ve asil olan
ÇATISMA
Çatismayi yaratan, insanlarin yapisi degil, toplumlarin yapisidir. Egemen toplumsal biçimlerin sundugu seçenekleri görmek gerekir.
Tipki birbirinin kopyasi kollektiflikten kurtulmus gizli bir cemiyetin üyeligine kabul töreni gibi, kisi, dayanilmaz yalnizligi içinde bir sirra ihtiyaç duyar. Böyle bir sir onu bireysel amaçlarinda israrli olmada güçlendirir. Birçok kisi bu yalniz kalmayi tasiyamaz. Böyleleri, kendileriyle oldugu gibi başkalariyla da kaçinilmaz olarak saklambaç oynayan nerotiklerdir. Bireysel amaçlarini, özlemini çektikleri çevre uyumu (çevrelerinin tüm görüslerinin, inançlarininn ve ideallerinin cesaretlendirdigi, tesvik ettigi ve ödüllendirdigi bir kuraldir) için feda ederler. Dahasi, hiçbir rasyonel gerekçe çevreye baskin gelemez. Yalnizca bir sir, kisinin açiklamaktan korktugu, ya da kelimelerle anlatamadigi ve dolayisiyla çilgin kategorisine giren düsüncelerinin, hiç de istemedigi, başka yoldan önlenemez geriye kayisini durdurabilir. (Carl Gustav Jung, Dreams, Reflectıons, Random House 1961, p.376))
CEM DERINDER
Birçok kisi toplumsal gelismeler için dileklerini dile getirir. Daha dogrusu, böyle davranmayan birisine rastladiniz mi? Bu dilekler, bir yanda da insan çatisma ve mücadelesinin batakligi olmasa, birlestirici bir ortak zemin olabilirdi. Bu durum, bir kisiye göre gelisme olan degisimlerin, bir digerinin zehiri oldugu yerde, kelimelerin kaygan dogasinin bir yansimasidir.
Insanlar gida üretiminin ekonomik etkinligini artiracak gelismeler yarattikça, tavuklar bir çogu bir arada küçücük pilli kafeslerde tutulmaya baslandilar. Depolarda binlerce tavuk, ürünü en yüksek kilan bir diyetle beslenmekte, etrafta dolasip yerleri çimleyerek enerji ve zaman kaybetmeden, Henry Ford tarzi yumurtalarini üretmekteler.
Bu durumu birçok insanin fazla seçenek verilmeden, isteksizce, hosa gitmeyecek, anlamsiz isleri asgari ücret karsiligi yapmalariyla karsilastirabiliriz. O asgari ücret ki, endüstriyel gida madde-lerini de içeren ve tüketene ancak kisa bir süre için karsiligini veren tüketim maddeleri için sirketlere geri dönmektedir. Milyonlarca insan gri bloklarda, küçük dairelerde ya da darmadaginik daya-niksiz kulübelerde yasamaya mecbur birakilmislardir. Burada, medeni dünyamizda iyi hayat bu mudur?
Birçok insan bu sefaletleri (ve daha nicelerini) bilmektedir, dünyanin çesitli haber kaynaklarindan ögrenmektedir. Tipki kahve gibi, sadece iyi kalite haber toplanmakta ve hafif bir uyarici olarak günün sonunda verilmek-tedir. Beyin o denli uyusturulmustur ki, dinlenebilmek için uyandirilmasi gerekmektedir. Egemen sinifin araçlari, haberler, imajlar, vs. eylem için gereken tüm motivasyonu bosaltmakta, gerçekten acil durumlar, bir koltugun rahatliginin çekiciligini güçlendirmektedir. Böylelikle, bir çok kisi bu sefaletleri bilmekte ama yine de bilincinde olmamaktadir, kafasinin gerisine atmaktadir.
Hayat -hatta kisinin kendi hayati bile- bir kutunun içinde. Digerlerinin yaninda bir kanal da o. Bir dügmeye basista cennet soap operalarda karsimizda, cehennem ise (unutus) aleti kapatmak olurdu. Ekrandaki imajlar, güvenlikli ve duygulari uzaklastirici haliyle, sürekli olarak düsün-me ve harekete geçme yetimizi felç ediyor.
Yok eger aci ve haksizlik haberleri bizi etkilediyse, bunlarla ilgili birseyler anlayabilmemize, dogrulamamiza, açiklamamiza ve öncelikleri saptamamiza yardim edecek daha fazla bilgi aramaya koyulabiliriz. Ama sonunda kendimizi ya bilgi ve yorumlarin fasit daireleri içinde dönerken ya da önemsiz, alelade birseylerin içinde kaybolmus bulabiliriz. Yardim derneklerine para verip bilincimizi yatistirir, gözlerimizi bu sefaletin (kendimizin ki de dahil olmak üzere) nedenlerine kapatiriz.
Sonuçta en önemli suçluluk duygusu, bizim de sefalet çekiyor oldugumuz ama buna karsi hiçbir sey yapmadigimiz bilincinden, dogruluk ve bilgiyle aydinlanmakla gururlanan ama gölgeli, karanlik bir çagin genel duyarsizligini yayan bir iki yüzlülük sisteminin içinde kistirilmis olma-mizdan gelmektedir.
Belki de bu duyarsizlik, psikolojik bir ihtiyaç haline gelmekte, üzerimize düsebilecek ve bizi üzecek dünya gerçegi çigina karsi bir savunma olmaktadir: Kavrayis bugünlerde biz modern ruhlara akiyor böylece biz, kendimiz bir çesit kaos oluyoruz. (Beyond Good and Evil, F. Nietzche, Penguin 1990, s.224)
Bu, modern yabancilasmadan kendi payina düseni fazlasiyla almis iyi anlamda bir idealistin görüsü. Bu durumun tedavisi için alabildigine ögüt var: Bu kadar çok düsünme, evlen, büyü artik, delisin sen, rahatla ve keyfine bak, ve daha niceleri.
Ailenin sizden beklentileri vardir: Size iyi olmayi ögreten ayni aile (ve toplum), eger iyi olmaki alisilmamis uçlara götürürseniz, rahatsiz olur. Bu tavirlarda bir dogruluk payi olabilir, ahlak çok çesitli amaçlara bir örtü olabilir elbette. Ama öyleyse, ayni madalyonun öteki yüzü, ögütler de öyle. Kisa süren bir gençlik özgürlügü bile hemen erginligin basmakalip beklentileriyle yerle bir edilecektir. Gençliklerinde dogruluk ve radikal degisimlere kendini adamis en iyi zekalarin bir süre sonra bunun yerine iyi bir hayat için kosturduklarini hep görürüz.
insan ruhu karmasik ve degiskendir. Tipki sokakta burusturulup atilmis bir gazete sayfasinda oldugu gibi, bir tarafinda bir faciaya atilmis bir çiglik, karsi sayfasinda çiplak bir kadin resmi. Yillar önce, okul arkadasim benimle, dogruluk yolundan sasarsa evinin camina bir tugla atma hakkim olacagina dair anlasmisti. (O zamanlar kendimi anarsist olarak adlandirirdim!) Bu arkadasim önce Dünya Bankasini düzeltmeye çalisti(!) ama bunun ardindan kisa bir süre sonra ticari bir bankada milyarlarini kazanirken buldu kendini!
Bir insan ne kadar inançlarina ve güdülerine güvenmeli ve nereye kadar götürmeli bunlari? Ama peki, ya bu sorunun ardindaki güdü nedir? Belki de bu, teknolojik bir toplumda kendi içgüdülerinden kopuk yasayan modern bir tipin semptomudur.
Plato, modern akilciligin ba-basi, içgüdüden kusku duyardi. Ona göre dogrular, bir egitim programiyla en yüksek, soyut ahlaki dogrularin en son noktasina erisilerek bulunabilirdi. Peki ya kisinin aldigi egitim, bizi toplumun sagliksiz normalarini ve degerlerini kabul etmeye sartlandiran bir süreç ise. Bu bir tesadüf degil: Eger Platonun soyut akilci dogrulari var olmamaktaysa, o zaman var olan hayali dogrular, egitim sisteminin daha baska somut amaçlara yaradiginin bir örtüsü olarak is görebilir. Örnegin sosyoloji bos ve anlamsiz istatistiklerin toplanmasi ve analizi haline gelir. Anlamsiz çünkü objektif olmak adina sosyal data (güya) bütün yorumlardan arindirilir ve bos data sadece tek bir tür yorumlama perspektifi içinde var olur. Ögrenmek, sadece ögrenmek için ögrenmek, dünyanin en prestijli akademik kurumlarinin övündükleri bir özellik olur.
Ancak bu sahte imajin arkasinda bir böl ve yönet mekanizmasi islemektedir. Sorgulayan ruh, sorgulayan yapi, rasyonel düsünmeye zorlanir ve indirgenir. Dolayisiyla, egitim sistemi bugünkü ideolojik sisteme hizmet için vardir ama kendisini farkli sunmaktadir. Sizin içgüdünüz, eger hissedebiliyorsaniz, ne diyor buna?
Bilimin bize gösterdigi birsey, pilli tavuklara açikhavada ya da kafeslerinde yasama arasinda bir seçme sansi verildiginde, en sonunda tercih edecekleri açikhavayi kesfe çikana kadar uzun bir süre kafeslerini seçtikleridir. Hepimiz aliskanliklarimizin yaratiklari degil miyiz? Gerçekten sevmedigimiz seyleri bile daha tanidik ve daha güvenli geldigi için tercih etmez miyiz? Bu, Platonun, kisinin hayallerinin gölgeli magarasinin derinliklerinden günün parlak isigina çikmasinin ne kadar zor oldugunu anlatan hikayesiyle de uyum göstermektedir: Ve eger diye devam ettim, dik ve engebeli çikistan zorla disari çekilir ve gün isigina çikana kadar birakilmazsa, süreç sancili olur, buna karsi koyar ve güne çiktiginda gözleri isigin parlaklikligindan öyle kamasir ki artik ona gerçek oldugu söylenen hiçbirseyi göremez. (The Republic, Penguin, 1974, s.515e-516a) Platonun söylediklerinde çok dogrular oldugunu kabul etmeliyiz.
Kendi magaralarimizin nasil farkina varacagiz? Magara, dogum traumasindan önceki ana rahmi gibidir -ya da ana rahminin eskilerde kalmis bir düsü. Gerçekten de Plato, Sokrati düsüncelerin ebesi diye sunar. Magara ayni zamanda kösede bir televizyonun durdugu ruhsuz bir salon ya da bardir. Çitirdayan atesin magara duvarina yaydigi çarpilmis gölgeler tipki katod isinlari tüpünün cam yüzeyine yayilan imajlari gibidir.
Tek bir gece gördügümüz bir rüyanin üzerimizde televizyonda tüm bir ay boyunca izledigimiz herseyden çok daha gerçek bir etki birakmasi büyüleyicidir. Bir gece, erkek kardesim, Afrikada zorba bir hükümetin karsit görüslüleri halka açik olarak kütüklere baglatip canli olarak yaktirdigi bir rüya gördü, bir karabasan. Bu tarz rüyalarin içsel bir etkisi vardir, kisiyi baska durumlarda ancak çok yüzeysel olarak farkina varacagi gerçeklerle duygusal olarak yüzlestirir. Rüyanin hem psikolojik, hem de politik düzeylerde bir çok anlami olabilir ama rüyayi görenin üzerinde biraktigi etkiyi görmezden gelmenin imkani yoktur.
Öyle inaniyorum ki rüyalar insanligin bilgelik kaynaklarindan birisidir. Ama ne yazik ki, simdilerde, reklam ve medya endüstrisiyle her zamankinden daha da sürekli bir saldiriyla susuturulmakta, yer birakilmamakta ya da kendi kendine ögren tarzi kitaplarla saçmalastirilmaktadir.
Kisisel düzeyde gerçek, ne gerçek gibi hissediliyorsa odur. Kalbimizi ona açarsak, ona dogru ilerleriz. Bu bir kafa ve kalp karisimidir. Bati Avrupa kültüründe kafa tarafindan o kadar egemenlik altina alinmisizdir ki, çogunlukla kalbi bulmak için (kalbi, Amerikanlastirilmis duygusallikla karistirmadan) özel bir çaba sarfetmemiz gerekir. Kantin ünlü sözündeki gibi, içerigi olmayan düsünceler bostur, kav-ramsiz sezgiler ise kördür.
Yalanciligin, ikiyüzlülügün ve merhamet eksikliginin, kendi içimizde ve disimizda açtiklari yaralari farkettigimizde, içinde durdugumuz magaranin farkina variriz. Etramizda bir kafes vardir. Bunun disina dogru bir çikis yolu arariz. Ancak yine de eski evimizin tanisikligini ve güvenligini, orayi terkedince daha iyi olacagini bildigimiz halde severiz. Belki, disarinin harikalarini beraberimizde magaramiza getirebilecegimize inaniriz, ama bu, bizi çeken güzelligi acinin ve kinin düskün pençesinde parçalamak olur - çogunlukla hincimiz güzelligi arayip bulmaya ve onu yok etmeye yöneliktir. Çikis yolu bulmaktan aciz vücutlarimizi ve aklimizi, demir parmakliklari sarsarak ve içinde bulundugumuz dünyaya lanetler yagdirarak, kendi aramizda kavga ederek ve dolaplar çevirerek yönü sapmis gerilimlerle yorariz.
Bizler, ölecegimizin bilincinde olan hayvanlariz. Bu yüzden magara adamlari korkudan magaraya geri çekildiler. Gün isigina çikinca biliyoruz ki ölümü hayatin sonu olarak kabul etmek zorundayiz, hatta onu hosgeldin edecegiz, aksi taktirde hayatin dogal yolunu inkar etmis oluruz. Günes deriyi isittikça, varligimizin nihai sartini hissederiz. Günes, bize hayat vererek, kendi sonunu isteyerek, kendisini sakinmadan yakmakta. Biz ise kendi sonumuzu istemekten korkarak, basimizi kuma gömmeyi tercih ederek utanç içinde kendimizi savunmasizligimiza ve süreksizligimize koyuveriyoruz. (Çünkü eger basimiz bulutlarda degilse, kör derecesine açik olandan kaçis olmadigi için aslinda sadece kafamizin içidir magarada olan.)
Bizi o büyük ölüm korkusundan koruyan bu beylik degerlerden hayata bakamamanin içimize yerlesmis korkusunun derinligini yabana atmayin. Baskaldiranin, isyancinin, inançlari ve dogrulari yönünde nasil yasamasi gerektigini ve bunun geride magara sakinleri arasinda nasil karsilandigini iyi biliyoruz: Ve eger diger tutuklularla rekabet içinde, gölgeler arasinda ayirim yapmasi gerekse, ve gözleri henüz karanliga alismamissa -zaman alan bir süreçtir - kendini rezil etmeyecek mi? Ve ötekiler, yukari dünyayi ziyareti görüsünü mahvetti, bu çikis denemeye bile degmezdi demeyecekler mi? Birisi onlari kurtarmaya çalissa ve onlari yuka-riya yönlendirmeye kalksa, ellerine geçirebilseler onu öldürürler. (The Republic, s.518e-517a) Zorba, baskaldirani hapsederek kendi hapsedilmisligini itiraftan ve baskaldirani öldürerek kendi sonunu kabul etmekten ustalikla kurtulacaktir. Çünkü onlar da biliyorlar ki, kendileri de ne özgür, ne de tam anlamiyla canlidirlar.
Biz de günes gibi hergün dogar ve yükseliriz ve hatta daha da yükseliriz...
Magaranin agzi, magaranin sa-vunmasiz sakinlerini disarinin saldirilarindan korur. Magaranin duvarlari erkek ve kizkardeslerin ilk resimleriyle bezenir. Bebek, magaranin duvarina göbek bagiyla baglidir, elleriyle dokunur, ayaklariyla tekmeler, bu kapaliligi terkedecegi ve temiz havayi soluyacagi zamani bekleyerek.
Magara, günes isigi kadar iyidir, günes kadar hayat kaynagidir. Platonun unuttugu budur. O, yanilarak, karanligi tümden kötü, aydinligi tümden iyi görmektedir. Bir çoçuk, rahmi çok erken terkedebilir, bir yarasa magaradan kis bitmeden uçabilir, magara adami magaradan çok uzaklara yanlis bir zamanda gidebilir. Jung, bir insanin asil olarak isik ve karanlik, bilinç ve bilinçalti, bilinen ve bilinmeyen bir tür positif iliskide entegre olmadiginda aci çektigini anladi. Plato, buna karsilik, dünya ve deneyimi birbirinden ayiran bir çesit baskici bir görüs sunarak, iyi ve kötü arasindaki farki basitlestirdi. Ancak ne de olsa Homerik degerlere, Yunan tragedyasina karsi çikmaktaydi.
Baska sözcüklerle anlatmayi denersek, bütünleme eksikligi, yukarida örgütlü güçler ve asagida ilkel güçler tarafindan uygulanan bir baskidir. Ve bu hem psikolojik, hem de sosyal, politik düzeylerde islemektedir:
Yüklü yemis dallaridir kollarimiz,
Silkeler durur düsman, silkeler durur bizi,
Ve yemisimizi daha rahat,
daha kolay toplamak
için, Vurur prangayi ayagimiza degil, vurur prangayi kafamizin
içine.
Nazim Hikmet, Rubailer, 1945
En etkili politik baski biçimi, bireylerin ortaklasa kendi kendilerine yaptiklari baskidir. Bir toplum, kendi degerlerini, herbir üyesini belirli biçimde duymaya ve düsünmeye sartlandirarak yeniden ve yeniden üretir. Ebeveynler, egitim, medya bu sürecin en göze batan parçalaridir. Uyum güdüsünü, insanin ebevynlerinin, ailesinin, yurttaslarinin ve (sonuncusu ama en önemsizi degil) kendisinin sevgisini ve saygisisini kazanma ve koruma güdüsünü küçümsemek kolaydir. Elbette, her insan sevgi ve saygi ihtiyaci duyar, hem de kalbinin ta derinliklerinde. Ama bu, gerçekten olmadigimiz birisi olarak sevilmis ve sayilmis olmamiz nedeniyle ortaya çikan pis iskencenin düzeyini gösteririr. Bu anlamda psikolojik ve politik baski, sevginin sistematik ve kurumsal olarak bozulmasidir. Bu baskiya karsi çikis, kisinin kendini ve baskalarini satmasi yerine, gerçegi onaylamasidir.
Sonuç: En ezici baski ancak hem politik hem psikolojik düzeylerde birlikte yürütülen baskidir. Aslinda, birisi olmadan digeri de gerçekten var olamaz. Neysen O ol hem kisisel, hem de politik bir mücadeledir, magaranin agzinda insanin kendi sesini bulmak için yürüttügü bir mücadeledir.
Ve tüm bu mücadele süreci sirasinda ay, hep çevremizde haleler dansettirir...