İNANÇ, DÜŞÜNCE VE SİYASAL TARİH BAĞLAMINDA

Alevilik

 

KAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Ismail Kaygusuz

 

 

II.I Heterodoks  İslam (Alevilik), Ali Tanrısallığı Temelinde Bir Toplumsal Muhalefet Hareketi Olarak İlk Kez “Sabailik” Adıyla Ortaya Çıkmıştır

 

II.I.1 Halife Osman (644-656) Zamanında Belirginleşen Sınfsal Farklılaşma ve Çatışmalar

 

İslam Peygamberi Muhammed’in dünyadan göçmesiyle (632), Kureyş’in bir kolu olan Haşimi’lerin elinden çıkan iktidar, üçüncü Halife Osman’la birlikte (644) Emevi sülalesine geçmişti. Muaviye ise babası Abu Sufyan’dan miras aldığı sahte müslümanlık ve Haşimi düşmanlığını ömür boyu sürdürecek ve bu miras kuşaktan kuşağa devredilecekti. Ebubekir ve Ömer’in 12 yıllık halifelik döneminin sonunda İslam devleti’nin sınırları Arap yarımadasını aşarak doğuda İran’ın içlerine; kuzeyde Doğu Anadolu’dan Azerbaycan’a; batıda Mısır’dan geçip Kıbrıs’a ulaşmış. Bir İslam İmparatorluğundan sözedilir hale gelmişti. Kur’an buyruğu Cihad adına fetihçi yayılmacılıkla yabancı toprakların talanı ve insanları köleleştirme ve sömürü çıkabildiği en yüksek yere ulaşmıştı. Varlık birikimi ve geniş topraklar belirli kişilerin ellerinde toplanıyor; refahı yükselen yönetici-askeri aristokrasi, bir sınıf olarak belirginleşiyordu. Kendisinden önceki iki halifenin süresince iktidarda kalmış olan Osman(644-656) döneminde iyice ortaya çıkan sınıfsal farklılaşma, çıkar çatışmaları, hoşnutsuzluklar ve baskıyı artırarak halk ayaklanmalarına giden yolu  açmıştı.

 

Osman’ın halifelik döneminin  toplumsal krizlerini gösterirken, öbür yandan Basra’dan Küfe’ye ve Mısır’a uzanan ayaklanma hareketlerini yöneten ve yönlendiren Abdullah İbn Saba gerçeğiyle karşı karşıyayız. Ayrıca onun ardına aldığı kitleler sayesinde Ali’nin halifelik makamına oturtulmasının sosyo-ekonomik çözümlemelerinin zorunluluğu ortaya çıkmaktadır.    

 

Al-Balazuri’nin (ö.982) anlattıklarına göre; silah gücüyle alınan topraklar, “Ard al-Uşr” (onluk topraklar) diye adlandırılmış ve halife tarafından askeri komutanlar arasında paylaştırılmış. Sakinleri ise rakik (köle) ilan edilmiştir. Halife bazı durumlarda toprakları fatihler arasında paylaştırmamış; onları Müslüman toplumun malı saymış ve sakinleri köleleştirilmemiş. Buna karşılık baş ve toprak vergisi alınmıştır. Silah zoruyla ele geçirilen toprağın sakinleri İslamı kabul ettikleri takdirde, toprak vergisi ve “Zekat” verme koşuluyla toprağın geri verildiği görülmektedir. Ancak “Ard al-Haraciya” (toprak haracı) yılda bir kez toprak vergisi olarak alınırken, vergi mükelleflerinin topladıkları ürünlerden de alınıyordu.Yine bilinen odur ki, silah zoruyla alınan topraklar, kentler ve köyler Müslüman topluma ait olmuş ve bu topraklar, oturanları İslamı kabul ettikten sonra da  ganimet sayılmıştır.

 

Toprağın paylaşımı, daha önce olduğu gibi bölge feodalleri ya da ruhban sınıfı arasında yapılmıştır. Bu politika halifelik için çok kazançlıydı. Çünkü feodal ilişkilerin gelişiminin genelde erken aşamasında bulunan fethedimiş ülkelerin halkı, kuşkusuz Araplar’dan daha yüksek kültür düzeyinde bulunuyor ve toprağın işlenmesinde deneyimliydi. Ayrıca Araplar fethedilen ülkelerin halkını “Ahl az-Zimma” (borçlular, himaye altında bulunanlar) diye adlandırmışlardır. Buna, haraç ödeme zorunluğu neden olmuştur. Ancak haraç, savaş görevinin dışında sayıldığı için tazminat sayılmış, çünkü Cihada katılım Müslüman için zorunluydu. Bu verginin alınması himaye, yabancı din mensuplarının kişi ve mal dokunulmazlığını sağlama ücreti olarak görülmüştür. Zaten Araplar Harac ve Cizye’yi (toprak ve baş vergisi) İran’da hazır bulmuş; halkın Sasani hükümdarlarına ödedikleri Harag ve Gezit’i (toprak ve adam başı alınan vergi) Arapçalaştırıp, bu vergiyi halife yararına kullanmışlardır. (Al-Balazuri, Der Asat fi’n-Nazım Al-Arabiya, Kahire-1977, s.123-125; Istoriya Irana s.90-91 ve Hatib Al-Bagdadi, Tarih-i Bagdad, 1.cild, Kahire1931, s. 453’ten aktaran Arşak Poladyan, Çev. Mehmet Demir, VII.-X.Yüzyıllarda Kürtler, Ankara-1991, s.53-55)

 

Muhammed Peygamber’in zamanında gelir kaynağı Zekat, Cizye, Harac Khum (ganimet, savaşla ele geçirilen topraklar) ve Fay (Taç/kral ülkelerinden gelen) gibi beş kalemle sınırlı olduğu bilinmektedir. Gelirlerin birikmesi için düzenli bir sistem gelişmemişti. Ele geçirilen küçük gelir kaynakları aynı zamanda  orada bulunan halkın arasında paylaştırılırdı. Zaten Peygamberin sağlığında Bayt al-Mal’a yani bir devlet hazinesine gereksinim yoktu. Çeşitli kaynaklardan biriktirilmiş bütün miktarlar ve toplanmış bütün varlık, alındıkları gibi hemen halka üleştirilirdi. Ömer I’den önce, Bayt al-Mal bir mali kurumdan ziyade sadece devlet gelirini paylaştırma eyleminin adıydı. Fakat devletin gelirinin artmasıyla Ömer, resmi devlet memurlarının gözetimi altındaki bir dairede parayı saklama gereksinmesini duydu. 636 yılında Medine’de, hazine dairesi şefi olarak Abdullah bin al-Arqam’ın yönetiminde bir Devlet Hazinesi  kurdu. Daha sonra, bütün eyalet garnizonlarında devlet hazineleri açıldı. Her eyalette Halife denetiminden bağımsız olan bir ayrı hazine görevlisi bulundurulmaya geçildi. Kuşkusuz eyalet hazine görevlileri, işlerinden dolayı önce valilere karşı sorumluydu. Ancak daha sonra valilerden biri hükümet parasını kötü kullanınca ya da zimmetine geçirince, Osman bütün hazine görevlilerini doğrudan halifeye karşı sorumlu kıldı. Artık eyalet yönetim ve halk işleri için yapılan harcamalardan sonra artan paralar, Medine’deki Merkez devlet hazinesine gönderiliyordu. (Prof. K. Ali, M.A., A Study of Islamic History, Delhi (India), 2.Basım, 1980, s.140-143) 

 

Üçüncü Halife Osman tarafından izlenen toprak mübadelesi siyasetiyle Medine’de ve eyaletlerde de devlet siyasetini etkileyecek kadar zengin, güçlü bir toprak sahipleri sınıfı ortaya çıkmıştı. Büyük toprak sahipleri iktidar gruplarının biçimlenmesi ve varlık akımı, kesin olarak  Arap toplumunun kabile temelli sınıflarının sonunu getirmişti. Arabistan dışındaki  eyaletlerin bölgelerin fethi bu gelişimin başlangıcıydı. Bu dönemi Ömer başlatmış. Yarattığı kuvvet dengesiyle bir süre duruma hakim olmuştu. Oysa diğer yandan, kendi kabilesine mensup kazaç sahibi geniş çıkar gruplarının baskısıyla izlediği siyasetler Osman’ı  felakete götürmüştü. (Asghar Ali Engineer, The Islamic State, Delhi (India)-1994, s.58)

 

Bu büyük çıkar gruplarının ortaya çıkmasında en büyük pay Osman’ındı ve başı kendisiydi. İbni Haldun’un (1334-1406), 10.yüzyılda yaşamış Arap tarihçisi Masudi’den (ö.956) aktardığı bilgilere gözatarsak, bu varlık birikimini ve kimlerin elinde toplandığını rahatlıkla görebiliriz:

 

“Osman döneminde, peygamberin arkadaşları, taşınır taşınmaz o denli servet elde ettiler ki, Osman öldürüldüğü gün, hazine yetkilisinin elinde 150 bin dinar (altın para) ve bir milyon dirhem (gümüş para) vardı. Vadiu ul-Kura’da, Huneyn’de ve başka yerlerde bulunan arsa ve çiftliklerinin değeri 200 bin dinardı. Ayrıca öldüğünde pek çok deve ve at  bırakmıştı arkasında. Zübeyr öldüğünde, miras olarak bıraktıklarından sadece birinin değeri 50 bin dinarı buluyordu. Zübeyr ayrıca bin at ve bin cariye bırakmıştı arkasında. Talha’nın Irak’tan her gün sağladığı gelir bin dinar, ‘Serat’ çevrelerinden  sağladığı gelir bundan da çoktu. Avf oğlu Abdurrahman’ın ahırlarında bin atı, bin devesi ve ağıllarında 10 bin koyunu bulunuyordu. Öldüğü zaman, arkasında bıraktığı mirasın dörtte biri 84 bin (tamamı 366 bin) dinardı. Sabit oğlu Zeyd’in miras bıraktığı altın ve gümüş o kadar çoktu ki, ancak, baltalarla kırılıp bölünebiliyordu…Zübeyr Basra’da ev yaptırdı. Bununla yetinmedi. Mısır’da, Küfe ve İskenderiye’de de kendine binalar aldı. Talha da Küfe’de ev yaptırdı. Ama yetinmeyip, Medine’de de görkemli bir köşk yaptırdı. Yapılarını kireçten, kiremitten ve  ‘sac’ adı verilen ağaçtan yaptırmıştı. Ebu Vakkas oğlu Sad da ‘Akik’ vadisinde yüksek ve geniş geniş bir konak yaptırmış ve üst katına balkonlar koydurmuştu…’’

 

Masudi’nin bu açıklamalarından sonra İbn Haldun şu yorumda bulunuyor:

 

“Arapların ellerinde bunca gelir, bunca dünyalık vardı ve dinleri, bunları elde etmelerine engel olmamıştı. Ne ki bunlar helaldı. Çünkü savaş ganimetleriydi. Bunlardan olağanüstü yararlanılıyordu. Böyle dünyalıklara sahibolmaları onlar için kınanası bir durum oluşturmuyordu. Çok dünyalık elde etmek kınanmışsa da, sadece bunları savrukça kullanmaya yönelikti.’’ (İbni Haldun, Çev. Turan Dursun, Mukaddime 2, Ankara-1989, s. 64-65)

 

Prenslerin ve Sultanların sınırsız zenginlikteki sofralarında bulunmuş ve ihsanlarından yararlanmış Ortaçağın bu büyük gezgini ve tarihçisinden ancak böyle bir takdir edici yorum beklenir. Bu çok büyük varlık birikimini ezilen, erkekleri köleleştirilen, kadınları cariyeleştirilen toplulukların  aleyhine olarak Osman, Talha, Zübeyr, Abdurrahman, Zeyd, Vakkas oğlu Sad ve Muaviye, Mervan, As oğlu Amr gibi bir avuç askeri-kabile soylusu yöneticinin elinde bulundurmasını dine uygun ve ‘helal’ buluyor İbn Haldun. Oysa aynı sayfalarda; ‘‘Halife Ömer’in giysisine deriden yamalar vurduğunu, Ali’nin ‘ey sarılar (altınlar), ey beyazlar (gümüşler) benden uzak durun, gidip başkalarını aldatın’ diyerek reddettiğini’’ söylerken, onların dine aykırı davrandığını mı sanıyordu? Hayır. Sadece “kaba yaşam içindeki Araplar” olarak (!) niteliyor.  

 

Asghar Ali Engineer’in de belirttiği gibi:

 

‘‘İbni Haldun her ne söylerse söylesin, bu büyük servet birikimi, İslam için  gerçek büyük felaket oldu. Çok büyük gerilim yarattı ve iktidar için mücadeleyle varsıllık birleştirilince erken İslam toplumu iç savaşın içine sürüklendi.’’ (Asghar Ali Engineer, The Origin and Development of Islam, Yeni Delhi-1980, s.164)

 

Bu servet birikiminin birkaç elde toplanması, adilane bölüşülmemesi ve büyük toprak sahipleri sınıfının ortaya çıkmaya başlamasının getireceği felaketin ilk farkına varan ve yöneticilere başkaldıran Abu-Zer Gaffari olmuştu. Peygamberin önde gelen sahabilerinden olan Gaffari, Ali’nin en yakın dostu ve destekleyicilerindendi. Anadolu Alevilerinin kutsal saydığı Kırklar Meclisi üyelerinden ve Onyedi Kemerbest’lerden biri sayılmaktadır.

 

‘‘Abu-Zer Gaffari, yabancı ülke fetihlerinden akan zenginlikten  çok büyük miktar biriktiren, lüks ve çalışmadan kolay yaşama geçenleri şiddetle eleştirmekteydi. İslam ülkelerindeki sosyalist ve komünistler onu Sosyalizmin öncüsü olarak görürler. Onun, İslamla bağdaşmayan  düşünce ve eylemleri ile, sosyalistik idealleri denediği açıkça  görülmektedir. Radikal görüşlerinden ötürü, düzen tarafından  sürekli kovuşturmaya uğramış, bir yerden başka bir yere sürülmüştür.’’ (Asghar Ali Engineer, The Origin and Development of Islam, s.165 vd.)

 

 Maxim Rodinson, Abu-Zer Gaffari hakkında özetle şu bilgiyi vermektedir:

 

‘‘Ona atıf yapılan hükümlere göre: Örneğin, her kişi zorunlu ihtiyaçları (için en azını ayırdıktan sonra) ötesindeki  varlığı ve gelirlerinin tümünü, sadaka olarak Tanrının hizmetinde harcamalıdır. Peygamberin ölümünden itibaren on yıl boyunca, hahamlar ve rahipler örnek gösterilerek, sadaka ve zekat vermeye isteksiz zenginler hakkındaki Kur’an ayetlerinin1 işletilmesini sürekli konuştuğu  ve halkı sarsarak harekete geçirmiş olduğu  söylenir.’’

 

‘‘Orta Çağ tarihçi ve din bilginlerinin yarı efsanevi Abu-Zer Gaffari’si, herhangibir dinsel ögeden ekonomik olanı ayırır. Örneğin güçlünün ve zenginin baskısıyla görkemiyle kendileri üzerine zorla dayatılmış engellemelere karşı mirastan mahrum etme protestosu düzenlemişti. Bu eğilimde, hem sosyal düzene zarar vermeyen  hem de eylemci ve devrimciliğe yönlendiren biçimlenmeler vardı.’’ (M. Rodinson, Islam and Capitalism, Eng. Transl. by Brian Pearce, London-1974, s.25 vd.)

 

Yukarıda açıklanan durumuyla Abu-Zer Gaffari’yi, İslam’da Sosyalizmin öncüsü olarak  değerlendirirlerken, komünistik idealleri çağrıştıran aşağıdaki sözleri söylemiş; yaşamını ve eylemlerini bu doğrultuda sürdürmüş olan Ali’yi  görmezlikten gelmek haksızlık olduğu kadar bilimsellikten de uzaktır.  Hazreti Ali Divanı’ndan alınmış ve yorum bile gerektirmeyen şu sözlere bir  gözatalım:

 

‘‘77. Malı yalnızca kendin için kazanılmış olarak düşünme,… Allah’tan kork ve malını paylaş.  

 

“677-678. Utançtır insana, evinde serilip yatarken komşusunun üstsüz başsız, bükülerek açlıktan yatması. Utançtır yoksulu ezmek, ona zulmetmek…

 

“467. Nasıl bir hastalıktır, sen evinde tok yatarsın  etrafında deriyi kemirmeye hasret duyan yürekler varken.

 

“1187-1188. Benim evim, gelen herkesin kendi ortamıdır, kilerimiz yiyecek alana açıktır. Bütün varımızı sunarız, sadece ekmek ve sirke olsa da.

 

“26-27. Çok kimse çalışıp çabaladığı halde zenginliğe ulaşamazken, bir diğeri hiç emek harcamadan zengin oldu. Ve mal üstüne mal topladılar…

 

“366.(Oysa) kişiyi ev barındırır, hırkası üstünü, ayıbını örter; ölmeyecek, yani ihtiyacı kadar yemek yetmez mi insana?

 

“149. Geçimini şerefsizlikle elde etmeyi isteme…’’ (Emir Ali İbni Abu Talib, Hazreti Ali Divanı,  Arapça’dan çeviren Vedat Atila,  İstanbul-1990)

 

Hiç kuşkusuz Ali’nin bu sözleri,  ne kendisinden önceki halifelerin ve ne de “çalışıp emek harcamadan mal üstüne mal yığan, şerefsizce geçim sağlayan; yoksulu ezen ve onlara zulmeden” büyük toprak sahipleri sınıfının hoşuna gitmemişti. Üstelik bu sınıftan yönetici kişilerin adlarını   da vererk eleştirdiğini görüyoruz:

 

“1325.Gün uzadı Talha ile Zübeyr’in yaptığı kötülüklerden.

 

“1327. Suhre (Sufyan) oğlu Muaviye’yi uyardım, ne var ki işe yaramadı uyarılarım.

 

“1331.Sen ve baban istemiyerek, ikiyüzlülükle katıldınız İslama, çünkü cehaletin yoluydu sizin yolunuz.

 

“1332. Peygamberin vefatıyla eskiye döndünüz…”

 

Ebu Bekir’e de ‘‘766.Peygamberin vekili (olan benim) ile, o küçük gözlü beter kişiyi mukayese mi ediyorsunuz?’’ (agy) demekten çekinmemişti. 

 

Gerek Ali ve yandaşlarından (şiasından) Gaffari ve Abdullah İbn Saba gibi önde gelenlerin muhalefet mücadelesi, gerekse Muhammed dönemi siyasetine sadık kalan bazı sahabilerin çeşitli uyarıları, 20 yıl içinde yeni sınıfların ortaya çıkmasını sağlayan sosyal ve ekonomik değişimleri önleyemedi. Kısaca bir daha bir daha gözatalım:

 

‘‘Ömer döneminde Hicaz’da ve başka bölgelerde açılan su kuyuları ve kazılan kanallarla   toprağın verimi artırılmış. Bu büyük tarımsal çalışmalarda çok büyük sayıda köle kullanılmış. Örneğin Makrızi’nin anlattığına göre: ‘Mısır’da büyük sulama kanalları sisteminde yıl boyunca her gün kullanılan köle-işçi sayısı 20 bin  idi.’  Yine bu dönemde özel Sulama İşleri kurumu vardı. Hicaz’da da artan büyük üretim fazlasıyla yüksek sınıflar daha da zenginleşti.”

 

“Küfe valisi Said, kentteki toplumsal karışıklığın önlenmesi için Halife Osman’a mektup yazar. O da Küfe gibi diğer bazı kentlerde nüfus baskısını azaltmak için ekonomik bir karar alır. Bu karar Hicaz’daki Arapların ellerinde tuttukları topraklarla, fethedilmiş eyaletlerdeki arazilerin değiş-tokuş (mübadele) edilmesi uygulamasıydı. Örneğin Talha, Hicaz’daki bütün topraklarını satıp, arazi değiştirme izniyle, Irak’ta çok büyük geliri olan geniş bir arazi ele geçirdi. Bu arazilerde çok sayıda köleler ve hizmetkarlar çalışıyordu. Pek çokları bu şekilde büyük toprak sahibi oldu ve yeni bir sınıf belirgin bir biçimde ortaya çıkmıştı.’’ (Asghar Ali Engineer, agy, s.171)

 

Böylece Mekke, Taif ve Medine’de de  hiç çalışmayan, işçi ve kölelerin emek güçleriyle yaşayan zengin toprak sahipleri sınıfı oluştu. Eski İslam ahlakı temelinden değiştirildi. Yayılmacı fetihlerden, savaşlardan elde edilen varlık, köleler ve ganimet bu kentlere doluyor ve bazı ellerde toplanıyordu. Osman’ın değer ölçüleri nedeniyle büyük toprak sahipleri artmaya devam ediyordu. Aldığı kararlar, sorunları çözmekten çok ağırlaştırmıştı.

 

Asghar Ali Engineer, “Osman dönemi, belki İslam’da Feodalizmin (sözcüğün gevşek anlamıyla) başlangıcı sayılabilir” diyor. Yayılmacı fetihler gerçekten büyük sorunlar yaratmıştı. Birincisi, ganimetin beşte dördü, bu savaşlarla doğrudan ya da dolaylı olarak katılmış olan fatihler arasında dağıtılmasıydı. Kentlerde yaşayan bu kişiler, dört yılda bir kere sınır bölgelerine gidecek, orada altı ay kalacak ve yabancı kökenli köleler dahil ganimetlerini üzerlerine geçirtip döneceklerdi. İslam’da  elegeçirilmiş özel mülk ve her yeni fetihle artması süren varlık yoğunlaşması üzerinde denetim yoktur. Araplar, yeni İslam dünyasına kazandırdıklarına inandıkları büyük onur kadar, onlara zengin ganimet getiren yeni eyalet fetihlerinde birbirleriyle yarışma halindeydiler. İkincisi, İslam imparatorluğuna  daha fazla eyaletlerin katılması, nüfus düzenini değiştirdi ve köle sayısını artırdı. Söylemek gereksizdir ki, bunlar nüfusun   en memnun olmayan mutsuz bölümünü oluşturuyor ve bu yüzden herhangibir başkaldırı ve karşıkoyum hareketinde rol almaya daima hazırdı.

 

II.I.1.a Halife Osman’a Başkaldırı Hareketi, Farklı Çıkarlar ve Ali’nin Eşitlikçi Tavrı

 

Osman’ın 651 yılında yukarıda sözü edilen ölçülerini uygulamaya koyması ve aradan beş yıl geçmeden öldürülmesi dikkat çekicidir. Yaşamının son iki yılı esnasında herşey çok kötü gitti ve gerçekten  büyük bir başkaldırı başlamıştı. Bu ayaklanma hareketi ve Osman’ı öldürme olaylarında rol alan halkın en çoğu Mısır, Küfe ve Basra gibi fethedilmiş eyaletlerden idi. Yabancı fetihler, çeşitli eyaletleri İslam imparatorluğunun kontrolu altına getirmekle, uluslararası ticaret fırsatlarını artırdı. Doğrusu bu bölgede müslümanlar şimdi ticaret tekelini ele geçirmişler, bu fırsatları kullanıp kazançlarını şişirmişlerdi. Böylece halife üzerinde  büyük baskı uygulayan güçlü  bir olygarkhoslar sınıfı (oligarşi)  ortaya çıkmıştı. Osman’ın toprak değiştirme fermanı, bu değişimden büyük kazanç sağlayan güçlü oligarşinin baskısıyla gerçekleşmişti.  (A. Ali Engineer, agy, s.173)

 

‘‘İslam imparatorluğunun başkenti Medine, Osman’ın öldürülmesinden sonra isyancıların denetimine geçti. İsteksiz görünen Ali’yi,  yönetimin iplerini ellerine almaya zorladılar. Talha, Zübeyr gibi birçok güçlü oligarhlardan isyanın çıkmasına alet olanlar da, yansız kalanlar da Osman’ın kurtarılması için hiç birşey yapmamışlardı. Olasıdır ki bu, gelecek halife üzerinde baskı ve kontrol kurmak, ya da durum uygun olduğu takdirde halifeliği ele geçirme isteğinden geliyordu. Ancak onların bu tutkuları, isyancıların ağırlıklarını Ali’nin arkasına koymasıyla havada kalmıştı.’’ (A.Ali Engineer, agy, s.174)

 

Asghar Ali Engineer, 1994’te yayınladığı The Islamic State adlı yapıtında ise şöyle demektedir:

 

‘‘Osman’ın  öldürülmesinden sonra halife seçilen Ali, bu yeni sınıflar ve grupların yarattığı biçimlenmeyle başıboş bırakılmış güçleri kontrol altında tutamadı. Onun namusluluğu, ahlaki dürüstlüğü ve davasına bağlılığı tartışılmaz tutumuyla, bu güçleri buyruğuna alması olası değildi. Ali İslam öğretilerini, özellikle eşitlik ruhunu koruyarak, siyasetinde biçimlendirmek istedi. Ancak birey olarak insanın irade ve karakteri ne denli güçlü olursa olsun,  tarihsel güç dalgaları kendisine karşı olduğu zaman, tarihin seyrini değiştiremez.”

 

“Büyük toprak sahipleri güçlü iktidar gruplarının biçimlenmesi ve büyük varlık akımının, Arap toplumunun kabile temelli sınıflarını tamamıyla  yoketmesi çok yakındı. Oysa Ali sınıflara ayrılmamış halk arasında kolayca kabul görmüş ve erken İslam tarafından önerilen eşitlik yolunu ciddi bir biçimde izlemeye koyuldu.  Oysa predominant gerçek bu değildi. Bu şekilde yeni mülkiyet ilişkilerinin ortaya çıkması, Ali’nin izlemek istediği erken islami yol ile korunamazdı (Thus the emerging  property relations were not in keeping with the early islamic course Ali wanted to follow). Ali halife olduğunda bu güçler çok sağlamlaştırılmış ve Arap toplumunun eşitlik çatısı  hemen hemen parçalanmıştı. İslamın tanrısal demokrasisini (Theo-democracy) destekleyen koşullar artık işletilemezdi. Qamar-uddin Khan’ın (Al-Mawardi, al-Ahkam as-Sultaniyah) deyimiyle ‘İslam demokrasisi ruhu, dördüncü halife Ali’nin tabutuyla toprağa verildi.’’ (Asghar Ali Engineer, The İslamic State, Delhi-1994, s.58 vd.)

 

 


1  Kur’an  9, 34: Ey inananlar! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve Allah yolundan engellerler. Altın ve gümüşü yığıp da Allah yolunda harcamıyanlar yok mu, işte onlara elem verici bir azabı müjdele!

Kur’an 9, 35: Bu paralar cehennem ateşinde kızdırılıp, bunlarla alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün: ‘İşte kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını tadın’ denilecektir onlara