IMF REÇETELERINE HAYIR

IMF DE BU KEZ KAPITALIZMIN SORUNLARINI ÇÖZMEYE YETMEYECEKTIR

ÖZGÜN TÜRKÜ

Globallesmis dünya ekonomisinin polisligini yapan, herhangi bir sikisma sirasinda reçeteler gelistirmeye çalisan ‘‘yorgun’’ uluslararasi Para Fonu (IMF), yasamimizin her alaninda etkin bir role sahip olmasina karsin ekonomistler ve mali konularda çalisanlar disindakiler tarafindan pek fazla bilinmez. Bazilari onu Dünya Bankasi’nin (WB) yaymaya çalistigi imaj ile karistirarak ekonominin ‘‘gelismesini saglayan’’ bir yardim kurulusu olarak düsünür, bazilari ise dünya ölçeginde para üretimini denetleyen bir kurum olarak düsünür. IMF bunlardan farkli bir kurulustur.

IMF 1930’larda ortaya çikan büyük ekonomik bunalimin çözümlenmesi çabalari sonucunda kurulmustur. Fikir babalari Maynard Keynes ile Harry Dexter White’dir.

1929 ile 1932 arasinda dünya çapindaki fiyat düsüsü % 48, uluslararasi ticaret hacmindeki düsüs % 63’dür. Bunalimin atlatilmasi için uluslararasi ticaretin gelistirilmesi kaçinilmaz olmustur. Ticarette hizlanmayi ve kolayligi saglayacak bir düzene ihtiyaç duyulmustur. Ayrica karisikliklara yol açmayacak ve bulunmasi güç olmayacak bir de degisim aracina gerekesinim vardir. Bu gereksinime yaniti veren IMF, araç ise döviz kurlari olmustur.

IMF 1946’da Amerika’da 36 üye ile kurulmustur. Bu sayi günümüzde 182’ye ulasmistir. Ekonominin globallesmesi en büyügünden en küçügüne kadar bütün ülkeleri ayni örgüte bagimli duruma getirmistir. IMF sözlesmesindeki hak ve yükümlülükleri yerine getirmeyi kabul eden her ülke buna üye olabilir. Tabii ki ayni biçimde üyelikten çikmak da serbest birakilmistir. Küba, Çekoslavakya, Endonezya ve Polonya IMF üyeliginden çekilmis, Küba disindakiler sonradan tekrar üye olmuslardir.

Kapitalist sistemin isletilmesi için ülkeler IMF’de biraraya gelmis, burada ekonomik politikalarini birbirinin çikarlarina uygun olarak yürütecekleri gibi yükümlülükleri kabul etmislerdir. Tabii bu kagit üzerinde görüneni, büyük baligin küçük baligi yutmasi için yapilan “dayanisma” olarak algilamak gerekir.

Para degisimi, parasal islerin düzenlenmesi, uluslararasi ticaretin merkezi haline gelmistir. Para herhangi bir mal (bugday, ekmek) gibi alinir satilir duruma gelmis, günlük yasamdan uzak gibi görünse de, yasamda her seye yön verir duruma girmistir.

IMF, burjuvazinin politikacilari, hukukçulari tarafindan bagimsiz, kendi kendine kararlar alan bir organ olarak tanitilmaya çalisilsa da, kesinlikle böyle degildir. IMF bir takim kararlari alip, üyelerine uygulatan bir erk degil, üyelerin bir takim kararlar alarak diger ülkelere benimsetmelerinde kullandiklari bir araçtir. Kararlarin alinmasindaki agirlik ise üye ülkelerin IMF’deki hisselerine baglidir. Her üye IMF’ye katilirken belli bir miktar para öder. Her üyenin, IMF’ye ödedigi bu para ölçüsünde hissesi olur, bu hisse ölçüsünde de söz hakki olur. Üyelerin ödedigi bu paralar her bes yilda bir gözden geçirilir.

1945’de 35 ülke tarafindan yapilan toplam katki $ 87.6 milyar iken, 1997’de $ 200 milyari geçmistir. Tabii ki bugün, sömürücü politikasi sayesinde en çok katkiyi yapan ABD’dir ve böylece politikalarin belirlenmesinde en çok söz sahibi olan da yine ABD’dir.

Üyelerin yaptigi katkilar sayesinde IMF’de borç verilebilecek bir kaynak olusmustur. Katki oranlari hangi ülkenin ne kadar borç alabilecegi konusunda temel ölçüt olmaktadir. Üye ülkelerin oylamadaki güçlerini de katki oranlari belirlemektedir.

IMF’nin isleyisinde her ülkeden bir devlet temsicisi (ya Maliye Bakani ya da Merkez Bankasi Baskani) toplantilara katilir. Ancak bunlar ‘‘çok yogun’’ olduklarindan ve ‘‘baska islerle de ugrastiklarindan’’ katilimlarini IMF’deki temsicileri araciligiyla yürütürler. Sekiz ülke (Amerika, ingiltere, Japonya, Almanya, Fransa, Rusya, Suudi Arabistan, Çin) birer temsilci bulundururken geriye kalan ülkeler 16 kisiyi gurup temsilcileri olarak paylasirlar.

IMF’e katilan her ülke, diger üyeleri döviz kurlari ve uygula-yacagi ekonomik politikalar konusunda bilgilendirme yükümlülügü altindadir. Ayrica katkilari oraninda da borç alma haklari vardir. Borç alirken IMF’in denetiminden geçerler. Bu denetim oldukça kapsamlidir. (Faiz oranlari, fiyatlar, ücretler, issizlik, para dolasimi vb.) Ülkenin alacagi borcu geri ödeyebilecegine karar verilirse o ülkeye borç verilir. Aslinda borç verilmesindeki en büyük etken ülkeninin ekonomik durumunun iyi olusu degil, kötü olusudur. Dünya ekonomik sisteminde olusan her bir çatlak piyasaya para enjekte edilerek -borç verilerek- kapatilmaya çalisilir.

Üye ülkelerin yükümlülüklerini yerine getirmelerinde fiziksel zor uygulanmaz. Üye ülkeden gerekli ekonomik reformlar yapmalari beklenir, bu konuda reçeteler sunulur (kamu harcamalarinin kisilmasi, ihracatin tesviki vb gibi). Üye ülke yükümlülüklerini yerine getirmemeyi sürdürürse örgütten ayrilmasi istenebilir.

Kurulurken amaci dünya çapindaki parasal gelismeleri, iliskileri koordine etmek olan IMF zamanla üyelere borç verme islevini de artirmistir. IMF’in kendi kaynaklari yani üye ülkelerin yapmis olduklari katkilar, dagittigi borçlari karsilayacak miktarda degildir. IMF bir yandan borç verirken, diger yandan da faizle borç almaktadir. (sema girebilri)

IMF borç alma ve verme islevini derinlestirerek Genel Borç Sözlesmeleri adi altinda bir kredi hatti olusturmustur. IMF aldigi borçlari bes yil içerisinde ödeme yükümlülügü altindadir. IMF’nin borçlari 1962’de $ 24 milyar iken, “Yeniden Borçlanma Anlasmalari” ile bugün 40-45 milyar dolara çikmistir. Bu durum, IMF’yi borç alip borç veren bir bankaya benzetmistir.

Kapitalizm 1930’larda girdigi krizden uluslarararasi para piyasasini gelistirerek ve IMF gibi bir kurumun olaganüstü yardimina basvurarak çikmistir. Ancak IMF de bugünkü krizleri çözecege benzememektedir ve kapitalizmin imdadina yetisecek yeni bir IMF yaratilmasi da pek olasi görülmemektedir. Para piyasasinin isleyisi göz boyayici çözümünü yarim yüzyil sürdürebilmistir. Ama bugün burjuvazinin nefes alacagi alan azalmaktadir. Bugün Asya’da çikan krizlerin arkasi kesilmemektedir. Bir kesimin ihracati, diger kesimin ithalatidir. Asya ülkeleri -daha genis olarak az gelismis kapitalist ülkeler- ekonomik sorunlari çözmek için daha ne kadar borç alacaktir? Faizini bile ödeyemedigi borçlarin kime ne yarari dokunacaktir? Diger bir çözüm yoluna basvurarak ithalatlarini kisarlarsa gelismis ülke tekelleri mallarini kimse satacaklardir? Bugün Amerika’daki ödemeler dengesi açigi 70 milyar dolar artisla 230 milyar dolara ulasmisken, uluslarararasi piyasalardaki can kurtaran rolünü kim üstlenecektir?

Kapitalizm dünya ölçegine yayilan çikmazindan çikamayacaktir. Çikmazin sonu isçi sinifinin zaferi olacaktir.