| |
YENİDEN MARKSİZM VE YENİ KOŞULLARDA MARKSİZM
EMİNE ENGİN
Bin
Çiçek’in son sayılarında R.
Yürükoğlu’nun çok önemli konulara değinen yazıları
çıktı. Ilkinde silahlı devrim yolunun kapandığına
ilişkin bir değerlendirme yer alıyordu. İkincisinde
ise, komünist partisinde yeniden Lenin zamanındaki gibi
demokratikleşmenin ve günümüz koşullarında
illegaliteyi sorgulamanın gerekliliğine değiniyordu. Bu
sonuçlara şiddetle katılıyorum. Bu sonuçların hem
doğru olduğunu, hem hayatın gerçeğini yakaladığını
ve aynı zamanda çok derin köklerden kaynaklandığını
düşünüyorum. O kadar ki, aynı noktalara ve kaynaklandığını
düşündüğüm derin köklere ilişkin iki ana bölümlü
bir yazıyla düşüncelerimi belirtmek istiyorum.
Yazılanlar, iki kategoride
olacaktır. Biri, son 60-70 yıl içinde yapılan yanlışların
düzeltilmesi, artık Marksizmin doğrularına geri dönülmesi,
ikincisi de o doğruların dünyanın değişen koşullarına
uygulanması: Yeniden Marksizm ve yeni koşullarda Marksizm.
1.
Devrimin ve devrimci çalışmanın biçimleri
1.1.
Marksizmin silahlı devrim diye bir ilkesi yoktur
Devrim, doğası gereği
“zor”u içinde barındıran bir kavramdır. Uzun süre düzenin,
devletin sahibi olmuş birilerini, bunlar her ne kadar yönetemiyor
durumda olsalar da, yalnızca “haydi inin lütfen” diyerek
erkten indirmek olanaksızdır. Bu birileri erkten inmek zorunda
bırakılmalıdır. Bunun ise genel geçerli koşulu,
çoğunluğun bu yöndeki kararlılığıdır.
Bu kararlılığın karşı tarafı nasıl
bir araçla zorlayacağı ise tamamen somut duruma bağlıdır.
Kullanılacak araç silah da olabilir, para da. Hatta günün
birinde, “haydi beyler yallah” demek bile yetebilir.
Marks ve Engels, silahlı
devrimden değil, nasıl başarılı olabiliyorsa öyle
devrimden yanadırlar. Paris Komünü sırasında Komünarlar’ın,
değil insan canını, Paris’in binalarını bile
koruduklarını övünerek anlatırlar. Barışçı
devrimi reddetmediklerine, tam tersine o doğrultuda fırsatlar
aradıklarına ilişkin çok örnek verilebilir. Lenin, Ekim
Devrimi öncesinde beliren barışçı devrim fırsatından
söz ederken, bunun çok değerli olduğunu içi titreyerek söylemiştir.
Yani silahlı devrim gerçekte bizim burjuvazi kan banyosuna başvurmaya
pek meraklı olduğu için, zorunlu olarak başvurduğumuz
bir yol, burjuvaziye verdiğimiz bir ödündür. İnsanlığın
mutluluğu için uğraşan komünistler olarak bizler, bize
kalsa, tek bir insanın ölmesinden yana olmayız
Marksizmin silahlı devrim
diye bir ilkesi yoktur. Marksizmin, devrimci mücadelenin alacağı
biçime ilişkin genel geçerli ilkelerini en iyi Lenin özetlemiştir:
‘‘Birincisi, hareketi
belirli bir mücadele biçimiyle bağlamayarak Marksizm, sosyalizmin
bütün ilkel türlerinden ayrılır. Çok çeşitli mücadele
biçimlerini kabul eder ve bunları ‘keşfetmez’, yalnızca
hareketin seyri içinde devrimci sınıfların kendiliğinden
doğmuş mücadele biçimlerini geneller, örgütler, bunlara
bilinçli bir ifade kazandırır. Tüm soyut formüllere ve tüm
doktriner reçetelere kesinlikle karşı olan Marksizm, sürmekte
olan yığın mücadelesine dikkatli bir yaklaşım
gerektirir. Hareket ilerledikçe, yığınların sınıf
bilinci geliştikçe, ekonomik ve siyasal kriz şiddetlendikçe,
mücadele, sürekli yeni ve daha çeşitli savunma ve saldırı
yöntemleri yaratır. Dolayısıyla Marksizm, gerçekten hiçbir
mücadele biçimini reddetmez. Hiçbir koşulda Marksizm kendini
yalnızca belirli bir anda olanaklı ve var olan mücadele biçimleriyle
kısıtlamaz, zira, somut toplumsal ortam değiştikçe,
mücadeleye belli bir dönemde katılmış olanlara
bilinmeyen yeni mücadele biçimlerinin kaçınılmaz olarak doğacağını
bilir. Bu açıdan Marksizm, yığınların
deneyiminden, deyim yerindeyse, öğrenir ve ‘sistemciler’in, çalışma
odalarının soyutlanmış ortamında keşfetmiş
oldukları mücadele biçimlerini yığınlara öğretmek
gibi bir iddiada bulunmaz. ...
‘‘İkincisi, Marksizm, mücadele
biçimleri sorununun tamamen tarihsel bir yaklaşımla ele alınmasını
gerektirir. Bu soruna, somut tarihsel durumdan kopuk olarak yaklaşmak,
diyalektik materyalizmin kırıntısının bile anlaşılamamış
olduğunu gösterir. Siyasal, ulusalkültürel koşullardaki, yaşam
koşullarındaki ve diğer koşullardaki farklılıklarla
bağlı olarak, ekonomik evrimin değişik aşamalarında,
değişik mücadele biçimleri öne çıkar ve ana mücadele
biçimi olur ve bununla bağlı olarak da ikincil, yedek mücadele
biçimleri değişim geçirir. Belirli bir mücadele yolunun
kullanılıp kullanılmayacağı sorusuna, o andaki
somut durumun o anda içinde bulunduğu gelişme aşamasını
ayrıntılı bir biçimde araştırmadan evet ya da
hayır demeye kalkışmak, Marksist konumu tamamen terketmek
demektir.” (Lenin, Toplu Yapıtlar,
Ing bas, c.11, s.213.)
Marksizm yığınlara
mücadele biçimi reçetesi yazmaz, yığınlardan öğrenir.
Mücadele biçimleri sorunu, tarihsel yaklaşımı
gerektirir. Çalışma biçimine
ilişkin başka birçok alanda da geçerli olan bu ilkeler çerçevesinde
günümüz koşullarında çevremize bakınca ne görüyoruz
Yığınlar, ölüme,
öldürmeye ve öldürmeyi kapsayan herşeye karşıdırlar.
Örneğin, Amerikan devleti artık tek bir askeri bile öldürecek
bir operasyona kolay kolay girişemiyor. “Artık insan ölmesin.”
Türkiye’de bile en çok duyduğumuz sözlerden biri budur. Bu
duyguyu, yığınların bir zerresi olarak kendim de gerçekten
paylaşıyorum. Öldürmeye öfkeleniyorum, bu ne cüret diyorum.
Bu duyguların derin kökleri
vardır. Gerçekte, her bir insanın mutluluğu diye özetlenebilecek
olan komünizm pencereden bakmaktadır. Toplumların tarihsel
olarak ulaştıkları gelişme düzeyi, her bir insanın
canına değer vermeyi istemelerini, vermelerini getiriyor. Bu
nedenle emperyalizm de görünüşte insanlık edebiyatını
ağzından düşürmemek zorunda kalıyor. Bu ikisi
birlikte, öldürmeyi gayrımeşru ilan ediyor. Ama başka
bir bölümde ele alacağımız yapısal nedenlerle bağlı
olarak, görünüşte pek insancıl kesilen emperyalizm, gerçekte,
hem bireysel, hem yığınsal öldürme senaryoları
sahneliyor ve halklar da bunu seziyor. Bugün dünyada sınıf mücadelesinin
odağındaki en önemli konulardan biri budur: Ölmek ya da ölmemek.
Amerika’da HAARP adlı bir
kuruluşun kıyamet planlarından söz ediliyor. (Akşam,
23 Eylül 1999) Doğal afetlerin çoğunun doğallığı
kuşkuludur. Dünyada hangi terör örgütünü ele alırsanız
alın, ya devletler tarafından kurulup kullanıldığı,
ya da, bilerek ya da bilmeyerek, şu ya da bu senaryonun figüranlığını
yaptığı görülecektir. Yani, ikinci bölümde değineceğimiz
nedenlerle bağlı olarak, ölüm bugün bir silah olarak her
yoldan halkların üzerlerine doğru yöneltilmektedir. Ölümün
karşısında kullanılacak silah yaşamdır. Bu
yüzden işçi sınıfı artık tüm insanlığın,
yaşamın tek kurtarıcısı olarak net bir biçimde
belirmektedir.
Yukarıda yazılanların
pratikteki sonucu şudur: Giderek
dünya yüzünde, haksızlığa karşı haklılık
için mücadele eden hiçbir hareket, insan öldürme temelinde güçlü,
saygın, ruh sağlığı yerinde, coşkulu bir
biçimde fışkıramaz. Değil insan öldürmek, insana
yeterince önem vermemek bile artık toplumsal suç kapsamındadır.
Kanımca Türkiye’de bile, en kararlı hareket, öldürmeye
karşı, insana önem temelinde güç kazanabilir. Öldürmeye
karşı o kadar kararlı bir kızgınlık vardır
ki, ancak bu anlayışla örgütlenen bir hareket, bugünün
somutunda, doğru, sağlıklı bir hareket olabilir ve
hiç merak etmeyelim, süreç içinde öldürmeye son vermek için öldürme
zorunluluğuyla karşılaştığı an, onu
da yapabilir. Bu anlayışın yaygınlığı
yüzündendir ki, günümüzde, adı “devrimci” de olsa, silahlı
örgütler halkın mücadelesini saptırıcı, halk yığınlarını
eylemden uzaklaştırıcı işlev görmektedir.
Konunun daha başka birçok
yanı da vardır. Adamlar kıyamet planları yapıyorlar,
bilim ve teknolojiyi, tamamen katil amaçlara yöneltiyorlar. Marks’
ın deyimiyle emekten ayrı bir üretici güç olan bilimi, yine
Marks’ın deyimiyle yıkıcı güçe dönüştürüyorlar.
Uzaydan ışın vererek mi, cep telefonu yoluyla dalga
ileterek mi bilemeyiz ama günlük yaşamda bizim gözümüze görünmeyen,
aklımıza bile gelemeyen birçok yöntemle, öylesine
“ileri” ve toplu öldürme yolları bulmuşlar ki, kanımca
eski tip silah bu açıdan da çok geri kalmıştır. O
tip silah, artık satıp para kazanmaları, kendi ölüm amaçlarının
tekil tekil kendiliğinden yerine gelmesi, vb. için kullanılmaktadır.
Yani örneğin, Türkiye’de düğünlerde, maçlarda silah
atarak öldürülen her insan, insanların kendi cebinden
emperyalizme verdiği bir armağandır.
Bu söylenenlerle bağlı
olarak, silah kavramının nitelik değiştirmesi söz
konusudur. Belki adamların toplu katliamda kullandıkları
bilgisayar programına virüs sokmak “silah” işlevi görecektir.
Belki onların biyolojik saldırısını geri püskürtecek
bir madde bulmak “silah” yerine geçecektir. Sonra tarihsel gelişmenin
getirdiği değişiklikler düşünülmelidir. Gerçekler
gün ışığına, senaryolar boşa çıkarıldığında,
öylesine büyük çoğunluklar birlik olabilir ki toplumsal zorla
barışçı devrim dayatılabilir. Burjuvaziye verilen
ödün geri alınabilir.
Daha da sayılabilir. Kanımca,
öyle görünmektedir ki, konvansiyonel anlamıyla silahlı
devrim yolu, yalnızca geçici olarak değil, tarihsel olarak gündemden
kalkmaya doğru yol almaktadır. Bizim yapmamız gereken
insan sevgisinin şampiyonu olmak, emperyalizmin kirli savaşlarını,
pis cinayetlerini açığa çıkarmaktır. Onun sinsi ölümcül
saldırılarını halka anlatmak ve bunlara karşı
önlem almaktır. Bunlar bilinçten çok, bilimi gerekli kılmakta,
halkın eksiği de zaten bilinçten çok bilim olarak ortaya çıkmaktadır.
Biz bu görevimizi yerine getirirsek, toplum da silahlı devrimin
yerine neyin nasıl geçeceğini kendi pratiği içinde
saptayacaktır.
Kanımca bu konuda radikal
değişiklik yapmak, devrimci hareketin kendisi için de gecikmiş
bir gerekliliktir. Devrimciyle oportünisti silah tutkusuyla ayıran
bir anlayışın silahlı oportünistler yaratması
şaşırtıcı değildir. Bilindiği gibi,
bundan 56 yıl önce yaşanan Gazi olaylarında devlet güçleri
tarafından 32 kişi öldürülmüştü. Tüm devrimci basın,
“yeni Gazi’ler yaratacağız” anlamına gelen manşetlerle
çıktı. Bu anlayış devrimci harekete çok güç
kaybettirmiştir. Güç ve devrimci kişilik... Devrimci, insan
canına en büyük önemi verendir.
1.2.
Onlar yeraltında, yerüstü bize kaldı
İllegalite de yıllar içinde
yanlış uygulamalardan nasibini almıştır. Örgütsel
bilgi gizlenecek, görüşler söylenecekken, illegalite giderek görüşlerin
gizlenmesi, örgütün ise ya hepten gömülmesi, ya da hepten açık
edilmesi olarak iş görmüştür. Partinin illegal çalışmasıyla
gizli servis yöntemleri karıştırılmış, görüşünü
anasından, babasından, komşusundan, devletin bildiği
bazı resmi bilgileri gereksiz bir biçimde yoldaşından
gizleyen, başaşağı bir uygulama belirmiştir.
Illegalite, partinin demokratikliğini sınırlasa da hileye
kılıf olacak diye birşey yokken, en akıl almadık
hilelere örtü olarak görülmüştür. Bu durumda, içi dışı
bir olmayan, açık konuşmayan, iki yüzlü kişiliklerin türemesi
ve bir de bu kişilik yapısının illegal partiye ayrıca
zarar vermesi elbette beklenmeliydi.
Ancak, illegalite doğru
uygulansa da, birşeyleri gizleme gerekliliğinin yaratacağı
doğal bir deformasyon yine olurdu. Bu da öyle bir araç ki, istediğimiz,
sevdiğimiz için değil, zorunda kaldığımız
için başvuruyoruz. Zorunlu bir ödün. Neden zorunluydu? Devrimci
durumlarda her ne kadar çoğunluk olsak da, normalde sistemin
antikomünist saldırılarının bizi yeraltına
itecek kadar güçlü olması, demokrasi yokluğunda bunu açığa
çıkarmanın olanaksızlığı vb. yüzünden.
Özgür olabilmemiz için illegal çalışmamız gerekiyordu.
Felsefi anlamda özgürlük, şu ya da bu yasa maddesiyle değil,
gereklilikleri yerine getirmenin çerçevesiyle belirlenir.
Marksizm’in mücadele biçimlerine
ilişkin olarak Lenin’in yapmış olduğu ve yukarıda
aktardığımız özet, gerçekte örgütsel çalışma
biçimleri için de geçerlidir. Yani bu açıdan da yığınlardan
öğrenmek ve tarihsel yaklaşım gereklidir.
Yukarıda sürekli
emperyalizmin sahtekar senaryolarından, sinsi cinayet hatta
katliamlarından söz ettik. Marks, “emperyalizm, aynı
zamanda, devlet erkinin en fahişe, sonul biçimidir” der. (Marks,
Seçme Yapıtlar, üç
ciltlik, Ing basım, c.2, s.219) Gerçekten de, halkların
kaydettikleri gelişme karşısında mangalda kül bırakmazcasına
insancıl kesilmek zorunda kalan emperyalizm, insan ve halk düşmanlığını
el altından yapmak zorunda kalıyor. Ve kendi düzeni altında
illegal çalışıyor. Yalnızca gizli değil,
illegal... Illegal çeteler ve onlar arasındaki şifreli,
şantajlı illegal kavga bunu yansıtıyor. Emperyalizm
istediği hukuku geçiremeyeceği, hukuka toplu katliam maddesi
sokamayacağı, hukuk herkese açık, herkesin görüp
bilebileceği birşey olduğu ve herkes de bunun hesabını
sorabileceği için, hukuk dışına düşüyor,
illegal çalışıyor. Halklar, her toplumda dolaşıp,
somut durumun gerektirdiği komploları tezgahlayan görülmez
elden bıkmışlardır. Açıklık, şeffaflık
istiyorlar. Haklıdırlar.
Emperyalizm, yalnızca
komplolarda değil, başka birçok alanda da illegaldir. Çeşitli
suçlar işleyip ceza almamak, kara para aklamak, vegi kaçırmak,
rüşvetle iş yapmak, adam satın almak, haksız
rekabet yapmak hep onlardadır. Türkiye gibi ülkelerde çok daha açıktan
yürüyen bu tür işler, gelişmiş ülkelerde de yürümekte
ama bir farkla ki, açığa çıkarsa istifa getirmektedir.
Türkiye’de ise suratına tükür yağmur yağıyor
der. Sonra Türkiye’de bütün önemli kurumlar kuruluş yasalarına
aykırı durumdadırlar. Örneğin, polisin işkence
yapması diye bir yasa maddesi yoktur ama yapmaktadır. Anayasa
Mahkemesi, Danıştay, vb kendi kuruluş yasalarına aykırı
çalışmaktadır.
İllegaliteyle, seni
yasaklayanlar bilmeden çalışma yürütmek istiyorsun. Ama artık
gerçekten onlar bilmeden mi yürütüyorsun? Adamların teknolojisi
öyle bir düzeyde ki, bilmem kaç mil öteden senin ne konuştuğunu
izleyebiliyorlar, telefonunu dinleyip email’ini denetleyebiliyorlar.
Onlar herşeyi biliyorlar, ama bildiklerini işlerine geldiğinde
kullanıyorlar. Hem de öyle kullanıyorlar ki, sanki içeri düşen
biri konuşmuş da öyle öğrenmişler gibi. Böylece
örgüte güvensizlik tohumları da ekmiş oluyorlar. Yok, herşey
ortada olsun. Allah’ın bildiğini kuldan, devletin gizli
servislerinin bildiğini halktan neden gizleyelim?
İllegalitenin bir amacı
da güvenlikti. Bu da değişmiştir. Türkiye’de insanlar
şimdi faili meçhul cinayetlerle uğraşıyorlar. Bir
de cinayet olduğu meçhul cinayetler vardır. Adamlar türlü
çeşitli yollardan öldürüyorlar. Artık ne kadar açıkça
ortadaysan, sana kara çalınamayacak, çevrende güvensizlik, kuşku
yaratılamayacak, temiz bir yaşam sürdürüyorsan, ne kadar
iyi bir insansan ve bu alnı açık kimliğinle, durumu tüm
tehlikeli yönleriyle açıkça ortaya koyarak halkla ne kadar bütünleşmişsen
o kadar güvenliktesin. Çünkü o zaman uyduracakları bazı
mavallar inandırıcı olmuyor, ölün belki dirinden daha
tehlikeli oluyor.
İllegalitenin neden olduğu
bir deformasyon, yeraltını alışkanlık durumuna
sokmak, bir tür atoplumsallığa itilerek toplumun nabzını
tutmayı unutmaktır. Bu tuzağa düşmeden hatırlayalım:
Biz bu zorunlu ödünü neden vermiştik? Sistemin gücü yüzünden.
Toplumlar emperyalizmi yeraltına, kendi devletinde, düzeninde
illegal olmaya itecek bir gelişme düzeyine ulaştığına
göre artık neden legal çalışmayalım?
Legal çalışma
gerekliliği, halkların tarihsel olarak ulaşmış
oldukları gelişme düzeyiyle, özlem duydukları demokrağ
tik işleyişlerle kopmazcasına bağlıdır. Bu
özlemler artık illegal olarak karşılanamaz. Komünistler
artık legal ve özgürdürler. Ve bu legaliteyi, emperyalist ülkelerde
komünist partilerinin 1950-1960 sonrası legalitesiyle de karıştırmamak
gereklidir. Onun içinde sus payı pazarlığı da vardı.
İkinci bölümde açıklanacağı gibi, kanımca
şimdi durum değişiktir.
Legalite tartışılırken,
yasalar ikincil bir sorundur. Çünkü toplumlar belirli bir düzeye
gelmişse, yasalar er geç o düzeyi yakalamak zorundadır. Bu
en önemli toplumsal yasadır. Türkiye’de her gün bin türlü kılıkta
karşımıza çıkan mevzuat öcüsü, TKP’nin legal
kurulmasına şimdilik geçit vermeyebilir. Ama zaten o mevzuat
gidicidir. Ben topluma güveniyorum. Bunca yıl ekilen önyargılardan
sonra, TKP legal kurulursa herkes ona koşmayabilir. Bu anlamda değil,
ama halk TKP de legal kurulsun diyecektir. Tabii bir sürü namert
senaryo sahnelenecektir. Ne yapalım... Kuştan korkan darı
ekmez. Artık gereklilikleri yerine getirmenin çerçevesi, dolayısıyla
da özgür olma biçimimiz değişmiştir. TKP ancak legal
olursa, halkın istediği gibi açık, şeffaf bir çalışma
yürütebilir.
Üstelik, bence olabiliyorsa TKP
adını taşımalıdır. Çünkü bu ad, nerede,
nasıl, ne sorularının yanıtlarını en
kestirme biçimde yansıtmaktadır. Programında proletarya
diktatörlüğü kanımca olabilir ve olmalıdır. Bunun
çeşitli nedenleri vardır. Bir kez bu kadar toplumsal gelişme,
demokraside de devlet seçimi özgürlüğünü getirmelidir. Ben bu
devleti istemiyorum denebilmelidir. Bunlar ideolojik falan değildir.
Koyunla kasabın çıkarının aynı yasalarla
kollanamayacağı, artık yaşamdan gün gibi açığa
çıkmıştır. Herkes, ben koyunun ya da ben
kasabın devletinden yanayım diyebilmelidir. Ikincisi,
kimsenin bizleri ikiyüzlülüğe, fikrimizi saklamaya itme hakkı
yoktur. Biz proletarya diktatörlüğünün zorunlu olduğunu düşünüyoruz.
Öyleyse neden söyleyemeyelim?
Üçüncüsü, günümüzde yaşadığımız
burjuva diktatörlüğü o kadar açık ve tartışmasız
biçimde ortadadır ki, gayet pervasızca bize bunu yaşatanların,
bizim de proletarya diktatörlüğü isteme hakkımızı
tanımaları gerekmektedir.
Halka proletarya diktatörlüğünü
anlatmak kolay olacaktır. Hani nasıl bugün herşey parası
olana çalışmaktadır, özgürlükler satılıktır,
paran varsa para kazanırsın, paran yoksa para kazanamazsın,
seyahat, eğitim, sağlık vb. özgürlüğü hep paralılaradır...O
zaman da herşey parası olmayandan yana çalışacaktır,
özgürlükler satılık olmayacaktır, kazanacağın
para olan parana değil, verdiğin emeğe bağlı
olacaktır. Nasıl ki bugün 8 milyonluk viskiye %10 zam yapılırken,
Birinci sigarasına % 100 zam yapılıyor, o zaman da eğer
zam yapılacaksa, bu viskiye % 100, Birinci’ye % 10 olacaktır.
Bugün biz burjuva diktatörlüğü altında yaşıyoruz.
Bilindiği gibi yasalara göre bir sınıfın bir başka
sınıf üzerinde dikta kurması ağır ceza
gerektirmektedir. Beyler bu açıdan da illegaldirler. Kendi yasalarına
göre bile ağır cezaya çarptırılmaları
gerekmektedir. Onlar yeraltına indiler, yerüstü bize kaldı.
1.3.
Marksist Leninist parti zaten demokratikti
Burada söyleyeceklerimiz, yalnızca
“yeniden Marksizm” kategorisinde olacaktır. “Yeni koşullarda
Marksizm” kategorisine hiç gerek kalmayacaktır. Biz demokratikliği
“yeniden Marksizm”e göre uygulayabilsek bol bol yeter de artar.
Marksizm-Leninizm’e göre,
legal ve illegal koşullarda partinin demokratikliği farklılık
taşır. Ama 20. yüzyılda yaşanan anti-demokratiklik
hiç birinde yoktur. Tarihte görülmüş, karşıtını
öldürmek, ya da bizim yakın tarihimizde görülmüş, kitap
toplatmak, karşıtını dövdürmek gibi olaylar ise,
Marks, Engels ve Lenin’in hayaline bile yabancıdır.
Burada Marksist parti anlayışının
demokratikliğini kanıtlamak için uzun sözler etmeyeceğim.
Yalnızca birkaç noktayı hatırlatmak gerektiğini düşünüyorum.
Lenin’in parti disiplini anlayışı, açık tartışma
eylemde birliktir. Lenin, R.Yürükoğlu’nun yazısında
da belirtildiği gibi, iç savaşın yarattığı
“olmak ya da olmamak” koşullarında, partide açık
tartışmanın geçici
olarak kısıtlanmasından yana olmuştur. Bu kadar.
Ama onun kabul edebileceği en kısıtlı açık
tartışma bile bizim kendi pratiğimizde parti düşmanlığı,
goşistlik, vb. olarak nitelenirdi. Bizde birileri tartışmak
istedi mi, bu, parti düşmanlarının saldırısı
olarak ilan edilirdi.
Bizim yaşadığımız
ortamlar gibi ortamlarda açık tartışmadan ödün vermek,
ne Marks’ın, ne Engels’in, ne de Lenin’in aklına gelmiştir
çünkü bu komünistlere hakaret anlamına gelirdi. Komünistlere
kendi kafanızı kendi omuzlarınızda taşımayın,
birilerine teslim edin, iki yüzlü olun, gerçek düşüncenizi
belli etmeyin, vb. demekti. Lenin her zaman parti içinde farklı
fikirlerin ve bunlar arasında tartışmanın olmasını
tartışılamayacak kadar doğal birşey olarak görmekteydi.
Gerçekte Menşevik Bolşevik ayrışmasının
fikirsel bir guruplaşma düzeyinde kalmayıp da RSDIP’de bölünmeye
yol açmasının nedeni de Bolşevikler değil Menşeviklerdi.
Lenin’ den alıntı aktarmayacağım. Eski
demokratikliği yeniden inşa etmek gerekliliğine ve bunu
nasıl olabileceğine ilişkin
akıl yürütmeye çalışacağım.
Türkiye’de TKP kökenli ya da
eğilimli çok sayıda gurup ve TKP’ye ilgi duyan çok sayıda
kişi vardır. Bunların hepsinin farklı fikirlerinin
olması doğaldır. Legal bir parti kurulup kurulmaması
gerektiği konusunu da kapsayan ortak bir tartışma süreci
başlatılmalıdır. Eğer herkes önerisini genel
çıkar açısından yapıyorsa, o zaman karşı
tarafı ikna etmeye çalışmak da boynunun borcu olmalıdır.
Bu yüzden tartışmaya böyle bir oluşuma karşı
olanlar da katılmalıdır. Kanımca legal parti oluşturulmalıdır
diyenler çoğunlukta
olacaktır.
Eğer bir parti isteniyorsa,
herhalde herkes bunun bir dükkan ya da oyuncak değil gerçek, yaşayan
ve ciddiye alınan bir organizma olmasını istiyordur.
Kendine göre bu yönde öneriler yapıyordur. Bir kez bu önerilerin
en demokratik bir biçimde tartışılması zorunludur.
İkincisi, bütün bu fikir farklılıklarını,
herkesin dört elle sarılacağı bir parti şemsiyesi
altında saklı tutabilecek bir yapı oluşturulmalıdır.
Bunun mekanizması Marksizm’de hazır vardır.
Kimsenin fikrini değiştirmesi,
olduğundan farklı görünmesi gerekmez. Açık tartışma,
eylemde birlik temelinde birlikte mücadele edilememesi için neden
yoktur. Fikirleri gizlemek gerekmeyeceği için hizipçiliğe,
fikir söyleyememenin sonucu olarak kişilik karalamalarıyla gölge
boksu yapmaya, vb. de gerek kalmayacaktır. Fikrine ters de olsa
karara uydun mu, fikrin zaten belli olduğundan, ikiyüzlü konumuna
düşme tehlikesi olmayacaktır.
Eğer, ön tartışmasıyla,
kurulmasıyla ve kuruluş sonrasıyla, bu önerilen türden
bir süreci komünistler kendi aralarında yaşayabilirlerse, Türkiye’nin
demokratikleşmesine en büyük katkıyı yapmış
olacaklardır. Bütün farklılıklarına rağmen,
temiz, dürüst ve disiplinli bir birlik oluşturabilirlerse de halkın
birliğine, birliğin enerjisine, enerjik bir coşkuya kapıyı
açacaklardır. Bu kapıdan, sanıldığından
çok daha büyük olaylar, dönüşümler, atılımlar geçebilir.
Günümüzde sağlı
sollu tüm burjuva partilerine baktığımızda, ya
anti-demokratiklik, ya laçkalık, başıbozukluk görüyoruz.
Örneğin, kimin nereden seçime gireceği gayet antidemokratik
bir biçimde tepeden belirlenirken, kimin cumhurbaşkanı adayı
olacağını parti liderleri tabana danışmadan
belirlerken, meclis gurubunun parti kararına uyması ya da bir
milletvekilinin gurup kararına uyması anti demokratikmiş,
herkesi kendi vicdanına bırakmak pek demokratikmiş gibi gösteriliyor.
Oysa gereken ve halk tarafından da istenen, gerçekten demokratik
bir disiplindir. Açık tartışma,
eylemde birlik. Günümüzde bunu sağlayabilecek tek güç
Marksizmdir.
Bugün TKP vardır ve bu adı,
eski TKP tüzüğü temelinde bile gayet meşru olarak taşımaktadır.
Ama amaç parti şövenizmi yapmak, ya da belirli bir örgütü
birilerine dayatmak değil, iş yapmaktır. Bunun için tüm
komünistlerin tek çatıda birleşmeleri ya da bunu sağlayacak
bir çatıyı yeniden birlikte oluşturmak en uygunudur. Eğer,
ön tartışmasıyla, kurulmasıyla ve kuruluş
sonrasıyla, yukarıda önerilen türden bir süreci tüm komünistler
kendi aralarında yaşayabilirlerse, ne ala. Yaşayamazlarsa,
o zaman hedef yine değişmiyor, ama sonucu mücadele
belirleyecektir. Başka bir deyişle, yukarıda önerilen türden
bir süreç yaşanabilse, kanımca sonuç şimdiden bellidir.
Komünistler, fikir farklarını saklı tutarak
birleşip, kendi güçlerine güven içinde davranabilseler,
biz parti kuruyoruz deseler, bunun karşısında durubilecek
bir güç, ölmüş ama cenazesi kalkmamış mevzuat dahil,
yoktur. Ama tam da bu nedenle birleşmede sorun çıkacaktır
ve öyle görünüyor ki sonucu belirlemek belli bir mücadele
gerektirecektir.
Yaşlı, tonton bir amca.
Bürokratik bir görevden emekli olmuş. Belki kızar,
sinirlenir diye kendimizi ona, biraz çekimser bir biçimde, “biz
solcuyuz” sözcükleriyle tanıtıyoruz. Aldığımız
yanıt ilginçtir: “Ben solcu falan değil, komünistim.”
Hoppala. Yaşamında hiç TKP’yle ilintisi olmamış.
Söylediklerinin teorik olarak komünizmle ilgisi olduğu da söylenemez.
Ama toplumdaki arayışı o yaşında çok güzel
yansıtıyor. Tüm partilerden apayrı, sistemi tümüyle değiştirecek,
açık, net, oyunsuz bir oluşum arıyor. Bunu da “ben komünistim”
diyerek dile getiriyor.
Komünizm popülerleşiyor.
Halkın ağzından teorik olarak dört dörtlük cümleler
beklentisiyle bu oluşuma sırtlarını çevirmiş
oldukları için, geri, duyarsız vb. diye halkı suçlayıp
duran eski komünistler buna ayak uyduramazlarsa, toplumsal gelişim
yeni komünistlerini de yaratacaktır. Ama bu tarihi geciktirmek
olacaktır. Bizim görevimiz olmayacakları oldurmak değil,
olacakları hızlandırmak, tarihsel gelişimin sancılarını
azaltmak değil midir? Eski komünistler kendilerini yenileyebilmeli,
demokratik birlik oluşturarak demokratikleşmeye de öncülük
edebilmelidirler. Gerçekte komünistin eskisi olmaz, deneylisi olur, yaşlısı
olur, ama komünist hep yenidir, en yenidir.
2.
Dünyada dikkate alınması gereken değişmeler
2.1.
Herkes emperyalist olursa....
Bilindiği gibi, emperyalizm
20. yüzyılın başında oluşmuştur. O
zamandan beri bizler de “dünya emperyalist sistemi”nden söz
ediyoruz. Ancak ilk başlarda bu sistem, bir avuç emperyalist ülkenin,
kimi kapitalist, kimi kapitalist bile olmayan öteki ülkelerle olan sömürü
ilişkileriydi. Tüm dünya, emperyalizmin şöyle ya da böyle
güdümünde olduğu, bu durum sistematik bir ilişkiler bütünü
oluşturduğu için, dünya emperyalist sisteminden söz
ediliyordu. Zaman içinde, kapitalist olmayan ülkeler kapitalistleşti,
kapitalist ülkeler emperyalistleşme yoluna girdi. Bunlardan bir kümesi
1970’lerde, bir kümesi 1980’ler de, bir diğer kümesi ise
1990’ larda emperyalistleşti. Türkiye 1990’larda emperyalistleşenlerdendir.
Tabii emperyalizm bir hiyerarşi
olduğu için, emperyalistleşen ülke de hemen gelip tepeye
oturmuyor. Tırmanma mücadelesine alt basamaklardan başlıyor.
Kapitalizmin eşitsiz gelişme yasası nedeniyle, tırmanabilir
ya da tırmanamayabilir, tırmanırsa tırmanış
yavaş ya da hızlı olabilir. Hatta, tarihte Japonya örneğinde
görüldüğü gibi, bir ülke gerilerden gelip tepelere fırlayabilir.
Bu birçok etkene bağlıdır ve konumuz dışındadır.
Üretimin uluslararası
dokusu sıklaştıkça, emperyalistleşenler çoğaldıkça,
durum değişmeye, dünya tek bir bütün olmaya, deyim
yerindeyse, daralmaya başladı. Dünya emperyalist sistemi dediğimiz
sistem, giderek, gerçekten emperyalistlerin bir dünya sistemi olmaya
doğru hızla yol alıyor. Av azalıyor, avcı çoğalıyor.
İşler, bir avuç emperyalist ülkenin, savaşarak da olsa,
dünyayı paylaşıp sömürü ağı kurduğu
zamanki kadar tıkırında yürümüyor. Zaten emperyalizmin
uzay araştırmaları da, bilim ve araştırmaya
olan aşkından değil, dünya daraldıkça yayılacak
yeni dünyalar arayışındandır. Dünya giderek bütünleşiyor
ve emperyalist oluyor, ama kimi sömürecek? Bu soruyu akılda
tutmazsak, kanımca son 30 yılın olaylarını doğru
anlayamayız.
Dünyadaki bu değişme
eski yapıyı sarstı, yapısal bunalım yarattı.
Emperyalist sistem son 30 yıldır yapısal bir bunalım
yaşıyor. 1970-1980 arasında emperyalizm, alttan gelen bir
başkaldırıyla karşılaştı. Gerçekte
1968’ler bunun başlangıcıydı. Birbiriyle bağlı
olarak, hem devrimci mücadele açısından, hem orta derecede
gelişmiş kapitalist ülkelerin şiddetli rekabeti açısından.
Para somut dayanaktan yoksun kaldı, para sistemi buharlaştı.
Amerika’nın liderliği sarsıldı. Sistemin emir
komuta zinciri bozuldu. Paylaşım yeni ve daha topyekün bir
kavga gerektirmeye başladı. 1980’ler bunun ön hazırlıklarıydı.
Ve zaten kanımca, 1990’ dan beri de, sürüncemeli bir yıpratma
savaşı tarzında yürütülen Üçüncü Dünya Savaşı’nı
yaşıyoruz.
2.2.
Karşıtlar çoğalıyor, gelişiyor, güçleniyor
Kapitalizm sürekli yayıldı
ve gelişti. Kapitalist olmayan ülkeler kapitalistleşti,
kapitalist ülkeler emperyalistleşti. Peki, dünya işçi sınıfının,
halklarının zamanı boşa mı geçti? Geçemez ki.
Kapitalizmin temel yasası kâr
yasasıdır ama tam da bu nedenle, o kendi mezar kazıcısını
yaratır, kendisini yıkacak olan sınıf çelişkilerini
olgunlaştırır. Daha iyi sömürebilmek için sömürülenleri
geliştirmek zorundadır. Kapitalizmin işçi sınıfına,
halklara ister istemez getirdiği gelişme, her ne kadar
tutarsızsa, yani ‘bu ne perhiz bu ne lahana turşusu’
dedirten cinstense de, devasadır. Bunun bir sonucu Ekim Devrimi
gibi başarılı devrimlerdir. Böyle deneylerin eğitici
etkileriyle de çok yakından bağlı bir başka sonucu
ise, işçi sınıfının, halkların kaydettiği
toplumsal-siyasal ilerlemedir.
Zaten burjuvazi ayakları üzerinde
durmaya başladığı anda, döner arkasına bir de
bakar ki, koca bir işçi sınıfı vardır. O andan
itibaren işçi sınıfının nefesini ensesinde
hisseder, korkudan bacakları titrer ve feodaliteye karşı
gösterdiği demokratlığı kenara bırakır.
Madem burjuvazi işçi sınıfını
görünce demokratlığı bırakıyor, neden en
ileri burjuva demokrasileri en emperyalist ülkelerde? Çünkü toplum
ileri, istiyor ve emperyalistlik olgusu da bu isteklerin faturası için
kaynak oluşturuyor. Yani o ülkelerdeki demokrasiler, burjuvazi
demokrat olduğundan değil, halklar ileri olduğundandır.
Örneğin, Ingiliz devleti Türkiye’de yaptıklarının
binde birini bile Ingiltere’de yapamaz.
Parmak ayı gösterirken
budalalar parmağa bakarlar. Halklar öylesine ileri bir konuma
gelmiştir ki, burjuvazi insan haklarına pek düşkün, çevreci,
doğa aşığı, hayvan hakları savunucusu, barış
ve kardeşlik yanlısı vb. kesilmiştir. Eğer
budalalık etmeyeceksek, biliyoruzdur ki, burjuvazinin mangalda kül
bırakmayan bu sahte konumu parmak, halkların ilerlemesi ise
aydır. Halkların ilerlemesini biz düzgün bir biçimde, doğrudan
yansıtamadığımız için, bu durum şimdilik
daha çok burjuvazinin aynasından görülüyor. Bu yüzdendir ki
adamlar artık açıktan savaş bile yapamaz oldular. Bin türlü
entrikayla, senaryoyla, sürüncemeli yıpratma savaşları,
iç savaşlar yürütüyorlar.
Konuyu daha iyi açıklayabilmek
için, şimdi dünyayı tek bir ülke olarak varsayalım.
2.3.
Emperyalizmin zayıf zinciri dünya
Bir yanda emperyalist sistem artık
emperyalist ülkelerin bir dünya sistemine dönüşüyor, öte
yanda işçi sınıfının, halkların ulaşmış
olduğu gelişme düzeyi. Çoğunluk emperyalistleşmiş,
yatırım alanları da uluslararası çapta birbiri içine
geçmiş. O zaman, süper kâr elde edecek bir “dış yatırım
alanı” kalmıyor. Emperyalist sistem bu kez de dünyanın
sınırlarına takılıyor.
Bu durumu, sınıf çelişkileri
olgunlaşmış, aynı zamanda da emperyalistleşme aşamasına
ulaşmış tek bir kapitalist ülkeye benzetebiliriz.
Emperyalistleşme aşamasına gelip dayanmış bir
kapitalist ülkede neler olur?
İngiliz işadamı
Cecil Rhodes, “iç savaşı önlemek istiyorsan emperyalistleşeceksin”
sözünü işte tam böyle durumlar için söylemiş. (Lenin, Emperyalizm,
Toplu Yapıtlar, cilt 22,
s. 111, Ing. basım) Olgunlaşan sınıf çelişkileri
ve işçilerin, emekçilerin gelişmesi temelinde haklar talep
edilir, istemler öne sürülür. O ülke emperyalist olursa, burjuvazi,
kâr hadleri yüksek dış pazarlara sermaye ihraç ederek elde
ettiği süper kârlarla, ucu kendisine dokunmadan, bu istemlerin en
azından önemli bazılarını karşılar. Böylece
iç savaşı önlemiş olur.
Bu dönemeç noktasında,
tarihteki hemen hemen bütün önemli örneklerinde, bir de hak
isteyenlerin, istem öne sürenlerin sayısını azaltma, nüfustan
kurtulma girişimleri vardır. Yukarıdaki sözleri eden
Cecil Rhodes, aynı zamanda 500 bin İngiliz’in Anglo Boer
savaşı gerekçesiyle Güney Afrika’ya postalanmasının
da baş sorumlusudur. Birinci Dünya Savaşı’nda bir hattın
savunması için aylarca uğraşılıp yüz binlerce
şehit verilmesinin altında yatan bir etken de kuşkusuz nüfus
kıyımıydı. Hitler, 6 milyon Yahudi’yi katletmiştir.
Eğer o tarihlerde Almanya’da 6.5 milyon Türk ya da Kürt olsaydı,
Hitler belki de tarihe Türk-Kürt düşmanı olarak geçecekti.
Yani hesap çok basit. Toplum
gelişmiş, sömürülenler haklarını istiyorlar.
Burjuvazi önce kârını artırmadan bu hakları
cebinden karşılarsa, burjuvazi olmaktan çıkar. Dolayısıyla
önünde iki yol var: Biri emperyalist olarak, hakları karşılamak
için ek finansman sağlamak, ötekisi hak isteyenleri kendine zarar
vermeyecek bir ölçüde azaltmak ki bulacağı ek kaynak yetsin,
ya da kendine de kalsın. Tarihte hep bu ikisi birlikte görülmüştür.
Hatta, şöyle çok kaba bir genelleme bile yapabiliriz. Ne kadar çok
ek finansman buluyorsa o kadar az nüfus kıyımı yapmıştır.
Ek finansman olanakları ne kadar darsa, o kadar çok nüfus kıyımı
yapmıştır.
Tabii bir de zaman boyutu vardır.
Yukarıdaki kaba genellemede sözü geçen denge hemen ve hızlı
kurulabilir, hemen ve hızlı kurulamayabilir. Ek finansman
bulana ve artık nüfusu kıyana kadarki süreç içinde
burjuvazi, toplumu baskı altına alıp, korporatif bir biçimde,
tek sesli yani monolitik devletin altında örgütleyerek zaman
kazanabilir. Bu faşizmdir. Bunu yapamadığında
alternatifi devrimdir. Bazı ülkelerde ikisine de gerek olmayabilir
çünkü gereken yeni denge çabucak kurulabilmiştir.
Burada çok kısaca ve çok
da kabaca özetlediğimiz mantıkla biz yıllarca
“Emperyalizmin Zayıf Halkası Türkiye”den söz ettik. Yürükoğlu
yoldaşın bu adı taşıyan, çok güzel ve hâlâ
önemli kitabını unutmamız olanaklı değildir.
Değil unutmak, aynı fikirleri dünya çerçevesinde yeniden
ele almak gereklidir. Emperyalizmin zayıf zinciri dünya...
Bu konuyu ele almaya zincirin en
önemli halkasıyla başlayalım.
2.3.1.
Zincirin en önemli halkası ne durumda
Son 30 yıl içinde
ABD’nin liderliğinin sarsıldığını
belirtmiştik. Sorun yapısal bunalımdan kaynaklandığı
için, bununla kastedilen, Amerika’nın mutlak zayıflamasından
çok yeni durumun gerektirdiklerine göreceli zayıflaması, diğerleriyle
aranın liderliği tartışmasız kılacak kadar
çok olmaktan çıkması ve yapısal bunalımın
liderliği, özellikle tek bir ülkenin dünyaya tek başına
liderliğini, zorlaştırmasıdır. Yani, gerçekte
söz konusu olan, dünyada yönetim bunalımıdır. Sermaye
dünyayı eskisi gibi yönetemiyor. Dolayısıyla ABD de,
koyunun olmadığı yerde keçi olarak liderliğini, kör
topal sürdürüyor.
Son on yıllarda Amerika
treni yeniden yakalamaya yönelik çok çaba harcamıştır.
1990’larda, özellikle 1995 sonrasında, çok önemli başarılar
da kazanmıştır. Ancak artık bu tür alanlarda bile işe
hile karışmıştır. Psikolojik balonlarla
borsalarda öylesine büyük vurgunlar vurulabiliyor ki, hile de son
derece ekonomik bir anlam taşımaya başlamıştır.
Örneğin, Sosyal Güvenlik
fonlarının bekçisi olarak boy gösteren Clinton, bütçenin
bu fonlar dışındaki bölümünün açığının
ancak 10 yıl içinde kapanacağını, 2015’te de artıya
geçeceğini söyleyince, Sosyal Güvenlik fonlarındaki fazlanın
bütçe açığını kapatmaya kullanılmasını
önleyerek fon bekçiliğini onun elinden kapmak isteyen Cumhuriyetçiler
bir yasa tasarısı hazırladılar. Derken birkaç gün
içinde, bütçeye ilişkin yeni tahminler ortaya çıktı
ve fon dışı bütçenin açığı olmadığı,
hatta artısı olduğu “anlaşıldı”. Açıktır
ki artık kendi ekonomilerine ilişkin olarak bile hile
yapmaktadırlar. Bu nedenle inanmamız istenenle, gerçekten
olanı ayıklamak zorunlu olmuştur.
Economist
adlı dergiden ABD ekonomisine ilişkin kısa bir özet
yapalım:
‘‘1950’lerin ve 1960’ların
Altın Çağı’nda, ekonomi, üretkenlikte yılda
yaklaşık % 3 artışla ve düşük enflasyonla, hızla
büyüyordu. Derken, hâlâ düzgün anlaşılamayan nedenlerle,
1970’lerin başlarında, üretkenlikteki artış yılda
% 1’lere düştü ve 1990’ların ortalarına kadar da öyle
kaldı. 1996’dan beri üretkenlik hızla artmaya başlamıştır,
ancak ekonomiciler, bunun devresel bir sinyal mi, yoksa kalıcı
bir bolluk mu olduğu konusunda ikiye bölünmüşlerdir.”(Economist,
20 Kasım 1999)
28 Ekim’de ülkenin ulusal
gelir hesaplarının kapsamlı bir revizyonu, 12 Kasım’da
da, buna bağlı olarak üretkenlik verilerinin revizyonu yayınlanmış.
Bunların sonuçlarına göre geçmişte üretkenlik açısından
iyi yıllar, sanıldığından daha iyiymiş ve
kötü sanılan birçok yıl da sanıldığı
kadar kötü değilmiş. Revizyonda üç şey yapılmış:
1. Yeni bazı veriler eklenmiş. 2. Tasniflemede değişiklik
yapılmış, bilgisayar yazılımına yapılan
harcamalar artık yatırım kategorisine sokulmuş. 3.
Enflasyon ve üretkenlik tahminlerinde kullanılan istatistik
teknikleri değiştirilmiş. Verilere göre, 1995 üretkenlik
artışı Altın Çağ’dakinin % 90’ını
yakalamış.
Bu durumla bağlı
olarak tartışılan bir sorunun, bunun devresel bir sinyal
mi, yoksa kalıcı bir bolluk mu olduğunu yukarıda
aktarmıştık. Bir soru da şudur: ABD’de, üretkenlikte,
başını bilgi iletişim teknolojisinin çektiği,
giderek artan ölçüde artışın olduğu bir ‘Yeni
Ekonomi’ mi vardır? Yani, Amerikan ekonomisinin bir nitelik değişimi
geçirip geçirmediği tartışılıyor.
Robert Gordon adlı, üretkenlik
uzmanı bir profesörün yaptığı ve ardından
revize edilmiş verilere de uyarladığı araştırmaya
göre, üretkenlik artışının yaklaşık yarısı,
bilgisayar ve yazılım alanındaki üretkenlik artışından,
% 40’ı devresel etkenlerden ve kalan % 10’u da ölçümlerdeki
yanlışlardan kaynaklanmaktadır. Gordon, bilgisayar sektörü
dışında dikkate değer bir üretkenlik artışı
göremediğini, ekonomide nitel bir değişimin ise
emaresinin bile olmadığını savunmaktadır. Işin
garibi, tartışmada Gordon’un karşıtları da
Gordon’un sonuçlarını reddetmemekte, yalnızca bazı
noktalarda kuşku duyduklarını belirtmektedirler.
“Yeni Ekonomi” türünden
iddialar öyledir ki, tartışmada taraftar gözükenin bile doğru
dürüst savunamaması, hayatta kendini dayatır. Kanımca
bu yeni ekonomi tezi gaz verme, ya da ekonomik bir hiledir. Yani, ortada,
bilgisayar teknolojisinde önemli bir gelişme ve bunun üretkenlikte
getirdiği önemli bir artış vardır ama ekonomide
nitel değişim yoktur. Nitekim, 18 Ocak 2000 tarihli
Financial Times, ABD ile ilişkin olarak durumu şöyle özetliyor:
‘‘Clinton yıllarına
damgayı vuran en önemli olgunun, ne yargılanmanın sürdüğü
leke, ne de ekonomik canlanmanın kazandırdığı
madalya değil, kaybedilen global liderliğin büyüyen deliği
olması gerçek bir tehlikedir.’’
Dünya bütünleşiyor.
Giderek herkes emperyalistleşiyor. ABD liderliği kaybetmiş
ama onun kaybettiğini kimse bulmamış. Sermaye dünyayı
eskisi gibi yönetemiyor. ABD dünyanın yönetilemezliğini yönetiyor.
Bu durumda ortaya çıkan “çözümler” neler olabilir?
2.4.
Senaryolar, komplolar ve kıyamet planları
Bir bakıma artık bir bütün
olarak dünya emperyalistleşme aşamasına geldi dedik.
Hangi dış pazara açılacak? Dünya vatandaşlarının
haklarını, istemlerini nasıl karşılayacak?
Yukarıda sözünü ettiğimiz ek finansmanı nereden
bulacak? Bulamazsa ne yapacak?
Eğer birileri sömürecek
başka gezegen buldular da bizlerden gizliyorlarsa o başka. Yok
bulmadılarsa, durumlar şöyle görünüyor:
1.
Ek finansman bulmanın bir yolu başkasının
elinden almaktır. Savaşmaktır. Ama artık halklar
savaşa o kadar karşı ki, açıktan savaşamıyorlar.
Senaryolarla, komplolarla, zoraki kışkırtılan yerel
çıban başlarıyla, yıpratma tarzında savaşlar,
iç savaşlar yürüterek, halkları soymaya, birbirlerini ütmeye
çalışıyorlar.
2.
Ek finansman bulmanın bir başka yolu da birilerinin
teknolojide büyük ilerlemelerle ekstra artıkdeğer sağlamasıdır.
Üretimin dünyatoplumsallaşması o kadar girifttir ki bu hemen
dünyaya yayılacağı için ekstralığı pek
olmayacaktır. Olsa bile geçici bir olgudur. Ayrıca artık
teknolojideki her ilerleme kâr hadlerini iyice düşürerek dönüp
dolaşıp yine nüfusu “artık”laştırmakta,
“tehlikeli” olmaktadır.
3.
Bu durumda en güvenilir yol dünya nüfusunu katletmektir.
Nitekim en ağırlıklı olarak bu yapılmaktadır.
Son 15-20 yıldır
Afrika kıtasında olanları listeleyebilsek, net olarak
ortaya çıkacaktır ki bu kıtada kıyım yapılıyor.
Akla gelmeyecek çeşitlilikte yollardan insan öldürülüyor.
Aids, garip darbeler, garip savaşlar ve iç savaşlar, garip
felaketler, kıtlıklar....
Afrika’da on milyonlarca insan
Aids’den ölmeyi bekliyor, bunların çocukları bile
Aids’li doğuyor. Virüs sürekli artan hızda yayılıyor,
yani bugün ölümü bekleyen on milyonlar yarın yüz milyonlar
olacaktır. Aids ilk ortaya çıktığında, çeşitli
uluslardan bir gurup doktor, bu virüsün CIA laboratuvarlarından
yayıldığını açıklamışlardı.
Acaba şimdi yaşıyorlar mı?
Cezayir’deki İslamcı
dehşeti.... Türkiye’de birçok solcunun bile yıllarca çenesini
yoran, “vah,vah, Türkiye değil Iran, Cezayir gibi olacak” diye
korkuya garkeden olayların, Cezayir ordusu tarafından
tezgahlandığı ortaya çıktı. Bu muazzam Şeriatçılar,
baskın yaptıkları köylerde bir-iki, beş-on değil,
90-100-150 insan öldürüyorlardı. Kim bilir kaç milyon insan öldürdüler.
Afrika’da, örneğin
Ingiliz misyonerlerin darbe yapmasının, sonradan kabile çelişkilerini
kızıştırmasının onlarca örneği vardır.
Bu güzel kıtadan hep garip kabile savaşlarının
haberlerini kulak ucuyla duyar, o insancıkların geriliğine
veririz. İyi de, o insanların saflığı, tecrübesizliği
üzerine oyunlar kurup onları birbirlerine katlettirmek ilerilik
midir?
Tabii, Afrika’daki “doğal”
afetleri de unutmamak gerek.. Son onyıllar içinde Amerika doğanın
hakimi Allah olmaya terfi etmiştir. Yalnızca Afrika’da değil,
Amerika dahil, dünyanın her yerinde. Tayfunlar, hortumlar, seller,
depremler... Bilinçli başıbozuklukla trafikte, hastanelerde
ölüme terkedilmiş yüz binler.. Istatistik eğitimi görmüş
biri olarak son onyılların felaket yoğunluğunun
raslantısal olduğuna inanmam olanaksızdır.
Yalnızca doğal görüntülü
felaketler mi? Bilerek, planlayarak terör kışkırtmak,
kirli savaşlar tezgahlamak... Iran Irak savaşında yalnızca
Iran tarafından 1 milyon insan ölmüştür. Savaşın
bundan ve Amerika Birlieşik Devletleri’nin iki tarafa da silah
satmış olmasından başka somut bir sonucu yoktur. Kürtler
her parçada kıyılmıştır. Türkiye’de Kürt
sorunu görünümünde tezgahlanan kirli savaş, Hizbullah oyunu ve
öldürülen yüz binler...
3.
Kısacık sonuç
Halklar ileri düzeye ulaşmış,
emperyalizm köşeye sıkışmıştır. Bu
nedenle de dünya nüfusuna sinsi bir savaş açmıştır.
Bilimi, üretici güçleri yıkım gücüne dönüştürme yönünde
kullanmaktadır. Çeşitli kılıflarda katliamlar
yapmaktadır. Bu durumda:
1. Konvansiyonel silah, bildiğimiz
anlamıyla silahlı devrim yolu geçersizleşiyor.
2. Katliamlar legal yapılmayacağına
göre, emperyalizm giderek illegalleşiyor. Halkların
ilerlemesi karşısında legalde pek insancıl görünürken,
illegal yollardan öldürüyor.
3. Halkların ilerlemesinin
gündeme getirdiği açıklık, şeffaflık ve
demokratiklik istemlerini karşılamak bize düşüyor. En
önemli silah örgüttür. Örgütün bu işlevini yerine
getirebilmesi için de kendisinden beklenenleri doğru algılaması
gereklidir. |
|