AlevilikKAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİIsmail KaygusuzI.V Ehlibeyt İslamlığının Zeydiler Aracılığıyla Türklere Geçişi Ve Türkler Arasında Bugünkü Anlamda İlk Alevi Kavramı Hazar denizinin güneyinde Tabaristan'da, batı kesimlerinde Daylam'da kurulan Zeyd-Alevi devletinin doğuda Curcan'da ve Dihistan'a doğru nüfuzu artmış, Oğuzlarla da ilişkiye geçmişlerdi. Emel Esin, ``zaten kullanılmakta olan terime göre, `Alevi' merkezine dönüşen Tabaristan'daki devlet'' (Au Tabaristan un Etat qui devint un centre `Alawi', selon le term deja en usage) dediği bu Alevi devletinin egemenlik alanı içinde çok sayıda Türk bulunduğunu İbn ul-Athir'den (Esir) kaynaklanarak belirtmiştir. (Turcica, XVII, s.9, dpnt.7) Yahya bin Zeyd'in 743'de ve Horasanlı Ebu Müslim'in 745-746'daki başkaldırılarında, çok sayıda Türk-Türkmen boyunun onların yanında yer aldığı bilinmektedir. Harun Reşid'in amansız takibine uğrayan Yahya bin Abdullah'ın (İmam Hasan'ın torunu) 790'da Horasan'dan Transoksian'a geçerek bir Türk hakanına sığındığı ve onun gizlice İslamlığı kabul ettiğini, daha önce söylemiştik. Karluk (Türkleri) Yabgu'sunun 780'lerde İslamlığı kabul ettiğini Yakubi adlı tarihçi bildirmektedir. Tabari ve Yakubi tarihlerinde, Yahya bin Abdullah'ın bu bölgeyi dolaşmasından onbeş yıl sonra yükselen, Şii karakterde bir başkaldırıdan sözedilir. Rafi bin Layth adındaki kişi, 743 yılında Zeyd oğlu Yahya'nın isyanını bastıran Horasan valisi Nasr bin Sayyar'ın torunuydu. 806'da Semerkand'da karargah kuran Rafi, Yakubi'ye göre, ``Sas (Taşkend), Fergana, Hocanda, Usrusana, Saganiyan, Buhara, Harizm, Huttal sakinlerine birer çağrı yaptı''. Saslı Türk beylerinin kuvvetlerinden, ``Harluhiyya (Karluk) Türklerinden'', Tokuzguzlardan (Dokuz Oğuzlardan) ve Tibet'ten kuvvetler, çağrıya uyarak Semerkand'a geldiler ve Raif'e katıldılar. Raif'in ayaklanması 809'da bastırıldı ve İslam olmayan Türk birlikleri Semerkand'dan çekildiler. (Emel Esin, Turcica, XVII, s.10-11, Not:12) I.V.1. Karahanlılar, Devletleşme Sürecinde Alevilikten Sünni İslama GeçtilerKarahanlılar Devleti, Siri Derya'dan (Seyhun) Tiyenşan dağlarına uzanan bozkırlarda yaşayan Türk kabileleri federasyonundan çıkmıştır. Karahanlıların çekirdeğini Karluk boyunun ve ona bağlı Yağma, Tukhsi ve Çıgıl gibi halkların oluşturduğu görülür. Bununla birlikte son zamanlarda bazı İslam kaynakları bu hanedanı İlig Hanlar'a ve çeşitli konfederasyonlara bağlıyor. (W.Madelung, The Cambridge History of Iran, Vol. V, s.5, 6). Bir Zeydi-Alevi hareketi olan Rafi başkaldırısında (807-809) yer almış Karluk Türkleri yöneticisinin 780'den sonra İslamı kabul etmiş olduğunu Yakubi'den öğreniyoruz. Sonra, İmam Hasan'ın torunlarından Yahya'nın onların arasında gizlendiğini ve Ehlibeyt İslamlığını yaydığını biliyoruz. Yine, Yahya'nın kuzenlerinden, Zeyd-Alevi devletinin kurucusu Hasan bin Zeyd'in torunu Zeyd bin Muhammed, 900 yılında Buhara'da yaşamaya zorlanmıştı. Onun orada inançlarını gizlice Türkler arasında yaymış olması olasıdır. Bunların ışığında, ``Karluk Türklerinin Sünni olduklarını'' söylemek olası değildir. Durum böyle olunca ve Karahanlıların çekirdeğini de Karluklar oluşturduğuna göre, ``Türkler 10.yüzyılın ortalarında topluca İslam dinine geçtiler'' görüşünde niye ısrar ediliyor? Gerçek o ki, onlar Ehlibeyt İslamlığından, Emevi-Abbasi İslamlığına (Sünniliğe) geçtiler. Sünni tarihçilerden Prof.Dr. Erdoğan Merçil, Karahanlıların 960'larda ``toplu halde İslama geçtikleri''geleneksel öyküsünü kabul etmekle birlikte, hanedanın İslamlaşmasını 944-5 tarihine götürmektedir. Profesör Merçil'in bu olayı Satuk Buğra Han'ın Kadir Han Oğulcak'la (Harun Buğra Han da denir, amcasıdır) taht mücadelesine bağlaması doğrudur. Ancak arkasından Merçil, ``Satuk Buğra amcasına karşı taht mücadelesini kazandıktan sonra İslamiyeti resmen kabul etmiştir. Bu olay Batı Karahanlıların din durumunu değiştirdi. Satuk Buğra Müslüman ismi olarak Abdülkerim'i almıştı'' diye zorlama bir açıklama getirmektedir. (Prof.Dr. Erdoğan Merçil, Müslüman Türk Devletleri Tarihi, Ankara-1991, s.19-20) Oysa aynı sayfada Merçil, Satuk Buğra Han'ın bu mücadelede - Karahanlıların amansız düşmanı olan ve başkent Taraz'ı ele geçirip devleti dağıtan - koyu Sünni Samanilerin yanında yer aldığını da yazmaktadır. Demek ki topluca Sünni İslama geçilmişti. Satuk Buğra, prensliği sırasında, Taraz'ı işgal etmiş olan Samanilerden Ebu Nasr adlı bir prensle ilişki kurup onlara yaklaşmaya başladı. Zeydi Alevileriyle sürekli mücadele içinde, onları ortadan kaldırmak için bütün güçleriyle çalışan ve Abbasi halifesinin sadık bağlaşığı Sünni Samanilere destek verdi. Mensup olduğu Türk boylarından çoğunun Zeyd Alevisi olmasına rağmen, Satuk Buğra, Horasan Samanilerinin başkenti Nişabur'u ve daha bir çok kentleri ele geçirmiş olan Dai El Hasan'ın kumandanı Alevi Layla bin Numan'a karşı Samanilerin yanında savaştı (921). Böylece, saltanat için, Karahanlı devletinin halklarının ve inançlarının düşmanı olan Samani Nasr bin Ahmed ile işbirliği ederek, Sünni İslam dünyasını arkasına almış, Samanilerin ve dolayısıyla Abbasilerin güvenini kazanmış oluyordu. Sünniliği benimseyen Satuk Buğra, iktidarı ele geçirdikten sonra Abdülkerim adını alarak Sünni İslamı kabul ettiğini resmen ilan etti. Hakkında yazılan, ya da yazdırdığı Tezkire-i Satuk Buğra Han adlı menakıbnamede, kendisine rüyasında peygamberin göründüğü ve ona, ``Müslümanlığı Ebu Nasr Saman'la görüşüp, ondan öğrenmesini söylediği'' yazılıdır. Sonra uzayıp kısalan kılıcıyla cihada başlamış ve ``Müslüman olmayı reddeden'' amcası Harun Buğra'yı öldürüp yerine geçmiş... (A.Yaşar Ocak, Kültür Tarihi Olarak Menakıbnameler, Ankara-1992, s.43-44) Bu menakıbname, Sünni Satuk Buğra'nın kendi halkına ve o halkın inancına ihanetinin bir çeşit kılıfı ve kendini temizi çıkarmasıdır. Heterodoks İslamlığı ``sapıklık, zındıklık'' sayan ve kafirlikle eşdeğer gören Samani-Abbasi Sünniliğine saltanat çıkarı uğruna geçmiş olan Satuk Buğra Han'ın, adı geçen menakıbnamede ``kerametler gösteren bir veli'' hüviyetinde gösterilmesi, önceden Alevi inanç ve geleneklerini yaşadığını, o kökten geldiğini, yani dönekliğini gösterir. Ayrıca Yusuf Has Hacib'in, Tavraç Buğra Han'a 1069'da yazıp sunduğu, devlet yönetimine ilişkin Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtında, ``Aleviler birle katılmak ayur (Alevilerin birlikte katılmasını öğretir)'' başlığı altındaki bölüm, Karahanlılar devletinde, bu olaydan yüz yıl sonra bile Alevilerin hatırı sayılır varlığının ve saygınlığının kanıtıdır. I.V.2. Arap Gezgini İbn Fadlan'ın AnlattıklarıBu dönemlerde, yeni dini - İslamlığı - önder durumundaki hakanın, kağanın ya da yabgunun kabul etmesi, onların kişisel çıkarlarıyla birlikte, siyasi iktidarı sağlama alma ihtiyacına, yani yönetici sınıfın çıkarlarına bağlıydı. (Bazen de, seyrek olmakla birlikte, Müslüman olmuş bir Türk boyu önderi, bu dini terkedip eski dinine dönebilirdi. ``İsteyerek'' Sünnilikten Şiiliğe, Şafiilikten Hanefiliğe topluca geçmeler, iktidarın sürekliliğini kazandıracak ekonomik ve siyasal koşullar gereği; yönetici ve savaşçı üst sınıfın, karın tokluğuna çalışarak kendi yaşam gereksinimlerini ve silahlarını sağlayan alt sınıflara, üretici halk tabakasına ağır baskıları dolayısıyla sık görülen olaylardandı. Değişik göçebe/yerleşik Türk boylarına konuk olup onları İslama çağıran Arap misyoner İbn Fadlan, üç yıl boyunca Aral gölünün ötelerine, Volga nehrinin kaynağına yakın yerlere kadar dolaşmış ve Türkler hakkında oldukça ilginç, özgün bilgi vermiştir. 921 yılında Layla bin Numan'ın öldürüldüğü çarpışmalardan az bir zaman sonra, halifenin adamı olduğu anlaşılmasın diye kervanın içinde kılık değiştirerek savaş alanlarını geçip Nişabur'a girmiş olan İbn Fadlan'ın, (921- 924) Hazar denizi kıyılarının doğusunu dolaşırken karşılaştığı ilginç bir olay vardır. Curcan bölgesinde (bu bölgenin Ehlibeyt soyundan gelenlerin sürgün yerlerinden olduğunu unutmayalım) karşılaştığı bir Türk (Oğuz) kabilesinin şeflerinden Genç İnal'ı İslam dinine girmeye razı eden İbn Fadlan aynı yere tekrar döndüğünde, onun İslamı terketmiş olduğuna tanık olur. Kabilesi ona ``eğer İslam dinine geçersen, bizim şefimiz olamazsın'' demiştir. (İbn Fadlan, agy, s.9, 10, 23-24) Burada, Geç İnal'ın yeni kabul ettiği dini terketmesi, İbn Fadlan'ın ifade ettiği gibi ``toplumun istememesi''nden değildi. İnal'ı kendilerine kağan seçen, o toplumun diğer şefleriydi. İnal'ın Müslümanlığı, bu şeflerin, aileleri, yakınları ve savaşçılarıyla oluşturdukları üst sınıfın çıkarlarına ters gelmişti. Öztörelerle yönettikleri, çalışmak ve üretmek için yaşayan ve kendilerini yaşatan toplumda, ``mutlak tek tanrı iktidarı'', kendi iktidarlarını zayıflatıp, yoketmeye adaydı. Sünni İslamın getirdiği bir dizi yasak, bozkır yaşamına ve sürekli hareket halindeki konar-göçer yaşam koşullarına aykırı, engelleyici olan ``beş vakit abdest-namaz, bir ay oruç, hac'' kuralları, alt sınıfları başka arayışlara yönlendirecek ve statüko bozulacaktı. Böylelikle beylerin, kağanların sınıfsal çıkarları altüst olacaktı. Ehlibeyt İslamlığı Alevilik ise kabile toplulukları, boylar arasında daha rahat kabul görmüş, yeni inancın kendi öztöre ve inançlarına yakınlığı, yaşam düzenlerine aykırı olmayışı onları Aleviliğe çekmiştir. Şeflerle alt sınıfların çıkar çelişkilerini dengede tutmuş ve onları birbirine yakınlaştırmıştır. Konfederasyonların barış içinde yaşamalarına yardımcı olmuştur. İbn Fadlan, İslam dinine geçmiş başka bir Türk topluluğundan sözederken şöyle diyor: ``Onların `allahtan başka tanrı yoktur, Muhammed onun elçisidir' dediğini duydum. Bu nedenle buralardan Müslümanların geçtiklerini anladım. Fakat bu söylediklerine (kelime-i tevhid) içtenlikle inanmıyorlardı. Eğer aralarından biri, bir adaletsizliğe kurban gitse ya da birinin başına kötü birşey gelse, kafasını göğe doğru kaldırıp `bir tengri' diye sesleniyor.'' (İbn Fadlan, agy, s.19) Görüldüğü gibi, İbn Fadlan, Türklerdeki göktanrı inancı dolayısıyla, onların ``hemen tek tanrılı din olan İslamlığa (Sünniliğe) geçtikleri''ni söylemiyor. Tam tersine, onların Sünni İslamı pek benimsemediklerini ve kelime-i tevhidi, iş olsun gibilerden kullandıklarını vurguluyor. Bugün bile köylerde, İbn Fadlan'ın sözünü ettiği kötü durumlara düşmüş biri, kafasını göğe kaldırıp ellerini açarak ``tanrım birsin, teksin tanrım'' demektedir. İbn Fadlan, Türkler arasında yılanlara, balıklara ve turna kuşlarına tapan topluluklar bulunduğunu anlatıyor. Anlattıklarının belki de en ilginci Volga ile Ural dağları arasında yaşayan Başkırtların komşularından, ``Türklerin en kötüleri'' diye nitelendirdiği topluluktaki yaygın inançtır. (İbn Fadlan, agy, s.31) Buradan da antik Grek ve Roma dönemleri Ege-Akdeniz dünyasında yaygın olan Priapos-Phallos kültü benzerinin eski Türkler arasında da yaşadığını öğrenmiş oluyoruz. I.V.3. Coğrafyacı Abu Dulaf'ın (941-942) Anlattıklarına Kulak VerelimHazar denizinin güneyinde ve doğusunda, İran'ın kuzeyinde, Ortaasya bozkır ve kentlerinde yaşayan çok sayıda Türk toplulukları Ortodoks ya da Heterodoks İslamlıkla karşılaştıklarında, çok çeşitli dinlere mensuptular. Budizm, Zerdüşt-Mazdek, Manikheizm, Nestorianizm-Hristiyanlık, Musevilik'ten tutunuz, Şamanizm, Çoktanrıcılık-Doğa güçlerine inanma, Fetişizme ve Animizm'e kadar geniş inanç yelpazesi altındaydılar. Bu yelpazenin tümüyle kalkması birkaç yüzyılı alan bir süreç içinde gerçekleşti. Yani, resmi Türk tarihlerinin yazdığı gibi ``Türkler 10.yüzyılda toplu halde İslam dinine'' girmediler. Heterodoks İslamlık, Emevi ve Abbasi Orthodoks İslam yönetiminin ezeli muhalifi Ali soyundan gelenler ve yandaşları tarafından - mutasavvıflar da buna dahil - taşınmış, yerleşik ve göçebe Türk toplulukları arasında Ehlibeyt-Ali inancı, yani Alevilik olarak geniş kabul görmüştür. Bu yeni inançla karşılaştıklarında, hakan, kağan, yabgular başkanlığındaki Türk toplulukları federasyonlar halinde, öz-törelerle yaşıyorlardı. Ortodoks İslam yayılmacılığında ise, bu toplulukların özyaşamlarıyla kesin olarak çelişen bu din, baskıcı ve ezici bir unsur olarak halklara dayatıldığından, Sünni İslam iki yüzyıl boyunca reddedilmiştir. Karahanlı (Hakani Türk) hanedanının 960'da Sünni İslama geçişi, federasyonlardan merkezi devlet oluşturma aşamasında, Abbasi Sünni İslam İmparatorluğunun desteğine erkini dayatma istemiyle, halk topluluklarını, konfederasyonun diğer üyelerini ezerek egemen güç olma istemiyle üstüste düşmekteydi. Böylece Sünni islam yönetici sınıfın, Karahanlı hanedanının dini oldu. 12. yüzyılın başlarında "İslamın kılıcı" unvanını alan, ``Büyük Selçuklular Devleti'' de aynı süreçlerden geçmişti. Emel Esin, birçok konuya değindiği geniş makalesinde, Ortaasya Türk topluluklarının resim sanatı üzerinde durmakta ve önemli örneklemeler vermektedir. Bizi burada ilgilendiren ilk ``Alevi Türkler'' betimlemesidir. Makalede, arkeolojik kazılarda ele geçirilen mezar heykelciklerinin ya da insan resimlerinin ve minyatürlerdeki figürlerin ortaya koyduğu tiplemeler, 10. yüzyıl Arap gezgini Abu Dulaf'ın bazı bölgelerde karşılaşıp, tasvir ettiği Alevi toplulukların giyim-kuşam ve görünümleriyle karşılaştırılmakta, diğer çağdaş Arap tarihçilerin verdikleri özgün bilgiler özetlenmektedir. Veriler, yalnız sözlük değil bugünkü anlamıyla ilk ``Alevi'' Türkler, kavram ve tanımlamalarıyla birlikte, bazı gerçekleri ilk kez su yüzüne çıkarmaktadır. Yahya bin Zeyd'den (ö.743) başlayarak Ebu Müslim yandaşları, Abbasilerin siyah rengine karşı ``beyaz bayrak'' altında toplanarak ayaklanmış ve ``Beyaz giyimliler'' ya da ``Müslimiyye'' adıyla heterodoks İslam (Alevi) toplulukları olarak oldukça güçlenmişlerdir. Makdısi'ye göre, onun adlandırmasıyla bütün Transoksian'ı kapsayan ``Hayatila ülkesinde'' çok sayıda ``Beyaz giyimliler'' vardı. Hayatila'da şu eyaletler bulunmaktaydı: Buhara, Usrusana, Nasaf, Kes, Sas (Taşkent), Fergana (Uzkend), İspicab (Sayram), Ilak. Bütün bu bölgelerde Müslüman Türk halkları yaşıyor ve Türk hanedanlar tarafından yönetiliyorlardı. (Emel Esin, Turcica XVII, s.11-12, dpnt.12, 13, 14) Afşin hanedanının Usrusana sarayındaki duvar resimleri, kesinlikle Manicheist betimlemeler değildir. Bunların dışında, Ahangaran ırmağı boyunca sıralanmış bulunan eski Oğuz kentlerinde gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan, açılan çadır biçimindeki kubbeli ve kemiklikler (Ossuarium) ihtiva eden anıtsal mezarlar önemlidir. Bu çeşit ölü gömme bölgesel modelinin, Ortaasya'nın güneybatısındaki bölgelerde yaşayan Türklere özgü olduğu bugün açık biçimde kabul edilmektedir. Bu mezarlarda bulunmuş olan bir mezar heykelciği (M.E.Masson, Axsengeran, Taşkent-1953, res.20-21), özellikle bölgenin sakalsız fakat bıyık taşıyan insan tipinin örneğidir. Bu tipin Uygur çağındaki Mani dini rahibi tipleriyle hiçbir benzerlik yoktur. (karş. Bahaeddin Ögel, İslamiyetten Önce Türk Kültür Tarihi, 3.baskı, Ankara-1988, lev.35, 36, 37) Emel Esin'in kendi sözleriyle; ``Bu tip 10.yüzyılda Halife Ali'yi aşırı sevip sayan (Alevi) Türklerin betimlerini çağrıştırmaktadır. `Alevi' Türkler tanımlamasını ilk kez, 10.yüzyıl gezgini Abu Dulaf'ın kullandığı bilinir.'' (Emel Esin, Turcica XVII, s.12) Abu Dulaf Misar bin Muhalhil, Samaniler devletinin (Samanoğulları) en güçlü hükümdarı Nasr bin Ahmed'in (914-943), saltanatının son yıllarında Çin'e elçilik göreviyle gönderdiği kişidir. Abu Dulaf'un bu seyahatının ayrıntılı raporu günümüze ulaşmıştır. Bu devlete altın çağını yaşatan Nasr bin Ahmed'in en büyük şansı Abu Abdullah el-Ceyhani gibi bir başvezire sahip bulunmasıydı. Ceyhani, yetkin bir yönetici olduğu kadar, tanınmış bir coğrafyacı ve bilgindi. 922'de seyahati sırasında İbn Fadlan'ı karşılayıp, çocuk yaştaki hükümdar Nasr bin Ahmed'in huzuruna çıkartan Ceyhani, (İbn Fadlan, agy, s.10-11) kuşkusuz, kendisi gibi bilgin ve coğrafyacı olan Abu Dulaf'ın gezilerini de hazırlamıştı. Abu Dulaf'ın yaptığı iki seyahatla ilgili yapıtı, iki coğrafya risalesi olarak tanınır. Ortaasya Türk kabileleri arasında, Çin ve Hindistan'da 941-943 yıllarında yaptığı gezileri anlatan birinci bölüm, Yakut'un (ö.1229) yapıtının bünyesi içindedir. (Mudjam al Buldan III, s.445-458) Abu Dulaf ikinci gezisini İran'ın kuzey ve batı bölgelerinde gerçekleştirmiştir. (The Cambridge History of İran Vol.IV, s.141- 143; V. Minorsky, Abu Dulaf Misar bin Muhalhil's Travels in Iran, Cairo-1955, s.14-15) 941-42 yılı içerisinde Çin'e doğru yola çıkmış olan Abu Dulaf, Tibet'e ulaşmadan önce, Bagraç'lar bölgesine gelmek için çeşitli Türk boylarının yaşadığı ülkelerden geçti. Keçe giyimli, sakalsız fakat bıçak vurulmamış pos bıyıklarıyla dikkati, çok iyi ata binen ve savaşçı olan bu Türkler (Bağraçlar), Yahya bin Zeyd'in bir oğlundan gelen bir Ali soylu tarafından yönetiliyorlardı. Abu Dulaf onların, içinde şehit Zeyd bin Zeynelabidin için yakılmış ağıtların da yer aldığı, tevil edilmiş, Sünni İslama aykırı bir Kuran sakladıklarını, Arabların asıl kıralı olarak Zeyd'i tanıdıklarını ve tanrısallığın Ali'de cisimlendiğine-vücut bulduğuna inandıklarını yazmaktadır. Yine onun anlattıklarına göre bu ``Alevi Türkler'', Ali'nin indiği ve tekrar geri döndüğü gökyüzüne doğru avuçlarını açıp, bağırarak dua etmekteydiler. (Yakut, Mudjam al Buldan: III, Beyrut-1376, s.441-442.; Z.V.Togan, İbn Fadlans Reisebericht, Leipzig-1939, XXIV.) Bu konuda Ebubekir Muhammed b. Cafer Narşakinin 943-948 yılları arasında yazdığı Buhara Tarihinde söyledikleri de büyük önem taşır. Abu Müslim ve özellikle Mukanna hareketleri ve Buhara yerel yönetiminin Abbasilere verdiği destek hakkında geniş bilgi veren Narşaki, kitabında Türklerden de sözeder. Kitap hakkında yazılmış bir makaleden şunları okuyoruz: Narshakinin kitabından insan, Şii ve heretik (rafizi, sapkın) inançlı başkaldırı hareketlerine katılmaya eğilim gösteren aşağı sınıflara karşı, önce Şamdaki daha sonra Bağdaddaki İslam yönetimlerini (Emevi ve Abbasi Halifeleri kastediliyor-İ.K.) bölge aristokrasisinin desteklediğni öğrenebiliyor. Ayrıca her fırsatta Türkler, bölgesel yönetimlere muhalif olan göçebe Türkler arasına her ikisinin de sızdığı belirtilen bu sapkın isyancıların destekleyicileri olarak zikredilmektedir. (Richard N.Frye, On The History of Bukhara by Narshaki", www.ukans.edu/) Abu Dulafta görüldüğü gibi, Ali, Türklerin Gök-Tengri'si ile birleştirilmiş bulunuyordu. Bugün bile inançlı Alevi yaşlılar arasında, gök gürültüsünün ``Ali'nin narası'' olduğunu söyleyenler vardır. Hatta, İrene Melikoff'un saptamalarına göre, her sabah duaya çıkıp güneşin doğuşunu izleyerek ``işte Ali doğuyor'' diye tanrısal coşkuyu yaşayan ve yaşatanlar bulunmaktadır. (İ.Melikoff, Uyur İdik Uyardılar, İstanbul-1993, s.124) Bazı araştırmacılar Karahanlıların hanedan sıfatı olan ``Buğra'' sözcüğünün ``Bağraç''tan çekilmiş olduğu, ve bunların önce Manicheist, hemen arkasından ``Şii inançlı Müslümanlar'' (Ehlibeyt İslamlığı, Zeydi Aleviliği denmek isteniyor - İ.K.) olabilecekleri sonucuna varıyorlar. Bunları söyleyen Togan, J.Marquart, M.F.Grenard gibi yazarlara karşı, Emel Esin'in de görüşlerini paylaştığı bazıları ise, burada uzun açıklamaya gerekli görmediğimiz, Karahanlılar'ın Sünni olduğu gibi, hiç de tutarlı olmayan bazı ``kanıtlarla'' karşı çıkmaktadırlar. Biz Karahanlılara ilişkin görüşlerimizi; başta konfederasyon halindeyken çoğunluk Zeydi-Alevilerinden oluştuğu halde, merkezi devlet aşamasında yönetici hanedanın resmen Sünni İslama geçtiğini, ama hatırı sayılır nüfusun hâlâ Alevi olduğunu, yukarıda ayrıntılı olarak anlattık. Burada sadece Minorsky'nin Abu Dulaf Misar bin Muhalhil's Travels in Iran adlı yapıtta kullandığı ``Bağraç, Kaşgarlı Yağmalar, Hakanı Türkleri olmalıdır'' sözüne dikkat çekelim. Bağraç'larla Yağma Türkleri aynı ise, Karahanlılar Devleti'nin kuruluşuna en büyük katkısı olan bir federasyonun hiçbir zaman Sünni olmadığının bir kanıtını daha görmüş bulunuyoruz. Bu, ``Buğra'' sözcüğünün, ``Bağraç''tan çekilmiş olduğunu da kanıtlamış oluyor. Demek ki Hakaniler, yani Karahanlı hanedanı, Satuk Buğra Han ile birlikte toptan Sünni İslama geçmişti. Zaten 840'larda Karahanlı konfederasyonunun kuruluşuna katkısı olan Karluk Yabgusu da Alevi inançlıdır. Abu Dulaf'ın Bağraç Alevi Türklerinin başında bulunduğunu söylediği, Yahya bin Zeyd'in soyundan gelen Ali evladının adını bilmiyoruz. 17.yüzyılda yazılmış Veli Baba Menakıbnamesi'nde, Yahya bin Zeyd'in soyunun yürümediği ileri sürülmektedir. (Kaynak, 1994, sayı 4, s.69) Abu Dulaf'ın sözünü ettiği tarih, Yahya'nın öldürülmesinin 2 yüzyıl sonrasını göstermektedir. Demek ki Yahya'nın soyu yürümüştür. Abu Dulaf'ın sözünü ettiği Bağraç kralı, Yahya'nın olasıyla 5. kuşaktan torunuydu. I.V.4. Alevi Kavramının 19.Yüzyıldan İtibaren Kullanılmaya Başlandığı İddiası da Nedir?Açıklamalarımızda görüldüğü üzere, hep gizlenmiş ya da kasten ``atlanmış'' tarihsel olaylar, siyasal ilişkiler ve arkeoloji biliminin, sanatın ışığında ortaya çıkarılmış tiplemeler, heterodoks İslamlık ya da Ehlibeyt İslamlığı (yani, Emevi ve Abbasi hanedanlarının iktidarlarını koruma kılıfı olarak geliştirdikleri Sünni İslamlık değil) olarak Aleviliğin, Türkler arasında çok daha önce yayıldığını göstermektedir. Ancak, günümüzdeki anlamıyla ilk ``Alevi'' tanımlamasını, 941-42'de Türkler arasında yaptığı gezilerden sonra Abu Dulaf'ın kullandığı anlaşılıyor. Arapçada ``Alawi'' biçiminde okunması hiçbir farklılık getirmiyor. Son olarak, İrene Melikoff hocanın, ``Alevi'' deyimi üzerindeki görüşlerine değinmek istiyoruz. ``Kızılbaş Problemi'' başlığıyla yazdığı makalesinde, Melikoff, şöyle yazıyor: ``Günümüzde en çok kullanılan Alevi deyimini, yalnız incelediğimiz olgu açısından değil, hiç bir tarihsel gerçeğe uymadığı için, kesinlikle bu makaleye ad koymak istemedik. Tarihsel görüş açısından Alevi, `soyu Ali'den gelen' demektir ve İran'da da kullanıldığı zaman bu anlaşılır. Örf dışı ve aykırı bir İslam mezhebi olarak Türkiye'de ortaya çıkışı ise ancak 19.yüzyıla doğrudur.'' (İ. Melikoff, ``Le Probleme Kızılbaş'', Turcica VI-1975, s.49; Uyur İdik Uyardılar, İstanbul-1993, s.53) Melikoff, her fırsatta da, ``Alevi sözcüğünün tarihsel açıdan yanlış bir deyim olduğunu'' vurguluyor. Biz buna kesinlikle katılmıyoruz. Bir koca saygıdeğer yaşam verip, yaptığı çok sayıda araştırmalar ve verdiği konferanslarda kullanmak durumunda kaldığı ``Alevi'' deyiminin yerine bir başkasını, üretip ya da keşfedip koyamamışsa sayın hocamız, bu o sözün gerçekten tarihe malolmuşluğundandır. Alevi sözcüğünün orijinal anlamı ``Ali soyundan gelen'' olmakla birlikte, 940'lı yıllardan, yani Abu Dulaf'tan beri sözcüğün kavramlaşıp kazandığı bugünkü anlam ve içeriğe, ``tarihsel yanlışlık'' damgası vurulamaz. Yoksa, Yusuf Has Hacib'in kaleme alıp, Karahanlı hükümdarı Tavgaç Buğra Han'a 1069'da sunduğu Kutadgubilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtta yer alan``Aleviler birle katılmaku ayur (Alevilerin de birlikte katılmasını öğretir)'' bölümünün sonradan eklenmiş olduğu mu düşünülüyor? Dilbilim bakımından da, bir dilden başka dile geçmiş bazı sözcüklerin, geçtiği dilin yapısallığına uyum sağlayacağı gibi, anlam değişikliğine de uğrayabileceği, bilinmeyen birşey değil. O zaman, Alevi sözcüğünün, Türkiye'de ancak 19.yüzyıla doğru heterodoks anlamda ortaya çıktığı, ne demek oluyor? Anadolu halkının dilinde yüzyıllardan beri SÜNNİ sözcüğünün kavram ve içerik olarak karşıtı ALEVİ deyimidir, hiçbir zaman Şİİ olmamıştır. Suçlayıcı, aşağılayıcı terim olarak kullanılmış KIZILBAŞ'ın karşıtı da YEZİT'tir. Doğrudur, ``bu zümrenin mahkum edildiği Osmanlı belgelerinde sadece `Kızılbaş, Rafızi (sapık, sapmış) ve Mülhid (dinsiz, dini terketmiş)' deyimleri kullanılmaktadır. Bir kez bile olsun, Alevi deyimine rastlanmaz''. (İ.Melikoff, Turcica VI, s.51; Uyur İken Uyardılar, s.55) Ama bu bir Osmanlı hilesidir. Peygamberin kızı Fatıma'dan yürüyen ``Ali soyundan gelen ve Ali yandaşı'' anlamlarını taşıyan ``Alevi'' kutsal sözcüğünü (Nomina Sacra) kullanarak, Orthodoks İslamlığını, Sünni tebasını öfkelendirmeyi Osmanlı hiç ister mi? Kötülenen, suçlanan ve küfredilen asi bir zümre hakkında hangi devlet siyaseti, saygı duyulan ve onurlandırıcı bir deyim kullanır? Hem sonra, Şah İsmail'in divanında onurla ve bir erişilmezlik makamı yerine kullandığı ``Kızılbaş'' kavramıyla, Osmanlı siyasetininki birbiriyle kesinlikle kıyaslanamaz. Şah İsmail Kızılbaşı şöyle tanımlıyordu: Yüregi dağ olmayınca bağrı kanlı lal'ı tek Hiç kimin hakkı yohtur Kızılbaş olmaya, (ANLAMI: Yüreği dağ, bağrı kızıl yakut gibi kan olmadan, Kızılbaş olmak hiç kimsenin haddi değildir) Akla mantığa sığmayan karalama ve suçlamalarla Kızılbaşlığı suç- cürüm sayan Osmanlı fermanlarında kullanılmayan Alevi deyimini, Alevi-Bektaşi ozanları şiirlerinde göğsünü gere gere kullanmışlardır. Ne demek ``19.yüzyıla doğru `Alevi' denmeye başlanmıştır?'' 17.yüzyılın ortalarında kaleme alınmış Veli Baba Menakıbnamesi'nde Arapça ``Aleviyyün (Aleviler)'' denilmiyor mu? O bir yana, işte 16.yüzyıldan Pir Sultan Abdal: Ezelden divane etti aşk beni Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin Niçin dahledersin tarık düşmanı Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
İmam-i Ali'dir aynı bekadır Pir elinden zehir içsem şifadır Yardımcımız Muhammed Mustafa'dır Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin ( ) İmam Rıza'nın ben envarıyım Şah-ı Kerbela'da doğan Ali'yim Münkirin yezidin Azrail'iyim Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin (...) Pir Sultan'ım çağrır Hint'te Yemen'de Dolaştırsam seni Sahib zamanda İradet getirdim ikrar imanda Hüseyni'yim Alevi'yim ne dersin
|