AlevilikKAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ Ismail KaygusuzI.II İmam Zeynelabidin oğlu Zeyd ve Torunu Yahya'nın Mücadeleleri İmam Zeyd'in fıkıh bilgini olduğunu görmekteyiz. Kendisi Mutezile öğretisinin kurucusu Wasil bin Ata el-Gazzal'ın (669-743) öğrencisi olmuştu. Ancak onun siyasi yönden Harici görüşü desteklemesine, atası Ali'nin ``bazı bakımlardan haksızlıkları olduğu'' düşüncesine karşı çıkmıştır. Zeyd, ilk iki halifeyi kabul etmekle birlikte, Ali'nin onlardan her bakımdan üstünlüğüne toz kondurmamıştır. Fıkıh anlayışı ve felsefesini sistemleştirdiği Zeydilik'in kurucusu olan Zeyd, diğer birçok bakımlardan Mutezile'nin ortaya attığı us ilkelerine (örneğin Kuran' ın yaratılmış, yani yazılmış olduğu düşüncesine) dayanmıştı. Hatta (onun gerçek mamlığına ve başkaldırı hareketine zarar verecek olan) siyasi yönden Ebubekir ve Ömer'in halifeliği zorla ele geçirmediği, gaspçı olmadığı düşüncesi de aynı öğretiden kaynaklanıyordu. (bkz. Al-Shahrastani, Kitab al-Milal, çev. Jean-Claud Vadet, Les Dissidences de l'Islam, (İslam'da aykırı-isyancı düşünce ve hareketler), Paris, 1984, s.270-278) Zeynelabidin oğlu Zeyd'in Emevilere karşı ayaklanma eylemini, İslam tarihçisi Julius Wellhausen'in Kâmil, Egani, Vakıdi ve Ebu Mihnef gibi eski Arap tarih yazarlarından kaynaklanarak verdiği açıklamalardan özetlemek istiyoruz. Konunun derli toplu verilmiş olması ilgimizi çekmiştir. Yoksa kullanılan dil, Emevi yandaşı Arap yazarlarınınkini aynen yansıtmaktadır. Ama çok büyük olasılıkla bu üslup, kitabı Türkçeye çevirenin aşırı Sünni İslamcılığından gelmektedir. Şu anlatıma bakınız: ``Gerçek peygamber evladı, Ali'nin Fatima'dan gelen nesli, İslamiyetin emekli aristokratlarının şehri olan Medine'de yaşıyorlardı. Bunlar oradaki bozulmakta olan sosyetenin en gözde ve en popülerleriydi. Emeviler bunları uslu uslu oturdukları takdirde şımartıyorlardı. Ali oğullarına herkes kızını seve seve veriyor ve onlar da kutsal kanı üretmek fırsatını güzelce kullanıyorlardı. Bunlar, bu dindar, şarap ve muganniyeler (şarkıcı kadınlar) şehrinde keyif sürmekteydiler. Devlet üzerindeki iddialarından filvaki vazgeçmiş değillerdi. Aralarında ehliyetli bir erkek yoktu... Ailenin Hasan ve Hüseyin kolundan, daha genç olan Hüseyin kolu, daha yaşlı olan Hasan hak ve hukukunu şerefsizce satmış, buna mukabil Hüseyin, hukuku uğruna kanını akıtmış olduğu cihetle ana kol sayılmaktaydı. Hüseyin'in halefi, Kerbela'da hayatı bağışlanmış olup, o zamandan beri ateşten ürken Ali bin Hüseyin (Zeynelabidin) idi. Bunun oğulları arasında Zeyd ve Muhammed (Bakır), sonra da Muhammed'in oğlu Cafer temayüz ettiler.'' (Julius Welhausen, İslamiyetin İlk Devrinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, çev. Fikret Işıltan, Ankara, 1989, s.156-157) Arap tarihçileri, Zeynelabidin oğlu Zeyd'in, taraftarlarıyla başkaldırdığı Irak'taki Kûfe kentine gelişini, İmam Hasan ve Hüseyin kolundan gelenlerin anlaşmazlığa düştükleri bir miras işine bağlamaktadır. 717'de tahta çıktığında Emevi halifelerinden Mervan'ın torunu 2.Ömer'in ilk yaptığı iş, Muaviye'nin koymuş olduğu ``cuma günleri hutbelerde Ali'ye lanet edilmesi'' geleneğini kaldırması olmuş, arkasından da Fedek Hurmalığı'nı Fatıma'nın soyundan gelenlere geri vermişti. Yine Ommayed (Emevi) oğullarının Ehlibeyt'ten gasbetmiş oldukları herşeyi asıl sahiplerine bıraktı. Onun bu Ehlibeyt yandaşı tutumu, üç yıl sonra zehirletilerek öldürülmesine neden olmuştur. (Bkz. A.Gölpınarlı, Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik , İstanbul, 1987, s.412-413) İşte bu malların iki kol arasında paylaşılmasında halife Hişam'ın aracılığı(!) söz konusu oluyor. Zeyd, Hüseyin kolu temsilcisi olarak birkaç akrabasıyla halifeye başvuruyor. Ancak Kûfe valisi Yusuf bin Ömer, kendisinden önceki valinin oğlu Yezid'e, zorla, Zeyd'in kendisine çok büyük miktarda borcu olduğunu söyletiyor ve bu da Hişam'a duyurulduğundan, Zeyd ve akrabaları, halife tarafından sorguya çekiliyorlar ve alacaklı ile yüzleştirilmek üzere Kûfe'ye gitmek zorunda bırakılıyorlar. Bu olayın sonunda, her ne sebepten gelmiş olursa olsun Zeyd Medine'ye dönmüyor ve izini kaybettirerek Kûfe'de alıyor. Sakinlerinin büyük çoğunluğu Ehlibeyt-Ali yandaşı olan bu kentte ürekli yer değiştirerek kalan, iki ailenin kızıyla da evlenmiş bulunan Zeyd, Emevi halifesine karşı büyük bir başkaldırı hazırlıkları içindeydi. Bunu gizli yürütüyordu. Halife'nin güvendiği Suriyeli askerlerin, değil Kûfe'nin çıkarabileceği yüzbin savaşçıya, kendisini destekleyecek olan sadece Mezhic, Hemdan, Bekr ya da Temim kabilesine bile dayanamayacağına inandırılmıştı. Zeyd Kûfe'de kaldığı bir yıla yakın zaman içinde Musul ve Basra'da da propaganda yaptırdı. Kûfe'de Zeyd'in ordu listesine tam 15 bin kişi kaydolmuştu. Zeyd, iktidarı ele geçirdiğinde, kuracağı yönetimin esaslarını özetle şöyle belirlemişti: 1. Adil olmayan iktidar sahipleri savaşılarak alaşağı edilecek. 2. Kuran ve Muhammed'in buyrukları aynen uygulanacak. 3. Önce ezilmekte olan zayıflar korumaya alınacak. 4. Devlet kapısında alışanların aylıkları ve ellerinden varlıkları orla alınmış olanların malları, paraları verilecek. 5. Devlet gelirleri hakkı olanlar arasında eşit ölçüde dağıtılacak. 6. Gadre uğrayanların zararları telafi edilecek. 7. Uzak seferlere gönderilenler şehirlerine geri çağrılacak. 8. Peygamber ailesi, kendilerine haksızlık eden ve karşılarında bulunan herkese karşı korunacak. Biat ederek Zeyd bin Ali'ye katılanlar, bu ilkeleri içeren bir çeşit biat belgesi imzalıyorlardı. Ancak Kûfeli Şiilerden bazıları bunları yeterli bulmamış ve Zeyd'in özellikle Ebubekir ile Ömer'i meşru halife kabul etmesini eleştirmişlerdi. İyi bir örgütçü olduğu anlaşılan Zeyd'in, Haricileri de saflarına çekmek için kullandığı bu siyaset iyi anlaşılmadığından, Emevileri de lanetlemeyince, bunlar, karşı propagandasını yaparak onu terkettiler; kendilerine Rafıza (ayrı yola gidenler, terkedenler) denildi. (Bkz. Julius Wellhausen, agy, s.167-8) Zeyd'in bu eleştirilen tutumu, Mutezile öğretisinden, yani Wasil bin Ata'nın öğrencisi olmasından kaynaklanıyordu. Şehristani'nin anlattığına göre; ayrıca kardeşi Muhammed Bakır'la da bu konuda tartışmaları olmuştur. Bir gün Muhammed Bakır tartışmayı şu sözlerle bitirmiş: ``Senin bu öğretiyi harfi harfine izlemen için, öz babanın asla İmam olmadığına karar vermen gerekiyor. Zira o hiçbir zaman isyan etmediği halde, iktidarı alma iddiasını hiç de elden bırakmadı, düşüncelerini senden daha az yaymadı.'' (al-Shahristani, Kitab al-Milal, s.271) Gerek Muhammed Bakır ve gerekse Altıncı İmam Caferi Sadık, zamanın İslam bilginlerinden ve birer mutasavvıf idiler. Siyasi tutkuları yoktu ve bu mücadeleye girmediler. Kendilerini imam kabul eden, peşlerindeki geniş Rafızi kitlelerle (Zeyd'den ayrılanlar) siyaset yönünde ilgilenmediler. Kûfe valisi Yusuf bin Ömer kentin dışında, Hire'de durmaktaydı. Zeyd'in çok gizli yürüttüğü etkinliklerini, ele geçirdiği iki kişiden tam ve kesin olarak, öğrenmeyi başararak geniş tutuklamalar yaptı. Bu arada, Zeyd'in tutuklamalar yüzünden ayaklanma tarihini öne almayı (6 Ocak 740) kararlaştırdığını bile öğrendi. Bu tarihten bir gün önce bütün Kûfeliler mescide çağrılıp, az sayıda Suriyeli askerle burada gözaltına alındılar. Anlatıldığına göre, gece sabaha karşı, şiddetli soğuğa rağmen Zeyd, yanındaki 218 kişilik kuvvetle mescide saldırıp Kûfelileri kurtarma girişiminde bulundu. Ancak adamlar korku ve umutsuzluktan kapatıldıkları yerden çıkıp da Zeyd'e katılmak istemediler. Zeyd, buna rağmen Hire'den üzerine gönderilen 2000 kişilik Suriyeli savaşçı birliğini gündüz bozguna uğrattı. Ancak ertesi gün kendisine katılanların azlığı ve Rafiza'nın yanında yer almaması yüzünden Zeyd'in direnişi kırıldı. Özellikle akşama doğru Halife'nin kuvvetleri Kikanlı ve Buharalı 300 okçu ile takviye edilince, Kûfelilerin küçük birliği büyük kayıplar verdi. Sokak savaşları yaparak karanlıkta evlere dağıldılar. Zeyd bir okla yaralandı ve o gece sığındığı evde, ok çıkarılırken öldü. Bir kanalın suyu boşaltılarak, kanal yatağına gömülüp sonra su tekrar kanala çevrilerek mezarı gizlendiyse de, ihbarla gömüldüğü yer öğrenilip, cesedi buradan çıkarıldı. Başı kesilip önce Şam'a, oradan da Medine'ye gönderildi. Başsız cesedi Kûfe'de çarmıha gerildi ve Hişam'ın ölümüne kadar, beş ay boyunca orada asılı kaldı. (Bkz. Ebu Mihnef'ten aktaran Julius Wellhausen, agy, s.159-160; A. Gölpınarlı, agy, s.413-414; İ.Zeki Eyüboğlu, Tarikatlar Mezhepler Tarihi, İstanbul, l987, s.439) Şafi mezhebinden olan Muhammed bin Abdul Kerim el-Şehristani'nin, 1116 yılında yazmış olduğu Kitab el-Milal'de, Zeyd'in öldürülmesinden sonra olup bitenler hakkında verilen bilgiler aynen şöyledir: ``Zeyd'in oğlu Yahya, babası öldürülünce imam adayı olarak ortaya çıktı ve Horasan'a gitti. Orada çok sayıda yandaş buldu. İsyana girişmesini istemeyen amca oğlu Caferi Sadık'ın vaktiyle ona söylemiş olduğu `babası gibi öldürülüp, çarmıha gerileceği' kehaneti aynısıyla gerçekleşti. ``Ondan sonra Muhammed ve İbrahim imamlık iddialarıyla ortaya çıktılar. İki kardeşten Muhammed Medine'de ayaklanırken, İbrahim Basra'daki partizanların başına geçti. Hesaplaşma sonunda iki kardeş birbiri ardından perişan edildiler. Bu sıralarda yine Caferi Sadık gelecekte neler olup biteceğine ilişkin görüşlerini şöyle açığa vurmuştu: `Umeyyed oğullarının (Emevilerin) mağrur durumu, zavallı ölümlüler(insanlar) karşısında bütün korkunçluğuyla dikilmiş bulunuyor. Eğer dağlar bu mağrur halleriyle rekabete kalkışsa, üste çıkamazlar. Peygamberin soyundan gelmiş olan (Ehlibeyt'ten) herkes için, Emeviler, kalblerinin derinliklerinde nefret doludurlar. Peygamber soyundan hiç kimse, Tanrı onların hanedan iktidarlarının kaybolmasına izin vermeden önce, en küçük bir ayaklanmaya girişmeyecek.' ``Zeyd, Hişam'ın emriyle Kûfe şehri meydanında asıldı. Oğlu Yahya yine onun valisinin emriyle Horasan eyaletinde Cüzcan'da aynı biçimde cezalandırıldı. İmam Muhammed Medine'de, kardeşi İbrahim Basra'da, İsa bin Mahan tarafından öldürüldü. Bu son iki olayda buyruk Halife el-Mansur'dan (754-775) gelmişti. ``Zeyd'in öğretisini takip eden Zeydiler üç ayrı kola ayrıldılar: Jarudiye, Süleymaniye ve Butriyye. Son ikisi Salihiyye ile öğreti olarak birlik idiler.''(Al-Shahrastani, agy, s.272) Zeyd oğlu Yahya hakkında başka yazarlar da ayrıntılar geçmektedir. Bir görüşe göre Yahya, Kerbela yakınındaki Ninive'de Beşr bin Abdülmelik adında Emevi Arabın azatlısının evinde saklanmış, buradan Horasan'a kaçıp, Hişam'ın ölümüne kadar Belh'de bir Arab soylusunun yanında kalmıştır. Yahya sonradan gammazlanarak yönetime teslim edildiyse de Halife Üçüncü Velid onu serbest bırakmıştır. (Emevi halifelerini temize çıkarma gayreti - İ.K. ). Yahya, bölge valisi Nasr bin Sayyar tarafından bir yerden öbürüne sürülmüş ve en sonunda bölgenin batı sınır kenti Beyhak'a gitmiş. Yahya daha ilerleyerek, babası Zeyd'i ortadan kaldırtan vali Yusuf bin Ömer'in eline düşmek istemiyordu. Bu nedenle doğuya geri döndü, Nasr'ın memurlarının doğuya geçişine engel olma buyruğunu almış olmalarına rağmen, 70 adamıyla Herat'a ulaştı. Buradan da Cüzcan'a doğru yola çıktı. Nasr bin Sayyar'ın arkasından gönderdiği birlik tarafından yakalandı. Bölgenin başkenti Anbar kenti yakınında, çarpışmada öldürüldü. Halife'nin emri üzerine vücudu yakılarak külleri suya atıldı. (Bkz. Yakut I, s.370 ve Ebu Mihnef, Tab. 2, s.1770-74, aktaran Julius Wellhausen, agy, s.160-161) Yahya'ya ``Irak'ın danası'' diyen Emevi yandaşı tarihçiler, hunharca mezarından çıkartılıp çarmıha gerilmiş olan babası hakkında da, ``Sizin Zeyd'inizi bir hurma ağacına mıhladık; biz ağaç gövdesine mıhlanan bir Mehdi (kurtarıcı anlamında - İ.K. ) hiç görmedik'' diye yazmışlardı. (Kâmil s.270'den aktaran J. Wellhausen, agy, s.160) İmam Hüseyin ve yetmiş yakını, kendilerini davet etmiş olan Kûfelilerin ihaneti yüzünden Yezit ordusunun tuzağına düşürülmüştü. Yahya'nın babası Zeyd de, aynı şekilde (yukarıda açıklandığı gibi) kendisine 15 bin kişilik biat listesi sunan Kûfe'lilerin ihanetine uğramış ve onların aşırı korkaklığı nedeniyle yalnız kalmıştır. Yahya (Ö.743) üç yıl boyunca Kûfe'den Belh'e, Orta Asya'ya ulaşan çok geniş bir alanda, Emevilere karşı, çoğunlukla Arap olmayan halklarla birlikte mücadele vermiştir. Ehlibeyt inancı çerçevesinde İslamiyeti kabullenmiş ve eski dinlerindeki bir dizi ögeyi de taşıyarak Alici olmuş Toharistan, Kûhistan, Tabaristan ve Horasan' daki Pers ve Türk topluluklarının büyük bir kısmını, Yahya ile birlikte, yayılmacı ve baskıcı Emevilere karşı mücadelenin içinde görüyoruz. Hatta 735'lerden beri bu bölgelerde Emevi valilere karşı yerlilerle birleşip isyan bayrağını dalgalandıranların arasında bir mutezile olan Haris bin Sureyç ve özellikle oğlu da vardır. Bu bölgelerde yayılan İslamlığın Sünni şeriatı olmadığını bizzat Al-Shahrastani (agy, s.272) söylemektedir. Tabari'ye göre başının kesilip Şam'a gönderilmesinden sonra Yahya'nın vücudu Cüzcan'da surlar üzerinde çarmıha gerildi. Bu eyalette, 737 yıllarında Toharistan'daki Yabgu Türklerine bağlı çok sayıda Karluk ve Hallaç Türk toplulukları ve Persler yaşamaktaydı. Yahya'nın mücadele içinde şehit oluşuna tanık olan bunlar, bir yıl sonra yükselecek olan Ebu Müslim ayaklanması' nın partizanları oldular. Bu büyük ayaklanma Yahya bin Zeyd'in öcünün alınması için başlatıldı. (Tabari, İbn Rusta ve Minorski'den aktaran E.Esin, agy, s.8-9) Hossein Sadıki'nin, eski Arab kaynaklarından naklettiğine göre Horasanlılar, Yahya'nın şehit edildiği günü, Emevi baskısından hiç korkmadan, yas günü ilan edip yedi gün boyunca karalara büründüler. O yıl doğan çocuklara Yahya ve Zeyd adları verildi. (G. Hossein Sadıki, Les Mouvements Religieux Iraniens au IIe et IIIe siecle de l'hegire (Hicri 2. ve 3.yüzyıllarda İranlıların dinsel hareketleri, Paris, 1938, s.53) Zeyd Yahya'nın ortadan kaldırılmasının (743) ertesi yılı, Emevilere karşı son Şii ayaklanmasının lideri Abdullah bin Muaviye'den kısaca sözedelim. (Bu Muaviye oğlu Abdullah'ın ilk Emevi halifesi Muaviye (661-680) ile yakınlığı yoktur. İmam Ali'nin kardeşi Cafer'in torununun oğludur. Ancak kutsal aileden, Ehlibeyt'ten sayılmaz. Zeyd gibi, ailesiyle ilgili ekonomik nedenlerle Kûfe'ye gelip yerleşmek durumunda kalmıştır.) Emevilerin son hanedanları arasındaki saltanat kavgalarını fırsat bilen Kûfeli Şiiler Abdullah bin Muaviye'yi başlarına geçirip Kûfe devlet sarayına götürerek, ona biat ettiler. Sonra, onun buyruğu altında, 740'daki Zeyd ayaklanmasını kanlı biçimde bastırmış olan Emevi valisi İbn Ömer'in Hire'deki Suriyeli kuvvetlerinin üstüne yürüdüler (Ekim-Kasım 744). Ancak çarpışmalar başlayınca, Kûfeli Şiiler yine dönekliklerini gösterip, kaçtılar. Sadece Rebia kabilesiyle Zeydiye fırkası mensupları kahramanca savaştı. Bağışlanmaları ve Abdullah bin Muaviye'nin serbestçe çıkıp gitmesine izin verilmesi koşuluyla mücadeleyi bıraktılar. (Tabari'den aktaran J. Wellhausen, agy, s.161-162) Buradan İran'a geçen Abdullah, önce Isfahan'a yerleşti. Ertesi yıl İstahr'a giderek, burada oldukça geniş bir bölgede egemenlik kurdu. Çevresinde çok renkli ve karışık topluluklar bulunuyordu. Abdullah Mervan'la girdiği savaşı kaybetti ve 747 yılı sonlarında Kirman ve Sicistan üzerinden Ebu Müslim'e katılmaya gittiyse de onun buyruğuyla yakalanıp öldürüldü. (Tabari ve İbn ül-Esir'den nakleden J. Wellhausen, agy, s.162) J.Wellhausen, çok renkli bir kişiliği olan Abdullah bin Muaviye hakkında Egani'den kaynaklanan şu ilginç bilgileri geçmektedir: ``Abdullah ibn Muaviye açık elli, zeki, şiire yetenekli ve fakat aynı zamanda hayasız ve hür fikirli bir kimseydi. Etrafına, birisi sonradan `ba'sü badelmevt'i (ölümden sonra dirilme) inkâr edip, insanların otlar gibi olduğunu iddia ettiği için daha sonra idam edilen, sapıklar toplanmıştı.'' Bu suçlayıcı, kötüleyici cümleler Abdullah bin Muaviye'nin konumunu ortaya koymakta, Emevi-Sünni şeriatının tam karşısında olduğunu göstermektedir. Alman İslam tarihçisi J.Wellhausen'nin dönemi çok yerinde yorumlayan birkaç cümlesiyle konuyu bağlayalım: ``Emevi hakimiyetinin bu son devrinde sınırlar birbiri içinde erimişti. Birbirinden çok farklı güçler sallanan devlete karşı yapılan mücadelede birbirlerine yardımcı oluyorlardı; Şiiler ve Hariciler aynı bayrak altında savaşıyorlardı.'' (J. Wellhausen, agy, s.162-163)
|