|
|
|
||
|
DEVLETİN-DİYANETİN ALEVİ-BEKTAŞİLERE HOR BAKIŞI SÜRÜYOR VE
NELER YAPILMALIDIR?
İsmail Kaygusuz
Alevilik inanç sistemi, aklın yolunda oluşturduğu moral ve adalet-eşitlik
kurallarını, toplu tapınma (Cem) kurumlarıyla
yaşanılan dünyaya uyarlamıştır.
Alevilik tarihine, ortodoks (Sünni) bakış açısından
bakıldığında bunları görmek olası değildir. Bu inancın
tarihini, Ortodoks İslamın
zulüm, ve baskısına son vermek için yapılan başkaldırılar,
ihtilaller ve kanlı toplumsal mücadeleler oluşturur. Siyasal İslamın yükselmesiyle artan dinci gericilik, Alevi toplumuna
yansımakta gecikmemişti. “Biz Alevi islamız”, “Namaz da
bizim niyaz da..”, “İslamın
özü Aleviliktir”, “Gerçek müslüman biziz.”, “Şeriatı
da tarikatı da yerine getirmeliyiz ” benzeri sesler yükselmeye
başladı birçok Alevi-Bektaşi sivil örgütleri ve yayınlarında.
Sürekli gelenekçi inançsal dogmalar ve efsaneler üzerine
temellendirilmiş söylemler öne çıkartılarak, Aleviler tam
bir gericileştirme sürecine sokuldu. Bu süreç, Sünnilikle
Şiiliğin birleştiği şeriat eksenine Alevileri çekme sürecidir.
Ne yazıkki, Alevilik temelinde yola çıkmış bazı
Alevi-Bektaşi vakıf ve dernekleri, buna yardımcı
olmaktadırlar. Birçok dernek yöneticileri hizmet bilincini
bir yana itmiş, kariyer peşindeler. Bulundukları yeri basamak
yaparak bir partiye kapılanmayı ve ticari ilişkilere girerek
zenginleşmeyi hedefliyorlar…Kısacası bugün Alevi toplumu,
sadece Alevi olduğunu söyleyebilmesinin ve heryerde Alevilik
konuşuluyor olmasının aldatıcı uyuşukluğu içerisinde başıboş
hala savrulmaktadır. İşte bu yüzden, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti, bu savrulmayı Sünnileştirilmiş Türk İslamlığı’nda
toparlama çabasına girmiştir. Öyleyse, bu durumda neler yapılabilir
ve neler yapılmalıdır? İvedi olarak öneriler ve çözümler
üretmeliyiz. Alevi-Bektaşiler toplum olarak, dernekler, kültür
merkezleri, cemevleri ve vakıflar biçimindeki tüm örgütlerinin sokulduğu gericileştirme sürecinden çıkarmanın
yolları araştırmalıdır. Bu bakımdan, Aleviliğin tarihsel
özüne uygun biçimde yeni düzenlemelere ve örgütsel yapılanmaya
gitmeleri gerekli görülüyor: Dernekler, kültür merkezleri ve cemevleri, sadece
Alevi sanatçıları çağrılı geceler ve göstermelik ’12
Hizmet Cemleri’ düzenleme kuruluşları olmaktan çıkarılmalıdır. Yan kurumlar ya da kol etkinlikleriyle eğitim, araştırma-inceleme
ve bilgilendirmeye ağırlık vermelidir. Edebiyat ve sanat (müzik-resim-dans)
ve tiyatro etkinlikleri hızlandırılmalı. Alevi Dernekleri,
birlikleri ve vakıfları ortak amaca yönelik çalışma ve araştırmaları
artırmalı. Böylelikle Aleviliğin evrensel kültür
tarihine katkıları araştırılıp ortaya çıkarılmalıdır.
O zaman bu dernekler, bilim adamları ve araştırmacıları çekecek;
siyaset, kültür ve eğitim merkezlerinin kaynaklanma ve ilgi
odakları olacaktır. Hepsinden önemlisi Alevi toplumu, kendi
tarihlerini doğru tanıyacaktır.
Alevi toplumu kendi gerçek tarihini bilmediği için bugününü
değerlendiremiyor, savrulup duruyor. Alevilik inanç ve toplumsal-demokratik örgütlenmelerine
piramidal bir biçim kazandırılması, Alevilerin birliği için
önkoşul olmalı. Piramidin tepesinde Hacı Bektaş Dergahı ve
dergahın bulunduğu bu tarihsel kent bulunmalı. Uzun devrede,
tabandan tavana geniş kapsamlı araştırmalar, inançsal-kültürel
etkinlik ve çabalarla bu piramid oluşturulabilir. Kısa dönemde
piramidin oluşturulması ise tepeden başlayarak gerçekleşebilir.
Bir yayın organı bu hizmeti üstlenerek, tüm alevi kurum ve
kuruluşları ikna edip katılım ve katkılarıyla Hacı Bektaş
ilçesinde, bir “Alevilik Bilimsel Üst Kurulu” toplanmasına
önayak olabilir. Böylesi bir kurul sürekli ve yoğun çalışmaları
ve oluşturacağı alt kurul ilişkileriyle “Hacı Bektaş
Alevilik Araştırmaları Yüksek Enstitüsü ya da
Akademisi”nin temellerini atmalıdır. Özgirişimi, mutlaka
alevi toplumunu arkasına alacak olan bu “Alevilik Bilimsel Üst
Kurulu” ele almalıdır. Hazırlayacağı
proje çerçevesinde devletten destek istenmelidir. Proje desteğine
olumsuz yanıt alındığı takdirde ilk genel seçimde,
“Ali’yi seven boş oy kullansın!” sloganıyla toplu
protesto sağlanmalıdır.
Alevi-Bektaşi inançlı zenginler ortaya çıkıp sorumluluk almalıdır Kökenine yabancılaşmamış, açıkçası kazanç ve çıkarları için
sünnileşmemiş, içinden çıkmış olduğu toplumun inanç ve
geleneksel kültür ögeleri ve ahlak kurallarına saygılı
alevi zenginleri bulunduğuna inanmak istiyoruz. Bu kişiler
toplumdaki bu savrulma ve yalpalamalar hakkında
kafa yormalı. Üzerinde ciddi ve tarihsel bir
sorumlulukla eğilmelidir. Türkiye Cumhuriyetinin hala
kurtulamadığı Sünni-Osmanlı devlet anlayışının dayattığı
Aleviği şiileştirme-sünnileştirme sürecinin önüne maddi
varlıklarıyla, harcamaları ve siyasal ilişkileriyle setçekme
şevk ve gayreti içinde olmayı görev bilmelidirler. Onlara diyoruz ki, vicdanınız
ve cüzdanınızla bu sorumluluğu duymalısınız. İlk aşamada: Alevilik ve felsefesini, inanç ve toplumsal tarihini akılcı, bilimsel
(yani hurefalara sapmadan, kılıç-gürz kahramanlıklarından
arındırılmış) yöntemlerle incelemeyi üstlenmiş bir
periyodik yayını (dergi) teşvik edip maddi destek sağlayabilirsiniz.
Laik ve demokratik siyaset içinde Alevi kültür ve inancı, müziği
dansı ve Türk-İslam tarihindeki alevi hareketlerinin rolü ağırlıklı
programlar yapacak olan bir RADYO-TV kanalının kurulması özel
girişimini gerçekleştirebilirsiniz.
Alevililik inaç, kültür, felsefesi ve tarihi v.b.
üzerinde araştırma ve inceleme yapan bilim
adamı ve araştırmacılara yardımcı olur. Ürünlerini
yayınlaması ve okuyucuya, halka ulaşması süreçlerinde destekleyebilirsiniz. Bir “Alevilik Bilimsel Üst Kurulu” projesi ve “Heterodoks İslam
(Alevilik) Araştırmaları Enstitüsü” kurulması çalışmalarına
sonuna kadar yardımcı olur. Çalışmaların geniş
çapta kamuoyuna duyurulmasını sağlayacak harcamalar
yapabilirsiniz. Aleviliğinizi unutmadıysanız, kendinizi inkar etmiyorsanız, önemli
bir inanç kuralımızı anımsatalım: “Keseleriniz söküle
Hak yoluna döküle!” Hakkın,
yani Tanrının paraya pula ihtiyacı yoktur; o yolda, Alevilik
inancında yolalan halkınız, toplumunuz için gösterin cömertliğinizi.
Şimdiye kadar ne yaptım diye de vicdanınıza bir sorunuz!
Kendi kendinizle ağır bir hesaplaşmaya giriniz…
Devletin Aleviliğe Hor Bakışı Ağır bir Biçimde Sürüyor Türkiye Cumhuriyeti devletinin Alevi-Bektaşi inanç toplumuna tam 74 yıllık
borcu vardır. 1926’da Sünni-Hanifi ictihadı üzerine
kurulan Diyanet, devlet içinde devlet gücüne erişmiştir.
Yan kuruluşları ve vakıflarıyla
büyüye büyüye 7-8 Bakanlığın bütçesine eşit bütçeye
sahip olmuş; devletin tam 300 trilyonunu harcamaktadır. 25
milyona yakın koca Alevi toplumuna ise hiç bir hizmet vermemiştir,
vermez de. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti devleti ta baştan
Alevilerin farklılığını yadsımış. Alevi toplumunu inançsal
değil, ama maddesel varlığıyla benimsemiş ve yararlanmıştır.
Bu yararlanmadan, İslam dininde hiç yeri olmayan Diyanet
kurumu da payını alıp yüzbini aşan İmam ordusuna yedirmiş
ve yedirmektedir. Bu imamlar Alevilerin kestiğini murdar kabul
edip yemezler, ama vergilerini çatır çatır yiyorlar. Devlet, tüm kültür, sanat ve eğitim kurumlarıyla, Alevi tapınma
ritüellerini (semahlar-nefesler musahib ikrarı, Dar çekme
vb.) halk oyunu, halk türküleri, köy seyirlikleri, yani
zengin folklorik ve teatral ögeler olarak değerlendirerek
kutsal içerikten uzaklaştırmayı amaç edinmiştir. Üniversitelerin
Halk Dansları, Müzik ve Tiyatro bölümlerinde okutulan, TRT
kurumunda gösterimlere giren bu eşsiz kültür ve sanat ögeleri,
kaynağına (Alevi inancına) giderek yabancılaştırılmaktadır.
Biz Alevi semahının, Alevi müziğinin çağdaşlaşmasına
karşı değiliz; sahnelerde
bir Turnalar
veya bir Tokat Semahı
Balesi hayellerimizi süsler. Adı geçen kurumlarda halk
oyunu ve halk türküleri olarak kullanacak geniş geniş
yararlanacaksınız, ama kaynağını yani Alevi inaç ve
felsefesini anlatmıyacaksınız, karşısında olduğumuz budur.
İlahiyat Fakültelerinde Ortodoks İslam(Sünnilik) dışında,
bir Heterodoks İslam (Alevilik) bulunduğuna dair tek söz
etmezseniz. Felsefe bölümlerinde İslam felsefesi olarak İslamın
en gerici filozofu Gazali’nin yorumlarından başkasına
yer vermiyorsanız; o zaman siz Aleviliği yadsıyor ve
İslam tarihi içerisindeki Heterodoksizmi (yani aykırı inanç
ve düşünce akımını, yani Aleviliği) yok sayıyıyorsunuz.
(Osmanlı’nın Medreselerinde bile, halife Osman’dan
(644-656) 12. yüzyıla kadar Ortodoks İslama karşı, çeşitli
adlar altında yükselmiş doksana yakın aykırı inanç ve düşünsel
hareketleri anlatan Şehristani’nin El
Milal El Nihal’i ders kitabı olarak okutuluyordu.)
Alevi-Bektaşi kültürünün inanç ögelerini işinize geldiği
gibi kullanmaktan çekinmiyorsunuz. Radyolarda televiyonlarda
Alevi semahlarına halk oyunu; düvazimaları, Ali övgüleri (na’at-ı
Ali) ve nefeslerine, Erzincan’dan, Sivas’tan.. türküler
diyorsunuz. Oysa Mevlevi semahına oyun, Mevlevi ilahisine
Konya’dan bir şarkı hiçbir zaman denilmedi; kutsallıklarına
hiçbir zaman dokunulmadı. Neden Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i
okunacağı zaman sunucular,
“şimdi filan kişi için
ağıt okunacaktır” demiyor? Oysa, 14.yüzyılın başlarında
i İslama girmiş ve ibadet niteliğine bürünmüş Mevlid
okutmanın, Sünni İslam ile gerçekte hiçbir ilgisi yoktur. Yinelersek amaç ortadır: Alevi inanç ve tapınma
ögelerini, halk oyunları, halk türküleri biçiminde sürekli
vurgulayarak özüne yabancılaştırmak. İnanç ve kutsallıklarından
saptırılıp, halk kültürü özelliklerini korumaya alarak
kaynağından kopartmak. Bu ögelerini yitiren Alevilik, o zaman
kendine özgü bir Heterodoks inanç olmaktan çıkar ve Alevi
kimliğini kaybeder; devletin istediği Türkmen Sünniliğine (Türk
İslamlığına) dönüşme yatağına girer. Bu sürece ne yazıkki girilmiştir.
Biz Aleviliğimize, Kızılbaşlığımıza, yani heterodoks
inanç kimliğimize sahip çıkmadıkça süreç hızla
ilerleyecektir. Bunun
içindir ki devletin Diyanet Kurumu, Aleviliği ne İslam dinini
farklı yorumlayan bir inanç sistemi,
ne de kitlesel tapınması olan Cem’ini ibadet
kabul ediyor; onu yenilip içilen çalgılı-çengili şölen
görüyor. Aynı anlayışla Cemevi’ni de tapınma yeri değil,
eğlence evi olarak değerlendiriyor. Diyanet, 21.yüzyılın başında hala ortaçağ
zihniyetini bırakmış değil; Aleviliğin
özde ve biçimde Sünniliğe aykırı olduğunu kabul
ederek bu inanca saygı göstermiyor. Devlet kuruluşları, Sünni
din bilginleri yazar ve tarihçileri, Osmanlı uleması gibi,
Alevi inancının (Sünniliğe) aykırılığını eksiklik ve
sapkınlık görmeyi sürdürüyor. Alevi insanı geleneksel bilgi kırıntılarıyla;
çoğu okuma-yazmasız ve birkaç nefes ve iki semah bilen ve azıcık
saz çalan Dede’lerden, gizli ve korku içinde yaptıkları
Cem’lerde Aleviliği öğrenmeye çalıştılar. Aleviler hiçbir zaman ne gerçek
Alevilk tarihini ne Alevilik felsefesini öğrenebildiler.
Türkiye Cumhuriyeti yoksayma-yadsıma siyasetinde öylesine başarılı
oldu ki, bugün (yol düşkünü çıkarcı) pekçok Alevi,
Aleviliğin Sünnilikten bir farkı olmadığını,
“namaz da oruç da bizim, gerçek müslüman biziz” diyerek
bu siyasetle özleşmiş, kendi inançlarını yadsımaktan geri
durmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti, Diyanet içinden ve dışından Sünni din
bilginleri ve İslam tarihçileri vb. aracılığıyla Aleviliği
özgün inancından ve tarihsel devrimci, ilerici özünden
koparıp, Sünni
reformculuğunda (Halk İslamı,Türkmen Sünniliği vb.) biçimlendirme
girişiminin tam anlamıyla içindedir.Yaptırdığı araştırma
ve çalışmalar bu yöndedir. Az önce sözünü ettiğimiz kültürel
ayrıntı önemli bir araçtır ve iyi kullanılıyor. Bazı
Alevi-Bektaşi dernekleri ve vakıfları bu girişime ortak
olmaktadır. Bu girişimin son aşamasında, yani kendi istediği
Aleviliği oluşturduğunda devlet, hem ona Diyanette yer
verecek hem de okullarda Alevilik dersleri okutulmasına izin.
Hatta devlet denetiminde bir Alevi Diyaneti de kurulursa
şaşırmıyalım. Türkiye Devletinin bu tutumu demokrasi anlayışına kesinlikle sığmaz
ve faşizanca bir dayatmadır; ülke nüfüsunun üçte birini
oluşturan bir toplumun bin yıllık inancını yoketmeğe yönelik
anti-demokratik bir dayatma, bir assimilasyon kalkışmasıdır.
Devlet bugün Alevilere rağmen, yani Alevi insanını dışlayarak
Alevilik tanımlaması yapmakta ve kendi kafasındaki yaftayı
yapıştırmaktadır kimlik olarak. Dünyanın hiç bir ülkesinde
böylesine büyük bir inanç toplumu, yok sayılma gibi bir
utancı yaşamamaktadır. Bunun için devletin ve işbirlikçi
odakların Aleviliği özünden koparacak, yabancılaştıracak
kimlik saptırmasının önünü kesmek için verilecek her türlü
demokratik mücadelenin zamanı çoktan gelmiş ve
geçmektedir. Devletin Alevi inanç kimliğimizi ödünsüz kabulu ve demokrasinin
gerektirdiği tüm inançsal hak ve özgürlüklerimizi tanıması
için hukuksal savaşımı da aralıksız sürdürmeliyiz. Bu mücadelenin,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesiyle birlikte, Birleşmiş
Milletler Adalet Komisyonlarına kadar ulaştırılması artık
kaçınılmaz olmuştur. Alevilik Eğitimine gelince Alman okullarında Aleviliğin öğretilmesi, Alevilik derslerinin
okutulması hakkının doğmuş bulunması bu bağlamda büyük
bir önem kazandı. 850-900 bin Türk, Kürt ve Arap Alevi-Bektaşi
inançlı topluluğun yaşadığı Almanya’da bu durum arzu
ettiğimiz anlamda gerçekleştiği takdirde, Türkiye için büyük
utanç olacaktır. Almanya toplumsal barış, demokratik hak ve
özgürlükleri adına, pek azı Alman vatandaşı olan
bu inanç topluluğunun kimliğine saygı gösteriyor; inanç ve
düşüncesi özgürce ifade etmesini, inancının eğitimini görmesine
izin veriyor. Bu eğitimin Alevi toplumu içinden yetişmiş eğitmenler tarafından
verilmesi en gerçekçi ve en yararlı uygulama olacaktır.
Ancak, eğer Almanya eyaletlerinin bazılarından eğitimin, Alman eğitmenler ya da Türk devletinin (dolaylı-dolaysız)
kabul edeceği kimseler tarafından verilmesi yönünde bir
dayatma geldiği takdirde, kitlesel protestolar yoluyla
buna engel olunmalıdır. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti
Alman devletine gizli ya da açık böyle bir talep götürecektir.
Bu talebin gerçekleşmesi devlete, ılımlı ve laik Sünniliği,
Alevilik olarak öğretme fırsatını yaratmış olur. Böylelikle
yukarıda sözünü ettiğimiz süreç hızlanır... Burada, genel anlamda Alevilik eğitim ve öğretiminin
tasarlanabilir yığın ve yüksek eğitimi üzerinde düşündüklerimizi
vurgulamak isteriz: Yığın eğitimi kitleleri muhatap alır. Alevi-Bektaşi inancı ve
kutsallık anlayışı, kurumları, felsefesi; yaşam düzeni,
Aleviliğin İslam tarihindeki yeri ve çeşitli adlar altındaki
toplumsal devinimlerine ilişkin tüm bilgileri değişik inançlara
sahip kitlelere taşınmasına süreklilik kazandırmakla gerçekleşir.
Bu bağlamda Aleviliği anlatan tüm görüntülü ve basılı
yayınlar, yığın
eğitiminin genel çerçevesi içindedir girer. Nevarki kitlesel
eğitim asıl karakterini özelde, yani bir plan-program
dahilinde ve belirli amaca yönelik, çağdaş eğitim-öğretim
yöntemlerini kullanarak (aynı araçlarla) yapılmasında
kendisini gösterir. Kısacası Alevilik yığın eğitimi, Hacı
Bektaş Veli Dergahı merkezli ve tüm Alevi-Bektaşi kitle
demokratik kuruluşlarının birliği ya da konfederasyonuna bağlı
bir “Alevi-Bektaşi Yüksek Eğitim Kurulu” tarafından hazırlanacak
eğitim-öğretim programı süreli yayınlar ve
radyo-televizyon aracılığıyla uygulama
biçiminde gerçekleştirilebilir. Ancak bütün bu araç-gereç,
iletişim ve insan gücünü kitle eğitimi amacıyla harekete
geçirebilmek, Alevi toplum nüfusunun en az dörtte birinin örgütlenmesi
veya oluşturulacak girişim gruplarına güvenerek sınırsız
mali destek sağlaması zorunluktur.
Aleviliğin yüksek eğitimi devlet Üniversitelerinde ve Alevi-Bektaşi
toplumunun yine kendisinin örgütlenerek kuracağı Alevi-Bektaşi
Akademisi veya Yüksek Eğitim Enstitüsünde
yapılmalıdır. Devlet Üniversitelerinde bu eğitimin
gerçekleşmesi, ilgili fakülteler ve bölümlerinde “Alevilik
Felsefesi, Alevilik Sosyolojisi, Alevilik Tarihi ve Alevi-Bektaşi
Edebiyatı” kürsüleri kurulup, bu derslerin okutulmasıdır.
Ayrıca Aleviliğin tasavvufi inanç özellikleri, tapınma ve
kurumları ise İlahiyat Fakültelerinde “Heterodoks
İslam(Alevilik)” bölümleri kurulup kürsüler açılabilir.
Ama devletin bugünkü Alevilik anlayışı ve siyasetiyle
Alevilik yüksek eğitimini uygulamaya girişmesi, unutmayalım
Aleviliği hezimete götürür. Türkiye Cumhuriyeti devleti
Alevi-Bektaşi kimliğini, Alevi-Sünni bütünleşmesi çerçevesinde
algılayarak kendi yapıştırdığı yaftayla tanımak istediği
sürece, Alevi toplumu bu eğitime ilgi duymaz ve asla duymamalıdır. Ama asıl Aleviliğin kendine özgü inançsal, tarihsel ve kurumsal yüksek
eğitimi özelde yapılacak olandır ve bu “Hacı Bektaş Veli
Eğitim Enstitüsü veya Akademisi”nde sağlanmalıdır. En önemlisi
de burada aldıkları eğitimi, öğrendikleri akılcı inançsal
bilgileri kendi toplumuna taşıyacak, onlara yolu-yordamı öğretecek;
talipleri görüp sorgulayacak, Cem’leri yönetecek eğitmen
Dede’lerin yetiştirilmesi gerçekleşecektir. Aleviliği tanımlama ve diyalog, farklılıkların kabuluyla olmalı Dinci-milliyetçi yazarlar kitaplarında ve gazete köşelerinde, toplumsal çelişkileri tersinden yorumluyarak, olmazları benzeştirerek
ahkamlar kesiyorlar. Osmanlı döneminde “mülhid, rafızi, kızılbaş”
diye nitelenen Alevi-Bektaşilerle, Cumhuriyet dönemindeki “mürtecileri”
aşırı dinci-siyasal islamcıları benzeştirmeye çalışanlar
var. Gerici Fethullah ışıkçılığı,
Babai batıniliğiyle eşleştiriliyor. Tarihsel Kızılbaşlık
siyasetini kanlı hizbullah terörüne benzetenler çıktı.
Alevilik üzerine yazdıklarıyla ilgi gören bu yazarlar,
bazan bir Hanifi fıkıh bilgini cübbesini giymiş, bazan
Emevi-Abbasi halifesinin askeri kumandanı olmuşlar sanki. Bazıları
da bir Osmanlı padişahı ya da sadrazamı gibi değerlendirmeler
yapıyor, hatta şeyhülislam yerine geçip fetvalar veriyorlar
Alevilik ve Aleviler hakkında. İşte bu gözlüklerle bakılıyor Aleviliğe-Bektaşiliğe, yani
Osmanlı şeyhülislamı ve ulemasının görüş açısıyla
algılıyor ve tanımlıyorlar. Aleviliğe ve Alevilere bu bakış
ve davranışlarla, tam anlamıyla bir çağdışılık ve ortaçağ
zihniyeti sergilenmektedir. Resmi çevreler ve destekçileri
Alevilik ve Sünnilik arasında fark yoktur; hepimiz aynı
peygambere, aynı kitaba ve aynı Tanrıya inanan İslam dinine
mensubuz gibi kaba bir çizgiyle yaklaşarak birleştirme, bütünleştirme
amacındadır. Alevilik, Tanrı ve Peygamber inancıyla,
Kuran’ı yorumlamasıyla
(batıni anlamda, tevil yöntemiyle) heterodoks İslamdır, yani
Sünnilik ve Şiiliğe tam anlamıyla aykırı düşer. Bu aykırılık
bin yılı aşkın zamandır yaşanıyor. 13 yüzyıllık
tarihi yoksayacak hiçbir güç olamaz. Buna rağmen Alevilerin Diyanette temsil edilmesini ısrarla isteyenler
var. Oysa öncel sorun Diyanete, Alevilik inancını Heteredoks
İslam olarak, İslam dinini Sünniliğe aykırı ve farklı
yorumladığını, Tanrı inancı ve tapınmalarının farklı
olduğunu kabul ettirmek; bunun mücadelesini yapmaktır. Gerçek
laikliğe aykırı olan Diyanet İşleri’nin varlığıyla,
kendine gizli resmi din olarak Sünniliği (Hanifiliği) seçmiş
olan Türkiye Cumhuriyetine: “Alevi-Sünni bütünleşmesi, Türk-İslam
sentezi, Bektaşi Alevileri ya da Alevi Bektaşileri,
Türk İslamı vb.” kavramları içinde Aleviliği, Sünnilik
veya Caferi Şiilik dairesi içinde görmeyi terketmesini;
Alevilere Osmanlı’nın yaptığı gibi “mülhid, rafizi-kızlbaş”,
yani dinden çıkmış, sapkın, ana-bacı tanımaz gözüyle
bakmamasını kabul ettirmektir. Açık söylemek gerekirse Türkiye Cumhuriyetinin Heterodoks İslama,
yani Alevi-Bektaşiliğe ilişkin siyaseti Osmanlı’dan farklı
değildir; farklılık kullanılan yöntemdedir: Osmanlı sözü
geçen kavramlarla Alevi inancını suçlayarak, Ehli Sünnet
olmadıkları takdirde inancın mensuplarını (Alevileri)
yokediyordu. Diyanet, 21.yüzyılın başında ortaçağ zihniyetini bırakıp,
Aleviliğin farklı;
özde ve biçimde Sünniliğe aykırı olduğunu kabul ve ilan
etmeli, saygı göstermelidir. Devlet kuruluşları, Sünni din
bilginleri yazar ve tarihçileri, Sünnilik dışındaki bütün
din ve inançlara eşit gözle bakmalı ve farklılığını-aykırılığını
eksiklik ve sapkınlık görmemelidir. Bu demokrasinin gereğidir. Avrupa Birliği’ne girme bu anlayıştan geçer... Diyalog İnançları Birleştirme Değil, Faklılılığını Kabul
Ederek Uzlaşmaktır 2000 Mayıs’ı içinde İstanbul’da,
Türkiye’nin Avrupa Birliğine adaylığına ilişkin olarak
Diyanet İşleri Başkanının katılıp başkanlık ettiği,
“Din Şurası” ve Tarsus’ta “Dinler Toplantısı” yapıldı.
Tarsus’ta çok önemli görüşlerin altına imzalar atıldı.
Bunlardan biri oldukça önemliydi: “Dinler arası diyalog, dinleri birleştirme veya bir potada eritme
faaliyeti değil. Farklılıkları koruyayarak, zorlamaya
gitmeden, hoşgörü ve anlayış içerisinde meseleleri konuşma,
müzakere etme ve işbirliği yolları arama gayretidir...” Aynı çaba İslam içindeki Sünni-Şii ve Alevi inançları için de gösterilmesi
gerekmez mi? Tarsus’ta bu görüşün altına imza atan
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, İstanbul’daki
toplantı sırasında bir röpotajda sorulan “Alevilikle
Hanifilik, Şafiilik aynı mı?” sorusuna, “farklılık ayrıntılardadır.
Esasta bir fark yoktur” diye yanıtlıyor. Farklılığın
korunmasına saygılı olmak bir yana, 1300 yıldan beri süregelen
farklılıkları bile yadsıyor. Diyanet bu anlayışından
derhal vazgeçmelidir. Hanifi mezhebine hizmet veren bir kurum
olarak bütüleştirme-birleştirme ya da Sünnilik potasında
eritme uygulamasına girmeden, farklılıkları
koruyarak, Alevi-Bektaşilerle aynı diyalogu kurmalıdır.
Diyanet, 21.yüzyılın başında ortaçağ zihniyetini bırakıp,
Aleviliğin farklı;
özde ve biçimde Sünniliğe aykırı olduğunu kabul ve ilan
etmeli, saygı göstermelidir. Alevilik Düşünce, İnanç, Yaşam Felsefesi ve Demokrasi Bağlamında
Önerilerimiz Avrupa Birliği (AB) resmi adayı Türkiye
Cumhuriyeti, gerçekten tam anlamıyla demokratik ve laik devlet
karakterini kazanmak istiyorsa, herşeyden önce inançlardan
elini çekmeli. Ayrıca
Devlet Aleviliği yaratmaya girişmemelidir. Türkiye toplumunu
oluşturan tüm halkların inanç ve düşünce özgürlüğüne
saygı duyulmalı ve bu özgürlükleri kullanmaları mutlaka sağlanmalıdır.
Demokrasi ve evrensel insan haklarının gereğidir bu. Avrupa
Birliğine katılmanını yolu ancak bunlarla döşenebilir.
Zaten Kopenhag Kriterleri’nin içeriği de
bunlardan oluşmuyor mu? Alevilik düşünce inanç, yaşam felsefesi ve demokrasi bağlamında
önerilerimiz şunlardır: Devlet, Diyanet İşleri Başkanlığı’nı belirli bir zaman dilimi içerisinde
aşama aşama lağvetmeli, merkezi hiyerarşiyi kaldırmalıdır.
Diyanet kurumu olduğu sürece, Türkiye Cumhuriyeti gerçek
laik bir devlet değildir. Çünkü Sünnilik, devletin yapısı
içinde resmi din görünümündedir. Gerçek laik bir devlet yapısı ve toplumsal ilişkileri ağı
yaratabilmek için en az şunlar sağlanmalıdır: - Cemler ve öteki Alevi inanç kurumları, davranış biçimleri üzerindeki
tüm yasaklar, baskı ve tehditler kaldırılmalıdır. Cem ve kültür
evleri açılmalıdır. -Tüm devlet-din ve eğitim-din birliği kaldırılmalıdır. Devletin eğitim
sistemi içindeki imam hatip okulları ve yükse
din estitüleri kapatılmalı, devlet okullarında din
dersleri kaldırılmalıdır. İsteyen dinsel çevre,
belirlenecek yasal koşullara uyarak kendi okullarını açabilmelidir. - Devletin açık veya kapalı resmi dini olmamalı, nüfus kağıdına
otomatik olarak “İslam” yazmak gibi uygulamaları kaldırılmalıdır. - Her çeşit düşüncenin, bu arada dinsel inançların da önündeki
yasal engeller kaldırılmalı, dinsel inanç özgürlüğü
getirilmelidir. Ancak gerçekten laik bir devlette bunun ayrılmaz
bir parçası olarak din karşıtı ve ateist düşünce özgürlüğü
de sağlanmalıdır. - Dinsel örgütlenmeler, camiler, cemevleri vb., yalnızca inananların
mali katkılarıyla yaşamalıdır. Din görevlileri, hizmet
verdikleri bölgenin inananları tarafından seçilip göreve
getirilmeli ve ücretleri de onlar tarafından karşılanmalıdır. - Alevi inanç ve geleneklerini aşağılayıcı saldırılar, yalan ve
iftiralar en ağır cezayı gerektiren insanlık suçları sayılmalıdır. - Alevilerin cenazelerini kendi törelerine göre kaldırmalarının önündeki
her türlü engeller kaldırılmalıdır. Tüm bunların geçekleştirilmesi, eğitim ve öğretim sisteminin Sünni
vurgudan kurtulması ve tüm kitapların yalanlardan arındırılması
için, gerçekten laik ve bilime dayalı bir eğitimin yerleşmesi
için; Alevi toplumu ve sivil örgütlenmeleri olarak,
sosyalistler, ilerici aydınlar ve insan haklarına saygılı ve
demokrasiye inanan demokrat yurtseverler olarak hep birlikte,
toplu mücadele vermemiz gerekiyor.
|