kendi öz yasalarına uyan ve kapasitesinin sonuna kadar gelişen, en coşkun yaşamı anlamına gelir.’’ (K. Marks, Kutsal Aile)

 

Özetlersek, İslamcı siyasal iktidarın demagoji ve mürailiğini sergilemeli, emekçi halkın işsizlik, yoksulluk ve rüşvet karşısındaki haklı istemlerini ve bu istemlere çözüm yollarını BİZ KOMÜNİSTLER yükseltmeliyiz.

 

İslamcı siyasal iktidarın aslında özgürlük, demokrasi ve insan hakları konusunda sahtekar ve nefessiz olduğunu, laiklik mücadelesinin yanısıra devletin ve toplumun her katında aktif yığın demokrasisini, katılımcılığı savunarak, göstermeliyiz. Türk AKP’sinin tek millet, tek devlet, tek bayrak tek vatan sahtekarlığına karşı çıkmalıyız. Bunun ardına tek din – dinimiz islam - sloganını eklemek için hazır bekliyorlar.

 

İslamcı Siyasal Hareket’in devleti ele geçirdiği ülkelerde yaşananları en ince detayına kadar halkımızın bilgisine sunmalıyız. Herkese göstermeliyiz ki, “cehennem burada, şimdi!’’ İran, Afganistan, Nijerya, Pakistan, Malezya, Endonezya, Sudan, Somali... Ve ötekiler...

 

Laiklik (sekülerizm) üzerinde çok geniş durmalıyız. Dinle devlet ayrımını, dinle eğitim ayrımını, bunun nedenlerini ve bunun demokrasiyle kopmaz bağını iyi anlatmalıyız. Dini devlete egemen kılmaya çalışmak gibi bir “demokratik hak’’ yoktur.

 

Özetle, geniş temelli laik-demokratik hareketi, CHP gibi şoven yarı faşist ve gayrı samimi  siyasal hareketlerin sultasından söküp almalıyız. İşçi sendikaları, meslek kuruluşları ve demokratik yığın örgütleri bu hareketin belkemiğini oluşturmalıdır. Karşımızdaki şeriatçı düşman son tahlilde uluslararası bir akımdır. Biz de onun karşısına, uluslararası dayanışma ve yardımlaşma ile çıkabilmeliyiz. Türk AKP’si sözünü bu partinin bize özgü birşey olmadığını, aynı isim ve üç aşağı beş yukarı aynı programlarla başka ülkelerde faaliyet gözteren bir akımın parçası olduklarını ifade etmek amacıyla kullanıyorum.

 

- Çevre sorunları, bugün önemi muazzam artmış bir demokratik savaşım odağıdır. Dahası, bu çağın (burjuvazinin) ana görevi olan endüstrileşme süreci boyunca, insanı, insan sağlığını bir avuç kâr için hiçe sayan yaklaşımı yüzünden (Batı’da da Doğu’da da) kapitalizm bugün dünyanın her yerinde insanlığı hakiki bir çevre felaketiyle yüz yüze getirmiştir. İnsan soyu tehlikededir. Bu felaketler zincirinin önünü almak için tüm dünya toplumu çıkarına  adımlar atılması zorunludur.

 

Bunun dışında, işçi sınıfının acil istemleri bütün bu mücadelelerin belkemiğini oluşturmak durumundadır. Bu toplantıda bu istemlerin tümünü sıralamaya gerek duymadım. Sitede program başlığı altında konunun ayrıntılarına bakılabilir. işçi sınıfın acil istemleri, TKP V. Programı’nda “İşçi Sınıfının Acil İstemleri” bölümünde ayrıntılı maddelenmiştir. Burada tekrar etmek istemiyorum. Lütfen siteye göz atınız. (Bakınız, TKP V. Programı, http://t-k-p.org/parti/programlar/5_program_1995.htm

 

Ama işçi hareketi açısından değişmeyen bir ilkemiz var: Sendikal Birlik, Sendika-içi Demokrasi, Militan Mücadeledir.

-          İşkolu barajlarının ve yapay işçi-memur ayrımının kaldırılması kilit bir istemdir.

-          Öte yandan, emeklilik fonlarının uluslararası para piyasalarına yatırılmasına, “fon”larda değerlendirilmelerine(!) karşı çıkmalı ve emeklilik ve sağlık sigortalarının emekçiler tarafından denetlenmesini sağlayacak organların kurulmasını  önermeliyiz. Bu, önümüzde güçlü bir mali krizin yaklaştığını göz önüne alırsak, önemlidir.

 

Küreselleşme / iklim değişikliği / yaklaşan küresel kriz koşullarında dünyayı ve Türkiye’yi büyük sosyal patlamalar beklemektedir. Mutfakta yangın vardır ve SINIF MÜCADELESİ geçmişine kıyasla çok daha büyük bir hız ve çapla yükselecektir.

 

Bir yandan kapitalizm tahıl ürünlerini motorlu araç yakıtı yapmak üzere değerlendirmeye başladı. Brezilyada soya fasulyesi, ABD’de mısır ürünlerini yakıt yapmaya karar verdiler. Öte yanda, susuzluk ve kuraklık bu yıl tüm dünyada tarımsal hasatta büyük düşüşler getirdi. Tarım ürünlerinin fiyatları uçuşa geçti. Bunun ekmek et süt fiyatlarına yansıması kaçınılmazdır. Toplum büyük sokak protestolarına gebedir. Emekçi halk yığınlarının bu en demokratik tepkilerini yakıp yıkmaya, kendi kendine zarar vermeye değil, militan ve devrimci mücadele yatağına akıtmak, düzene, kapitalizme devrimci bir tepki halinde örgütlemek,  bu adaletsiz, bu namussuz bu zorba düzeni yıkmak, komünistlerin görevidir. Bu nedenle, sokağın gücünün sürekli gösterilmesi, işçi emekçi yığınların kendine güvenini artırıcı bir önlem olarak da önemlidir. İstanbul’daki Taksim 1 Mayıs eylemini, seçimler nedeniyle sokağa dökülen yığınları hatırlayın.

 

***

Yoldaşlar, benim sizlere bugün anlatmak istediklerim kabaca böyle. Doğrusunu yanlışını tartışarak bulalım. Komünist bir forum gibi tartışalım. Komünist platformda tartışalım. “Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmayacağını” unutmadan tartışalım.

 

Bizim için tek birleştirici ilkenin, tüm ezilenlerin yoksulların, haksızlığa uğrayanların mücadelesini sermayeye karşı emeğin etnisite tanımayan, din farklılığı dil farklılığı tanımayan sınıf mücadelesi potasında eritmek olduğunu, tüm emekçilerin demokratik  hak ve özgürlük savaşımlarını bu yatağa akıtmak olduğunu hatırlayarak tartışalım.

 

"Dünyanın karşısına yeni bir ilkeyle çıkıp doktriner bir havada 'doğru budur, önünde diz çökün' demiyoruz. Dünyanın kendi ilkelerinden hareketle dünya için yeni ilkeler geliştiriyoruz. Dünyaya dönüp 'savaşımlarınızı kesin, aptalcadır, biz size mücadelenin doğru sloganını vereceğiz' demiyoruz. Biz sadece dünyaya gerçekte ne için mücadele ettiğini gösteriyoruz. Ve bilinç, dünyanın istemese de kazanmak zorunda olduğu bir şeydir." (K. Marks, "Arnold Ruge'ye Mektup", Eylül 1843, Marxists' Internet Archive.)

 

Teşekkür ederim.

 

*** 

Güven yoldaşın konuşmasından sonra tartışmalara geçildi. Oldukça yararlı tartışmalar yapıldı. MLKP temsilcisi yoldaşlar da toplantıya hem kutlama mesajlarını ilettiler hem de yığınlarla bağlanmanın komünistler için önemini vurguladılar.  Daha sonra toplantıda, tartışılan konularda siteye yazı yazılması önerisi getirildi. Anayasa tartışmasında daha spesifik olarak ne gibi istemlerin yükseltilmesi gerektiğini tartışmak üzere bir İTİB toplantısı örgütlenmesi kararlaştırıldı.