Alevilik

KAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ

Ismail Kaygusuz

 

I.IV.5. 7.İmam Musa Kazım'dan 8. İmam Ali Rıza'ya Düşünsel ve İnançsal Gelişmeler 

Fransız araştırmacı Henri Laoust, kitabının 80, 81 ve 82.  sayfalarında, İmam Musa Kazım ve ona bağlanan inanç-düşünce akımları  hakkında, Kitab al Milal, Makatil al Talibiyn, Firaq al Şia,   Makalat gibi eski eserleri kaynak olarak kullanıp,  bazı çağdaş yazarlardan da yararlanarak, şu özgün bilgileri  vermektedir:    

``745 yılında Muhammed Peygamberin annesi Amine'nin mezarının  bulunduğu Al Abwa'da doğan Musa Kazım 799'da ölmüştür. İlk kez Halife El Mehdi 755-775) tarafından Bağdad'a getirtilip tutuklanan  Musa Kazım, yine Medine'ye gönderildi. Daha sonra Harun Reşit (786-809) onu geri getirtip Bağdad'da hapsetti. Tutukluluk dönemi içinde ölmüştür. (Şehristani, Kitab al Milal, s.285'de, vezir Barmekid Yahya bin Halid'in hapisteki hücresinde İmam'a bir  tabak zehirli taze meyve ikram edip öldürdüğünü anlatmaktadır. -  İ.K.)  

``İmamlık geleneği, Musa Kazım'ın zamanın en inançlı, en  bilgin ve müstesna bir ermiş kişisi olduğunu bize temin etmektedir.  Musa Kazım, gerek bilim ve gerek inanç derinliğiyle çok saygıdeğer  bir kişi olarak Sünniliğin önünde bulunmaktaydı. Bir Hanbeli olan Ebu  Hatim el Razi onu, `doğru sıfatına layık bir aziz insan ve büyük bir  güvenle rehber edinilebilecek biri' olarak değerlendirir. İki tanınmış  Sünni hadis toplayıcı El Tirmizi ve İbn Majah onun yardımıyla hadisler  derlemişlerdir. Fakat bu yaklaşım dahi, Sünni çevrede Musa Kazım'ın  yaşamını aynı nedenden sıkıntıya soktu. Hadis bilgisinde babası İmam  Cafer Sadık, dedesi Muhammed Bakır ve büyük dedesi Zeynelabidin kadar  yetkin değildi...  

``Onun ölümü Şiilik tarihinde önemli bir işaret olmuştur.  Ölümüyle birçok farklı inanç grupları çıktı: Örneğin Musa Kazım'ın  öldüğü gerçeğini kabul etmeyi reddeden, yahut bu ölüme kuşkuyla bakan   Vakıfiyye. Musa Kazım'ı, oğlu Ali Rıza'yı halef  bilip destekleyen ve 8.İmam olarak kabul eden   Katıyye, onu İsa peygamber gibi gören, ölmediğine ve beklenen Mehdi olduğuna inanan  Musaviyye ve   Mufaddaliyye.  

``Vakıfiyye yandaşları kendi tarafında, eğilim  çeşitlemelerinden güçlü bir birleşim oluşturdu. Bazan `Mamtura' (yağmurdan ıslanmış köpekler) biçiminde argo bir isimle tanıtılan  Musaviyye yandaşları için Musa Kazım beklenen Mehdi olmasına rağmen, diğer bazıları için Musa ölmüştürAma çok yakında yeniden yaşama dönecektir. Zaten o, göze görünmez halde yaşamakta, ancak kendi yolunu  süren müritlerinden bazılarıyla karşılaşmakta, yahut onları kabul  etmektedir... Ali Rıza'ya hasım olan  Beşeriyye daha  da ileriye gitti: Daima hayatta, fakat gizlenmiş olan Musa Kazım,  yokluğu süresince Muhammed bin Beşir'i halife tayin etmiştir. O, Musa  Kazım'ın bilgi ve öğretisini yayacak, eğitimini uygulayacak ve onun inanç topluluğunun korunup gözetilmesine özen göstererek halifeliğini  yapacaktı.  

``Yeni isimler altında din bilginlerince kurulmuş pek çok  mezheple bağı olan Katıyye'ye ilişkin herhangi bir eser günümüze  kalmamıştır. Ancak Şiiliğin hazırlanmasında çok şey yaptığına  hükmedilebilir. Mutezileciliği alnından vuran İnsanbiçimci Tanrısalöz'ü (theodicee anthropomorphiste) savunan   Hişamiyye Hakamiyye'nin kurucusu Hişam bin el  Hakam'ın (ö.814) Şii öğretisinde İmamet (imamlık, imamaloji)  teorisine, bu inancın tutmakta olduğu merkezi yeri ilk veren kişi  olduğu gözüküyor. Yunusiyye'nin kurucusu  Abdurrahman el Kummi de (ö.824) Tanrısalöz (düşüncesini), aşırı  insanbiçimciliğin (antropomorphisme) içine düşürmekle suçlanır.   Hişamiyye Jawalıkiyye, kendi alanlarında Hişam bin  Salim el Jawalıki'nin (ö.845) eğitimini izlediği sıralarda,   Şeytaniyye, Şaytan el Tak'ın yardımıyla, Hakamıyye  ve Jawalakıyye'ye borçlu olan bir doktrin oluşturdu.''  

Bu arada Şehristani'den kaynaklanarak, ``Musa Kazım'ı İmam  tanımayan''' ve ilk İsmailiyye Vakıfiyye'nin ve dolayısıyla ilk   İsmaililerin ortaya çıkışı üzerinde birkaç söz  etmek gerekecek.    

Bunlar, İmam Cafer'den sonra, Cafer'in düzenlediği, diğer bütün  çocukları tarafından onaylanan bir vasiyetname gereğince İsmail'in  imam olduğunu ileri sürmekteydiler. Ancak İsmail'in ölümü üzerinde  farklı düşünceler ortaya çıktı.   

Bazıları onun asla ölmediğine inanmışlardı. Onlara göre İmam Cafer, Abbasi halifelerinden çekindiğinden onun için sadece bir ölüm  yaygarası koparmıştı ve bu sözde ölümün arkasından, Halife Mansur'un  Medine valisi tarafından yalancı ölümün teyit edildiği bir toplantı  yapmıştı.    

Diğerleri için ise İsmail gerçekten ölmüştür ve İmamlık artık Cafer'in  vasiyetinden yararlanan İsmail'den gelen neslin hakkıdır. Böylece  onlar, İsmail'den sonra yasal imam olarak oğlu Muhammed'i kabul  ettiler ve  Mübarekiyye adıyla anılmaya başladılar.  (Muhammed bin İsmail'in, sürgün edildiği Merv'de bir süre kaldığı  sonra Demevand'dan Suriye'ye geri döndüğü bilinmektedir - İ.K.) Aralarından bir kısmı, ölümünden sonra tekrar  geri geleceğine inanarak Muhammed'le kaldılar. (Bkz. Shahrastani, Kıtab al Milal, s.284) Şehristani, açıklamalarını şöyle bitiriyor:    

``Yine bir kısmı için İmamet, `gizlenmiş imamlar'la ve  onlardan sonra da `yetkin ve yengin' imamlarla sürmektedir. Bunlar  işte  Batıni adını taşıyanlardır... Üzerinde şimdi  konuştuğumuz mezhep, ilke olarak ya Cafer oğlu İsmail ya da İsmail  oğlu Muhammed'de İmamlar çizgisini durdurmuştur. Bunlar   İsmailiyye adı altında tanınmış olanlar ve   Talimiyye denilen Fatımiler'dir.''    

Özellikle Dördüncü İmam Zeynelabidin'den sonra İmamet, aile kararıyla  vasi tayin biçiminde varlığını sürdürmüş görünüyorsa da,  taraftarlarını artırarak imamlığını ilan eden oğulların bulunduğu  ortadadır.  Bunların bir kısmı siyasi partiler biçiminde varlık  kazanıp, güç oluşturarak doğrudan iktidara yönelik bir hareketlilik  içindedir. İmam Zeyd ile başlıyan siyasal başkaldırı geleneği bunun en  önemli örneğidir. İsmaililer de daha sonraları bu Zeydiler örneğini  izleyeceklerdir. İncelememizin ana konusu olan bu gelenek, görüldüğü  gibi Zeyd soyundan İmamlarla aralıksız sürmektedir.                 

Öbür yandan, yine imamların öncülük ettiği Bakıriyye-Caferiyye,  Musaviyye ve bunların türevleri biçiminde gelişen, doktriner temelde  (inançsal-düşünsel, felsefi) grup yahut partiler görmekteyiz. Yukarıda  bunlardan örnekler vermiştik.    

Daha çok düşünsel ve inanç alanında Emevi-Abbasi saray İslamlığına  aykırı, heterodoks anlamda ortaya çıkan ve çok sayıda yandaş kazanan  bu akımların liderleri, doğrudan başkaldıran durumunda olmamışlarsa  bile,  ihtilalcı İmamların yanında yer almaktan  çekinmemişlerdir. Hepsi de inanç ve düşünce biçimleri üreten İmam- Filozof'lardır. Bu liderlerden Ehlibeyt soylu olmayanlar, yerine  geçtiği İmamın kendisinde tezahür ettiği inancıyla ortaya  çıkmışlardır, ya da onlarla ``gayb aleminde'' temas halindedirler!  Hişam bin el Hakem, Yunus bin Abd ar-Rahman al-Kummi, Hişam bin Salim  al-Jawaliqi vb. bunlardandır.    

Halife Memun döneminde, Bizans'la sıkı ilişkiler ve İran'dan,  Bizans'tan gelen Yunanca, Persçe ve Arapça bilen El Kindi'nin   yönetimindeki düşünür ve yazarların çeviri çalışmaları, Abbasi  sarayına aydınlanma getirmişti. Eski Yunan ve Roma-Bizans filozof ve  bilimcilerinin yapıtları Arap diline aktarılıyordu. Yunan felsefesi ve  özellikle ``El Şeyhi el Yunani'' adını taktıkları Plotinos'un (Yeni  Eflatunculuğun kurucusu) düşünceleri, saray ve yönetim çevresindeki  İslam alimleri, fıkıhçı ve mutasavvıfları statükoyu korum yönünde  etkilerken, muhalif halk önderi  İmam-Filozof'lar da  bu etkilenmede  karşıt yönden devreye girmişlerdi.     

Büyük çoğunlukla Altıncı İmam Cafer Sadık ve oğlu Musa Kazım'dan  sonra ortaya çıkan ve Arap yazarlarının ``aşırı Şii mezhepleri''  dediği, Sünni İslama aykırı inançlar yaratan, belirleyen   İmam-Filozoflar ve onların görüşlerini geliştiren  yandaşları,  Alevilik inanç ve felsefesine  temel kaynaklık etmişlerdir.   Örneğin Hişam bin el Hakem, bu konuda çok kitaplar yazmış olan Yunus  bin Abd ar-Rahman, Mugira bin Said al İjli gibi antropomorphistler,  ``tanrısal cevherin insanda olduğunu'' ve ``tanrının insana  benzediğini'' söylemiş ve giderek ``Tanrı-İnsan Birlikteliği''  düşüncesine ulaşmışlardır.  

Şehristani, Mugira için şunları söyler:    

``Mugira azimli bir anthropomorphist (insan biçimci) idi: Yüce  tanrı ona göre, organları alfabenin harflerine benzeyen vücuda ve     gözle görülür bir biçime sahipti. Bu tanrısal biçim, kafası üzerinde  ışıktan bir taç taşıyan ve kalbi hikmet kaynağı nurdan bir insanınkine  eşdeğerdi. El Mugira dünyanın yaratılışını çözmeye kadar düşüncesini  ilerletti...'' (Shahrastani,  agy, s.295)    

Görüldüğü gibi, tanrının biçimi, kökeni ve dünyayı yaratışı üzerine  düşünülmeye ve sorular sorulmaya başlanmıştı.   Antik inançlar dünyasından gelen ``İnsanbiçimli Tanrı''ya tapma, ya da   insanı tanrılaştırma (antropomorfizm) düşüncesi  Hristiyanlık dinini etkileyip, İsa peygambere ``Tanrının oğlu'',  Meryem'e de ``Tanrı anası'' (Theotokos) olarak inanılmasını  sağlamıştır.   İslam antropomorfistleri de o dönemler ``Ali'yi tanrılaştırmayı'',  ``Ali'ye tapınmayı'' getirmişler. Buna  Mugiriyye,   Sabaiyye, Mansuriyye, Nusayriyye ve   İshakkiyye vb. gibi inanç akımları örnek olarak  gösterilmektedir. Ayrıca yine, Sünni bir dinbilimci olan Şahristani,   Mansuriyye ve  Nusayriyye'nin İsa  ile Ali'yi tanrısal eşleştirdiğini yazmaktadır. (Bkz. Shahrastani, agy, s.292, 294, 295, 308)   Çok daha sonraları, 920'lerde, bu antropomorfist (insanbiçimci) görüş Hallacı Mansur'da  Enelhakk'a, ``Ben Tanrıyım''a ulaşacaktır.

I.IV.6. Halife Memun'un İkiyüzlü Siyaseti 

Yeni bir Zeydi isyanına geçmeden önce Harun Reşid'in oğulları  Muhammed el Emin ve Abd Allah el-Memun (813-833) arasındaki saltanat  mücadelesiyle, Memun'un iki yüzlü siyasetinden kısaca sözedelim.   

İki kardeşin 809'dan 813'e kadar süren mücadelesini, iki insan  arasındaki rekabetin ötesinde, iki ırk ve aynı dinin iki uyuşmaz  biçimi (Şiilik-Sünnilik) arasındaki bir mücadele olarak görme eğilimi  vardır. (F.Gabriel,  EI 2 s.449-450)    

Bir yanda, Emin tarafında Araplığı ve Sünniliği temsil eden vezir El  Fadl bin Rabi olup, diğer yanda Memun ve onun İranlı Şii olduğu  bildirilen başveziri El Fadl bin Sahl gösterilmektedir. Ancak bu iki  kardeşin saltanat rekabetini, Sünni Araplarla Şii İranlılar arasındaki  mücadeleymiş gibi gösteren ve hiç gerçeğe uymayan şema, gerçek olaylar  tarafından yalanlanmaktadır. (H. Laoust,  agy, s.82- 83)  Memun'un, Ehlibeyt soyuna, İmamlara karşı ne denli zalim olduğu,  Şiilere kesinlikle hoşgörüsünün olmadığı biliniyor. Kûfe, Basra ve  Mekke'deki Zeydi ayaklanması kanlı biçimde bastırıldıktan sonra,  Ehlibeyt soyuna mensup bireyler saklanacak ve göçecek yer  aramışlardır. Örneğin İmam Cafer'in torunu Muhammed el Dibac, 815  yılında Hazar denizinin güneydoğu kıyısındaki Curcan'a yaşamboyu  sürgün edilmişti. 

Memun'un Ehlibeyt soyunun taraftarı Şiilere kesinlikle hoşgörüsü  olmadı. Ama, peşpeşe patlayan Zeydi isyanları, aşırı Şiiliği inanç ve  felsefi yönden besleyen akımların önder ve taraftarlarının gittikçe  artması, son olarak 816'da Azerbaycan'da yükselen Alevi-Mazdek  kapsamlı büyük Babek ayaklanması, Memun'u fena korkutmuştu. Diğer  yanda, H. Laoust'un belirttiği gibi ``yönetim katlarında ve saray  sosyetesinde İranlı Şii elemanların sayısının son derecede artmış  olması'', onu Sekizinci İmam Ali el-Rıza'yı ``halef'' tayin etmeye  mecbur etmişti.        

Memun'un Merv'de uzun süre kalıp orayı ikinci bir başkent gibi  kullanması, kardeşi Emin'e karşı mücadelesinde Horasan ordularından  yararlanırken İranlılardan ve Şiilerden yana bir sahte görünüşe  bürünmesine yaramıştı. Oysa onun amacı, İranlı büyük toprak  sahiplerini, soyluları yanına ve sarayına alıp, onlarla birlikte,  Horasan ve çevre bölgelerde Ehlibeyt İslamlığının siyasal belirlenmesi  olan Şiiliğin gelişmesini  önlemekti.  

Halife Memun, 24 Mart 817'de, uzun süredir bulunduğu Merv'de tantanalı  bir törenle, ırsi varis olarak Sekizinci İmam Ali Rıza'yı ``halef''  tayin etti. Abbasilerin rengi siyahı atıp, Ali soyluların yeşiline  büründü. (D.Sourdel,  Le politique religieuse du calife  abbaside al-Mamun (Abbasi Halifesi Memun'un Dinsel Siyaseti),  REI, (1962), 27-48, El Kalkaşandi'den (Subh el-a'sha, IX, 362-366)    

Zamanımıza ulaşmış bilgilere göre, zaten bu tayin, Şiiliğe katılmak  anlamına gelmiyordu. İmam Rıza, kişisel konumu gözönünde tutularak  (yani halifeliğe layık, Abbas ya da Ali soyundan başka biri olmadığı  için) ``seçilip'' tayin edilmişti. Görünüşte iktidar, halef sorununa  ilişkin hiçbir açıklama yapılmaksızın, bir İmam'a emanet edilmek  isteniyordu.    

Memun, bir yandan Ali soylularla Abbas soylular arasında sağlam bir  uzlaşma sağlamak amacını güdüyordu. (Henri Laoust,  Les  Schisme dan L'İslam, s.98) Ama aslında kurnaz Halife, yaşlı ve  halim selim bir bilgin olan İmam Rıza'nın kişiliğinde Şiilere   kendini kabul ettirmeye ve iktidarını isyanlarla  sürekli tehdit eden Ehlibeyt soyundan önderleri itaat altına almaya,  imamların imparatorluğun Müslüman halkları arasındaki manevi gücünü   kendi doğrultusunda politik güce çevirmeye  çalışıyordu. Şu doğruydu:    

``Memun  kişisel değer üzerinden İmamlık  kurarak, Abbasiler ve Ali soylular arasında politik uzlaşmayı  denemişti..'' (D. et J.Sourdel,  La Civilisation de  L'İslam Classique, Paris-1976, s.170)    

Ya da, İmamı kullanarak  kendi soyundan imamlık  kurmak düşüncesindeydi. Nitekim, henüz çocuk olan kızı Umm el Fadl'ı,  İmam Rıza'nın oğlu Dokuzuncu İmam Muhammed Taki ile evlendirmişti.     

Ancak, Halife Memun'un bu iki yüzlü siyaseti, Irak'ta Abbasi hanedanı  mensupları tarafından ``Şiilere iktidar kapısı açan bir karar'' olarak  kabul edildi ve çok şiddetli tepki aldı. Mehdi oğlu İbrahim, kardeşi  Musa'yla birlikte, ``Sünnilik elden gidiyor'' diye Memun'a karşı  yükselen muhalefetin başına geçti, Bağdad'ı aldı. Hatta, ``El  Mubarek'' sıfatıyla halifeliğini ilan etti.    

Memun'un komutanları bu karışıklığı kısa sürede bastırdılar. Kendi  mensup olduğu Abbas soylulardan gelen bu tehlikeli direnişten ürken  Memun, İmam Rıza'yı (5 Ekim 818'de) zehirleterek ortadan kaldırdı,  siyah renge geri döndü. Peygamberin yasal halifesinin kendisi olduğunu  yeniden ilan etmek gereğini duydu.    

İmam Rıza'nın öldürülmesinden sonra, Ali soylular için koğuşturma ve  sürgün dönemi yeniden başladı. İmam Rıza'nın bütün akrabaları   Daylam (Deylem) bölgesine sürüldüler. Orada Hicaz,  Irak ve Suriye'den gelmiş ve gelmekte olan Ali soylular ve  taraftarları (Aleviler) ile birleştiler. (Sadıki,  Les  Mouvements Religieuse Iraniens in II et III.me Siecles en Iran,  s.62)   

İmam Hasan'ın torunlarından Yahya bin Abdullah, 790'larda Hazar denizinin güneyinde Daylam'da ve İmam Cafer Sadık'ın torunu Muhammed  el-Dibac da, 815 yılında ailecek sürgün gönderildikleri Hazar'ın  güneydoğusundaki Curcan'da yaşamaktaydı. Bu bölgelerde, yarım yüzyılı  aşkın zamandan beri bölgeye göçen Ali soyluların yapmış oldukları Ehlibeyt İslamlığı propagandası ve Abbasi  yönetimine karşı tavırlarıyla geniş taraftar bulmuşlardı. Özellikle  Zeyd soyundan gelen İmamları benimseyen Aliciler, Ali ve Ehlibeytseverler giderek çoğunluk oluşturmaktaydılar. 

I.IV.7. Bir Alevi-Zeydi Devleti Kurulması İçin Ortam Hazırdı 

Bölgede bir Alevi devletinin kuruluşuna geçmeden önce, Irak'ta  yeniden gelişip yükselen bazı Zeydi hareketlerini Şehristani'den  izleyelim:    

``Muhammed bin Abdullah'ın (762'de Medine'de Halife Mansur'a  başkaldıran ve İmam Hasan'ın torunlarından Muhammed-  İ.K.) taraftarları, ölümünden sonra aynı dizi  içinde olmalarına rağmen, ayrılıklar ortaya çıktı. Bazıları Muhammed  bin Abdullah'ın gerçekte öldürülmediğine, hâlâ yaşamakta olduğuna,  yeryüzünü adaletle doldurmak için yeni birini destekleyeceğine  inanıyordu. Kendi aralarında ölümünü kabul eden diğer bazıları ise,  ona halef olarak Muhammed bin El Kasım bin Umar bin Ali bin el Hüseyin  bin Ali'yi (İmam Zeynelabidin'in oğlu ve Zeyd'in kardeşi Ömer'in  torunu Muhammed- İ.K.) kabul etmişlerdi. Muhammed,  Talikan savaşının, Mutasım (833-842) zamanında esir edilip  hapsedildiği Halife'nin sarayında ölen, baş kahramanıydı.''  (Shahrastani,  Kitab al Milal, s.273)  

Sözü edilen partinin bir bölüğü de, Kûfe'de ayaklanma çıkarmış  olan Yahya bin Ömer'i İmam tanıyordu. Bu Yahya, Zeyd oğlu Hüseyin  (Züd-dema) oğlu Yahya (El Ardeşir) oğlu Ömer'in oğlu Yahya idi.  Kentte yaptığı çağrı üzerine çevresine çok sayıda partizan  toplayarak isyan eden bu Zeydi önderi de, halife Mustain (862- 866) döneminde yakalanıp öldürüldü, kafası Muhammed bin Abdullah  bin Tahir'e (Irak genel askeri valisi) gönderildi.  

I.IV.8. Abbasi Halifeleri Türk Komutanların Eline Düşmüşlerdi 

Halife Mutasım'dan sonra, oğlu ve halefi El Vatik Billah (842-847) Türk generallerinin gücünü Bağdad'da alabildiğine sağlamlaştırdı.  Öyle ki, halife, Türk soylu komutan Aşna'ya sultanlık onuru bağışlamış  ve askeri görevlerinin çok ötesine yayılan haklar tanımıştı. El Vatik genç yaşta öldüğünde Aşna'nın halefi Vasif, kendisine uygun gelen  kimseyi tahta çıkaracak güçteydi ve yüksek sivil otoritelerle anlaşıp,  Vatik'in henüz çocuk olan oğlu Muhammed'i tahta oturttu, ama sonra  onun yerine amcası Cafer el Mutevekkil Billah'ı geçirmek durumunda  kaldı.  

Yeni halifenin ilk işi Türk soylu komutanların nüfuzunu kırmanın  yollarını aramak oldu. Tahta çıkışının üçüncü yılında kendisi için  Vasif'le birlikte çalışmış olan Itakh adındaki Türk komutanını  uzaklaştırdı. Ali soyluların sürekli iktidar isteklerine karşı,   Şafilerden destek aradı. Şafi kadı Yahya ibn  Aktam'ın fetvalarıyla, Şiilere amansız bir baskı uygulamaya başladı.  İmam Hüseyin'in Kerbela'daki türbesini yıktırıp, ziyaretini yasakladı.  Kendisinden önceki halifelerin sarayında bilgin, çevirmen, cerrah gibi  hizmetlerde bulunan Hristiyan ve Musevileri de dağıttı. Bağdad'da yeni  yapılmış olan kilise ve sinagogları yıktırıp, öncekilerin Mutezile  akımının etkisiyle saray çevresinde diğer dinlere gösterdikleri  hoşgörüyü ortadan kaldırdı. Artık Şafiilik Abbasi sarayına egemen  olmuştu. (Carl Brockelmann,  History of The Islamic  Peoples, s.131-132)       

Mütevekkil'in büyük oğlunu halef olarak atamasına karşı çıkan muhafız  komutanı Fatih bin Hakan, onun küçük oğlu El Mu'tazz'dan yana  tercihini koydu. Muhammed bin Abdullah bin Tahir (Şahristani'nin  sözünü ettiği, halifenin 851 yılında Bağdad'a atadığı askeri vali)  bile Türk muhafız komutanlarının kuvvetini kıramadı. Halife,  muhafızlarının isteklerini karşılayamadığından, 858'de Şam'a yerleşip  onların nüfuzundan kurtulmayı denediyse de fazla kalamadı. Çok  geçmeden, general Vasif'in Media'daki mülkünü müsadere etme  girişiminde bulundu.  Bunlar olurken, mirasçısıyla anlaşan El Muntasır, babasını 861 yılının  9-10 Aralık gecesi Samarra kapısının önündeki yeni El Caferi  Sarayı'nda öldürterek tahta oturdu. (Carl Brockelmann,  agy, s.133)    

Muntasır tahtta ancak altı ay kalabildi. Kendisini güvenceye alabilmek  için kardeşlerini taht üzerindeki isteklerinden vazgeçirmeye çalıştı  ise de başarılı olamadı. Ali soyluları korumayı üstlenip onların  yandaşlarını yanına çekmeyi denemesi de boşuna oldu.[1] Türk  komutanlar zehirleyerek Muntasır'ı ortadan kaldırdılar, Mütevekkil'in  yeğenlerinden Ahmet el-Mustain Billah'ı tahta oturttular. Ancak dört  yıllık halifeliğinin sonlarında, varlığıyla yokluğu ayırdedilmeyen bir  konuma düşünce, yükselmesini ona borçlu olan Bugha (Boğa?) ile  birlikte Bağdad'a kaçmaya mecbur kaldı. Rakipleri Samarra'da Mu'taz'ı  halife ilan ettiler. 

Mustain'in her iki kentin ve Irak'ın valiliğine atamış olduğu Muhammed  bin Abdullah, bir süre sonra muhaliflerin tarafına geçince, Bağdad'da  artık tutunamayan Mustain, Ocak 866'da tahtı bırakmaya zorlandı. Aynı  yılın ekim ayında Vasit kentinde öldürüldü. (Carl Brockelmann, agy, ibidem)   

Halife Mutasım (833-842) ile sarayda görev almaya başlayan Türk koruma  kıtaları, Türk komutanları, ağırlıklarını daha fazla duyurmaya  başlamışlardı. Gerçi Mutasım, Türk komutan Afşin'i (20 yıl boyunca iki  halifenin ordularını yenen ve Bağdad'ı tehdit eden Babek'i yakalayıp  837'de astırtan ve Bizans'a yaptığı akınlarda İmparator Theophilos'un (829-842) ordularını yenerek güçlenen komutan) ertesi yıl hemen ortadan kaldırmıştı. Ama sonraki halifeler, Türk asıllı saray muhafız  komutanları ve paralı askerlerin elinde oyuncak olmuşlardır.   

Çoğu köle olarak saraya girip komutanlığa yükselmiş olan Türk asıllı  askerler, bilinçli olmasa bile imparatorluğun siyasetini belirlemede etkiliydiler. Çıkarları alacakları paraya bağlıydı. Örneğin Mustain'i  alaşağı edip Mu'tazz'ı halife yapan Türk generaller, onu da dört buçuk  yıl sonra - para isteklerini tatmin edemediği için - tahttan indirip, 869'un Temmuz'unda öldürdüler. (Carl Brockelmann,  agy, s.133) Asker Türkler Muntasır'ın halifeliğine de sadece altı ay dayandılar.  Onu yok ederek Zeyd Alevileriyle birlikteliğine engel oldular.[2] 

Bağdad'da iktidara ortak olma fırsatını kaçıran Zeyd Alevileri,  İmparatorluk merkezi yönetiminin karışıklığı ve zayıflaması, bu  yüzden uzak bölgeleri kontrol edememesi, bölge valilerinin  baskısına karşı çıkan yerlilerin de kendilerini desteklediği Hazar  kıyıları ve Tabaristan'da ilk devletlerini kurdular.  

I.IV.9.  Bağımsız Bir Alevi Devletinin Temelleri Atılıyor 

İslamiyet, Harun Reşid (786-809) zamanında girdiği  Tabaristan'da, Vandad-Hormazd (Hürmüz) ve Karin oğlu Maziyar döneminde  iyice yayılmış bulunuyordu.  

Halife Memun'un dostluk ricasını kabul etmesine rağmen, prens Maziyar,  İslam dinine sempati göstermiyordu. Memun'un 833 yılında Tabaristan'ın dağlık ve ovalık alanlarının yönetimini emanet ettiği  Maziyar, kısa bir süre sonra çok sayıda Müslümanı hapse attırdı.  Bunlardan bir kısmı öldü, bir kısmı da uzun zaman zindanlarda kaldı.   

Denilebilir ki, yaptığı Araplara ve kendi onların dinlerini ortadan  kaldırmak istemesine bir tepki gösterisiydi. Maziyar, İran din ve  geleneklerine çok bağlıydı. Devlet hizmetlerini Mazdek ve Babek  yandaşları gibi, Zerdüşt'e inananlara verdi. Onlar da Müslümanlara  camilerini yıkmalarını buyuruyor ve yeni dinin gelişmesine engel  olmaya çalışıyorlardı. 

Maziyar daha sonra Amol, Sari ve Tamicha kentlerini basıp talan etti.  Tamicha'nın surlarını yıkıp talan ettiği gibi, sakinlerini de kılıçtan  geçirtti. Amol'dan yirmi bin Müslümanı esir alıp, Hürmüz-Abad dağlık  bölgesine götürdü. Bunun üzerine halife Mutasım (833-842) bölgeye  büyük bir ordu gönderdi. Horasan valisi Abdullah bin Tahir de bir  diğer ordu ile bu başkaldırıya karşı sefere çıktı.   

Her taraftan saldırıya uğrayan Maziyar, tutsaklar almış olduğu  kentlerden haraç ve vergi istedi. Maziyar'ın bir komutanı, bu  isteklerini reddeden eşraftan 260 kişiyi, konuyu görüşmek bahanesiyle  tutukladı, köylülere öldürttü. Ancak aynı köylüler, hapisaneye girip  köy şeflerini öldürüp, onların mal ve arazilerine el koyma buyruğunu  yerine getirmeye cesaret edemediler. Bu arada halife birlikleri  eyalete girmiş bulunuyordu.   

Kuşatılan ve ihanete uğrayan Maziyar, 20 bin Müslüman tutsağı serbest  bıraktı. Kardeşi Kuh-Yar ona ihanet etti, düşmanla ilişki kurarak  Maziyar'ı Horasan birlikleri kumandanı Hasan bin Hüseyin'e teslim  etti. Hürmüz-Abad şatosunu ateşe veren Hasan, Abdullah bin Tahir'in  buyruğuyla Maziyar'ı, halifenin gönderdiği ordunun komutanı Muhammed  bin İbrahim'e verdi. 838-9'da Samarra'ya götürülen Maziyar, ölünceye kadar kırbaçlandı. Cesedi Babek'in (ö.837) cesedinin yanına asıldı.  (Bkz. Hossesin Sadıki,  agy, s.60, 61, 62 ve Not: 2,  5)    

840'larda Tabaristan halkının İslamlaşması hızla ilerlemekteydi.  Çoğunluk Sünni İslamı, özellikle de Hanefi ve Şafii mezheplerini kabul  etmişti. Ama Şiiliğin Zeydi muhalefeti hızla yayılmakta gecikmedi.  Önce Amul'da, Tabaristan'ın doğusundaki Astarabad ve Curcan'da  taraftar buldu. Ruyan ve Kalar'da Zeydi Aleviliği, Ali el Kasım  b.İbrahim el Rasi (ö.860) taraftarları aracılığıyla yayıldı. El  Kasım'ın öğretisinin (Kasımiyye) yayıcılarının başında gelen Cafer bin  Muhammed Nairus Ruyan'lıydı. Daylamlılarla yakın ilişkilerinden  dolayı Ruyan'dan - ki gerçekte Daylam bölgesine aitti - Zeydilik,  batıya doğru, İslam toprakları dışında yaşayan   Daylamlılar ve  Cilitler arasında  yayılmaktaydı. (W. Madelung, ``The Minor Dynasties of Nothern Iran'',   The Cambridge History of Iran, Vol.IV, s.206)   

864 yılında, Chalus, Kalar ve Ruyan'da, Horasan valisinin memurlarının  uyguladığı baskılara duyulan hoşnutsuzluktan, açık bir ihtilal  patladı. Tabaristan ve Mazanderan eşrafı ile diğer önderler  Daylamlılarla bir uzlaşma yaparak, Rey kentinde yaşayan İmam Hasan  soyundan El Hasan bin Zeyd'i (İmam Ali oğlu Hasan oğlu Zeyd oğlu Hasan  oğlu İsmail oğlu Muhammed oğlu Zeyd oğlu El Hasan'ı), (Shahrastani, agy, s.278) davet edip, ``El Dai ila'l Hakk''  (Hakka Çağıran) ünvanıyla başa geçirdiler. Politik yetenek ve enerjiye  sahip olan El Hasan bin Zeyd,  Hazar Zeyd Alevi  devletinin kurucusu oldu. (Bkz. W.Madelung, ``The Minor Dynasties  of Northern Iran'',  The Cambridge History of Iran, Vol.  IV, s.206 vd. ve Carl Brockelman,  agy, s.142 )    

Bu devletin daha başlangıçtan itibaren uyduğu ilkeleri, bir Zeydi  yazarı kaynak edinen Sourdel'ler şöyle özetliyorlar:    

``Tabaristan Zeydi Devleti'nin kurulduğu 9.yüzyıldan itibaren  hareket, dinsel öğreti (la doctrine theologique) kadar pratik kültürü  ilgilendiren herşeyi, çok kesin durumlar dahilinde benimsemişti. Yeni  otoritenin temsilcilerine gönderilmiş eğitim-öğretim ilkeleri (les  instructions envoyees) buna tanıklık ederler: `Buyruldu ki, sana bağlı  olanların tanrının kitabını, peygamberin hadislerini ve aynı zamanda -  dinin temel öğretileri için -inananların emiri Ali ibn Ebu Talib'ten  doğru olarak rivayet edilenlerin hepsini izleyecek bir düzene  inanmalarında ısrar etmelisin. Ali'nin bütün inananların üstünde  olduğunu açıkça itiraf ve teyit etmelerini istemelisin. Onları,  (anthropomorphistleri-insanbiçimcileri- İ.K.)  dinlemek kadar, mutlak yazgıya inanma durumundan da şiddetle korumalı,  ancak tanrının birlik ve adaletine başkaldırmaktan da alıkoymalısın.  İçinde gerçek müminlerin efendisi Ali'nin düşmanlarına destek veren,  onlara ayrıcalıklar getiren hadislerin (Emevilerin uydurdukları  hadisler kastediliyor. - İ.K.)  nakledilmesi ve  yayılmasına engel olunmalıdır...'' (D. et J. Sourdel,  La  Civilisation de l'İslam Classique, s. 171)  

Sourdel'ler, tapınma ile ilgili olarak getirilen (örneğin namaz  başlangıcında besmelenin yüksek sesle söylenmesi, cenaze namazında  ``allahuekber''in beş kez yinelenmesi, abdest alma sırasında  ayakkabların sığanmasının terkedilmesi gibi) değişiklikleri  belirttikten sonra şu açıklamayı yapıyorlar:    

``Bu dönemde Zeydi hareketi, `Ali ve Fatıma'dan gelen herhangi  bir İmamı tanıma' ile tanımlanıyordu. İktidar olabilmek için  silahlanıp başkaldıran kişi İmam Hasan kolundan gelmişse Hasancı, İmam  Hüseyin kolundan gelmişse Hüseyinci denilmiştir. Hepsi de hem bilgi  hem de inanç yönünden üstün ve yetkin kişilerdi. Hangi koldan olursa  olsun Ali soyundan gelen, halef olabilirdi. Yeter ki inançlı, militan  bir bilgin olsun. Yani İslam hukukunu yorumlayabilecek yetkin bir  bilgin kadar, aynı zamanda bir savaş önderliği yapabilsin!'' (D. et  J.Sourdel,  agy, s.172)  

I.IV.10. Tabaristan'da Zeydi Alevi Yönetimin Yükselişi 

Hasan bin Zeyd, ertesi yıl vali Abdullah bin Tahir'in oğlu Süleyman'ın Daylam'da başlattığı bir saldırıda zorlandı. Fakat  aynı yılın sonlarına doğru bütün Tabaristan'ın sahipliğini  güvenceye almıştı. 867'den sonra Curcan'da egemenlik kurarken,  diğer Ali soylu önderler - onun desteğiyle, geçici olarak - Rey  (864-5, 867, 870 ve 872), Zancan, Kazvin (865-68) ve Kumis (873-79)  kentleri üzerinde kontrol kurabildiler. Hasan, ancak iki olayda,  869'da Abbasi generali Müflih'in, 874'te de Yakub Şaffar'ın Tabaristan ve Ruyan'ı istilaları sırasında, kısa süreli Daylam'a kaçmaya zorlandı.    

884'de Hasan bin Zeyd Amul'da öldüğü zaman, onun halefi olan kardeşi  Muhammed Curcan'da idi. Bunu değerlendiren Abu'l Hasan Ahmed bin Muhammed (Hasan'ın kayınbiraderi) Tabaristan'da yönetimi on aylığına, Muhammed tarafından devrilinceye kadar, ele geçirdi. Muhammed bin  Zeyd, Halife Mütevekkil (847-861) döneminde yıktırılmış olan Ali'nin ve Hüseyin'in türbelerini onartarak, her yerde Şiilerin büyük ilgisini  topladı. Ayrıca kendi egemenlik alanı dışındaki Ali soylulara  hediyeler gönderip, onları yanına çekmesini bildi. (W.Madelung, The Cambridge History of Iran, Vol.IV, s.206)  

891-93 yıllarında Horasan'ın kontrolunu elinde bulunduran Rafi  bin Harthama, Tabaristan'ı ele geçirip, Muhammed'in son sığınağı Gilan ve Daylam bölgelerinin içlerine dek sokuldu. Ancak Abbasi halifesinin,  rakibi Amr bin Aws'ı Horasan valiliğine ataması üzerine, Muhammed bin  Zeyd ile barış yapmak durumunda kaldı. Tabaristan'daki zararları  karşıladığı gibi, Muhammed'e ittifak güvencesi de verdi. 896'da kısa  bir süre için işgal ettiği Nişabur'da Muhammed bin Zeyd adına hutbe  okuttu. Muhammed, 900 yılında Horasan'ı fethe çıktıysa da yenildi,  Muhammed bin Harun Saraşi emrindeki Samani ordusu tarafından Curcan'da öldürüldü. Oğlu ve halefi olan Zeyd Buhara'ya götürüldü.  Böylece Tabaristan'ın hakimi Saraşi oldu. (W.Madelung, agy, s.207)   

Tabaristan, Samanoğlu İsmail'in yönetimine girince, bölgede Sünnilik  restore edildi ve Zeydi rejiminin kurbanlarına cömertçe teselli  bağışları yapıldı. Daylamlılar, Alicilerin yönetimini birkaç kere - ya  onlara sığınak vererek ya da ellerinden çıkmış krallıklarını yeniden  elde etmek için yardımda bulunarak - kurtardılar.    

Bu dönemde Daylam toprakları, batıda Chalus ırmağından sahil boyunca  Gavarud dolaylarına kadar, dağlık alanlarda da Safidrud vadisine kadar  genişledi. Daylamlılar Elburz dağlarının güney yamaçları boyunca,  tepeler zinciriyle Kazvin ovasından ayrılan Şarud havzasını işgal  ettiler. Safidrud deltası civarındaki düz araziler ise Cilitler  tarafından işgal edildi.  

Daylamlılar ve Cilitler, Pers çoğunluğunca anlaşılamayan bir diyalekt  konuşuyorlardı. Kabilelere bölünmüşlerdi. Siyasal otorite, kalıtım temeli üzerinden kabile şefleri tarafından kullanılırdı. Daylam  krallarından bir hanedan, Justaniler olarak  bilinmekteyse de, otoritelerinin kendi oymaklarının dışına ne kadar  yayıldığı konusunda açık bilgi bulunmamaktadır.   

Justaniler Şahrud havzasında, vadinin bir kenarındaki Rudbar kentinde  otururlardı. Bu hanedana ait bir kralın 860-61'lerde Alamut kalesini kurduğu söylenir. Justan hanedanının kökeni bilinmemektedir. Kaynaklara göre, bunlardan biri İmam Hasan'ın torunlarından Yahya bin  Abdullah'a 792'de sığınma hakkı vermiştir. Bir başka kaynağa göre de  Harun Reşid, 805'de Rey'i ziyareti sırasında Daylam kralı Marzuban  bin Justan'ı kabul etmiş, onu hediyelerle uğurlamış. Yine Hasan bin  Zeyd'in Kalar'a gelişi sırasında Justan'ın torunu, yani Marzuban oğlu  Vahsudan, ilk önce onunla ittifak sözleşmesi yapmış, ama daha sonra  desteğini çekmiştir. Halefi Hurşid de düşmanca davranışlara girmişse  de, Alevi lider Hasan, onun Daylamlılar arasında nüfuzunu nötralize  etmiş ve gerek kendisine, gerekse Muhammed bin Zeyd'e çok önemli  hizmetlerde bulunmuş olan Justan bin Vahsudan'ı tahta geçirmiştir.  (W.Madelung,  agy, IV, s.208)  

Cilitler'e gelince, dikkate değer olmayan bir kaynağa göre, bunlardan  Şahanşahvand kabilesinden krallar tanınmaktadır ve Lahican'ın  kuzeyinde Dakhil bölgesinde oturmaktaydılar. Ancak bunlarda krallık  kalıtımsal değildi, klan içinde bir başkasına geçebilir ve hatta bir  başka kabileden biri yönetimi getirilebilirdi. Cilitler'in ilk kralı  olarak zikredilen, Tirdah (Harusindan'ın babası), Hasan ve Muhammed  bin Zeyd'in çağdaşı olmalıdır.    

Daylamlılar arasında Zeyd (Aleviliği) davası, bir diğer Ali evladı  Nasır el Hak el-Hasan b.Ali el-Utruş tarafından ilerletildi. İmam  Zeynelabidin'in oğlu (Zeyd'in kardeşi) Ömer'in torunlarından olan bu  kişinin babasının amcası El Kasım oğlu Muhammed'den daha önce  sözetmiştik. ( Bakınız: Bölüm I.IV.7) Daylamlıların  kralı Justan bin Marzuban, Muhammed bin Zeyd'in öcünü alacağına ve  Tabaristan'ı yeniden ele geçirmede kendisine yardım edeceğine söz  vererek, Hasan bin Ali el-Utruş'u (Arapçada ``utruş'' sağır anlamına  gelir) çağırdı.    

Rey'e giden El-Utruş'la Marzuban'ın, birer yıl arayla (902-903)  ortaklaşa düzenledikleri iki sefer de başarısızlıkla sonuçlandı. Daha  sonra El-Utruş, Justan'dan ayrılıp, Elburz dağlarının kuzeyindeki  Daylamlılar ve Cilitlere yöneldi. El-Utruş, iç kısımlarda yaşayan  Daylamlıların çoğunu ve Safidrud'un doğusundaki Cilitleri Ehlibeyt  İslamlığına (yani Zeydi Aleviliğine) çevirdi. Onu ``El Nasir li'l- hakk'' (Hakkın Yardımcısı) ünvanıyla kendilerine imam olarak kabul  ettiler.   

Onun bellettiği Zeydiliğin yasal ve inançsal öğretisi, daha önce El  Kasım b. İbrahim'in (ö.860) Ruyan'da ve komşusu Daylam'da va'zettiği  Zeydi öğretisinden bir dereceye kadar farklıydı. Bu farklılıklar, sonraları El Utruş'un kurduğu Nasiriyye ile Kasimiyye Zeydi öğretileri arasında bağnazca  çelişkilere dönüştü.   

El Kasım'ın torunu Yahya el Hadi ila'l-hakk'ın Yemen'de bir Zeydi  devleti kurduğu 897'den sonra, uyuşmazlık zaten geniş içerik  kazanmıştı. O ve halefleri, orada El Kasım'ın öğretisini  geliştirdiler. Böylece Hazar çevresinde Kasimiyye öğretisi, Yemen  Zeydi imamlarına liderlik ve rehberlik etmeye yöneldi. Bu arada El  Hadi, Tabaristanlılar'dan, - çoğu Ruyan'dan - esaslı askeri yardım  elde etmişti. (Bkz. W.Madelung,  agy, IV, s. 209,  Shahrastani, Kitab al Milal s.272, Not: 223, 278)    

Bir çatışmada Justan'ı kendisine bağlılık yeminine zorlayan El-Utruş, 914 yılında Tabaristan üzerine bir sefere çıktı. Abu'l Abbas Suluk  komutasındaki Samani ordusunu, Chalus'un batısında Burrud nehri  üzerindeki Burdidah'ta bozguna uğrattı ve Amul'u işgal etti. Ertesi  yıl yinebir Samani saldırısı karşısında Chalus'a çekilmeye zorlandıysa da,  El-Utruş, kırk gün sonra onları püskürttü ve Tabaristan'ı geri  zaptetti. Curcan'a da geçici olarak egemen oldu. Amul doğumlu Sünni  tarihçi Tabari, ``halkın, yönetim ve adalet dağıtımı bakımından El Utruş'unki gibisini asla görmemiş olduğu''ndan  söz ediyordu. (Tabari, Tarih-u' Rusul wa'l-Muluk (Peygamberler ve Ülkeler Tarihi, Vol.3, s.2292)  

El-Utruş 917'de öldü. Ona bağlı Daylamlılar ve Cilitler, daha sonraki  yüzyıllarda Amul'daki türbesini hac yeri yaptılar. Onun soyundan  gelenlere, El-Nasır adının onuruna, hep sevgi ve saygı gösterdiler.  El-Utruş, hayattayken, İmam Hasan soyundan ve ordularının komutanı  olan Hasan bin El-Kasım'ı kendine halef tayin etmişti. Bu nedenle o  ölünce oğlu Abu'l Hüseyin Ahmed, El-Hasan'ı Gilan'dan çağırıp,  saltanatı kendi eliyle ona teslim etti. Ama bu tutum, tahtı zorla El  Kasım'ın elinden alma niyetiyle Amul'dan harekete geçen kardeşi Abu'l  Kasım Cafer tarafından şiddetle kınandı.   

``El Dai ila'l Hakk (Hakka Çağıran)'' hükümdarlık sıfatını alan El- Hasan bin El-Kasım, Bavandi Şarvin'i ve Karini Şahriyar'ı daha fazla  vergi vermeğe zorladı ve Curcan'ı fethetti. Tabaristan halkı onu,  özellikle Daylamlı askerleri sıkı kontrol altında tutmasından ötürü  çok sevmekteydi. Bir süre sonra Abu'l Hüseyin Ahmed, ``Dai''yi  terkedip Gilan'daki kardeşi Cafer ile birleşti. 919'da Abu'l Kasım  Cafer, Dai El-Hasan'ı yendi ve Amul'da yönetimi ele aldı. İki kardeş  Curcan'ı işgal ettiler. Karini beyi Muhammed bin Şahriyar'a sığınan  Dai, 7 ay sonra Gilan'dan topladığı bir orduyla Tabaristan'a döndü ve  Ahmed'i Astarabad yakınında yendi. Ama kendisi ile anlaşarak Ahmed'e  kendi adına Curcan'ı yönetme ayrıcalığını bağışladı.’’   

I.IV.11. Bölgede Alevi Yönetimin Ortadan Kaldırılması (921-931)

921 yılında, Dai El-Hasan bin El-Kasım'ın generali Layla bin  Numan (``Numan'', Arapçada kan demektir. Layla'nın babasının asıl adı  Şahdust idi - İ.K.), kral Tirdah'ın halefi olarak  Cilitler'in başında bulunuyordu. Emel Esin'in  ``Samani'lere karşı başkaldıran Alevilerin önderi'' dediği  (Eren, “Les Dervis Heterodoxes Turcs d'Asie Centrale et le Peintre  Surnomme `Siyah Kalem' '', Turcica, XVII-1985, s.9) Layla bin Numan, kısa sürede Damgan'ı, Samani başkenti Nişabur'u ve  Merv'i fethetmişti. Sonradan bir Samani ordusu onun birliklerini yendi  ve kendisini öldürdü. Yenilmiş ordu Curcan'a dönerken, bir grup Daylamlı ve Cilit, Dai El-Hasan bin El-Kasım'ı öldürmek için bir suikast düzenlemişti. Bunu haber alan Dai derhal Curcan'a geldi, aralarında Cilitler'in Layla b.Numan'dan sonra kral tanıdıkları Tirdah'ın oğlu Harusindan'ın da bulunduğu suikastçı yedi kişiyi  öldürttü. Bu Cilitler ve Daylamlılar arasında büyük hoşnutsuzluğa  yol açtı. (W.Madelung, agy, IV, s.210, İbn Fadlan, Voyage Chez les Bulgares de la Volga, 1983-Paris,  s.9-10) 

925 yılında Cafer ölünce Daylamlı önderler Ahmed'in oğlu Abu Ali  Muhammed'i Amul'da tahta oturttular. Ali soylu yöneticiler arasındaki  kavgalar, Daylamlı ve Cilit şefleri elinde gittikçe büyüdü. Bu  şeflerden Makan bin Kaki ve Asfar bin Şiruya onları kendi mücadelelerinde kukla olarak kullandılar.  Makan'ın ilk önerilerini yanıtlamayan Dai El-Hasan bin El-Kasım, sonradan Gilan'dan gelip onunla birleşti. Tabaristan'ın yönetimini  eline aldı. 928 yılı içinde Makan'la birlikte geniş bir sefer  düzenledi, Rey'i ve Kum'a kadar Jibal eyaletini fethetti.    

Samani'lere bağlı olarak Curcan'ı yöneten Asfar, onların yokluğunu  fırsat bilip Tabaristan'ı istila etmişti. Dai, Amul kale kapısında  Asfar'la karşılaştı. Samanilerin hizmetindeki Mardevij bin Ziyar  (Harusindan'ın yeğeni) tarafından ölümcül biçimde yaralandı. Mardevij  böylece amcasının öcünü almış oluyordu. Daha sonra Asfar Makan'ı yendi  ve Makan Daylam'a çekildi.    

Zeydi inancı Daylamlılar ve Gilitler arasında hâlâ kuvvetliydi.  Asfar'ın Amul'daki Daylamlı valisi, Abu Cafer el-Nasır'ı İmam  koltuğuna oturttu. Ancak Asfar, çok koyu Sünni olan Samani efendisi  Nasr bin Ahmed'in itirazı üzerine Abu Cafer'i tutuklayıp, diğer birkaç  Ali soyluyla birlikte Buhara'ya sürgüne gönderdi. 930 yılında Makan  bir kere daha Tabaristan, Curcan ve Nişabur'u fethetti. Bu arada,  Tabaristan'da görevli bıraktığı kuzeni Hasan bin el-Firuzan  başkaldırdı ve üvey kardeşi İsmail'i yeniden imam makamına geçirdi.  Ama Abu Cafer'in annesi onu zehirletti. Buhara'da Nasr b.Ahmed'e karşı  bir başkaldırı olunca Abu Cafer hapisten salındı, Asfar'a isyan edip  Rey kentini ele geçirmiş olan Mardavij bin Ziyar'ın desteğini kazandı.    

931 yılında Mardavij onu bir orduyla Tabaristan'ı Makan'dan geri  almaya gönderdi, fakat bu ordu yenildi. Daha sonra Mardavij'in kardeşi  ve halefi Vuşmgir onu Amul'a vali olarak yerleştirdi. Rey'in  Buyidlerden Rükn ed-Devle tarafından 943'de alınmasından sonra Abu  Cafer, siyasi bir otoritesi olmaksızın orada oturmaya geldi. Bu  tarihten sonra Ali soylu Zeydi Alevilerin Tabaristan'da  egemenliklerini yeniden elde etmeleri artık mümkün olmadı. El-Utruş'un soyundan gelenler, türbesinin bulunduğu Amul'da büyük nüfuz ve varlık  sahibi olarak kaldılar ve gerek Buyid ve gerekse Ziyari'lerin  bölgedeki hakimiyetleri altında bile kendi şehirlerinin defalarca  valiliğini yaptılar. (W.Madelung,  agy, IV, s.210- 212)                                                         


[1] Son bilgilerden anlaşıldığına göre, Şahristani'nin anlattığı üzere, Kûfe'de yandaşlarıyla baş kaldıran Zeyd oğlu Hüseyin Züddema'nın torunu Yahya, Halife Mustain'in ilk yıllarında (862-863)  yakalanıp öldürülmüştür. Babasını 861 yılı sonunda öldürterek halife  olan Muntasır'ın, öbür kardeşi Mu'tazz'ı tutan Türk komutanlarına  karşı kendini güvenceye almak için desteklediği Yahya'nın yandaşı olan  bu Zeydi Alevileri olmalıdır. Başkaldırının nasıl başlayıp geliştiğine  dair geniş bilgimiz yoktur. Ama Zeyd ve soyundan gelenlerin isyanları içinde, merkezi iktidarı ele geçirmeye ya da ona ortak olmaya en fazla  yaklaşanı bu olsa gerektir.

[2] Memun'un Ali soyundan gelenlere yaklaşma siyaseti, Alici  hareketleri kontrol altında tutmak ve giderek Şii muhalefeti yoketmekti. Muntasır ise, şahsını ve hilafeti güvenceye almak için onları yanında tutmak istiyordu. Zeydi Alevileri bu tarihsel fırsata kavuşamadılar. Ertesi yıl, Mustain'in atadığı, ama sonradan onu tahttan indirenlerle birlik olan Irak valisi Tahir'in torunu Muhammed tarafından ezildiler.