TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ                         
 

DÜNYAYI VE TÜRKİYE’Yİ İŞÇİLER KURTARIR ANCAK!

 

Salih Can

 

Önce 1 Mayıs bildirisi olarak hazırladığımız bu metni Türkiye’de gelişmelerin hızlanması karşısında bir yazıya dönüştürmek durumunda kaldık. Konu önemlidir ve de ayrıntı gibi görünen birçok önemli teorik tartışmanın ipuçlarını içinde barındırmaktadır. Bu nedenle sonuçları bağlamamış olmamızın farklı görüşlerin getirilip tartışmanın canlandırılmasına yardımcı olması açısından değerlendireceğinizi ummaktayız.

 

1 Mayıs 2007’yi karmaşık bir uluslararası ve ulusal ekonomik-siyasal ortamda karşılıyoruz.

 

Çin, Hindistan, Vietnam ve Rusya gibi yakın zamana kadar görece kapalı kalmış yerel pazarlar hızla kapitalist “dünya pazarına” entegre olurken, bunun da tüm dünyada çeşitli sonuçları oluyor.

 

1 milyarı aşkın ucuz emekgücünün dünya pazarına arzı varolan korumacı, kontrolcü dengeleri yerlebir ediyor ve sermaye, Marks’ın öngördüğü üzere ipini koparmış deli dana gibi tüm dünyayı hallaçlıyor.

 

Buna karşı, hemen hemen her yerel “devlet”, sermayenin devlet veya sınır tanımayan dinamizmine ve “kâr”dan başka yasa tanımama eğilimine tepki gösteriyor.

 

İşte, “devlet elden gidiyor”cular, işte “milli kimlik yokoluyor”cular, işte varlıklarını devletin bekasına adayan vatansever solcular(!), işte “buy American” hezeyanı içindeki ABD’li vatansever tarımcılar, oto üreticileri...

 

Her ülkede öne çıkan boy boy “millici” güçler...

 

 

***

 

 

Türkiye özelinde, bir yanda Kürt milliyetçiliği geçmişin intikamını alırcasına yükselirken, sınırlar fiilen yerlebir olurken kendine yer açma arayışındadır.

 

Öte yanda, ulusal devletin “bağımsız” otoritesinin küresel pazarda ufalandığını ayırt eden Türk devleti, yerel sivil-asker bürokrasi, onun “millici” liberal, “sol”(!) hınk deyicileri feryadı figan içindeler.

 

Bir yanda, gönüllerinde şeriat özlemi ile iktidara gelmekle birlikte, yerel Türkiye kapitalizmini küresel dünya pazarına kazasız belasız entegre etme görevini “başarıyla”(!) yerine getirmekte olan, hukuksuzlukta ve insan haklarına duyarsızlıkta sivil-asker bürokrasiden hiç de aşağı kalmayan bir AKP var. Öte yanda, varlığını bu devletin bekâsına adamış olduğunu bangır bangır dile getiren, her attığı adımda daha şövene, faşiste dönüşüm geçiren devlet partisi, CHP. Ve aralarında, kim cumhurbaşkanı olacak kavgası! İşte son günlerde yaşananlar.

 

Burjuvazinin bir kesimiyle öteki kesimi hangi yoldan ilerleneceği ve burjuva devlette hangi  çizginin ağırlık taşıyacağı konusunda bıçakları çekmiş ve birbirine girmiş durumdadır.

 

Bir yanda küresel sermaye, Allahçı AKP, öte yanda küresel gelişmeye direniş gösteren, kabuğuna çekilen sivil-asker bürokrasi, onun sağcı solcu(!), şöven-faşist ulusal ve laik, devletçi yandaşları...

 

Bunlar, bu kavgada birbirlerine üstünlük sağlayabilmek için bir de emekçileri,   Türkiye işçi sınıfını yardıma çağırıyorlar, “onlar”dan ya da “bunlardan” taraf olmasını bekliyorlar. Ordu güdümlü yürüyüşler, mitingler bunun için düzenleniyor.

 

Komünistler buna ne demeli? Bizce işçi sınıfı  açısından her iki taraf da lanetlidir, ancak güncel gelişmelerin çeşitli yönleri üzerine daha fazla tartışmamız gerekeceği anlaşılıyor. (Buna başka bir yazıda döneceğiz.)

 

Güncel siyasal gelişmeler bir yana, işçi sınıfını çevreleyen sorunlara yaklaşımımız şu açılımları içermelidir diye düşünüyorum:

 

Yerel pazarların, küresel dünya pazarına entegre olması kapitalizmin doğal gelişimidir. İşçi açısından işverenin yerel Türk-Kürt patron mu olduğu yoksa Çinli ya da Alman mı olduğu; ya da patronun kimliğinin devlet mi ya da özel mi olduğu fark etmez.

 

İşçi bir malı / hizmeti üretmeye emekgücünü harcıyor ve kimliği ne olursa olsun patronundan insanca yaşam ücreti istiyor, insanca iş ve yaşam koşulları için mücadele ediyor.

 

İşçi, dedesinin, babasının yaptığıyla kendi yaşam pratiği arasında bir fark olmadığını görüyor. “Karnım nerede doyuyorsa vatanım orasıdır” diyor, başka bir deyişle “işçinin vatanı yoktur” diyor!

 

Bu yüzden, daha büyük pazarda yer alma (AB üyeliği) girişimlerine ses çıkarmıyor, ama işçinin de, aynen sermaye gibi serbest dolaşım hakkı olmasını istiyor.

 

İşçi sınıfı, “milli”cileri, “vatansever”leri, “devlet elden gidiyor”cuları, hele hele “din elden gidiyor”cuları tercih etmek zorunda değildir. Onun yolu devrimci yoldur!

 

Ancak, işçi sınıfına ilerleyeceği yönü bulmada yardımcı olması beklenen komünist hareketin kendisi yolsuz yordamsız kalmıştır.

 

SSCB devletinin komünist parti eliyle şerefsizce çöküşü, yaşanan olumsuzlukların temel nedenlerini göz önüne sermiştir.

 

Komünistler konuyu anlamak üzere Marks’a yöneldiklerinde açıkça görülmektedir ki, SSCB zaten hiçbir zaman sosyalist olmamıştı.

 

1917 Devrimi’nden bu yana yapılan, (endüstrileşme, tarımın mekanizasyonu, cumhuriyet idaresine geçiş, maddi ve toplumsal altyapının yaratılması, vb gibi...) “kapitalist görevlerin Komünist Parti eliyle yerine getirilmesi”ydi.

 

“Sosyalist blok” denilen ülkeler, tabii ki sosyalist değildiler; işçi sınıfı adına Komünist Partisi iktidarı altında kapitalist süreçlerin derece derece “deforme” işlediği ülkelerdi.

 

Komünist Parti iktidarlarının 1989’dan başlayarak birbiri ardı sıra yıkılmasıyla Doğu Avrupa ülkelerinin başta Rusya olmak üzere “aslına rücu” etmesi, Çin ve Vietnam’da “Komünist Parti eliyle kapitalizm”in sıçramalı büyümesi, tartışmaya son noktayı koymuştur.

 

Seksen yıllık hayal, hepimizi etkisi altına almış olan yanılsama, Marksizmin sırtındaki acayip ipotek böylece ortadan kalkmıştır. Şimdi iş başa düşmüştür, komünistler tekrar yola koyulmak durumundadır.

 

Nedir yani, ne yapacağız?

 

Birinci gerçeğimiz: Sınıf mücadelesi gün 24 saat sürüyor. İş ve yaşam koşulları kötüleşen işçi sınıfında öfke ve buhar birikiyor.

 

İkincisi; Ama komünist hareketin, işçi hareketinin yeniden yükselişinde kayda değer bir ağırlık taşıyabilmesi için Marks’ın analiz ve çözümlemelerine yöneliş, Kapital’in ruhunun yeniden kavranılması mecburidir. Devrimci teori olmadan devrimci pratik olmaz!

 

Komünist hareket,

-          tüm ezilenlerin feryatlarına kulak vermek,

-          en başta ulusal haksızlık ve adaletsizliklere öfke bileyen halkların “kendi kaderlerini tayin etme” hakkını tanımak,

-          öfkelerini eylemlere taşıyan milyonlarca kadın ve gence saflarını açmak,

-          bunları yapabilmek için de, tüm dikkatiyle işçi sınıfının yerel-küresel sınıf savaşımına odaklanmak durumundadır.

 

Mücadelemiz, işçi sınıfının kendi kaderini tayin hakkını (devrimi) esas alıyor.

 

O, sermayenin küresel hareketliliği temelinde emeğin serbest dolaşımını ardıcıl savunan bir yerel-küresel mücadele, ulusal-dinsel geriliğe ve milliyetçi-dinci gericiliğe karşı küresel-laik-militan mücadeledir.

 

Mücadelemiz, zaten kapitalist süreçler tarafından dilim dilim edilmekte olan işçilerin herhangi bir kılıf altında daha fazla bölünmesine kökünden karşıdır.

 

Komünistler, yaşamın basit bir doğrusu olan “sendikal birlik - sendika-içi demokrasi – militan eylem” çizgisini ardıcıl savunmaktadırlar.

 

Bu açıdan, komünistler,

-          DİSK’in, KESK’in, Hak-İş’in ve bağımsız sendikaların tümünün Türk-İş’e katılmalarını,

-          her işkolunda tek sendikada örgütlenilmesini,

-          tüm işkollarında yoğun sendikalaşma kampanyalarına girişilmesini öne alan

sınıf sendikacılığı çizgisini izliyorlar.

 

Komünistler, bütün sendika yönetimlerinde kadın işçilere, genç işçilere toplumda tuttukları yerle orantılı yetki ve yer verilmesi istemini yükseltiyorlar.

 

Komünistler sendikal harekette farklı görüşlerin tasfiyesine şiddetle karşı çıkıyorlar.  

 

 

***

 

 

Cumhurbaşkanlığı seçimi çevresinde burjuvazi içinde patlak veren kavganın öğretici yönlerine ileride tekrar tekrar değineceğiz. Amaa kısaca şu noktaları vurgulamakta yarar vardır.

 

İşçi sınıfının, emekçilerin önünde uzun bir demokrasi mücadelesi vardır. Engeller döne döne militan mücadele verilerek aşılacaktır. Son miting ve yürüyüşlerde görüldüğü üzere, kavganın tarafları işçi ve emekçilere başvurmadan, onun desteğini almadan adım atamıyor. Bu siyasal çarpışmalardan işçi sınıfı için kazanımlarla çıkmak olanaklıdır.

 

Bir kez, çok açıktır ki, komünistler bu mücadelede işçi sınıfına, çoğulcu, laik-demokratik bir yol öneriyorlar. Allahçı şeriatçı bir burjuvazinin topluma nasıl bir ufuk sunabildiğini anlamak için İran’a, Suudi Arabistan cehennemine göz atmak yeterlidir. İşçi sınıfı onlara elini dün de vermdei yarın da vermemelidir.

 

Öte yandan, son ordu muhtırası da gösterdi ki, bugün toplumumuzda demokratikleşmenin önündeki en önemli sorun yerel devletin ta kendisidir, sivil-asker bürokrasidir.

 

Komünistler devlet kudretini sınırlayan, emekçi halkın her alanda her düzeyde yetki söz ve karar sahibi olmasına yardımcı olacak her olumlu gelişmeyi destekliyor, savunuyorlar. Onlar göstermelik değil gerçek bir demokrasi istiyorlar. Bunun propagandasını yapıyorlar.

 

Emekçilerin yaşamın her alanında inisiyatif alması, burjuvaziye karşı uzun dönemli mücadele açısından mutlak bir gerekliliktir.

 

İşçi sınıfı, tüm ezilenlerin, haksızlığa uğrayanların sözcüsü olabilmek için, kendisini demokrasi mücadelesi içinde militanca eğitmek durumundadır. Bu mücadelede hangi istemlerin öne çıkarılması gerektiğini bir sonraki yazımızda ele alacağız.

 

Öyle ya da böyle, gelişmeler bir kez daha gösterdi ki,  son yürüyüş ve mitinglerde yansıyan kimi geri, devletçi vb yaygaranın ardında, “ne şeriat ne darbe”  görüşünün öne çıkması, daha da önemlisi “bindirilmiş kıta burada, Tayyip nerede?” ya da “Tayyip baksana, kaç kişiyiz saysana” sloganlarının atılması sevindiricidir.

 

Sınıf  savaşımının gelişimi içinde aynı yüzbinler, yarın “burjuvazi baksana kaç kişiyiz saysana” demeye adaydır.

 

15-16 Haziran 1970’leri, büyük Zonguldak Mengen yürüyüşünü gerçekleştiren işçi sınıfımızda bu güç vardır.

 

Dünyayı da Türkiye’yi de işte bu güç kurtaracaktır.

 

1 Mayıs Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü bu anlayışla kutluyoruz. Geleceğe her geçen gün daha da güçlenen bir umutla bakıyoruz.