Ana Sayfaya Git  Son sayi index sayfasina git...    

 

 

DEĞİŞİMİN YÖNÜ

MEHMET BAYRAKTAR

TKP MK SEKRETERİ

 

Türkiye güçlü olduğunu gösteriyor

Türkiye, gerek coğrafi konumu, gerek tarihsel bağları nedeniyle, her zaman stratejik bir konuma sahip oldu ve bu anlayışla davrandı.

Bu davranış asıl olarak dünya dengelerine göre belirleniyordu. 20. Yüzyılın en önemli olayı Büyük Ekim Devrimi’nin getirdiği yeni durum nedeniyle ülkenin konumu büyük bir stratejik önem kazanmıştı.

Ülke burjuvazisi ve emperyalizm bu durumu iyi kullandılar. İşçi sınıfı ve halk kesimleri de bu 

durumdan kendi paylarına düşeni aldılar. Parti olarak biz de, bize düşeni aldık, almaya da devam ediyoruz!

Ülkeyi yönetenler, bu süreç içinde yeri geldi karşı devrim örgütledi, yeri geldi sessiz kaldı, yeri geldi yok ettiler. Kısaca devlet kendi devamlılığı için ne gerekiyorsa yaptı, yapıyor.

Nesnel gelişmeler herşeye rağmen bu gidişatı zorladı, zaman zaman değiştirdi, devleti ödünler vermeye, toplumsal gelişmenin yönünde adım atmaya zorladı.

1923’de İzmir İktisat Kongresinde gelişmenin yönünü belirleyen devlet, 1944’de faşizmin dünya ölçeğindeki saldırılarını savaşa girmeden ama sıkıntının tüm boyutlarını ülke içine yansıtarak atlattı. 1960’ larda dünyadaki gelişmelerden de etkilenerek, Anayasadaki kısmi demokratik dönüşümleri yarattı. Zayıf Halka kitabında belirtildiği gibi, “yurdumuz 1968’lerden bu yana sürekli olarak ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalımlara sahne oluyor.Türkiye 1968’lerden 1980’ e dek zaman zaman ilerleyen, gerileyen ama giderek yükselen, olgunlaşan bir süreç içinde devrimci durum yaşamıştır.”

Bu gelişmeler ülkenin nesnelliği olmuş, devlet halk ve işçi sınıfı karşısında bu sıkıntıları hem atlatmada, hem de derinleştirmede işlev görerek günümüze gelmiştir.

Günümüzde birincisi, Sovyetler Birliği’nin çözülmesi ile burjuvazinin elindeki en büyük silah boşa çıkmıştır. Bu nedenle bu olgu en çok ülkemiz işçi sınıfına ve onun politik parti ve guruplarına yaramıştır. (Komşuluk nedeniyle.) Bu avantaj, geniş  halk yığınlarına, onların devleti sıkıştırması, sorgulaması açısından yaramıştır. Bu süreci halkın çok iyi anlamasına karşın, siyasal örgütler aynı oranda anlayamamış, hatta moral bozukluğu, dağılmalar, çürümeler yaşamıştır.

İkincisi, ülkenin doğu ve güneydoğusunda süren uzun savaşta devlet bu olayı kendi lehine çevirmek için elinden geleni yapmıştır.Yer yer, bunu dış ilişkilerinde koz olarak kullanmıştır. Kürt gerçeğini gizlemeye çalışmış ve geleceğin Türkiye’sinde ordunun da zayıf yanını (savaş yaşamamış ordu) tamamlama fırsatı yakalamıştır.

Bu savaşta Kürt halkı yenilmedi, halk savaşının ardından kendini uluslararası platforma çıkardı. Bu çetin mücadelede örgütünü, PKK’yı yarattı. Bu gelişme, ülkeyi bir de bu açıdan, şu noktaya getirdi: “İç savaşı önlemek istiyorsan emperyalist olacaksın!”

Bu savaşın noktalanması ile birlikte halk devleti ikinci defa büyük oranda sıkıştırdı.

Üçüncüsü, ülkenin ‘laik ülke’ (ılımlı islam ülkesi) imajı için birçok yol denendi. Bunu yaparken emperyalizmle birlikte hareket edildi.

Bu aynı zamanda devletin dış politikadaki üstünlüğünü, ve de bulunduğu kritik yerin değerini bilerek davrandığını gösterdi.

Dördüncüsü, belki de en önemlisi, toplumsal doku çok hareketlidir. Nüfusun genç oluşu ve eğitimin yükselmesi bu doku hareketliliğini sağlamada en önemli etken olmuştur. Araştırmalara göre ülkede yaşam biçimi değişiyor. Toplumun %60’dan fazlasının kentlerde yaşaması, toplumsal gelişmelerden hızlı etkilenmesini sağlıyor.

Yine araştırmalar, 1995 yılında eşlerin çalışma oranı %7 iken, dört yılda bu oranın %13’e çıktığını gösteriyor. Işçi ailelerinin %47’si tek çocuk, %29’u iki çocuk, %17’si üç çocuk sahibi. Bu oranlar çok çocuklu aileden, çekirdek aileye geçişin önemli belirtilerini veriyor.

Eğitimin ana yönü olarak, teknolojinin akıl almaz, aynı zamanda sınır tanımaz hızının ülkemize yansımasının sonuçlarını yaşıyoruz. TKP’nin 6. Programı’nda belirtildiği gibi, “günümüzde, işçi sınıfının dünya ölçeğindeki tek geçerli stratejisi, bilimselteknolojik devrim üzerine kurulu stratejidir. Bilimsel-teknolojik devrimin yayılmasını sağlayacak, kapitalist sistemin açmazlarını savaşla çözmesine karşı duracak ve halkları bilimsel teknolojik devrimden sosyalist devrime ulaştıracak bir strateji.”

Ülkemizde teknolojinin hızla yayılışındaki en belirgin özellik, teknoloji kullananların büyük kesiminin genç kuşak oluşudur.

Bugün hangi nedenle olursa olsun eve giren gazete oranı dünden çok ilerdedir. Cep telefonundan viza

kartlarına, otomobilden bilgisayara kadar teknoloji kullanımı hızla yükselmektedir.

Tüm bunlar ülkenin AB’yle ilişkilerindeki gelişmelere paralel olarak, hızlanarak ilerlemektedir. Yürükoğlu Yoldaşımın dediği gibi, “ne oldu da AB birden bire Türkiye’den yana konuşmaya başladı? Amerikan baskısı mı? ABD her zaman yapıyordu bu baskıyı.” O zaman olan, işin nesnelliği. Yukarıda saydığımız bir çok etkenin üstüste düşmesi yaptırıyor bunları. Devlet de sıkışıyor. Biz mi sıkıştırıyoruz, öteki örgütler mi? Kesinlikle hayır. Sıkıştıran toplumsal gelişme. Toplumsal gelişme herkesi yeniden sorguluyor, sıkıştırıyor. Büyük Dönemeç yazısında belirtildiği gibi, “Türkiyenin ekonomik gücü artıyor, jeopolitik önemi artıyor ve Türkiye emperyalist hiyararşide üst sıralara yükseliyor.”

Toplumsal gelişme tüm örgütleri bu değişimlere karşı tavır koyma yönünde sıkıştırıyor, ileriye adım attırma yönünde sıkıştırıyor. Devleti de aynı noktada sıkıştırıyor. Dünyadaki bu hızlı gelişme, dün yansıması yıllar alabiliyordu, bugün daha kısa sürelerde yansıyor. Bu yansıma her kesimin aynı zamanda daha pratik, daha dinamik olması gerektiğine işaret ediyor.

Kendimizi sorgulamalıyız

Toplumun bu kadar dinamik ve gelişmeye açık olduğu süreci yaşarken kendimizi hakkıyla sorgulayamazsak, sürecin neresinde kalacağımızı herkes kendi adına hesap etmelidir. TKP 6. Programı’nda şöyle der:

 “Türkiye Komünist Partisi, MarksizmLeninizm ve proletarya enternasyonalizmine bağlı komünistlerin gönüllü birliği, işçi sınıfının ideolojiksiyasal öncüsü olan bir sınıf partisidir. Komünist partisinin, proletaryanın bir bütün olarak çıkarlarından öteye çıkarı yoktur. Işçi sınıfının burjuvaziye karşı savaşının çeşitli gelişme aşamalarında her yerde ve her zaman hareketin bir bütün olarak çıkarlarını temsil eder.”

Aynı programda eleştiriözeleştiri üzerine şunlar yazılıdır:

“Bireysel ve kollektif düzeyde eleştiriözeleştiri, komünist partisinin birliği, gelişmesi, büyümesi için ilk koşuldur. Amacı partinin işçi sınıfına, insanlığa hizmet yeteneğini sürekli olarak güçlendirmektir. Eleştiri, eleştirilen bireyi ya da kollektifi yıkmak değil, partinin ortak amacına katkısını arttırmak amacını güder. Eleştirilen tutumun sınıfın ve partinin çıkarlarına neden uymadığını gösterir. Burjuva ve küçük burjuva etkiler sürekli olarak partinin üzerinde basınç yapar, partiye sızar. Bireylerin ya da kollektiflerin raslantısal hataları, düzeltilmezse eğilim, hatta sapma durumunu alabilir. Eleştiriözeleştiri bu tehlikeye karşı en etkin silahlardan biridir.”

Toplumda bu süreç çok daha hızlı, çok daha açık, çok daha demokratik işliyor. Hepimizin bu partide oluş nedeni belli olmasına rağmen kimi zaman niyetlerden bağımsız, kimi zaman da niyetli olarak bu maddeden sapılmıştır. Bu sapış da doğal olarak “biz nasıl bir partiyiz”i zaman zaman gündeme getirmiştir. Bu geliş sıralarında komünist bilince yakın olanlar daha olumlu, hoşgörülü, topluma, sınıfa karşı daha duyarlı olmuş, komünist bilinçten nasibini alamamış, partiye bir nedenle (çevre, bölge vb.,) girmiş birçok insan da tam tersi partinin, toplumun ve sınıfın önünde olması gereken noktadan uzaklaşmasına hizmet etmiştir.

Dünyada ve ülkede gelişen yeni ortam, her şeyi ama her şeyi açığa çıkarıyor, birer birer acımasızca

ortaya seriyor, serecek. Özellikle 90’lı yıllarla başlayan farklı boyutlarda sorgulama (açıklık, demokratik davranış), örgütlenme tutum ve davranışlarını da yeniden sorgulama gereği yaratmıştır. Bu durum, çalışma yaşamından çevreye, demokrasi mücadelesinin çok değişik boyutlarına kadar hayatın her alanında kendisini hissettirmektedir.

Kısaca toplum çok dinamik, alabildiğince demokrasi isteyen ve bunu zorlayan, birçok konuda devrimci, tutum içindedir. Karşısında ona uygun tutum, yetenek, örgütlülük ve de demokratiklik içinde davranmayan hiçbir kişiyi, örgütü kabul etmeyecek  yola girmiştir.

Toplum, kendisiyle dayanışma içinde olan, onun çıkarlarına hizmet edecek, onu yaşamda rahatlatacak davranışların ardından gidiyor. Şimdi kendimizi açıktan ama abartmadan sorgulayalım.

Bu ülke 17 Ağustos’da çok ağır bir depremle karşı karşıya kaldı. Hangi nedenle olursa olsun ilk on günde devleti yanında görmedi. Peki bizi gördü mü? Her yoldaşım kendini sorgulasın. Halkın yanında olamadık. Peki, dar anlamda söylüyorum, o bölgelerdeki yoldaşların yanında olabildik mi? Olamadık! O yoldaşlar, partili olarak yapması gerekenleri yaptı mı? Onlar da yapamadı. Ne demek istiyorum? Biz işin neresindeyiz? TV karşısından ah vahla bu ülkede, ya da ülke dışından sorunları çözme şansımız var mı? Belki acı ama en üst noktasına dek direktifle örgütlenemeyen, bunun hissini alamamış insan topluluğunu, dinamik, kendi yaralarını  sarmak için tırnakları sökülürcesine toprağın altından canlı cansız insan çıkaranlara nasıl tercih edeceğiz? Bunu biz sorgulamazsak, halk bizi sorgular, sorguluyor. (Bu konuda kimi bölge yoldaşları duyarlı oldular. Bunlar yerel olduğu için genelleştirmiyorum.)

Son olarak aylık derginin yazı işleri sorumlusu  yoldaşımız trafik kazasında hayatını kaybetti. Bu dergiyi okuyan birinci dereceden yoldaşlar var. Okur kesimi var. Bu durum insan dayanışmasının en üst noktası. Duyuru olarak, ulaşılması gereken ilişki ağında ulaşıldı. İş kalıyor bunun devamına, yani cenazeye, ailesine, kısaca kendimize karşı sorumluluklarımıza.

Yoldaştan, yoldaşım olmasından birkez daha mutlu oldum cenazede. Neden biliyor musunuz? Yaklaşık 5 yıl önce çıktığı işindeki arkadaşları otobüslerle geldiler cenazesine. En son çalıştığı fabrikadaki arkadaşları da yığınsal geldiler. Antalya’dan, Izmir’den, Zonguldak’tan. Ankara’dan yüksek okul arkadaşları da vardı. Yaşamını var eden kalabalık, canlı, moralli komünist olmasında, partiye girmesinde kan sağlayanlar oradaydı. Ama yazı işleri sorumluluğunu üstlendiği derginin okurları, yoldaşları yoktu. Peki bundan sonra ne yapacağız Kemal için? Bunu sorgulamamız gerekiyor.

Tüm bunları, bulunduğumuz durumu iyi anlayalım diye, iyi çözümleyelim diye söylüyorum. Hem kendi geçmişimizden, hem eleştiri yönelttiğimiz örgütlerden bugün daha geri noktaya düşmüşüz. Topluca düşmüşüz.

Direnmeyi çalışmada, demokratiklikte, hoşgörüde ve düşünce zenginliğinde gösterelim.

Abartma değil, şu an ülke örgütünde iyi bir iletişim, karşılıklı saygı, dar ama biribirini tanıyan bir ekip çalışması içinde yürüyen bir durum var. Yurtdışı olarak da belirli zamanlarda görüşerek parti içinde neredeyse tanımadığım kimse kalmadı (bir iki yoldaş hariç). Bu nedenle daha net konuşuyorum. Kısaca iletişim, planlama, denetim, mantığı çerçevesinde işliyor. Işliyor ama hayatta olmamız gereken noktada değiliz. Neden? İşte burasını sorgulamalıyız. Varlık gösteremeyişimizi sorgulamalıyız.

Kimi korkular var. Korkunun ecele faydası yok. Su ne yana akıyorsa o yana gideceğiz. Gidişin biçimi bize bağlı. Ya kütük gibi suyun kıvrımlarına çarpa çarpa (parçalanma, yok olma tehlikesini taşıyarak) ya da suyun akış şekline göre, önüne çıkacak engellere göre yön belirleyerek, bilinçli, fedakar, coşku ve moralle ve iyi bir ahenkle yürüyeceğiz.

Ülke için söylüyorum, toplum düşüncedeki bizi biliyor. Ama pratikte aradığı biz değiliz. Işte kimi yoldaşların korkusu burada. Toplum gerçekten düşünceyi bulacak ama seni de savurup atacak. Çünkü sen halkın, sınıfın temsilcisi olduğunu söylüyorsun ama onu hep yalnız bırakıyorsun. Onu işten attıklarında yanında olmuyorsun, evi yıkıldığında yanında olmuyorsun, enkaz altında kaldığında onu oradan çıkarmıyorsun, polis dövdüğünde yoksun, hastanede yanlış ilaç verildiği için kavga ettiğinde yoksun, kısaca sen yoksun. O nedenle korkmakta haklısın.

Türkiye Komünist Partisi, Marksizm-Leninizm ve proletarya enternasyonalizmine bağlı komünistlerin gönüllü birliği, işçi sınıfının ideolojiksiyasal öncüsü olan bir sınıf partisidir. Yürükoğlu Yoldaşımın dediği gibi, “komünist yetişkinliği bilinçle ilgilidir.” Bilinç eksikliğini sen değil, halkın, sınıfın pratik yaşamında yer alamayış yaratıyor.

Sınıf, halk çözüm üretmede hiç bir zaman bir yönteme takılmıyor. Ya biz?

Bazı yoldaşlarda davranışlar alışkanlıklara, alışkanlıklar yaşam biçimine dönüşüyor. Yaşam biçimi komünistlik olmalı ama baktığımızda, geldiğimiz yaşam biçimi başlandığı noktadan çok farklı, komünist yaşam biçiminin yanından geçmiyor. Zaten bu nedenle illegalite yaşam biçimi oluyor. Çünkü o zaman çevresine hesap vermiyor.

Öyle bir yaşam biçimi ki, kimse sana “ne yapıyorsun”u soramıyor. Daha doğrusu sen bunun önemli bir unsuru oluyorsun. Bunu herşeyinle en yakınındakine hissettiriyorsun. “Bana soru sorma!”

Bu durumun açığa çıkmasından çekinen yoldaşlar var. Devletten gizlenmenin mantığını anlıyorum.

Ama bunu bir yaşam biçimi yaparsan, Osmanlı hilesini yutmuş olursun. Gizli diye diye kimse yahu neden gizli demiyor. Bu sorunu nasıl aşacağımızı tartışmada, açık tartışma alışkanlığını geliştirememiş bir KP’sinde zorlanıyoruz.

Korkunun kaynağı güvensizlik. Güvensizlik ise iletişimsizlikten kaynaklanıyor. Bu da bir davranış

şekli olmuş. Hadi bujuvaziyi anlıyorum, izin vermiyor, kabaince yöntemlerle yok ediyor. Ama kendi tarihimizde, yalnızca geçen 20 kusür yılda değil, farklı mı olmuş? Biz de izin vermemişiz farklı düşüncenin tartışılmasına.

Devlet yöntem bulmuş rakibini yok etmek için. Biz de yöntemler bulmuşuz. Polis demişiz, hizip demişiz, klik demişiz, birşeyler demişiz, objektif olarak düşmana hizmet etmişiz. O bizi bölmek, yok etmek, etkisizleştirmek için uğraşmıyor mu? Bu da yöntemlerinden bir tanesi. Devlet, devamlılığı için ne gerekiyorsa yapmış, yapmaya devam ediyor. Biz ise sosyalizm, komünizm için yapmamız gerekenleri ne yazık ki yapamaz bir noktaya gelmişiz.

Birşeyler yapma! Çünkü yapmak gerçekten zor. Bir başarı binlerce nedenin yanyana gelmesiyle oluşuyor. Kolay olmuyor. “Ütopik” olanı gerçeğe dönüştürmüş gönüllü insanlar topluluğu olmamıza karşın. Yapmanın ve sürdürmenin bin çeşit yolunu bulma ve hayata geçirme yerine, ne yazık ki yıkmanın bin çeşit yöntemlerini bulmada zorlanmıyoruz. Onları bulmada çok pratik davranabiliyoruz.

İşte bu yaptıklarımız şimdi bizi korkutuyor.

Korkutmakta haklı çünkü yaşam yeni gelişen süreçte farklı yürüyor. Işte bunu yoldaşlar iyi anladılar. Doğal olarak uygulamada farklı davrananlar çıkacak ama bir kesim var ki gerçekten iyi anladı. Yükü asıl taşıyacak olan da bu kesim.

İşte bu mücadele, bizim nerede olduğumuzu, ne için çaba harcadığımızı gösterecek.