Ana Sayfaya Git  Son sayi index sayfasina git...    

 

YENİDEN MARKSİZM VE YENİ  KOŞULLARDA MARKSİZM

EMİNE ENGİN

Bin Çiçek’in son sayılarında R. Yürükoğlu’nun çok önemli konulara değinen yazıları çıktı. Ilkinde silahlı devrim yolunun kapandığına ilişkin bir değerlendirme yer alıyordu. İkincisinde ise, komünist partisinde yeniden Lenin zamanındaki gibi demokratikleşmenin ve günümüz koşullarında illegaliteyi sorgulamanın gerekliliğine değiniyordu. Bu sonuçlara şiddetle katılıyorum. Bu sonuçların hem doğru olduğunu, hem hayatın gerçeğini yakaladığını ve aynı zamanda çok derin köklerden kaynaklandığını düşünüyorum. O kadar ki, aynı noktalara ve kaynaklandığını düşündüğüm derin köklere ilişkin iki ana bölümlü bir yazıyla düşüncelerimi belirtmek istiyorum. 

Yazılanlar, iki kategoride olacaktır. Biri, son 60-70 yıl içinde yapılan yanlışların düzeltilmesi, artık Marksizmin doğrularına geri dönülmesi, ikincisi de o doğruların dünyanın değişen koşullarına uygulanması: Yeniden Marksizm ve yeni koşullarda Marksizm. 

1. Devrimin ve devrimci çalışmanın biçimleri

1.1. Marksizmin silahlı devrim diye bir ilkesi yoktur

Devrim, doğası gereği “zor”u içinde barındıran bir kavramdır. Uzun süre düzenin, devletin sahibi olmuş birilerini, bunlar her ne kadar yönetemiyor durumda olsalar da, yalnızca “haydi inin lütfen” diyerek erkten indirmek olanaksızdır. Bu birileri erkten inmek zorunda bırakılmalıdır. Bunun ise genel geçerli koşulu, çoğunluğun bu yöndeki kararlılığıdır. Bu kararlılığın karşı tarafı nasıl bir araçla zorlayacağı ise tamamen somut duruma bağlıdır. Kullanılacak araç silah da olabilir, para da. Hatta günün birinde, “haydi beyler yallah” demek bile yetebilir.

Marks ve Engels, silahlı devrimden değil, nasıl başarılı olabiliyorsa öyle devrimden yanadırlar. Paris Komünü sırasında Komünarlar’ın, değil insan canını, Paris’in binalarını bile koruduklarını övünerek anlatırlar. Barışçı devrimi reddetmediklerine, tam tersine o doğrultuda fırsatlar aradıklarına ilişkin çok örnek verilebilir. Lenin, Ekim Devrimi öncesinde beliren barışçı devrim fırsatından söz ederken, bunun çok değerli olduğunu içi titreyerek söylemiştir. Yani silahlı devrim gerçekte bizim burjuvazi kan banyosuna başvurmaya pek meraklı olduğu için, zorunlu olarak başvurduğumuz bir yol, burjuvaziye verdiğimiz bir ödündür. İnsanlığın mutluluğu için uğraşan komünistler olarak bizler, bize kalsa, tek bir insanın ölmesinden yana olmayız

Marksizmin silahlı devrim diye bir ilkesi yoktur. Marksizmin, devrimci mücadelenin alacağı biçime ilişkin genel geçerli ilkelerini en iyi Lenin özetlemiştir:

‘‘Birincisi, hareketi belirli bir mücadele biçimiyle bağlamayarak Marksizm, sosyalizmin bütün ilkel türlerinden ayrılır. Çok çeşitli mücadele biçimlerini kabul eder ve bunları ‘keşfetmez’, yalnızca hareketin seyri içinde devrimci sınıfların kendiliğinden doğmuş mücadele biçimlerini geneller, örgütler, bunlara bilinçli bir ifade kazandırır. Tüm soyut formüllere ve tüm doktriner reçetelere kesinlikle karşı olan Marksizm, sürmekte olan yığın mücadelesine dikkatli bir yaklaşım gerektirir. Hareket ilerledikçe, yığınların sınıf bilinci geliştikçe, ekonomik ve siyasal kriz şiddetlendikçe, mücadele, sürekli yeni ve daha çeşitli savunma ve saldırı yöntemleri yaratır. Dolayısıyla Marksizm, gerçekten hiçbir mücadele biçimini reddetmez. Hiçbir koşulda Marksizm kendini yalnızca belirli bir anda olanaklı ve var olan mücadele biçimleriyle kısıtlamaz, zira, somut toplumsal ortam değiştikçe, mücadeleye belli bir dönemde katılmış olanlara bilinmeyen yeni mücadele biçimlerinin kaçınılmaz olarak doğacağını bilir. Bu açıdan Marksizm, yığınların deneyiminden, deyim yerindeyse, öğrenir ve ‘sistemciler’in, çalışma odalarının soyutlanmış ortamında keşfetmiş oldukları mücadele biçimlerini yığınlara öğretmek gibi bir iddiada bulunmaz. ...

‘‘İkincisi, Marksizm, mücadele biçimleri sorununun tamamen tarihsel bir yaklaşımla ele alınmasını gerektirir. Bu soruna, somut tarihsel durumdan kopuk olarak yaklaşmak, diyalektik materyalizmin kırıntısının bile anlaşılamamış olduğunu gösterir. Siyasal, ulusalkültürel koşullardaki, yaşam koşullarındaki ve diğer koşullardaki farklılıklarla bağlı olarak, ekonomik evrimin değişik aşamalarında, değişik mücadele biçimleri öne çıkar ve ana mücadele biçimi olur ve bununla bağlı olarak da ikincil, yedek mücadele biçimleri değişim geçirir. Belirli bir mücadele yolunun kullanılıp kullanılmayacağı sorusuna, o andaki somut durumun o anda içinde bulunduğu gelişme aşamasını ayrıntılı bir biçimde araştırmadan evet ya da hayır demeye kalkışmak, Marksist konumu tamamen terketmek demektir.” (Lenin, Toplu Yapıtlar, Ing bas, c.11, s.213.)   

Marksizm yığınlara mücadele biçimi reçetesi yazmaz, yığınlardan öğrenir.  Mücadele biçimleri sorunu, tarihsel yaklaşımı gerektirir. Çalışma  biçimine ilişkin başka birçok alanda da geçerli olan bu ilkeler çerçevesinde günümüz koşullarında çevremize bakınca ne görüyoruz

Yığınlar, ölüme, öldürmeye ve öldürmeyi kapsayan herşeye karşıdırlar. Örneğin, Amerikan devleti artık tek bir askeri bile öldürecek bir operasyona kolay kolay girişemiyor. “Artık insan ölmesin.” Türkiye’de bile en çok duyduğumuz sözlerden biri budur. Bu duyguyu, yığınların bir zerresi olarak kendim de gerçekten paylaşıyorum. Öldürmeye öfkeleniyorum, bu ne cüret diyorum. 

Bu duyguların derin kökleri vardır. Gerçekte, her bir insanın mutluluğu diye özetlenebilecek olan komünizm pencereden bakmaktadır. Toplumların tarihsel olarak ulaştıkları gelişme düzeyi, her bir insanın canına değer vermeyi istemelerini, vermelerini getiriyor. Bu nedenle emperyalizm de görünüşte insanlık edebiyatını ağzından düşürmemek zorunda kalıyor. Bu ikisi birlikte, öldürmeyi gayrımeşru ilan ediyor. Ama başka bir bölümde ele alacağımız yapısal nedenlerle bağlı olarak, görünüşte pek insancıl kesilen emperyalizm, gerçekte, hem bireysel, hem yığınsal öldürme senaryoları sahneliyor ve halklar da bunu seziyor. Bugün dünyada sınıf mücadelesinin odağındaki en önemli konulardan biri budur: Ölmek ya da ölmemek. 

Amerika’da HAARP adlı bir kuruluşun kıyamet planlarından söz ediliyor. (Akşam, 23 Eylül 1999) Doğal afetlerin çoğunun doğallığı kuşkuludur. Dünyada hangi terör örgütünü ele alırsanız alın, ya devletler tarafından kurulup kullanıldığı, ya da, bilerek ya da bilmeyerek, şu ya da bu senaryonun figüranlığını yaptığı görülecektir. Yani, ikinci bölümde değineceğimiz nedenlerle bağlı olarak, ölüm bugün bir silah olarak her yoldan halkların üzerlerine doğru yöneltilmektedir. Ölümün karşısında kullanılacak silah yaşamdır. Bu yüzden işçi sınıfı artık tüm insanlığın, yaşamın tek kurtarıcısı olarak net bir biçimde belirmektedir. 

Yukarıda yazılanların pratikteki sonucu şudur: Giderek  dünya yüzünde, haksızlığa karşı haklılık için mücadele eden hiçbir hareket, insan öldürme temelinde güçlü, saygın, ruh sağlığı yerinde, coşkulu bir biçimde fışkıramaz. Değil insan öldürmek, insana yeterince önem vermemek bile artık toplumsal suç kapsamındadır. Kanımca Türkiye’de bile, en kararlı hareket, öldürmeye karşı, insana önem temelinde güç kazanabilir. Öldürmeye karşı o kadar kararlı bir kızgınlık vardır ki, ancak bu anlayışla örgütlenen bir hareket, bugünün somutunda, doğru, sağlıklı bir hareket olabilir ve hiç merak etmeyelim, süreç içinde öldürmeye son vermek için öldürme zorunluluğuyla karşılaştığı an, onu da yapabilir. Bu anlayışın yaygınlığı yüzündendir ki, günümüzde, adı “devrimci” de olsa, silahlı örgütler halkın mücadelesini saptırıcı, halk yığınlarını eylemden uzaklaştırıcı işlev görmektedir.

Konunun daha başka birçok yanı da vardır. Adamlar kıyamet planları yapıyorlar, bilim ve teknolojiyi, tamamen katil amaçlara yöneltiyorlar. Marks’ ın deyimiyle emekten ayrı bir üretici güç olan bilimi, yine Marks’ın deyimiyle yıkıcı güçe dönüştürüyorlar. Uzaydan ışın vererek mi, cep telefonu yoluyla dalga ileterek mi bilemeyiz ama günlük yaşamda bizim gözümüze görünmeyen, aklımıza bile gelemeyen birçok yöntemle, öylesine “ileri” ve toplu öldürme yolları bulmuşlar ki, kanımca eski tip silah bu açıdan da çok geri kalmıştır. O tip silah, artık satıp para kazanmaları, kendi ölüm amaçlarının tekil tekil kendiliğinden yerine gelmesi, vb. için kullanılmaktadır. Yani örneğin, Türkiye’de düğünlerde, maçlarda silah atarak öldürülen her insan, insanların kendi cebinden emperyalizme verdiği bir armağandır.

Bu söylenenlerle bağlı olarak, silah kavramının nitelik değiştirmesi söz konusudur. Belki adamların toplu katliamda kullandıkları bilgisayar programına virüs sokmak “silah” işlevi görecektir. Belki onların biyolojik saldırısını geri püskürtecek bir madde bulmak “silah” yerine geçecektir. Sonra tarihsel gelişmenin getirdiği değişiklikler düşünülmelidir. Gerçekler gün ışığına, senaryolar boşa çıkarıldığında, öylesine büyük çoğunluklar birlik olabilir ki toplumsal zorla barışçı devrim dayatılabilir. Burjuvaziye verilen ödün geri alınabilir.     

Daha da sayılabilir. Kanımca, öyle görünmektedir ki, konvansiyonel anlamıyla silahlı devrim yolu, yalnızca geçici olarak değil, tarihsel olarak gündemden kalkmaya doğru yol almaktadır. Bizim yapmamız gereken insan sevgisinin şampiyonu olmak, emperyalizmin kirli savaşlarını, pis cinayetlerini açığa çıkarmaktır. Onun sinsi ölümcül saldırılarını halka anlatmak ve bunlara karşı önlem almaktır. Bunlar bilinçten çok, bilimi gerekli kılmakta, halkın eksiği de zaten bilinçten çok bilim olarak ortaya çıkmaktadır. Biz bu görevimizi yerine getirirsek, toplum da silahlı devrimin yerine neyin nasıl geçeceğini kendi pratiği içinde saptayacaktır.

Kanımca bu konuda radikal değişiklik yapmak, devrimci hareketin kendisi için de gecikmiş bir gerekliliktir. Devrimciyle oportünisti silah tutkusuyla ayıran bir anlayışın silahlı oportünistler yaratması şaşırtıcı değildir. Bilindiği gibi, bundan 56 yıl önce yaşanan Gazi olaylarında devlet güçleri tarafından 32 kişi öldürülmüştü. Tüm devrimci basın, “yeni Gazi’ler yaratacağız” anlamına gelen manşetlerle çıktı. Bu anlayış devrimci harekete çok güç kaybettirmiştir. Güç ve devrimci kişilik... Devrimci, insan canına en büyük önemi verendir.

1.2. Onlar yeraltında, yerüstü bize kaldı

İllegalite de yıllar içinde yanlış uygulamalardan nasibini almıştır. Örgütsel bilgi gizlenecek, görüşler söylenecekken, illegalite giderek görüşlerin gizlenmesi, örgütün ise ya hepten gömülmesi, ya da hepten açık edilmesi olarak iş görmüştür. Partinin illegal çalışmasıyla gizli servis yöntemleri karıştırılmış, görüşünü anasından, babasından, komşusundan, devletin bildiği bazı resmi bilgileri gereksiz bir biçimde yoldaşından gizleyen, başaşağı bir uygulama belirmiştir. Illegalite, partinin demokratikliğini sınırlasa da hileye kılıf olacak diye birşey yokken, en akıl almadık hilelere örtü olarak görülmüştür. Bu durumda, içi dışı bir olmayan, açık konuşmayan, iki yüzlü kişiliklerin türemesi ve bir de bu kişilik yapısının illegal partiye ayrıca zarar vermesi elbette beklenmeliydi. 

Ancak, illegalite doğru uygulansa da, birşeyleri gizleme gerekliliğinin yaratacağı doğal bir deformasyon yine olurdu. Bu da öyle bir araç ki, istediğimiz, sevdiğimiz için değil, zorunda kaldığımız için başvuruyoruz. Zorunlu bir ödün. Neden zorunluydu? Devrimci durumlarda her ne kadar çoğunluk olsak da, normalde sistemin antikomünist saldırılarının bizi yeraltına itecek kadar güçlü olması, demokrasi yokluğunda bunu açığa çıkarmanın olanaksızlığı vb. yüzünden. Özgür olabilmemiz için illegal çalışmamız gerekiyordu. Felsefi anlamda özgürlük, şu ya da bu yasa maddesiyle değil, gereklilikleri yerine getirmenin çerçevesiyle belirlenir. 

Marksizm’in mücadele biçimlerine ilişkin olarak Lenin’in yapmış olduğu ve yukarıda aktardığımız özet, gerçekte örgütsel çalışma biçimleri için de geçerlidir. Yani bu açıdan da yığınlardan öğrenmek ve tarihsel yaklaşım gereklidir.

Yukarıda sürekli emperyalizmin sahtekar senaryolarından, sinsi cinayet hatta katliamlarından söz ettik. Marks, “emperyalizm, aynı zamanda, devlet erkinin en fahişe, sonul biçimidir” der. (Marks, Seçme Yapıtlar, üç ciltlik, Ing basım, c.2, s.219) Gerçekten de, halkların kaydettikleri gelişme karşısında mangalda kül bırakmazcasına insancıl kesilmek zorunda kalan emperyalizm, insan ve halk düşmanlığını el altından yapmak zorunda kalıyor. Ve kendi düzeni altında illegal çalışıyor. Yalnızca gizli değil, illegal... Illegal çeteler ve onlar arasındaki şifreli, şantajlı illegal kavga bunu yansıtıyor. Emperyalizm istediği hukuku geçiremeyeceği, hukuka toplu katliam maddesi sokamayacağı, hukuk herkese açık, herkesin görüp bilebileceği birşey olduğu ve herkes de bunun hesabını sorabileceği için, hukuk dışına düşüyor, illegal çalışıyor. Halklar, her toplumda dolaşıp, somut durumun gerektirdiği komploları tezgahlayan görülmez elden bıkmışlardır. Açıklık, şeffaflık istiyorlar. Haklıdırlar.

Emperyalizm, yalnızca komplolarda değil, başka birçok alanda da illegaldir. Çeşitli suçlar işleyip ceza almamak, kara para aklamak, vegi kaçırmak, rüşvetle iş yapmak, adam satın almak, haksız rekabet yapmak hep onlardadır. Türkiye gibi ülkelerde çok daha açıktan yürüyen bu tür işler, gelişmiş ülkelerde de yürümekte ama bir farkla ki, açığa çıkarsa istifa getirmektedir. Türkiye’de ise suratına tükür yağmur yağıyor der. Sonra Türkiye’de bütün önemli kurumlar kuruluş yasalarına aykırı durumdadırlar. Örneğin, polisin işkence yapması diye bir yasa maddesi yoktur ama yapmaktadır. Anayasa Mahkemesi, Danıştay, vb kendi kuruluş yasalarına aykırı çalışmaktadır.

İllegaliteyle, seni yasaklayanlar bilmeden çalışma yürütmek istiyorsun. Ama artık gerçekten onlar bilmeden mi yürütüyorsun? Adamların teknolojisi öyle bir düzeyde ki, bilmem kaç mil öteden senin ne konuştuğunu izleyebiliyorlar, telefonunu dinleyip email’ini denetleyebiliyorlar. Onlar herşeyi biliyorlar, ama bildiklerini işlerine geldiğinde kullanıyorlar. Hem de öyle kullanıyorlar ki, sanki içeri düşen biri konuşmuş da öyle öğrenmişler gibi. Böylece örgüte güvensizlik tohumları da ekmiş oluyorlar. Yok, herşey ortada olsun. Allah’ın bildiğini kuldan, devletin gizli servislerinin bildiğini halktan neden gizleyelim?

İllegalitenin bir amacı da güvenlikti. Bu da değişmiştir. Türkiye’de insanlar şimdi faili meçhul cinayetlerle uğraşıyorlar. Bir de cinayet olduğu meçhul cinayetler vardır. Adamlar türlü çeşitli yollardan öldürüyorlar. Artık ne kadar açıkça ortadaysan, sana kara çalınamayacak, çevrende güvensizlik, kuşku yaratılamayacak, temiz bir yaşam sürdürüyorsan, ne kadar iyi bir insansan ve bu alnı açık kimliğinle, durumu tüm tehlikeli yönleriyle açıkça ortaya koyarak halkla ne kadar bütünleşmişsen o kadar güvenliktesin. Çünkü o zaman uyduracakları bazı mavallar inandırıcı olmuyor, ölün belki dirinden daha tehlikeli oluyor.

İllegalitenin neden olduğu bir deformasyon, yeraltını alışkanlık durumuna sokmak, bir tür atoplumsallığa itilerek toplumun nabzını tutmayı unutmaktır. Bu tuzağa düşmeden hatırlayalım: Biz bu zorunlu ödünü neden vermiştik? Sistemin gücü yüzünden. Toplumlar emperyalizmi yeraltına, kendi devletinde, düzeninde illegal olmaya itecek bir gelişme düzeyine ulaştığına göre artık neden legal çalışmayalım?

Legal çalışma gerekliliği, halkların tarihsel olarak ulaşmış oldukları gelişme düzeyiyle, özlem duydukları demokrağ tik işleyişlerle kopmazcasına bağlıdır. Bu özlemler artık illegal olarak karşılanamaz. Komünistler artık legal ve özgürdürler. Ve bu legaliteyi, emperyalist ülkelerde komünist partilerinin 1950-1960 sonrası legalitesiyle de karıştırmamak gereklidir. Onun içinde sus payı pazarlığı da vardı. İkinci bölümde açıklanacağı gibi, kanımca şimdi durum değişiktir.

Legalite tartışılırken, yasalar ikincil bir sorundur. Çünkü toplumlar belirli bir düzeye gelmişse, yasalar er geç o düzeyi yakalamak zorundadır. Bu en önemli toplumsal yasadır. Türkiye’de her gün bin türlü kılıkta karşımıza çıkan mevzuat öcüsü, TKP’nin legal kurulmasına şimdilik geçit vermeyebilir. Ama zaten o mevzuat gidicidir. Ben topluma güveniyorum. Bunca yıl ekilen önyargılardan sonra, TKP legal kurulursa herkes ona koşmayabilir. Bu anlamda değil, ama halk TKP de legal kurulsun diyecektir. Tabii bir sürü namert senaryo sahnelenecektir. Ne yapalım... Kuştan korkan darı ekmez. Artık gereklilikleri yerine getirmenin çerçevesi, dolayısıyla da özgür olma biçimimiz değişmiştir. TKP ancak legal olursa, halkın istediği gibi açık, şeffaf bir çalışma yürütebilir.

Üstelik, bence olabiliyorsa TKP adını taşımalıdır. Çünkü bu ad, nerede, nasıl, ne sorularının yanıtlarını en kestirme biçimde yansıtmaktadır. Programında proletarya diktatörlüğü kanımca olabilir ve olmalıdır. Bunun çeşitli nedenleri vardır. Bir kez bu kadar toplumsal gelişme, demokraside de devlet seçimi özgürlüğünü getirmelidir. Ben bu devleti istemiyorum denebilmelidir. Bunlar ideolojik falan değildir. Koyunla kasabın çıkarının aynı yasalarla kollanamayacağı, artık yaşamdan gün gibi açığa çıkmıştır. Herkes, ben koyunun ya da ben  kasabın devletinden yanayım diyebilmelidir. Ikincisi, kimsenin bizleri ikiyüzlülüğe, fikrimizi saklamaya itme hakkı yoktur. Biz proletarya diktatörlüğünün zorunlu olduğunu düşünüyoruz. Öyleyse neden söyleyemeyelim?

Üçüncüsü, günümüzde yaşadığımız burjuva diktatörlüğü o kadar açık ve tartışmasız biçimde ortadadır ki, gayet pervasızca bize bunu yaşatanların, bizim de proletarya diktatörlüğü isteme hakkımızı tanımaları gerekmektedir.

Halka proletarya diktatörlüğünü anlatmak kolay olacaktır. Hani nasıl bugün herşey parası olana çalışmaktadır, özgürlükler satılıktır, paran varsa para kazanırsın, paran yoksa para kazanamazsın, seyahat, eğitim, sağlık vb. özgürlüğü hep paralılaradır...O zaman da herşey parası olmayandan yana çalışacaktır, özgürlükler satılık olmayacaktır, kazanacağın para olan parana değil, verdiğin emeğe bağlı olacaktır. Nasıl ki bugün 8 milyonluk viskiye %10 zam yapılırken, Birinci sigarasına % 100 zam yapılıyor, o zaman da eğer zam yapılacaksa, bu viskiye % 100, Birinci’ye % 10 olacaktır. Bugün biz burjuva diktatörlüğü altında yaşıyoruz. Bilindiği gibi yasalara göre bir sınıfın bir başka sınıf üzerinde dikta kurması ağır ceza gerektirmektedir. Beyler bu açıdan da illegaldirler. Kendi yasalarına göre bile ağır cezaya çarptırılmaları gerekmektedir. Onlar yeraltına indiler, yerüstü bize kaldı.

1.3. Marksist Leninist parti zaten demokratikti

Burada söyleyeceklerimiz, yalnızca “yeniden Marksizm” kategorisinde olacaktır. “Yeni koşullarda Marksizm” kategorisine hiç gerek kalmayacaktır. Biz demokratikliği “yeniden Marksizm”e göre uygulayabilsek bol bol yeter de artar.

Marksizm-Leninizm’e göre, legal ve illegal koşullarda partinin demokratikliği farklılık taşır. Ama 20. yüzyılda yaşanan anti-demokratiklik hiç birinde yoktur. Tarihte görülmüş, karşıtını öldürmek, ya da bizim yakın tarihimizde görülmüş, kitap toplatmak, karşıtını dövdürmek gibi olaylar ise, Marks, Engels ve Lenin’in hayaline bile yabancıdır.

Burada Marksist parti anlayışının demokratikliğini kanıtlamak için uzun sözler etmeyeceğim. Yalnızca birkaç noktayı hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum. Lenin’in parti disiplini anlayışı, açık tartışma eylemde birliktir. Lenin, R.Yürükoğlu’nun yazısında da belirtildiği gibi, iç savaşın yarattığı “olmak ya da olmamak” koşullarında, partide açık tartışmanın geçici olarak kısıtlanmasından yana olmuştur. Bu kadar. Ama onun kabul edebileceği en kısıtlı açık tartışma bile bizim kendi pratiğimizde parti düşmanlığı, goşistlik, vb. olarak nitelenirdi. Bizde birileri tartışmak istedi mi, bu, parti düşmanlarının saldırısı olarak ilan edilirdi.

Bizim yaşadığımız ortamlar gibi ortamlarda açık tartışmadan ödün vermek, ne Marks’ın, ne Engels’in, ne de Lenin’in aklına gelmiştir çünkü bu komünistlere hakaret anlamına gelirdi. Komünistlere kendi kafanızı kendi omuzlarınızda taşımayın, birilerine teslim edin, iki yüzlü olun, gerçek düşüncenizi belli etmeyin, vb. demekti. Lenin her zaman parti içinde farklı fikirlerin ve bunlar arasında tartışmanın olmasını tartışılamayacak kadar doğal birşey olarak görmekteydi. Gerçekte Menşevik Bolşevik ayrışmasının fikirsel bir guruplaşma düzeyinde kalmayıp da RSDIP’de bölünmeye yol açmasının nedeni de Bolşevikler değil Menşeviklerdi. Lenin’ den alıntı aktarmayacağım. Eski demokratikliği yeniden inşa etmek gerekliliğine ve bunu nasıl olabileceğine  ilişkin akıl yürütmeye çalışacağım.

Türkiye’de TKP kökenli ya da eğilimli çok sayıda gurup ve TKP’ye ilgi duyan çok sayıda kişi vardır. Bunların hepsinin farklı fikirlerinin olması doğaldır. Legal bir parti kurulup kurulmaması gerektiği konusunu da kapsayan ortak bir tartışma süreci başlatılmalıdır. Eğer herkes önerisini genel çıkar açısından yapıyorsa, o zaman karşı tarafı ikna etmeye çalışmak da boynunun borcu olmalıdır. Bu yüzden tartışmaya böyle bir oluşuma karşı olanlar da katılmalıdır. Kanımca legal parti oluşturulmalıdır diyenler  çoğunlukta olacaktır.

Eğer bir parti isteniyorsa, herhalde herkes bunun bir dükkan ya da oyuncak değil gerçek, yaşayan ve ciddiye alınan bir organizma olmasını istiyordur. Kendine göre bu yönde öneriler yapıyordur. Bir kez bu önerilerin en demokratik bir biçimde tartışılması zorunludur. İkincisi, bütün bu fikir farklılıklarını, herkesin dört elle sarılacağı bir parti şemsiyesi altında saklı tutabilecek bir yapı oluşturulmalıdır. Bunun mekanizması Marksizm’de hazır vardır.

Kimsenin fikrini değiştirmesi, olduğundan farklı görünmesi gerekmez. Açık tartışma, eylemde birlik temelinde birlikte mücadele edilememesi için neden yoktur. Fikirleri gizlemek gerekmeyeceği için hizipçiliğe, fikir söyleyememenin sonucu olarak kişilik karalamalarıyla gölge boksu yapmaya, vb. de gerek kalmayacaktır. Fikrine ters de olsa karara uydun mu, fikrin zaten belli olduğundan, ikiyüzlü konumuna düşme tehlikesi olmayacaktır.

Eğer, ön tartışmasıyla, kurulmasıyla ve kuruluş sonrasıyla, bu önerilen türden bir süreci komünistler kendi aralarında yaşayabilirlerse, Türkiye’nin demokratikleşmesine en büyük katkıyı yapmış olacaklardır. Bütün farklılıklarına rağmen, temiz, dürüst ve disiplinli bir birlik oluşturabilirlerse de halkın birliğine, birliğin enerjisine, enerjik bir coşkuya kapıyı açacaklardır. Bu kapıdan, sanıldığından çok daha büyük olaylar, dönüşümler, atılımlar geçebilir.

Günümüzde sağlı sollu tüm burjuva partilerine baktığımızda, ya anti-demokratiklik, ya laçkalık, başıbozukluk görüyoruz. Örneğin, kimin nereden seçime gireceği gayet antidemokratik bir biçimde tepeden belirlenirken, kimin cumhurbaşkanı adayı olacağını parti liderleri tabana danışmadan belirlerken, meclis gurubunun parti kararına uyması ya da bir milletvekilinin gurup kararına uyması anti demokratikmiş, herkesi kendi vicdanına bırakmak pek demokratikmiş gibi gösteriliyor. Oysa gereken ve halk tarafından da istenen, gerçekten demokratik bir disiplindir. Açık tartışma, eylemde birlik. Günümüzde bunu sağlayabilecek tek güç Marksizmdir. 

Bugün TKP vardır ve bu adı, eski TKP tüzüğü temelinde bile gayet meşru olarak taşımaktadır. Ama amaç parti şövenizmi yapmak, ya da belirli bir örgütü birilerine dayatmak değil, iş yapmaktır. Bunun için tüm komünistlerin tek çatıda birleşmeleri ya da bunu sağlayacak bir çatıyı yeniden birlikte oluşturmak en uygunudur. Eğer, ön tartışmasıyla, kurulmasıyla ve kuruluş sonrasıyla, yukarıda önerilen türden bir süreci tüm komünistler kendi aralarında yaşayabilirlerse, ne ala. Yaşayamazlarsa, o zaman hedef yine değişmiyor, ama sonucu mücadele belirleyecektir. Başka bir deyişle, yukarıda önerilen türden bir süreç yaşanabilse, kanımca sonuç şimdiden bellidir. Komünistler, fikir farklarını saklı tutarak  birleşip, kendi güçlerine güven içinde davranabilseler, biz parti kuruyoruz deseler, bunun karşısında durubilecek bir güç, ölmüş ama cenazesi kalkmamış mevzuat dahil, yoktur. Ama tam da bu nedenle birleşmede sorun çıkacaktır ve öyle görünüyor ki sonucu belirlemek belli bir mücadele gerektirecektir.  

Yaşlı, tonton bir amca. Bürokratik bir görevden emekli olmuş. Belki kızar, sinirlenir diye kendimizi ona, biraz çekimser bir biçimde, “biz solcuyuz” sözcükleriyle tanıtıyoruz. Aldığımız yanıt ilginçtir: “Ben solcu falan değil, komünistim.” Hoppala. Yaşamında hiç TKP’yle ilintisi olmamış. Söylediklerinin teorik olarak komünizmle ilgisi olduğu da söylenemez. Ama toplumdaki arayışı o yaşında çok güzel yansıtıyor. Tüm partilerden apayrı, sistemi tümüyle değiştirecek, açık, net, oyunsuz bir oluşum arıyor. Bunu da “ben komünistim” diyerek dile getiriyor.

Komünizm popülerleşiyor. Halkın ağzından teorik olarak dört dörtlük cümleler beklentisiyle bu oluşuma sırtlarını çevirmiş oldukları için, geri, duyarsız vb. diye halkı suçlayıp duran eski komünistler buna ayak uyduramazlarsa, toplumsal gelişim yeni komünistlerini de yaratacaktır. Ama bu tarihi geciktirmek olacaktır. Bizim görevimiz olmayacakları oldurmak değil, olacakları hızlandırmak, tarihsel gelişimin sancılarını azaltmak değil midir? Eski komünistler kendilerini yenileyebilmeli, demokratik birlik oluşturarak demokratikleşmeye de öncülük edebilmelidirler. Gerçekte komünistin eskisi olmaz, deneylisi olur, yaşlısı olur, ama komünist hep yenidir, en yenidir.

2. Dünyada dikkate alınması gereken değişmeler

2.1. Herkes emperyalist olursa....

Bilindiği gibi, emperyalizm 20. yüzyılın başında oluşmuştur. O zamandan beri bizler de “dünya emperyalist sistemi”nden söz ediyoruz. Ancak ilk başlarda bu sistem, bir avuç emperyalist ülkenin, kimi kapitalist, kimi kapitalist bile olmayan öteki ülkelerle olan sömürü ilişkileriydi. Tüm dünya, emperyalizmin şöyle ya da böyle güdümünde olduğu, bu durum sistematik bir ilişkiler bütünü oluşturduğu için, dünya emperyalist sisteminden söz ediliyordu. Zaman içinde, kapitalist olmayan ülkeler kapitalistleşti, kapitalist ülkeler emperyalistleşme yoluna girdi. Bunlardan bir kümesi 1970’lerde, bir kümesi 1980’ler de, bir diğer kümesi ise 1990’ larda emperyalistleşti. Türkiye 1990’larda emperyalistleşenlerdendir.

Tabii emperyalizm bir hiyerarşi olduğu için, emperyalistleşen ülke de hemen gelip tepeye oturmuyor. Tırmanma mücadelesine alt basamaklardan başlıyor. Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası nedeniyle, tırmanabilir ya da tırmanamayabilir, tırmanırsa tırmanış yavaş ya da hızlı olabilir. Hatta, tarihte Japonya örneğinde görüldüğü gibi, bir ülke gerilerden gelip tepelere fırlayabilir. Bu birçok etkene bağlıdır ve konumuz dışındadır.

Üretimin uluslararası dokusu sıklaştıkça, emperyalistleşenler çoğaldıkça, durum değişmeye, dünya tek bir bütün olmaya, deyim yerindeyse, daralmaya başladı. Dünya emperyalist sistemi dediğimiz sistem, giderek, gerçekten emperyalistlerin bir dünya sistemi olmaya doğru hızla yol alıyor. Av azalıyor, avcı çoğalıyor. İşler, bir avuç emperyalist ülkenin, savaşarak da olsa, dünyayı paylaşıp sömürü ağı kurduğu zamanki kadar tıkırında yürümüyor. Zaten emperyalizmin uzay araştırmaları da, bilim ve araştırmaya olan aşkından değil, dünya daraldıkça yayılacak yeni dünyalar arayışındandır. Dünya giderek bütünleşiyor ve emperyalist oluyor, ama kimi sömürecek? Bu soruyu akılda tutmazsak, kanımca son 30 yılın olaylarını doğru anlayamayız.

Dünyadaki bu değişme eski yapıyı sarstı, yapısal bunalım yarattı. Emperyalist sistem son 30 yıldır yapısal bir bunalım yaşıyor. 1970-1980 arasında emperyalizm, alttan gelen bir başkaldırıyla karşılaştı. Gerçekte 1968’ler bunun başlangıcıydı. Birbiriyle bağlı olarak, hem devrimci mücadele açısından, hem orta derecede gelişmiş kapitalist ülkelerin şiddetli rekabeti açısından. Para somut dayanaktan yoksun kaldı, para sistemi buharlaştı. Amerika’nın liderliği sarsıldı. Sistemin emir komuta zinciri bozuldu. Paylaşım yeni ve daha topyekün bir kavga gerektirmeye başladı. 1980’ler bunun ön hazırlıklarıydı. Ve zaten kanımca, 1990’ dan beri de, sürüncemeli bir yıpratma savaşı tarzında yürütülen Üçüncü Dünya Savaşı’nı yaşıyoruz.

2.2. Karşıtlar çoğalıyor, gelişiyor, güçleniyor

Kapitalizm sürekli yayıldı ve gelişti. Kapitalist olmayan ülkeler kapitalistleşti, kapitalist ülkeler emperyalistleşti. Peki, dünya işçi sınıfının, halklarının zamanı boşa mı geçti? Geçemez ki.

Kapitalizmin temel yasası kâr yasasıdır ama tam da bu nedenle, o kendi mezar kazıcısını yaratır, kendisini yıkacak olan sınıf çelişkilerini olgunlaştırır. Daha iyi sömürebilmek için sömürülenleri geliştirmek zorundadır. Kapitalizmin işçi sınıfına, halklara ister istemez getirdiği gelişme, her ne kadar  tutarsızsa, yani ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’ dedirten cinstense de, devasadır. Bunun bir sonucu Ekim Devrimi gibi başarılı devrimlerdir. Böyle deneylerin eğitici etkileriyle de çok yakından bağlı bir başka sonucu ise, işçi sınıfının, halkların kaydettiği toplumsal-siyasal ilerlemedir.

Zaten burjuvazi ayakları üzerinde durmaya başladığı anda, döner arkasına bir de bakar ki, koca bir işçi sınıfı vardır. O andan itibaren işçi sınıfının nefesini ensesinde hisseder, korkudan bacakları titrer ve feodaliteye karşı gösterdiği demokratlığı kenara bırakır.

Madem burjuvazi işçi sınıfını görünce demokratlığı bırakıyor, neden en ileri burjuva demokrasileri en emperyalist ülkelerde? Çünkü toplum ileri, istiyor ve emperyalistlik olgusu da bu isteklerin faturası için kaynak oluşturuyor. Yani o ülkelerdeki demokrasiler, burjuvazi demokrat olduğundan değil, halklar ileri olduğundandır. Örneğin, Ingiliz devleti Türkiye’de yaptıklarının binde birini bile Ingiltere’de yapamaz. 

Parmak ayı gösterirken budalalar parmağa bakarlar. Halklar öylesine ileri bir konuma gelmiştir ki, burjuvazi insan haklarına pek düşkün, çevreci, doğa aşığı, hayvan hakları savunucusu, barış ve kardeşlik yanlısı vb. kesilmiştir. Eğer budalalık etmeyeceksek, biliyoruzdur ki, burjuvazinin mangalda kül bırakmayan bu sahte konumu parmak, halkların ilerlemesi ise aydır. Halkların ilerlemesini biz düzgün bir biçimde, doğrudan yansıtamadığımız için, bu durum şimdilik daha çok burjuvazinin aynasından görülüyor. Bu yüzdendir ki adamlar artık açıktan savaş bile yapamaz oldular. Bin türlü entrikayla, senaryoyla, sürüncemeli yıpratma savaşları, iç savaşlar yürütüyorlar. 

Konuyu daha iyi açıklayabilmek için, şimdi dünyayı tek bir ülke olarak varsayalım.

2.3. Emperyalizmin zayıf zinciri dünya

Bir yanda emperyalist sistem artık emperyalist ülkelerin bir dünya sistemine dönüşüyor, öte yanda işçi sınıfının, halkların ulaşmış olduğu gelişme düzeyi. Çoğunluk emperyalistleşmiş, yatırım alanları da uluslararası çapta birbiri içine geçmiş. O zaman, süper kâr elde edecek bir “dış yatırım alanı” kalmıyor. Emperyalist sistem bu kez de dünyanın sınırlarına takılıyor.

Bu durumu, sınıf çelişkileri olgunlaşmış, aynı zamanda da emperyalistleşme aşamasına ulaşmış tek bir kapitalist ülkeye benzetebiliriz. Emperyalistleşme aşamasına gelip dayanmış bir kapitalist ülkede neler olur?

İngiliz işadamı Cecil Rhodes, “iç savaşı önlemek istiyorsan emperyalistleşeceksin” sözünü işte tam böyle durumlar için söylemiş. (Lenin, Emperyalizm, Toplu Yapıtlar, cilt 22, s. 111, Ing. basım) Olgunlaşan sınıf çelişkileri ve işçilerin, emekçilerin gelişmesi temelinde haklar talep edilir, istemler öne sürülür. O ülke emperyalist olursa, burjuvazi, kâr hadleri yüksek dış pazarlara sermaye ihraç ederek elde ettiği süper kârlarla, ucu kendisine dokunmadan, bu istemlerin en azından önemli bazılarını karşılar. Böylece iç savaşı önlemiş olur.

Bu dönemeç noktasında, tarihteki hemen hemen bütün önemli örneklerinde, bir de hak isteyenlerin, istem öne sürenlerin sayısını azaltma, nüfustan kurtulma girişimleri vardır. Yukarıdaki sözleri eden Cecil Rhodes, aynı zamanda 500 bin İngiliz’in Anglo Boer savaşı gerekçesiyle Güney Afrika’ya postalanmasının da baş sorumlusudur. Birinci Dünya Savaşı’nda bir hattın savunması için aylarca uğraşılıp yüz binlerce şehit verilmesinin altında yatan bir etken de kuşkusuz nüfus kıyımıydı. Hitler, 6 milyon Yahudi’yi katletmiştir. Eğer o tarihlerde Almanya’da 6.5 milyon Türk ya da Kürt olsaydı, Hitler belki de tarihe Türk-Kürt düşmanı olarak geçecekti.

Yani hesap çok basit. Toplum gelişmiş, sömürülenler haklarını istiyorlar. Burjuvazi önce kârını artırmadan bu hakları cebinden karşılarsa, burjuvazi olmaktan çıkar. Dolayısıyla önünde iki yol var: Biri emperyalist olarak, hakları karşılamak için ek finansman sağlamak, ötekisi hak isteyenleri kendine zarar vermeyecek bir ölçüde azaltmak ki bulacağı ek kaynak yetsin, ya da kendine de kalsın. Tarihte hep bu ikisi birlikte görülmüştür. Hatta, şöyle çok kaba bir genelleme bile yapabiliriz. Ne kadar çok ek finansman buluyorsa o kadar az nüfus kıyımı yapmıştır. Ek finansman olanakları ne kadar darsa, o kadar çok nüfus kıyımı yapmıştır.

Tabii bir de zaman boyutu vardır. Yukarıdaki kaba genellemede sözü geçen denge hemen ve hızlı kurulabilir, hemen ve hızlı kurulamayabilir. Ek finansman bulana ve artık nüfusu kıyana kadarki süreç içinde burjuvazi, toplumu baskı altına alıp, korporatif bir biçimde, tek sesli yani monolitik devletin altında örgütleyerek zaman kazanabilir. Bu faşizmdir. Bunu yapamadığında alternatifi devrimdir. Bazı ülkelerde ikisine de gerek olmayabilir çünkü gereken yeni denge çabucak kurulabilmiştir. 

Burada çok kısaca ve çok da kabaca özetlediğimiz mantıkla biz yıllarca “Emperyalizmin Zayıf Halkası Türkiye”den söz ettik. Yürükoğlu yoldaşın bu adı taşıyan, çok güzel ve hâlâ önemli kitabını unutmamız olanaklı değildir. Değil unutmak, aynı fikirleri dünya çerçevesinde yeniden ele almak gereklidir. Emperyalizmin zayıf zinciri dünya...

Bu konuyu ele almaya zincirin en önemli halkasıyla başlayalım.

2.3.1. Zincirin en önemli halkası ne durumda

Son 30 yıl içinde ABD’nin liderliğinin sarsıldığını belirtmiştik. Sorun yapısal bunalımdan kaynaklandığı için, bununla kastedilen, Amerika’nın mutlak zayıflamasından çok yeni durumun gerektirdiklerine göreceli zayıflaması, diğerleriyle aranın liderliği tartışmasız kılacak kadar çok olmaktan çıkması ve yapısal bunalımın liderliği, özellikle tek bir ülkenin dünyaya tek başına liderliğini, zorlaştırmasıdır. Yani, gerçekte söz konusu olan, dünyada yönetim bunalımıdır. Sermaye dünyayı eskisi gibi yönetemiyor. Dolayısıyla ABD de, koyunun olmadığı yerde keçi olarak liderliğini, kör topal sürdürüyor. 

Son on yıllarda Amerika treni yeniden yakalamaya yönelik çok çaba harcamıştır. 1990’larda, özellikle 1995 sonrasında, çok önemli başarılar da kazanmıştır. Ancak artık bu tür alanlarda bile işe hile karışmıştır. Psikolojik balonlarla borsalarda öylesine büyük vurgunlar vurulabiliyor ki, hile de son derece ekonomik bir anlam taşımaya başlamıştır.

Örneğin, Sosyal Güvenlik fonlarının bekçisi olarak boy gösteren Clinton, bütçenin bu fonlar dışındaki bölümünün açığının ancak 10 yıl içinde kapanacağını, 2015’te de artıya geçeceğini söyleyince, Sosyal Güvenlik fonlarındaki fazlanın bütçe açığını kapatmaya kullanılmasını önleyerek fon bekçiliğini onun elinden kapmak isteyen Cumhuriyetçiler bir yasa tasarısı hazırladılar. Derken birkaç gün içinde, bütçeye ilişkin yeni tahminler ortaya çıktı ve fon dışı bütçenin açığı olmadığı, hatta artısı olduğu “anlaşıldı”. Açıktır ki artık kendi ekonomilerine ilişkin olarak bile hile yapmaktadırlar. Bu nedenle inanmamız istenenle, gerçekten olanı ayıklamak zorunlu olmuştur. 

Economist adlı dergiden ABD ekonomisine ilişkin kısa bir özet yapalım:

‘‘1950’lerin ve 1960’ların Altın Çağı’nda, ekonomi, üretkenlikte yılda yaklaşık % 3 artışla ve düşük enflasyonla, hızla büyüyordu. Derken, hâlâ düzgün anlaşılamayan nedenlerle, 1970’lerin başlarında, üretkenlikteki artış yılda % 1’lere düştü ve 1990’ların ortalarına kadar da öyle kaldı. 1996’dan beri üretkenlik hızla artmaya başlamıştır, ancak ekonomiciler, bunun devresel bir sinyal mi, yoksa kalıcı bir bolluk mu olduğu konusunda ikiye bölünmüşlerdir.”(Economist, 20 Kasım 1999)

28 Ekim’de ülkenin ulusal gelir hesaplarının kapsamlı bir revizyonu, 12 Kasım’da da, buna bağlı olarak üretkenlik verilerinin revizyonu yayınlanmış. Bunların sonuçlarına göre geçmişte üretkenlik açısından iyi yıllar, sanıldığından daha iyiymiş ve kötü sanılan birçok yıl da sanıldığı kadar kötü değilmiş. Revizyonda üç şey yapılmış: 1. Yeni bazı veriler eklenmiş. 2. Tasniflemede değişiklik yapılmış, bilgisayar yazılımına yapılan harcamalar artık yatırım kategorisine sokulmuş. 3. Enflasyon ve üretkenlik tahminlerinde kullanılan istatistik teknikleri değiştirilmiş. Verilere göre, 1995 üretkenlik artışı Altın Çağ’dakinin % 90’ını yakalamış.

Bu durumla bağlı olarak tartışılan bir sorunun, bunun devresel bir sinyal mi, yoksa kalıcı bir bolluk mu olduğunu yukarıda aktarmıştık. Bir soru da şudur: ABD’de, üretkenlikte, başını bilgi iletişim teknolojisinin çektiği, giderek artan ölçüde artışın olduğu bir ‘Yeni Ekonomi’ mi vardır? Yani, Amerikan ekonomisinin bir nitelik değişimi geçirip geçirmediği tartışılıyor.

Robert Gordon adlı, üretkenlik uzmanı bir profesörün yaptığı ve ardından revize edilmiş verilere de uyarladığı araştırmaya göre, üretkenlik artışının yaklaşık yarısı, bilgisayar ve yazılım alanındaki üretkenlik artışından, % 40’ı devresel etkenlerden ve kalan % 10’u da ölçümlerdeki yanlışlardan kaynaklanmaktadır. Gordon, bilgisayar sektörü dışında dikkate değer bir üretkenlik artışı göremediğini, ekonomide nitel bir değişimin ise emaresinin bile olmadığını savunmaktadır. Işin garibi, tartışmada Gordon’un karşıtları da Gordon’un sonuçlarını reddetmemekte, yalnızca bazı noktalarda kuşku duyduklarını belirtmektedirler.

“Yeni Ekonomi” türünden iddialar öyledir ki, tartışmada taraftar gözükenin bile doğru dürüst savunamaması, hayatta kendini dayatır. Kanımca bu yeni ekonomi tezi gaz verme, ya da ekonomik bir hiledir. Yani, ortada, bilgisayar teknolojisinde önemli bir gelişme ve bunun üretkenlikte getirdiği önemli bir artış vardır ama ekonomide nitel değişim yoktur. Nitekim, 18 Ocak 2000 tarihli Financial Times, ABD ile ilişkin olarak durumu şöyle özetliyor:

‘‘Clinton yıllarına damgayı vuran en önemli olgunun, ne yargılanmanın sürdüğü leke, ne de ekonomik canlanmanın kazandırdığı madalya değil, kaybedilen global liderliğin büyüyen deliği olması gerçek bir tehlikedir.’’

Dünya bütünleşiyor. Giderek herkes emperyalistleşiyor. ABD liderliği kaybetmiş ama onun kaybettiğini kimse bulmamış. Sermaye dünyayı eskisi gibi yönetemiyor. ABD dünyanın yönetilemezliğini yönetiyor. Bu durumda ortaya çıkan “çözümler” neler olabilir?

2.4. Senaryolar, komplolar ve kıyamet planları

Bir bakıma artık bir bütün olarak dünya emperyalistleşme aşamasına geldi dedik. Hangi dış pazara açılacak? Dünya vatandaşlarının haklarını, istemlerini nasıl karşılayacak? Yukarıda sözünü ettiğimiz ek finansmanı nereden bulacak? Bulamazsa ne yapacak?

Eğer birileri sömürecek başka gezegen buldular da bizlerden gizliyorlarsa o başka. Yok bulmadılarsa, durumlar şöyle görünüyor:

1.        Ek finansman bulmanın bir yolu başkasının elinden almaktır. Savaşmaktır. Ama artık halklar savaşa o kadar karşı ki, açıktan savaşamıyorlar. Senaryolarla, komplolarla, zoraki kışkırtılan yerel çıban başlarıyla, yıpratma tarzında savaşlar, iç savaşlar yürüterek, halkları soymaya, birbirlerini ütmeye çalışıyorlar.

2.        Ek finansman bulmanın bir başka yolu da birilerinin teknolojide büyük ilerlemelerle ekstra artıkdeğer sağlamasıdır. Üretimin dünyatoplumsallaşması o kadar girifttir ki bu hemen dünyaya yayılacağı için ekstralığı pek olmayacaktır. Olsa bile geçici bir olgudur. Ayrıca artık teknolojideki her ilerleme kâr hadlerini iyice düşürerek dönüp dolaşıp yine nüfusu “artık”laştırmakta, “tehlikeli” olmaktadır.

3.         Bu durumda en güvenilir yol dünya nüfusunu katletmektir. Nitekim en ağırlıklı olarak bu yapılmaktadır.

Son 15-20 yıldır Afrika kıtasında olanları listeleyebilsek, net olarak ortaya çıkacaktır ki bu kıtada kıyım yapılıyor. Akla gelmeyecek çeşitlilikte yollardan insan öldürülüyor. Aids, garip darbeler, garip savaşlar ve iç savaşlar, garip felaketler, kıtlıklar....

Afrika’da on milyonlarca insan Aids’den ölmeyi bekliyor, bunların çocukları bile Aids’li doğuyor. Virüs sürekli artan hızda yayılıyor, yani bugün ölümü bekleyen on milyonlar yarın yüz milyonlar olacaktır. Aids ilk ortaya çıktığında, çeşitli uluslardan bir gurup doktor, bu virüsün CIA laboratuvarlarından yayıldığını açıklamışlardı. Acaba şimdi yaşıyorlar mı?

Cezayir’deki İslamcı dehşeti.... Türkiye’de birçok solcunun bile yıllarca çenesini yoran, “vah,vah, Türkiye değil Iran, Cezayir gibi olacak” diye korkuya garkeden olayların, Cezayir ordusu tarafından tezgahlandığı ortaya çıktı. Bu muazzam Şeriatçılar, baskın yaptıkları köylerde bir-iki, beş-on değil, 90-100-150 insan öldürüyorlardı. Kim bilir kaç milyon insan öldürdüler.

Afrika’da, örneğin Ingiliz misyonerlerin darbe yapmasının, sonradan kabile çelişkilerini kızıştırmasının onlarca örneği vardır. Bu güzel kıtadan hep garip kabile savaşlarının haberlerini kulak ucuyla duyar, o insancıkların geriliğine veririz. İyi de, o insanların saflığı, tecrübesizliği üzerine oyunlar kurup onları birbirlerine katlettirmek ilerilik midir?

Tabii, Afrika’daki “doğal” afetleri de unutmamak gerek.. Son onyıllar içinde Amerika doğanın hakimi Allah olmaya terfi etmiştir. Yalnızca Afrika’da değil, Amerika dahil, dünyanın her yerinde. Tayfunlar, hortumlar, seller, depremler... Bilinçli başıbozuklukla trafikte, hastanelerde ölüme terkedilmiş yüz binler.. Istatistik eğitimi görmüş biri olarak son onyılların felaket yoğunluğunun raslantısal olduğuna inanmam olanaksızdır.

Yalnızca doğal görüntülü felaketler mi? Bilerek, planlayarak terör kışkırtmak, kirli savaşlar tezgahlamak... Iran Irak savaşında yalnızca Iran tarafından 1 milyon insan ölmüştür. Savaşın bundan ve Amerika Birlieşik Devletleri’nin iki tarafa da silah satmış olmasından başka somut bir sonucu yoktur. Kürtler her parçada kıyılmıştır. Türkiye’de Kürt sorunu görünümünde tezgahlanan kirli savaş, Hizbullah oyunu ve öldürülen yüz binler...

3. Kısacık sonuç

Halklar ileri düzeye ulaşmış, emperyalizm köşeye sıkışmıştır. Bu nedenle de dünya nüfusuna sinsi bir savaş açmıştır. Bilimi, üretici güçleri yıkım gücüne dönüştürme yönünde kullanmaktadır. Çeşitli kılıflarda katliamlar yapmaktadır. Bu durumda:

1. Konvansiyonel silah, bildiğimiz anlamıyla silahlı devrim yolu geçersizleşiyor.

2. Katliamlar legal yapılmayacağına göre, emperyalizm giderek illegalleşiyor. Halkların ilerlemesi karşısında legalde pek insancıl görünürken, illegal yollardan öldürüyor.

3. Halkların ilerlemesinin gündeme getirdiği açıklık, şeffaflık ve demokratiklik istemlerini karşılamak bize düşüyor. En önemli silah örgüttür. Örgütün bu işlevini yerine getirebilmesi için de kendisinden beklenenleri doğru algılaması gereklidir.