Ana Sayfaya Git  Son sayi index sayfasina git...    

 

 

OLAĞANÜSTÜ KONGREYE DOĞRU DÜNYA, TÜRKİYE VE TKP

R.YÜRÜKOĞLU

DÜNYA

1999 yılında toplanan TKP 10. Kongresi, ana kararında şu önemli saptamayı yaptı:

‘‘Dünya, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından, tek merkezli bir yapı kazandı ve emperyalizm II. Savaştan bu yana görülmedik bir pervasızlık içine girdi. Bu durum, belki çok özel koşullara sahip bir iki ülke dışında, tüm dünya ülkeleri için silahlı propagandayı öne alan bir stratejinin önünü kapattı.’’

Bunun ardından, Eylül 1999’da yeni MK, kardeş komünist partilerine gönderdiği mektubunda, yukarıdaki saptamayı irdeledi. Şöyle dedi:

‘‘Dünyaya baktığımızda, yeni dönem diye adlandırabileceğimiz son on yıl içinde güçler dengesinde olağanüstü değişiklikler görüyoruz... Dünya emperyalizmi ve özellikle onun zirvesindeki ABD yetmiş yıldır kendi varlığına tehlike oluşturan bir “karşıgüç”ten kılını kıpırdatmadan kurtuldu. Hemen ardından da, kendi ekonomik ve siyasal çıkarları temelindeki tercihlerini, dünya halklarına dayatmaya başladı... Uluslararası yasalar ve anlaşmalar hiçbir dönemde bu son on yılda olduğu denli çiğnenmedi.

Bu ortamda, bırakalım silahlı propagandayı temel alarak devrime ulaşmayı amaçlayan bir siyasetin başarı şansının hemen hemen yok olduğunu, en iyi koşullarda halkın ezici çoğunluğunun aktif, hattâ silahlı desteğini alabilmiş bir komünist partisi bile, bugün siyasal devrimi başarmak için, emperyalizmin doğrudan askersel müdahalesine karşı durabilme hesaplarını yapabilmek zorundadır... Devrimleri boğma girişimleri tabii ki yeni bir olgu değildir. Bugün yeni olan durum, bunun artık pervasızca, kurumsallaşmış bir kural olarak uygulanmasıdır.’’

Bu metinlerde söylenenler, olguları yansıtmaktadır. Son dönemde dünyanın her yanında silahı başa alan hareketlerde önemli bir güçten düşme gözlenmektedir. Çünkü, yığınlar, durumu bizlerden önce kavramıştır.

Yugostlavya savaşında Sırp halkı ve liderliği dramatik bir açmazla karşılaştı: Ya hiçbir anlaşmayı kabul etmeyecek ve büyük çaplı bir jenosit tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktı, ya da uzlaşmayı kabul edecekti. Uzlaşmayı kabul etti.

Bu uzlaşma NATO’ya çok elverişli koşullar sağlayan uluslararası güç dengesinin anlatımıydı, bu dengenin sonucuydu. Uluslararası koşullar, direnişin zaferle bitmesine izin vermedi.

PKK’nin son 10 yılda yürüttüğü silahlı mücadeleye de, dünyada bugüne dek en elverişli koşullarda yürütülen gerilla mücadelesi denebilir: Bu mücadele, Kürt halkının büyük çoğunluğunun aktif desteğini kazanmıştı. Güçsüz bir siyasal yapı karşısında yürütüldü. Halkın güvenini yitirmiş bir devlet ve parlamento, güçsüz ve ömürsüz hükümetler, burjuvazinin irade birliğinin parçalanmışlığı vb. Sonra, mücadele son derece elverişli bir coğrafyada yürütüldü. Silahlı mücadelenin son derece elverişli bir sınırötesi vardı. Türkiye’ye düşman ülkeler: Suriye, Iran, Ermenistan, Yunanistan; merkezi otorite boşluğu yaşayan bir Kuzey Irak. Bu mücadele dünya ölçeğinde birinci sınıf bir kurmaylık, istihbarat ve planlama desteğine sahipti. Suriye gizli servisinin, dünyanın en iyileri arasında olduğu bilinir.

Mücadele, büyük bir uluslararası desteğe sahipti. Çeşitli nedenlerle Türkiye’ye dostluk gütmeyen çeşitli Avrupa devletlerinin ve bu ülkelerde Kürt halkının haklı davasını benimseyen toplum kesimlerinin desteği arkasındaydı. Mücadele son derece güçlü bir mali yapıya sahipti.

Bu olağanüstü avantajlara karşın, Kürt gerilla mücadelesi, Türkiye silahlı güçleri karşısında, yenilgiyle sonuçlandı. Çünkü emperyalizmin rakipsiz patronu ABD, Türkiye’nin yanında durdu. Uluslararası koşullar, Kürt gerilla mücadelesinin başarı kazanmasına izin vermedi.

Bugün tüm olguların gösterdiği bir gerçek vardır: Dünya tarihsel bir dönemeçtedir. Olağanüstü hızla gelişen üretken güçlerin çapı ve üretim süreçlerinin giderek birbirine bağlanması, ekonominin küreselleşmesini getirmiştir, dayatmıştır.

Kimin, hangi gücün eliyle yürürse yürüsün, bu, geri döndürülemez (döndürmeye çalışmak da gericilik olur!), kalıcı bir gelişmedir. Üretken güçlerin ulaştığı boyuttan kaynaklanan, nesnel bir eğilimdir ama bugün emperyalistler eliyle yürümektedir. Bu ikisini birbirinden ayırabilmek, günümüz dünyasını ve yarınları anlayabilmede ve sahte devrimci konumlar almamada kilittir.

Küreselleşme, dünya pazarlarında kim etkinse, onun eliyle yürüyecek ama yürüyecektir. Ve bu nesnel eğilim, komünizmi içinde taşıyan, komünizmi yakınlaştıran, komünizmi giderek bir zorunluluk durumuna getirecek olan eğilimdir. 

Küreselleşme nesnel eğilimini saptadıktan ve ama bu eğilimin bugün emperyalizm eliyle yürüdüğünü belirledikten sonra, bu nesnel sürece emperyalizmin getirdiği olumsuzlukları ortaya koymak ve bu olumsuzluklara karşı mücadele vermek görevimiz vardır.

İşte bu anlamda dünya bugün keskin bir dönemeçtedir. Bu dönemeç, tüm dünya ülkeleri ve halkları üzerinde emperyalizmin açık askersel egemenlik için harekete geçmişliğini yansıtmaktadır. Bu, uluslararası kapitalizm ve onun en güçlü devletlerinin gerçekleştirmek istedikleri yeni siyasal düzendir, “yeni dünya düzeni”dir.

Bu gelişmeler, tüm dünya ölçeğinde geniş, çok yönlü ve çok merkezli, birleşik bir barış hareketinin yeniden yükseltilmesini mutlak bir zorunluluk olarak dayatmaktadır.

Bu gelişmelerin bir sonucu olarak da, dünyada bugün silahlı propaganda ve silahlı devrimin önü kapanmıştır. 

Fidel Castro’nun dediği gibi, “(günümüzde) bazı çok güçlü yığın hareketleri ortaya çıkmaktadır. Meydan okumayla karşı karşıya olan onlardır. Son çözümlemede herşey onlara bakar. Ancak onlar, değişik taktikler kullanacaklardır. Bolşevik taktiklerini, hatta bizim taktiklerimizi değil. Dünya değişmiştir. Günümüz dünyasında yeni taktiklere gereksinim vardır.”

 

TÜRKİYE

1978’lerde Türkiye, emperyalistleşme aşamasına dayandı.

Aradan yirmi yıl geçti, hele emekçi halk için hiç kolay olmadı ama Türkiye emperyalistleşti. 1999 yılı başlarında toplanan TKP 10. Kongresi’nin saptadığı gibi, bugün Türkiye emperyalist bir ülkedir. Biz, emperyalizmin hiyerarşik bir merdiven olduğunu ve Türkiye’nin bu merdivenin alt sıralarında bulunduğunu anlatabilmek için buna alt emperyalizm diyoruz. Alt emperyalizm, emperyalist “kulübün” dışında oluşu değil, emperyalizmin alt sıralarında yer alışı anlatmaktadır.

Ancak, 2000’lerin başında bir yeni durum daha vardır. TKP MK’sının Aralık 1999 tarihli bildirisinde söylendiği gibi, Türkiye, emperyalist hiyerarşide terfi etmektedir. Türkiye’nin ekonomik gücü artıyor, jeopolitik önemi artıyor.

Bu söylenenden şu sonuç çıkar ki, en başta toplumumuzun dayatmasıyla, Türkiye bir demokratikleşme sürecine girmiştir.

Bu demokratikleşme sürecinin sahiciliğini  arttıran iki öğe daha vardır.

Birincisi, PKK ile yürüyen savaşın devre dışına çıkarılması, topluma hem ekonomik, hem siyasal, hem psikolojik katkı sağlamıştır. Toplumsal psikolojide önemli bir değişim vardır. Dün iyi niyetli ama tutucu geniş kesimler, ülkenin savaş içinde olduğunu görüyor, “ne yapalım, savaş zamanında olağanüstü koşullar egemendir” diyordu. Şimdi savaş bitti. Yeni bir güven geldi topluma. “Haydi” diyor herkes, “demokrasi istiyoruz.”

İkincisi, Avrupa Birliği’neğ katılım süreci de demokratikleşmeyi zorluyor.

Şu da çok önemli bir noktadır ki, Türkiye’nin içine girdiği demokratikleşme sürecinin neler getireceği, ne denli derinleşeceği biraz da bizlerin, komünistlerin, ilericilerin, devrimcilerin, tutumuna bakacaktır.

TKP

TKP’nin, iki alanda adım atarak önündeki sürece uyarlanması zorunludur: 1) İllegalite sorgulanmalı; ve buna bağlı olarak, 2) Parti anlayışı demokratikleştirilmelidir.

İllegaliteyi Sorgulamak

Önce şu soruları kendimize soralım: Illegalite araç mıdır, yoksa amaç mıdır? Halka ulaşmanın legal yolunu kestikleri için, biz de illegal çalışırız dememiş miyiz? Legal çalışma olanağı varsa, ya da bu olanak zorlanabilirse, illegalitede ısrar edilir mi? Legal çalışma olanağının var olduğu yerde, illegal çalışma diye birşey var mı Marksizmde?

İllegalite bir amaç değildir, bizi zorladıkları ve insan kişiliği dahil, çeşitli alanlarda bize çok şey yitirten bir yoldur.

Bugün, Türkiye’nin yaşamakta olduğu değişim nedeniyle, toplum bilincinde illegalite, zorunluğunu ve meşruluğunu yitirmiştir. Illegal çalışma verimsizleşmektedir. Halk illegal çalışmaya yakın dursa, illegal çalışma verimsizleşmez. Durum böyle iken, illegal çalışmada ısrar etmek, devrimcileri halktan soyutluyor ve kendi içine kapatıyor. Çalışabilmek için bir araç olan illegalite, çalışamamanın ya da çalışmamanın aracına dönüşüyor.

Legalite konusunda şöyle endişeler akıllara gelebilir:  Partinin likide olması tehlikesi yok mu?  Reformizm, düzene yedeklenme. Ya da gücümüz bunu kaldırabilir mi?

Legalitenin tehlikeleri vardır. Hele illegalitenin çalışmama anlamına dönüştüğü yerde, legal çalışmanın riskleri daha yüksektir. Ancak, likidasyonun da çeşitleri vardır. Evet, legale çıkıp oportünistleşmemek zor bir şey. Dünya işçi hareketinde örneği az. Yalnız, illegalite oportünizme, reformizme karşı panzehir değildir. İllegal iken oportünistleşen partilere de çok örnek vardır. Ayrıca, emperyalist merdivende yukarılara tırmanmakta olan Türkiye’yi yine de bir Avrupa ile karıştırmayalım. Türkiye’nin sorunları öyle kolay ortadan kaldırılamayacak, Türkiye yine sorunlu bir ülke olarak devam edecek. Dolayısıyla, Avrupa’daki legal partilerden daha şanslı olacağız.

Gücümüz legaliteyi kaldıramazsa ortaya çıkabilecek bir erime anlamında da likidasyon tehlikesi vardır. Dolayısıyla, “söylenenler doğru da, legaliteyi götürebilecek kadromuz yok” diye düşünülebilir. Böyle bir düşünce önemli ölçüde meşrudur. Ancak, legalleşme sürecinin kendisinin, bu alanda sonuç değiştirici bir dinamik olabileceğini unutmayalım. Günün gerçeklerinin atılmasını istediği bir adım var. Bu adımı atma noktasında, yapabilir miyiz diye ikircime düşmek yanlış olur. Yapmak için varız, yapmak için elimizden geleni yaparız. Kazananı önceden belli bir tarih, mistikleşirdi. Determinizm mistizme dönüşürdü.

Kilit önem taşıyan nokta, güven veren bir yönetim kadrosudur. Halk, birbirine bağlı, terbiyeli,  birbirinin dostu bir yönetim kadrosu görmek istiyor. Dürüst bir yönetim kadrosu.

Kaldı ki, bir üçüncü likidasyon biçimi daha vardır.  Legal çalışmayı kaldıramayız, yok oluruz endişesi varsa, şunu unutmayalım ki, illegal partiler de likide olur. Halktan kopuk, çalışamamanın ya da çalışmamanın aracı durumuna dönüşmüş bir illegalite altında komünist partisi, enerjisini içe döndürür. Küçük burjuvalıklar azar. Kapını kimse çalmazsa, git gide etkisizleşirsen, erirsen, bu da likidasyondur. Böyle bir likidasyondansa, halka ulaşmaya çalışmanın taşıyacağı tehlikelerle boğuşmak, tercih edilmesi gereken yol olmalıdır.

Parti kadrolarının onayını alırsa, şunu bilelim, bizim anladığımız legalite sürecinin her adımında mücadele vardır.

Legalite ve Ödünler Sorunu

Ödünler konusunda şunu baştan kabul edeceğiz ki, legale çıkacaksan ödün vereceksin.

Bir salonda işçiler toplanmışlar, kapıyı da bir takım adamlar tutmuş, girenin üstünü arıyorlar. Oraya girmek için üstünü aratır mısın, aratmaz mısın? Üstünü aratmak önemli bir ödündür. Lenin, aratırsın diyor, çünkü orada işçilerle buluşacaksın. Aldığın verdiğin dengesi hesabıdır.

Dünyanın en demokratik ülkesinde bile (neresi ise!!) bazı şeyler KP’lerin programlarında yer alamaz.

Örneğin, hiçbir legal KP’nin programında proletarya diktatörlüğü sözcükleri yoktur. Sonra, hücre esası, özellikle de iş yerlerinde örgütlenme yasaktır.

Bu iki engeli aşmanın da yolları aranacak ve belki de bulunacaktır.

Dahası, bizim adımız onurlu bir addır, bu adı da vermemeliyiz. TKP, 80 yıldır  yalnız adımız değil, benliğimiz, kimliğimizdir. Izin vermiyorlar mı, bunun da kavgasını yapmalıyız.

Türkiye’nin bugünkü ortamında illegal koşullarda ısrar, birşey yapmamakta ısrardır. Iyi komünist, kötü komünist, er meydanı orasıdır. Herkes kendini orada gösterir.

İllegalite ve Güvenlik

İllegalite bir de şu yönlerden sorgulanmalıdır: Devlet birimleri, gizli servisler, “derin devlet,” bunlar süregen örgütler, dolayısıyla muazzam bilgi, deneyim ve hüner biriktiriyorlar. Devrimci hareket ise, kaçınılmaz olarak belli aralarla hep yeniden başlamak zorunda. Polis öldürüyor, içeri düşüyor, düşüncesi değişiyor gidiyor...

Sonra, devlet olağanüstü yüksek teknoloji kullanıyor. Devrimci hareket bu alanda da kaçınılmaz olarak yoksul kalıyor. Mali güç, yetişkin kadro, süreklilik sorunudur.

Bu irdelemeden net bir sonuç çıkar: Devrimci illegal örgütler polis karşısında büyük ölçüde deşifredirler, dostlarından ise büyük ölçüde gizlidirler.

Parti Anlayışında Demokratikleşme

TKP 10. Kongresi bu yönde ciddi adımlar attı.

Örneğin, eski tüzükle parti, sekreter diktatörlüğü altında bir örgüttü. Her düzeyde sekreter diktası vardı. 

Eski tüzüğe göre, bir organda çoğunluk bir yönde, sekreter bir başka yönde karar isterse, sekreterin dediği karar olurdu. Konu bir üst organa götürülebilirdi ama üst organlarda,  sekretere değil de komite çoğunluğuna hak veren kararların alındığını hiç anımsamıyorum. Aynı durum için yeni tüzük, organ çoğunluğunun isteği karar olur ama sekreter bu kararla uyuşmuyorsa ve istiyorsa durum üst organa götürülür diyor. Bu önemli bir adımdır, bugün TKP, sekreter diktasından, çoğunluk diktasına geçmiş bir örgüttür.

Partide demokratiklik bilinci yükselmiştir. Şimdi bunu en yükseğe çıkarmak durumundayız. Dün sekreter diktatörlüğünde bir partiydik, bugün çoğunluk diktatörlüğünde bir partiyiz. Artık çoğunluk iradesini de diktatörlük olmaktan çıkarmış, farklı görüşlere yaşama ve çoğunluğa geçme haklarını tanımış ama eylem birliği bozulmayan bir parti anlayışına yükselmeliyiz.

Rusya Komünist Partisi 10. Kongre’sinde, “klikler ve hizipler” üzerine alınan kararı reddetmeliyiz. Bu karar, dünya komünist hareketini yıkan nedenlerin başlarında gelir. O tarihten itibaren o “geçici” madde, Sovyetler Birliği yıkılana dek tüm KP’lerde muhalefetleri, tartışmayı, fikir üretimini yok eden bir işleyiş olarak sürüp gitti. Dünya komünist hareketi çöle döndü.

Peki, o geçici durum dışındaki uygulama nasıldır? Herhangi bir konuda MK karar almadan önce, herkez istediği görüşü parti içinde ya da dışında söyleyebilir. Karar alındıktan sonra, eylemdeki birliği korumak için, o konuda ne parti içinde, ne parti dışında karşı görüş belirtilemez.

Günümüz koşullarında bu çerçeveyi nasıl anladığımızı ortaya koymakta yarar vardır çünkü komünist hareketin uygulamaları bu doğru tutumun da içini boşaltmıştır. Karar alındıktan sonra ne parti içinde, ne dışında konuşamazsın kuralı “mutlaklaştırılmış”, süresizleştirilmiş, böylece pratik şu noktaya kilitlenmiştir: MK çoğunluğu bu kararı aldı, sen fikirlerini yutacaksın... Böyle bir anlayış egemen ise, çoğunluğun diktatörlüğü yerinde durmakta demektir.

Demokratik bir partide, çoğunluğun belirleyiciliği evet ama çoğunluğun diktatörlüğüne yer yoktur.

Her fikir tartışmasından doğru sonuç çıkmaz. Bazı “fikir” tartışmaları soysuzlaşıp partiyi bölebilir bile ama öteki yolun sakıncaları karşısında bunlar göze alınması gereken tehlikelerdir. Bir yerde fikir tartışması yoksa, orada yaşam yoktur.

Ancak, tartışmanın da bir sınırı vardır, çünkü eylemde birlik olamadıktan sonra parti yine yok olmuştur. Ha ben bu karara katılmadım, baltalayacağım. Bu komünistlik olmaz. Komünistin  yetişkinliğiyle, bilinciyle bağlı. Çoğunluk her zaman doğruyu bulmaz ama çoğunluksa uyulur. Ancak, fikrim değişmeyebilir.

Biz, çoğunluk kararına uymaya birşey daha eklemeliyiz: Karar alındığı zaman uyulur. Ama organında istediğin zaman o karara karşı fikrini yeniden getirebilirsin. Hangi organda karar alınmışsa, orada yeniden görüşülmesini isteyebilirsin.

Bu uygulama çeşitli yanlışlara kapı açabilir mi? Açabilir, ölçüyü kaçırmamak zordur. Zor da olsa, bu anlayış değişikliği yapılmalıdır. Parti vicdanı belli bir süre içinde herşeyi anlar. Sen hakkını kötüye kullanırsan, yersiz ve haksız bir konuyu partinin en önemli sorunu yapmaya uğraşırsan, o zaman eylem birliğini bozuyorsundur. Bu çıkar ortaya.

Söylediklerimizi bağlarsak, dünya, Türkiye ve parti gerçekleri, legalleşme ve gerçek demokratikleşme yoluna girmemizi istemektedir. TKP MK’sının Aralık 1999 tarihli bildirisi de bu gerçeğe işaret etmiştir.