Alevilik

KAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ

Ismail Kaygusuz 

I.III.3. Seyyid Battal Gazi ve Bizans-İslam Devleti Sınırboyları    

Soyağacında gördüğümüz çok önemli bir husus da  Battal Gazi'nin - diğer adıyla  Cafer  el-Gazi'nin - de Zeyd'in soyundan geldiğinin açıklığa kavuşmasıdır. Ebi Cafer Muhammed ile amca çocukları olmaktadır. Babaları Hasan ve Hüseyin Gazi, sınır kenti Malatya'da birer İslam bahadırıdırlar.  Battal Gazi'nin de aynı yolu seçtiği, günümüzde bile zevkle okunan maceralarından açıkça bellidir. Ancak Ebi Cafer Muhammed'in otuz yıl boyunca imamlık, hatiplik yaptığına bakılırsa o ``ilim-irfan''ı seçmişti.     

Ali-yyül Medeni, kabilecek 830'larda Malatya'ya geldiğinde, kentin emiri Ömer ibn Abdullah el-Akta idi. Gerek Bizans ve gerekse İslam sınır kentleri o dönemlerde, merkezden uzak olduklarından çok kere  bağımsız hareket eden otonom çevrelere dönüşmüştü. Bu Anadolu sınır kentlerinde yaşayan halklar, birbirinden nefret etmeyen bir tablo oluşturmuş, kuvvetler dengesinde yeni İslam-Bizans ilişkisi yaratma  çabasına girmişlerdi. (Alain Ducellier, Byzance et le Monde Orthodoxe, Paris-1986, s.133).     

Hristiyanlık ve İslam ortodoksluğu ile yine iki dinin heterodoksizminin içiçe girdiği, dostluğun düşmanlığın, yiğitliğin kahpeliğin ve savaşın birarada yaşandığı bir bölgeydi burası. 833-34'den itibaren  Hurremiye hareketinin aldığı ilk yenilgiden sonra 2 bin  Babek savaşçısı, aralarındaki anlaşma gereğince, Bizans'a girmişti. Başlarında ünlü komutanları Nasr Theophobos bulunuyordu. Nasr, Bizans imparatoru Theophilos'un 837 yılında Abbasi'lere karşı yaptığı Sozopetra (Doğanşehir) savaşında büyük rol oynamıştı. Ama aynı yıl, Hurremilerin önderi Babek, Bizans'tan boş yere yardım bekledi.    

Yine bu dönemde  Paulikien'ler (Polikyenler) Fırat'ın doğusuna, kıvrım yaptığı Bizans arazisine yerleşmişler ve Malatya emiri ile dostluk ilişkisi içinde bulunuyorlardı. Bizans'ın Anadolu eyaletlerine (Thema'lara) akınlar yapıp, yağmalarla yaşıyorlardı.    

İlk önceleri, Emir'in onlara bağışlamış olduğu Arguvan'a yerleşen Paulikienler, önderleri Karbeas'ın yönetiminde 845 yıllarında Tephrike (Divriği) kalesinde, tam asker ruhlu bir devlet merkezi kurdular. Bu, Müslümanlar için 856, 859, 861 yıllarındaki Bizans saldırıları sırasında hazır güç oldu. Ancak sınır boyları otonomizminin özelliği olarak, Paulikienler 863'deki Emir Ömer İbn Abdullah'ın ölümü ve Müslümanların yenilgisiyle sonlanan büyük sefere katılmadılar. (Alain Ducellier, agy, s.134. Karş.: Georg Ostrogorsky, Çeviren: Fikret Işıltan, Bizans Devleti Tarihi, Ankara-1981, s.195 ve 207)    

Burası, iki dünyanın edebi destan geleneklerinin filizlendiği verimli, ortak toprağıdır. Ve bunlar, birbirlerine şiddetle karşıt dinsel ve kültürel dışlamaları aşmış ``sınırboyu insanları''dır. (Tel est le terrau commun ou germent les tradition epiques des deux mondes: sous des dehors religieux et culturels violement antagonistes, ce sont les ``hommes de la frontiere''.) Grekçe yazılmış  Digenis Akritas (anlamı: Çifte ırktan sınıradamı, akıncı, bahadır - İ.K.) destanında heyecan verici maceraları anlatılan bu kişiler, bazan hısım-akraba ve çok kere suç ortağıdırlar. Aynı zamanda  Seyyid Battal'ın,  Anter ve  Zat el- Himma'nın  Müslüman çevreleridir. (Alain Ducellier,  agy)   Aynı çevrede Türk unsurların varlığı da sözkonusudur. 9.yüzyılın ilk yarısından itibaren Bizans-Arap sınırboyu halklarıyla yüzyüze geliş ve karışım başlamıştır. İrene Melikoff'un saptamalarına gözatarsak durumu daha iyi anlayacağız:    

``Arapların Bizans'a karşı açtıkları seferlerde, özellikle Halife Mutasım (833-842) zamanından beri, Rum (Anadolu) kafirlerine karşı Cihat'ta Türkler fiili askerlerin çoğunluğunu oluşturmaktaydı. Bu sınır alanlarında Gazi'ler, Bizans seferlerinin akıncıları Akrites'lerle - ki bunlar arasında pek çok paralı Türk askerler vardı  - karşı karşıya gelmekteydiler. Zaman geçtikçe sınır bölgelerinde, Küçük Asya'da çok daha sonra Türk egemenliğinin yayılmasını yeğlemek zorunda kalan bir etnik kimlik biçimlendi. Bizans kadar Arap-Türk  destan edebiyatında bölgedeki durumun yaşayan bir kanıtı vardır.  Digenis Akritas destanıyla Seyyid Battal'ınki arasında mevcut bulunan ilişkilerin incelenmesi, bu konuya açıklık getirecektir.'' (İrene Melikoff,  La Geste de Melik Danişmend, Paris-1960, s.49).   

Bu dönemde Bizans ve Arap sınırboyu bahadırlarının yarattığı destanlar birbirine karışmış. Bizans Hristiyan halkları arasında terennüm edilen  Digenis Akritas'ın serüven destanlarıyla, Müslüman halklar arasında söylenmekte olan  Seyyid Battal'ınkiler neredeyse birbirinin aynısıdır. Bu konuda Louis Brehier'in söylediklerini kısaca özetleyelim:    

``Digenis Akritas destanlarının bilinen en eski toplayıcısı Kappadokia-Caesereia (Kayseri) episkoposu Arethas'dır (850-932). Gezginci halk ozanı ve güldürü ustalarının kapı kapı dolaşarak, tanınmış kahramanların maceralarını makamla okuduklarını saptamıştır. Bu, çok değerli metin kahramanlık şiirlerinin 9.yüzyılın sonlarında zaten mevcut olduğunu göstermektedir. En eski olan bu birinci grup metni ve Makedonya hanedanından İmparator Basileios'un (867-886) Paulikien'lere karşı mücadelesi gibi tarihsel olayların ima edildiklerini ortaya çıkardıktan sonra Henri Gregoire, halkın konuştuğu Grekçe ile yazılmış şiirin ilkel versiyonunu 900 yılından sonraya tarihler. Destan tarzındaki şiirlerde Digenis'in maceralarıyla  birlikte silahları, savaş yöntemleri, silah arkadaşları ve yakın akrabaları da ayrıntılanır. Örneğin `Andronikos'un oğlu' adlı şiirde; anasının (Eudokia) Araplar tarafından kaçırıldığı ve kendisinin  hapiste doğduğu ve daha çocukken yaptıkları anlatılır.'' (Louis Brehier,  La Civilisation Byzantine, Paris-1970, s.337, 339).   

``Bizanslılarınki gibi Arapların da epik (destansı) halk şarkıları vardı. Bunlar kendi Emir'lerinin Bizans'a karşı  kahramanlıklarını anlatıyordu. Digenis'in babasının maceralarını anlatan şiirin ilk bölümlerine onların girdiğinin kabul edilebileceğini sanıyoruz. Orada Araplar'ın elverişli bir dönemde bulundukları gösterilir ve Mezopotamya'daki Ali taraftarlarının kenti olan Kûfe ve bütün Suriye'yi hükmü altında tutan emir Digenis'in  babası tarafından zaptedilmiş kentlerin sayısı verilir. Digenis'in kendisi Apelat'lardan daha az Arap'larla savaşmaktadır. Arap savaşlarının diğer olaylarından, çeşitli versiyonlarda sözedilmektedir. Bir Arap şövalyesinin (Battal Gazi- İ.K.) romanından üretilmiş bir Türk romanı, Malatya'lı bir Arap kabilesinin İmparatorluk içinde göçünü göstermektedir. Bir Bizans Theması içerisine yerleştirilmesi de bilinen olaydır.'' (agy, s.338).     

Sınırboyu insanlarının ayrı dil, din ve kültürden olmalarına rağmen, birbirlerine hoşgörülü davranmaları ve ortak kültür elemanlarını kullanma geleneğinin oluşması, hiç kuşkusuz bölgenin siyasi durumuyla yakından ilişkilidir. Herşeyden önce bu sınırboyu yerleşim birimlerinin kısa zaman aralıklarıyla sık sık Araplar ve Bizanslılar arasında el değiştirmesi, farklı inanç ve kültür topluluklarını her türlü dayanışma ve kaynaşmaya zorlamıştır.  

İstanbul Ortodoks kilisesi ve konsüllerinin kararlarına olduğu kadar, Abbasi Sünni dogmatizmine (Ortodoks İslamlığa) aykırı inanç ve düşünceler de, merkezden uzak olmaları dolayısıyla buralarda tutunup yükselmiştir.    

Örneğin iyilik-kötülük ikilemi ilkeleri üzerine kurulu  Manicheizm'den (Manikheizm) derinden etkilenip  Hristiyanlığa değişik bir yorum getiren Paulikienizm (Polikyenizm) bu bölgede doğup  gelişti. 7.yüzyılın başlarında Samosata'dan (Samsat) çıkan bir avuç  inanç topluluğu olan Paulikienler, 9.yüzyılın ortalarında Bizans'ı  sarsacak bir sınırboyu devleti kurmuşlardır. Ancak bu devletin  kuruluşuna en büyük yardım, Abbasi devleti merkezinden uzak Malatya  emiri Ömer bin Abdullah'tan gelmiştir.       

Görüyoruz ki, Malatya'ya gelip yerleşen Arap kabileleri, Abbasi yönetiminin resmi dini Sünniliğe  karşı olanlardır. Emevi ve Abbasilerin, saltanatlarını sürdürebilmelerini Alioğullarını  (Ehli Beyt soyundan gelenleri) yok etme siyasetine bağlamaları,  onların ve Ehli Beyt'i sevenlerin İslam imparatorluğu merkezinden   uzaklaşmalarına neden oluyordu. (9.yüzyılda bu  bölgeye yerleşmiş Beni Habib adında bir Arap kabilesinden de  sözedilmektedir.) 10.yüzyılın sonlarında bu sınır kenti Malatya'nın  nüfusu 60 bine ulaşmıştır. (Alain Ducellier,  agy,  s.188) Kent, çeşitli halkların, inanç ve kültürlerin mozaiği  görünümündedir.     

Veli Baba soyağacını somut bir kanıt gibi ele almak durumundayız. Veli  Baba soyu, soyağacında görüldüğü gibi  Battal Gazi'nin Zeyd'in torunlarından olması dolayısıyla, İmam Zeynelabidin  yoluyla İmam Hüseyin'e ve İmam Ali'ye ulaşmaktadır.    

Demek ki, İslam heterodoksizminin, yani  Alevi- Bektaşiliğin Battal Gazi'yi savaşçı bir Arab bahadırı gibi değil, Seyyid Battal Gazi olarak tanıması ve onu bir Veli bilip, ceminde devranında sürekli anması, boşuna değildir.  17.yüzyılın başlarında yaşamış Alevi ozanı Kul Hüseyin, Battal Gazi Destanı'nı altı dörtlük içinde şöyle vermektedir:    

Kalktı Malatya'dan huruç eyledi  

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyid Battal  

Ben atamın kanını alırım dedi  

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyid Battal   

 

Şemmas seyrde gördü idi düşünü  

Dua kıldı Hak onarsın işini  

İndi kesti Muhribal'ın başını  

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyit Battal   

 

Battal da haykırdı meydana girdi

Naranın sesi asumana erdi  

Babik'in gözünü oydu çıkardı (Babek)

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyit Battal   

 

Otuz altı arşın kadd ü kameti (boyu bosu)  

Gören kafirler de alır heybeti  

Tevabil lalası Aşkar'dır atı  

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyit Battal

  

Hak nazar kılmıştır Seyyit Gazi'ye  

Kaf dağında koparır tak bazuya  

Gör ki ne işledi Akabe cazuya  

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyit Battal

 

Hüseyin'im eydür dileğim budur  

Öğmüş de yaratmış ol gani kadir  

Urum'u İslam'a getiren odur  

Bin Hüseyin-i Gazi Seyyit Battal  

 

Irene Melikoff Battal Gazi'nin tarihsel kişiliği ve kahramanlık destanları hakkındaki düşüncelerini şöyle özetliyor:    

``Battal'ın menkıbelerinin ilk izleri, Emevilerin Bizans'a  karşı seferlerinin ve Abbasilerin ilk savaşlarının sözlü  anlatımlarında bulunmaktadır. Arap şövalyelik romanlarında billurlaşan  bu menkıbeler, Arapça esinlenmeli yeni bir Türk destanları dizisinin  başlangıç noktasına hizmet etti. Fakat Türkleştirilmiş Battal'da  Mesleme (717-18 yıllarında İstanbul'u kuşatan Emevi komutanı, halife  Abdülmelik'in kardeşi- İ.K.) ordularının eski  kahramanını tanılamak (teşhis) zordur. Belki hikâyenin bazı kısımlarında, tıpkı Türk kahraman Alp Er Tonga ile Afrasyab'ın  birbirine karıştırıldığı gibi karıştırılmıştı.  

``Seyyid Battal'ın romanı bir bütünlük içinde biçimlenmemiş; birbirine  karışmış birçok rivayetlerden düzenlenmiştir. Bunlardan biri ve belki  en hayret edileni, Battal'ın İranlı Afşin'in yerine geçtiği bir   Babekname'dir. Bu Afşin'in (kökeninin Türk olduğu  bilinen Afşin konusunu Melikoff bir başka makalesinde tartışmakta,  Türk veya İranlı olmasını önemli görmemektedir. - İ.K.) anti-Arap hareketleri desteklediği halde,  Arapları yanılgıya düşürdüğü iyi bilinmektedir. Ayrıca Battal'ın beyaz  fili aramak için Hindistan'a seyahatı epik romana eklenmiş bir  masaldır. Masaldaki kişinin savaş kahramanıyla hiç ilgisi yoktur.

``Arapça bir kahramanlık destanının varlığı ve ondan Battalname'nin Türkçeye çevrilmiş olabileceği  zannediliyordu. Özellikle Türk halk edebiyatının sözlü olduğu bir  dönemde çeviriden hiç söz edilemez. Kaldı ki klasik öncesi Türk  Edebiyatında çeviriler çok nadirdir ve varolduğu ileri sürülen  yapıtlar daha çok uyarlamadır; yabancı başyapıtlardan az çok bağımsız  olarak, Türk anlayışı ve zevkine uydurulmuştur. Bu eğilim, ağızdan ağıza geçme geleneği biçiminde Türk halk edebiyatında sürdürülür. Seyyid Battal romanı, Gaziler arasında anlatılan Arapça destanların  başlangıç noktası olmuştur... Diğer yandan Seyyid Battal romanının  Selçuklu döneminde, belki 11.yüzyılın sonu 12.yüzyılın başlarında düzenlenip yazıldığı sanılıyor.'' (İrene Melikoff, La Geste de Melik Danişmend, Paris-1960, s.46,47).    

Veli Baba soyağacında görüldüğü gibi, Hüseyin Gazi oğlu Seyyid Battal  Gazi'nin Mesleme ile - aralarındaki en az yüzyıllık süreden ötürü -  bir ilişkisi olamaz. Üstelik Muhammed-Ali soyundan gelen bir kimsenin,  kanlı düşmanı olan bir Emevi komutanının buyruğu altında savaşmayacağı  daha akla yatkındır. Sonra, Alevi geleneği, Emevi saflarında çarpışmış  bir savaşçıyı ``Seyyid'' sıfatıyla anıp, velileştirmez. Mezarının  bulunduğu Seyyitgazi'de bir ocak, bir tekke oluşturulmuş ve burası  Alevilerin en kutsal yerlerinden biri olmuştur. 16.yüzyılda ``bu  tekkede hizmet yapanların `fesatçılar' olduğunu ve yakalanarak hapse  atılmalarını'' buyuran padişah fermanları mevcuttur. (Sureyya Faroqhi, ``Seyyid Gazi revisited: The Foundation As Seen Through Sixteenth and  Seventeenth Century Documents'',  Turcica XIII-1981,  s.90-101).     

Olasıdır ki Emevi İslamla Bizans arasındaki savaşlarda, yiğit Arap savaşçılarından birinin maceralarından bazı motifler Battal Gazi  öykülerine karıştırılmış olabilir.     

Seyyid Battal Gazi, Abbasi halifesi adına Malatya  valisi Ömer bin Abdullah'ın da katıldığı Sozopetra (837), Amorion  (838) ve daha birçok sınır savaşlarının kahramanıdır.  

Kanımızca Battal Gazi'nin Babek olayına girişi, yani aynı yıllarda  kuvvetlerini dağıtarak Babek'i yakalayan Afşin'in yerine geçirilmiş  olması, onun Sozopetra savaşında Babek'in önemli adamı Nasr  Theophobos'a karşı savaşmasına bağlanabilir. Yukarıda Kul Hüseyin'nin  nefesinde ``Babik'' adının geçmesi de bu bağı güçlendirebilir. Ya da  hiç olmazsa, İrene Melikoff'un ileri sürdüğü, Afşin'in ağızdan ağıza  dolaşan maceralarının, o zındıklıkla suçlanıp, idam edildikten sonra  Battal Gazi'ye yüklenmesine yardımcı olmuştur. (İrene Melikoff,  ``Notes Turco-Caucasiennes: Babek le Hurrami et Seyyid Battal'',   Revue de Kartvelologie, XIII-XIV, Paris-1962, s.  73-75)    

Yukarıda belirtildiği gibi, 9.yüzyılın ilk yarısından itibaren Abbasi  ordusunda paralı askerler olarak Türklerin varlığı hatırı sayılır  biçimde artmıştı. Ayrıca, 20 yıl boyunca Ortodoks İslamlığa  (Sünniliğe) karşı savaşan ve Abbasi halifelerine kan kusturan Babek  kuvvetlerinin içinde de çok sayıda gönüllü Türk (örneğin, halife  kuvvetlerinden ayrılıp Babek tarafına geçen Noktay'ın kumandasında 20  bin) bulunduğu bilinmektedir. (İrene Melikoff,  agy,  s.72, 78).     

Öyle ki, Sozopetra (Doğanşehir) savaşında, Bizans imparatoru  Theophilos'la, Abbasilere karşı yaptıkları dostluk anlaşması gereğince  İmparator'un yanında savaşan Babek kuvvetlerindeki Türkler karşı  karşıya gelmişlerdir. 837-8 yılları, belki Horasanlı ve Orta Asyalı  Türkler'in - yanlarında ve karşılarında olarak - Bizanslılarla ilk  karşılaşma tarihi olabilir.    

Kuşkusuzdur ki Seyyid Battal Gazi'nin kahramanlık öyküleri - yanında  ve karşısında bulunan - bu savaşçı Türkler tarafından Türk diline  taşınmıştır. Hatta denilebilir ki, bu taşıyıcı kişiler, olayları  Seyyid Battal ile birlikte yaşamış olduklarından, doğrudan kendi  dilleriyle kendi halkları arasına yaymışlardır. Aradan yüzyıl geçmeden  Küçük Asya'ya (Anadolu) ilk giren Türk akıncı beylerinin Gazi adını  taşıması herhalde rastlantı değildir. Seyyid Battal'ın ``Gazi''  sıfatı, bu geleneğin başlangıcını oluşturmaktadır.    

Örneğin 1040'larda Malatya'yı fetheden Melik Danişmend'in kahramanlık  öykülerine Seyyid Battal'ınkiler girmiş ve 13.yüzyılın ortalarında ilk  kez derlenip yazılan  Danişmend Gazi Destanı, hemen  tümüyle  Battalname'den esinlenmiştir (İrene  Melikoff,  La Geste de Melik Danişmend, s.47). Bu  nedenle milliyetçi çevreler, Battal Gazi'nin Türk kahramanı Danişmend  Gazi'nin kendisi olduğunu ileri sürmüş ve onun Ehlibeyt soyundan  gelmiş olduğunu yadsımış, onu ``Türk'' yapmışlardır. Bazı aydın yazar- çizerler de Seyyid Battal Gazi'yi ``yaşamamış, efsanevi bir kişilik''  olarak görmekte ısrar etmektedirler.   

Tüm yukarıdaki bilgilerden anlaşılacağı üzere,  Seyyid  Battal Gazi, 4.İmam Zeynelabidin'in oğlu Zeyd'in soyundan gelmiş  ve Malatya'da büyüyüp yetişmiş, Bizans'a karşı Müslümanların  yaptıkları savaşlarda gösterdiği başarıları destanlaşmış bir sınırboyu  savaşçısıdır. Ayrıca savaşçı Türklerle hem yan yana, hem de karşı  karşıya savaşmış ve onlarla tanışıp kaynaşan  Ehlibeyt  soylu bir Anadolu kahramanıdır.    

Sözünü ettiğimiz bu asker Türklerden pek çoğu bu sınır boylarında,  özellikle Malatya ve çevresinde yerleşerek, Arap ve Bizanslılarla karışmışlardır. Zaten Hazar denizinin güney  kıyılarında; Daylam, Horasan, Tabaristan, Kûhistan'da, 740'larda  Zeyd'in oğlu Yahya ile başlayan  Ehlibeyt soyunun Türk,  Kürt ve Pers halklarıyla karışması olgusu kesintisiz sürmekteydi.     

İmam Zeynel oğlu Zeyd'in evlatlarından Ali-yyül Medeni'nin kabilesiyle  birlikte Malatya'ya yerleştiği ve torunlarından Seyyid Battal Gazi'nin  kahramanlıklarının dillere destan olduğu yıllarda, sözünü ettiğimiz  bölgelerde amcaoğulları, ömrü yaklaşık 100 yıl süren ve Sünni  Samaniler tarafından yıkılan, bir Alevi devletinin  temellerini  atıyorlardı.