İNANÇ, DÜŞÜNCE VE SİYASAL TARİH BAĞLAMINDA

Alevilik

 

KAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ

 

İKİNCİ BÖLÜM

 

Ismail Kaygusuz

 

II.II Heterodoks İslamın (Aleviliğin) Ali Ve Evlatlarına

Bağlı Olarak Değişik Biçimlerde Gelişip Yayılması

 

Sabailik inanç ve öğretisine felsefi açınımlar getiren, genişletip geliştiren ve çoğu kurucularının adlarıyla anılan alevi hareketleri Şehristani’nin verdiği bilgileri temel alarak sırasıyla incelemeyi sürdüreceğiz. Bunlardan bazıları toplumsal ve siyasi hareketler biçiminde örgütlenmiş ve kitleleri peşine takarak egemenlere karşı ayaklanmış. Zalimlere başkaldırmış, direnmiş, çokça kırılmış ancak yeniden toparlanmışlar. Bazıları ise marjinal gruplar olarak toplumu ve yönetimleri sarsmış, inançları uğruna canlarını seve seve vermekten çekinmemişlerdir. Ancak bunları tek tek incelemeye geçmeden önce, elbette ki Ali sonrası tarihsel olayları, gelişmeleri  ve özellikle Kerbela olayını gözden geçirmekte yarar var.

 

Önce  J. Wellhausen’in Ali sonrası siyasi analizine kısaca göz attıktan sonra dönem hakkında görüş ve yorumlarımızı sürdürelim.

 

“Ali, Osman’a karşı yapılan ihtilal hareketindeki grup başkanlarının önemli dayanağını oluşturan Iraklıları yanında tutmayı başarmış, yönetim merkezini Küfe’ye taşıyarak, dönek rakipleriyle kanlı bir çekişmeden sonra da olsa (Talha, Zübeyr, Ayşe ve Camel savaşı kastediliyor - İ.K.) Basra’yı kendi tarafına kazanmıştı. Muaviye’nin arkasında,  uzun zamandan beri  yönetmekte bulunduğu Suriye duruyordu. Onunla Ali arasındaki  mücadele bir Suriye-Irak savaşına dönüştü. Bu mücadele Ali’nin öldürülmesiyle  Iraklıların aleyhine sonuçlandı. Ancak bunlar Muaviye’nin kurduğu devlet içindeki birliğe zorla ve görünüşte katıldılar. Ali, ölümünden sonra Suriye boyunduruğuna karşı muhaliflerin bayrağı oldu. Iraklılar, Küfe’nin İslamın merkezi olduğu ve devletin merkez hazinesinin sahip bulunduğu kısa devreyi, idealleri olarak anılarında korudular. Böylece Irak’a yerleşen Şia önceleri parti değil, bütün eyaletin siyasi düşüncesinin ifadesiydi. Hemen  hemen bütün Iraklılar ve özellikle Küfeliler, tek tek değil bağlı bulundukları kabile başkanlarıyla birlikte Şii’ydiler. Aralarında derece farkı olmakla birlikte Ali bunlar için, yurtlarının kaybedilmiş ihtişamı, yitirilmiş büyüklüğü anlamına geliyordu. Yaşadığı yıllarda sahip olmadığı, şahsına ve ailesine karşı büyük hürmet ve itibar, işte bu düşünceden doğmuştur. Ancak, Ali’nin adına bağlı gerçek kült, karanlık bir tarikatın kucağında çok daha önceden faaliyet göstermekteydi. Muaviye, Irak’ı itaatı altına alır almaz, Mugira b. Şube’yi Küfe’ye vali olarak atadı. Ondan her Cuma namazında mimberden Ali’ye  lanet okumasını, küfretmesini istedi…”  (J. Wellhausen, agy, s.90 vd.)

 

J. Wellhausen, bu siyaset analizinde kuvvetle altını çizmemiş olsa da, aslında çok önemli olan Ali’nin adına bağlı ikili muhalefet gerçeğini ortaya koyuyor. Birincisi, başta Küfeliler olmak üzere Irak eyaleti kentlerinde yaşayan büyük toprak sahipleri, kabile başkanları ve beş yıllık hilafet döneminde Ali’nin yönetim çevresini oluşturan askeri aristokrasisi gibi sınıfların Şii muhalefetiydi. Bu ayrıcalıklı yüksek sınıflar “kaybetmiş oldukları ihtişama” kavuşmak, “merkezi devlet hazinesini” ellerine geçirmek  için Ali’yi bayrak yaparak partileşmiş Şia idi.

 

Bunlar çıkarlarının doğrultusunda Ali yandaşı, yani Şia olmuşlardı. Yaşadığı muhalefet yıllarında ona itibar etmeyen bu kesimlerin amacı, şimdi Ali’nin anısını ve evlatlarını kendilerine bayrak yapıp kitleleri peşlerinden sürükleyerek – sadece Şam’ın boyunduruğuna  muhalefet etmek için değil - iktidarı onların adına elde etmek ve kendileri kullanmaktı. Bunların iktidarı hem zor kullanarak hem de siyasi hilelerle ele geçirmiş Şam yönetimini oluşturan sınıflardan farkı yoktu. Ancak Şam’dakiler daha güçlü, baskın  ve zorbaydılar. Küfe’deki bu yüksek muhalif sınıfların  dini de -adının Şii olması hiç farketmiyor - ortodoks İslamdı. Bir taraf, yani Emeviler Ali’den nefret ederek, onu lanetleyerek İslam İmparatorluğunun başında otururken, diğer taraf, yani Iraklı Şiiler Ali sevgisi gösterisi içinde onun adından ve aile bireylerinden yararlanarak iktidarı yakalamak umuduyla muhalefet oldular. Ama savaşım gerektiğinde, göğüs göğüse vuruşmak gerektiğinde saf değiştirmekte tereddüt etmediler. Örneğin Küfeli Şiiler çok sever göründükleri Ali’yi de, onun oğulları Hasan'ı  ve Hüseyin’i de, Hüseyin’in torunu Zeyd’i de kandırıp onların katledilmelerine neden oldular.  Çünkü üst sınıflar olarak iktidarla kesimsel çelişkileri sadece toprak, ganimet ve köle paylaşımından daha kazançlı çıkmaya ilişkindi. Çelişkileri, yaşamda kalıp kalmama, can pahası mücadele değildi. Bu sınıfların iktidar ve muhalefetler olarak yaşaması, avam diyerek aşağıladıkları halkın; yani yoksul çoğunluğun ve emekçi kölelerin sömürülmesine, onların tam bir baskı altında  tutulmasına bağlıydı.

 

O dönemde muhalif halk çoğunluğu da, Ali’ye ve onun soyundan gelenlere, yani Ehlibeyt soylulara karşı nefret  ve sevgi temelinde bölünmüşlüğü yaşıyordu. Sınıfsal çıkarları çeliştiği için Şam iktidarı, ne Ali hilafeti yönetim çevresi tarafından Nehrivan’da kırılan Haricilere yardımcı olmuş, ne de onu katlettikten sonra, bu büyük nefretlerinden dolayı onlara sahip çıkmıştır. Tam tersine 657’den 749’lara, yani Emevi hanedanlığı yokoluncaya dek Harici hareketlerini her yerde ezmiştir. Uzun dönemli bir halk hareketi olan Haricilik, dönemin nesnel koşullarında yanlış yönlendirilmiş, daha fazla  Kur’an’a bağlı ve daha iyi müslüman olduğunu iddia eden ortodoks karakterli başkaldırılar olarak sürdü. Gelecekte Abbasiler zamanında   alevi halk hareketleriyle bütünleşip kaybolacaktır…

 

Wellhausen’in Ali sonrası siyasi analizinde belirttiği ve “Ali’nin adına bağlı gerçek kült, karanlık bir tarikatın kucağında çok daha önceden faaliyet göstermekteydi” cümlesiyle  geçiştirdiği ikinci muhalefeti, kuşkusuz Sabailer oluşturuyordu. Yukarıda açıkladığımız gibi, Ali’nin 661’de katledilmesinden sonra Abdullah İbn Saba, onun ölmediğini, gökyüzünde bulutlara büründüğünü ve soyundan gelenlerle başka bir donda dünyaya inip kendilerini kurtaracağını  yayıyordu. Halife olmasında çok önemli rol oynamış Sabailer’in, Küfe merkez yapıldıktan sonra Ali’nin Küfeli Şii hilafet çevresi tarafından geri plana itilmiş olduğu kesindir.

 

Ölümünden sonra da Iraklı Şii muhalefet, Ali’yi tanrılaştıran bu muhalefet grubunu yanına almamış, tam tersine gulat (aşırı) sayıp dışlamış ve haklarında aynı şeyi düşünen düşmanları Emeviler karşısında onları yalnız bırakmaktan çekinmemişlerdir.  Ali’ye isnat edilen ”Abdullah İbn Saba ve yandaşlarını ateşe atma” eylemini gerçekleştiren, bizzat Emevi yönetimiydi. Ama, sadece ortodoks İslam adına, Ali’nin tanrılığına inandıkları için değil de daha çok Osman’ın katilleri olarak ateşle cezalandırmış olmalılar. Böylece yeni başkaldırı hareketlerine de gözdağı vermiş oluyorlardı.

 

Önderleri öldürülen Sabailer yeraltına itilmişlerdi. Julius Wellhausen’in dediği gibi  “Ali’ye bağlı gerçek kült (inanç) karanlık tarikatın kucağında” gelişiyor, yoksul halkın, kölelerin-azatlıların kinleri büyüyordu. Ne, Muaviye ile uzlaşmak zorunda kalmış olan İmam Hasan’a, ne de Kerbela öncesi Hüseyin’e yaklaşamadıkları anlaşılıyor. Ama, Ali’nin ölümünden 20 yıl sonra Kerbela’nın öcünü almak için Kaysaniler (Hanafiyya-Muhtariyya) olarak ortaya çıkmaları, onların Muhammed İbn al-Hanefi (Hasan’la Hüseyin’in üvey kardeşi) çevresinde güçlendiklerini gösteriyor. Bu yıllar içinde Hasan ve Hüseyin’in Emevi yönetimiyle mücadeleleri ve Iraklı Şiiler’in tutum ve davranışlarına bir göz atıp, Kerbela olayına girelim..

 

 

II.II.1 Ali Gibi Pasifist Siyaset İzleyen Hasan ve Muaviye Anlaşması Üzerine

 

Sünni İslam dışında olan ve kendilerini Caferi diye adlandıran Şiiler ile Alevi-Bektaşiler, İmam Hüseyin ve Kerbela şehitleri için yas ayı kabul ettikleri Muharrem ayında oniki gün oruç tutarlar. Her yıl Kurban bayramının ilk gününden itibarın, üçüncü haftanın son günü başlatılan İslamın bu kesimleri için Muharrem orucu, aynı zamanda Tanrıya ibadet olarak algılanmaktadır. İmam Hüseyin’in şehit edildiği gün olan orucun sonunda Şiiler, zincirlerle döverek, kesici aletlerle yaralayarak kendilerine işkence ederler. Bu şekilde ızdırap çekerek, İmam Hüseyin’in o korkunç ve dayanılmaz acılarına ortak olduklarına inanırlar. Alevilerde ise, hiç su içmedikleri Muharrem orucu, onikinci gün aşure çorbasının pişirilip dağıtılmasıyla son bulur. O gece Cem yapılır ve Kerbela olayını anlatan, saz eşliğinde özel makamla okunan Mersiyeler (ağıtlar) söylenir; şehitler için ağlar, gözyaşı dökerler ve Yezid’e lanet okurlar Cem’e katılmış olan canlar. Yine Alevi-Bektaşilerin Muharrem dışında da Görgü Cemleri, “Cem Birleme” adını verdikleri tören, su ya da şerbet dağıtılırken, İmam Hüseyin ve Kerbela şehitlerini anan övgü ve sevgi nefesleri söylenerek (tevella), Yezit ve Muaviye’ye lanetler okunarak (teberra) sona erdirilir.

 

İslam tarihinde korkunç ve dengesiz bir siyasal olay olan Kerbela kırımı ve İmam Hasan ile Hüseyin üzerinde, nesnel bakış açısından yaklaşımla yorumlamayı deneyeceğiz.  

 

Ali, İbni Mülcem adlı Harici tarafından şehit edildiğinde (661) ikinci imam Hasan otuz yedi yaşında bulunuyordu. Al Müctaba (seçkin, seçilmiş) sıfatını taşıyan Hasan’ın Muaviye’ye boyun eğmesi ve onu İslam halifesi olarak kabullenmesi iki türlü değerlendirilmektedir:

 

Birinci değerlendirmede Hasan acımasızca eleştirilerek halifeliği savaşsız Muaviye’ye teslim ettiği için onunla alay edilmiş, Batılı ve tarafsız(!) görünen bazı tarihçiler tarafından, kadınlara aşırı düşkün, öngörüsüz, iktidarsız, lüks ve rahat yaşam isteyen biri olarak betimlenmiştir. Hatta J. Wellhausen, “Hasan, hak ve hukukunu şerefsizce satmıştır” diyerek eleştiriyi hakarete vardırmıştır. (Julius Wellhausen, agy, Ankara-1989, Çev. Fikret Işıltan, s. 157) Avrupa merkezci  idealist tarihçiler, İmam Hasan’ı alçaklık ve korkaklıkla suçlamış; Emevi ve Harici yandaşı, daha sonraları Abbasi dönemi Sünni tarihçi yazar ve şairlerin anlattıklarını temel almışlardır.

 

Şii tarihçi ve yazarlar bu değerlendirmeyi asla kabul etmezler. Onlar, Küfeli Şiiler ve orada bulunan ordunun başındaki Medineli ve Mekkeli Ali dostları tarafından seçilen Hasan’ın halifelikten çekilmesini, alçakça bir zayıflık ve korkaklık değil, tersine gerçekçi ve şefkat-merhamet dolu bir olay olarak gösterirler.

 

Yaklaşık 40 bin kişilik ordunun başında, babasının öcünü almak için Haricileri takibeden Hasan, Muaviye’nin başında bulunduğu Suriye ordusuyla  karşılaştı. Kendisine haber gönderip müzakere isteyen Muaviye, öbür yandan  Küfeliler arasına soktuğu gizli adamlarıyla yaydığı yalan haberler ve rüşvetle Hasan’ın ordusunu parçaladı. Çeşitli kabilelerden oluşan birlikler uyuşmazlığa düştüler ve Hasan’ı yüzüstü bıraktılar. Bir kısmı ona başkaldırdı, bir kısmı Muaviye ordusuna katıldı.Hatta Hasan’ın çadırını yağmalamaya giriştiler. Dolayısıyla Hasan yanında kalan bir avuç yandaşıyla yakınlarının kanı dökülmesin diye halifelikten vazgeçip Medine’ye çekildi. (Moojan Momen, An Introduction to Shi’i Islam, Yale University Press-1985, s.26-27)

 

Elbette ki Hasan, ne bir korkak ve alçaktı, ne de onursuzca hukukunu satmıştır. Ancak İmam Hasan; kurnaz bir politikacı olmakla birlikte, hem silah hem de ekonomik zenginliği elinde bulunduran egemen sınıfların temsilcisi Muaviye tarafından rahatlıkla tuzağa düşürülecek kadar zayıf ve deneyimsizdi. Hasan’ın hasmı öylesine kurnaz ve hilekar politikacıydı ki, Sıffin savaşında kaybetmek üzere olduğu anda bile durumu lehine çevirebilmişti. Oysa Ali, Muaviye ve Amr ibn ül As’ın  hileleriyle, yendiği halde yenilmiş sayıldığı sözü edilen savaşın hemen arkasından, toparlanamadan Muaviye’nin üzerine gitmesi gerekirken, arkadan vurmamaları için, kendisini terkeden Hariciler’e yüklenmiş ve bir süre sonra onların büyük bir kısmını Nehrivan’da kılıçtan geçirmişti. Küfe’yi Halifelik merkezi olarak hazırladıktan sonra bunu yapması Muaviye’yi daha da güçlendirmiş, hatta o bu arada aynı hilekar siyasetiyle Mısır eyaletini de ele geçirmişti.

 

Hasan’ın durum değerlendirmesi yapmadan, gücünü ve ordusunun sadakatini tam anlamadan, asıl düşmanını gözden kaçırarak, salt babasının öcünü almak için Haricilerin üzerine gitmesi doğru değildi. Çevresinin etkisiyle Hasan’ın bu aceleciliği, Muaviye’nin çok işine yaradı. Muaviye, Küfe’deki Halifelik yönetim çevresindeki sınıfların tereddütlerini ve asıl olarak, Hasan’ın, bir ihtilalle babasını halife yapmış olan aşağı sınıflardan halklarla, yani Sabailerle ilişkilerinin kopukluğunu gördü. Çıkar gruplarını rahatlıkla satın aldı. Müzakereler sırasında Hasan’a, kendi durumlarının tıpkı Ebubekir ile Ali arasındaki halifelik anlaşmazlığına benzediği haberini göndermişti. Ebubekir'i tutan kabile şeflerinin çokluğu yanında, yönetime daha layık olsa bile Ali’nin zayıf oluşu, onu evine kapanmaya zorunlu kılmıştı. Hasan’ın böyle yapmak zorunda olduğunu açık açık söylüyordu. İşte Hasan, Muaviye’nin bu değerlendirmesinin doğruluğunu görerek, babası gibi evine ve inancına sığınmak zorunda kalmıştır. 17.yüzyılda yaşamış, 4. İmam Zeynelabidin’in oğlu Zeyd soyundan gelen Senirkentli Veli Baba, Menakıbname’sinde anlaşmayı dönemin Türkçesiyle şöyle  anlatmaktadır:

 

“Hz. Murtaza’nın şehadetinden sonra bivefa Küfi’lerin (vefasız Küfelilerin) teşvikiyle Şam üzerine ordu çekmiş ise de, Anbar nahiyesinde Şam askeri karşıladığından ve zati alisi bu yolda sefk-i dem (kan dökmek) istemediğinden Muaviye ile beş şart üzerine, Muaviye’nin teklifi vechile hicretin kırkbirinci senesinde (M.661) hakk-ı hilafetini ana terketmiş. Ve ol şartlardan evvelkisi şart: Hz. Ali K.V.ye la’n ve şetim (lanet ve küfür) olunmaya. İkincisi: İmam Hüseyn Muaviye’ye tebaiyyet itmeye ve biat teklifinden muaf tutula. Üçüncüsü: Şam valisi Muaviye yerine kimseyi kaimmekam kılmayub (yerine kimseyi tayin etmeyip), andan sonra İmam Hasan Halife-i Resulullah ola. Hz. Ali taraflısı olan bazı rical (ileri gelenler) incitilmeye ve hapishanede ise koyverile. Beşincisi: Her sene İmam Hasan Basra’dan ikiyüz bin guruş ala (Kuruş, gümüş dirhem karşılığı olabilir - İ.K.) Zira Şah-ı vilayet (Hz.Ali) şehid oldu. Yirmi iki evlad ve dört nisa’ye (kadına) sekizyüz guruşluk malı kaldı. Bu sebebten Evlad-ı Ali cümlesi fakıyr idiler. Lakin Muaviye beş şartın dördünü kabul ittim. Beşincisi La’nı Ali ve sebbi Ali (Ali’ye lanet ve küfür) olmamak kabil değildir. Meğer ki İmam Hasan kanğı camide bulunur ise, o camide sebb ve la’nı Ali olunmasın, başka olmak mümkün değildir, didi.  Hah-ı nahah (ister istemez) tarafeynden kabul ittiler. Badehu (bunun üzerine) dairesi halkıyla (Hasan) Medine-i Münevvera’ye giderek kuşe-i inzivaya çekilmiş idi.”  (Veli Baba Menakıbname’si, Haz. Doç.Dr. Bedri Noyan, İstanbul-1993, s.82)   

 

Hasan’ın ne denli yalnız kalmış olduğu, bu koşulların ileri sürülüp kabul edilmesinden anlaşılmaktadır. Sorumluluğunu yüklendiği ailesini açlığa tutsak kılmamak için, babasına cami mimberlerinden  küfredilmesini bile sineye çekmiştir Hasan. Kuşkusuz sadece Hasan tarafından değil, ailecek kabul edilmiştir bu onur kırıcı koşullar. Çünkü,  Ali ailesinin başka kurtuluş yolu yoktu. Ancak Hasan aile içinde seçilmiş ikinci İmam olarak  barışçıl (pasifist) siyasetini ölümüne kadar sürdürmek zorunda değildi. Eğer Hasan Muaviye ile savaşa girseydi, Kerbela olayıyla Hüseyin’in taşıdığı büyük tarihsel onur onun olurdu. Ama Ali soyu, Ehlibeyt soyu tümüyle yokolurdu. Çok hırslı ve kindar bir düşman olan Sufyan oğlu Muaviye, Hasan ve yanındakileri öldürmekle kalmaz, Medine’ye ve Mekke de saldırır, tüm Haşimi sülalesinin sonunu getirirdi. Ali Muaviye için, “sen ve baban istemiyerek ikiyüzlülükle İslam’a katıldınız. Peygamberin vefatıyla da eskiye döndünüz cehaletiniz bitimsiz”, dememiş miydi? Cehalet devrinin büyük kin ve düşmanlığı bitimsiz sürüp gidecekti.

 

Muaviye’nin, yapılan anlaşmada Hasan’a halifelikten vazgeçmesi  koşuluyla çok cömert davrandığı görülüyor. Hasan ve yandaşlarına genel af dahil, ailesinin Medine’de rahatça yaşaması için yüklü bir mali kaynak sağlamıştı. Bazı kayıtlara göre ise, daha ileride Muaviye’nin ölümü üzerine halifeliğin Hasan’a devredileceği koşulu bile vardı. Yapılacak olan bir savaşın kendisine daha pahalıya malolacağını bilen Muaviye bunlara seve seve razı görünecekti. Halifeliğe ilişkin madde anlaşmada gerçekten varolmalıydı ki, Hasan buna inanmış ve sekiz yıl boyunca  Medine’de, kendisine gelip Muaviye’ye başkaldırdığı takdirde, destekleyeceklerini söyleyen heyetlerin önerilerini reddetmiştir. Hiç kuşkusuz Hasan’ı ve kardeşi Hüseyin’i  ayaklanmaya zorlayan, Ali’nin ölmediğini ve onun tanrısal özünün şimdi kendilerinde tecelli ettiğini inandıkları için bölük bölük onlara koşan Sabailerdi. Ayrıca Şii oldukları için Muaviye’nin valileri aracılığıyla Ali’ye küfrettirerek ağır baskı altında tuttuğu Küfe kaynıyordu.   

         

M. Momen, “Muaviye İmparatorluk üzerinde öyle bir kuvvetli pençe geçirmişti ki, herhangi bir başkaldırı başarısızlığa uğrardı. Üstelik Hasan söz vermiş ve bir anlaşma imzalamıştı” diyerek, Hasan’ın ayaklanmamasına gerekçeler sıralıyor. (agy, s.28) Bizce Hasan bir isyanı yönetmeye kendisini yetkin göremediği için barışçıl siyaset izlemek zorunluğu hissetmişti. Zaten yapamazdı. Medine’de, anlaşma uyarınca Basra’dan gelen ekonomik yardımı kabul ettiği için bir çeşit gözaltı yaşıyordu. 661 ile 680 tarihleri arasındaki bu dönem, politikaya karışmamak koşuluyla verilen bu yardım, onlar için doğrusu bir zül idi. 19 yıl Ali ailesi bir ekonomik gözaltı olan bu ayıbı yaşadı. Hasan hep Muaviye’nin de anlaşmaya uyacağına inanmak istiyordu. Elbette ki uymadı ve 669 yılında, henüz kırkaltı yaşında bulunan Hasan’ı öldürttü. Büyük olasılıkla Muaviye,  Hasan’ın artık isyancılardan etkilenmeye başladığı ve harekete geçeceğinden kuşkulandığı için onu zehirleterek ortadan kaldırmıştı.

 

Hasan’dan sonra imam olarak Ali ailesinin başına getirilen Hüseyin’in on yıllık Medine yaşamı da farklı geçmedi. Hasan’ın öldürülmesi Ali ailesini iyice sindirmişti. Muaviye yaşadığı sürece onları bu anlaşmaya uymaya zorladı ve gözaltı sürdü. Oysa Küfe’de Hasan’ın ölümünden iki yıl sonra (671) Hucr İbn Adi al-Kindi isyanı patlak vermişti.

 

Muaviye, camilerde minberden Ali’yi lanetlemeyi bir siyaset kurumu haline getirmişti.8 Bu siyasete bilinen ilk tepki Hucr İbn Adi başkanlığında bir avuç Küfeli Şii’den geldi. Al Kindi kabilesine mensup Hucr İbn Adi, Sıffin savaşı dahil diğer birçok siyasi olayda Ali’nin yanında bulunmuş ve onun tarafından yetiştirilmişti. 671’de Muaviye yönetimine karşı başkaldırdı. J.Wellhausen, Ebu Mihnef ve Taberi’den kaynaklanarak olayı çok geniş biçimde ayrıntılamaktadır. (agy, s.91-98) İsyan kolayca bastırıldı ve Hucr, altı arkadaşıyla birlikte Şam’a götürülerek Muaviye tarafından idam edildi. Bu yediler, Şiiler tarafından ilk şehitler olarak kutsanır ve saygı görürler. (M.Momen, agy, s.28)

 

II. II. 2 Hüseyin ve Kerbela Olayı:
Şiilik Ortodoks İslam Olarak Tarihte Yerini Alıyor 

 

Bize göre bu Hucr ve arkadaşları (yediler), ortodoks Şii değil, Sabai idiler. Çünkü Ali’yi canlarını uğrunda hiç çekinmeden verecek kadar, taparcasına seviyordular ve ona bağlıydılar. Kutsadıkları varlığın lanetlenmesine dayanamamış, isyan etmişlerdi. Muaviye onlara, Ali’yi inkar ettikleri takdirde canlarının bağışlanacağını söylediği halde, sevgi ve bağlılıklarından asla ödün vermediler. Muaviye’nin yandaşı olan Ayşe’nin bile kızıp karşı tavır aldığı bu olaya Hüseyin ve Ali ailesinin davranışı yahut haberli olup olmadıkları hakkında bir bilgi yoktur. 70-80 yıl sonra, Hucr’ün mensup olduğu Al Kinda kabilesinden Banu Kinda’nın güçlü partisi, Sabailiğin devamı ve daha gelişmiş kolu olan Mansurilerle birlikte halife Abdülmelik’e başkaldırmıştır.

 

Başta Hucr’ün arkasından gitmekten çekinen kabile üyeleri, Sükun’lu Malik b. Hübeyre’nin hapse atılmış bazı isyancıları parayla da olsa kurtarmasından sonra harekete katıldılar. Ziyad tarafından Şam’a götürülmüş olan Hucr ve arkadaşlarını kurtarmak için silaha sarılarak yürüyüşe geçtiler. Malik’in başında bulunduğu kuvvet Şam’a yaklaştığında, Hucr ve arkadaşlarının idam edildikleri haberi gelmişti. Onları serbest bırakması için Muaviye’ye ricacı göndermiş olan Malik b. Hübeyre çok öfkelenmiş, saldırıya hazırlanıyordu. Siyaset kurnazı Muaviye onları silahla karşılayarak, isyanın büyüyüp genişlemesine meydan vermedi. Onları parayla karşıladı. Muaviye’nin 100 bin dirhem (gümüş) göndererek Malik’in öfkesini yatıştırdığı ve kendisinin haklılığına onu  inandırdığını öğreniyoruz. Açıkça görüldüğü gibi, Muaviye Sükun kabilesi başkanı Malik b. Hubeyre’yi 100 bin dirheme satın almış ve isyanı bastırmıştı. Bu olay, kabile aristokrasisinin inanç değil çıkarlar doğrultusunda hareket ettiklerinin en belirgin örneğidir. İşte Hüseyin’i Küfe’ye çağırıp, halife olarak başlarına geçirmek isteyenler toplumun bu kesimiydi.

 

Muaviye 680 yılında öldü. Şii yazarlara göre, sözde ölüm döşeğinde vicdan azabıyla kıvranıp durmuş. Yaptıklarından dolayı ufak bir vicdan azabı duyan adam, ölmeden önce oğlu Yezid’i halef olarak atayıp zorba bir hanedan yaratmazdı. Medine valisi Velid b. Akab, İmam Hüseyin’i Yezid’e biat etmeğe zorlayınca Mekke’ye göçetmişti. M. Momen şöyle yazıyor:

 

“İslam dininin kurallarıyla alay eden bir sarhoş olan Yezid’in halifelik makamına oturması namussuzca bir tecavüz, bir gasıptı. Küfe’de halk bir kere daha kaynaşmaya başladı. Artık Medine’ye Hüseyin’i Küfe’ye gelmeye ve kendilerine liderlik yapmaya zorlayan mektuplar ve haberler geliyordu”diye yazıyor. (agy, s.28)

 

Hüseyin’i çağıran, Küfe’nin nüfus çoğunluğunu oluşturan kozmopolit halkı mıydı?  Hiç de öyle görünmüyor. J. Wellhausen’in açıkladığı gibi, Küfeliler ondan yanlarına gelmesini ve başlarına geçerek Emevi egemenliğine  karşı ayaklanmasını istediler. Ancak, Hüseyin’e mektup yazanlar her kabileden nüfuz ve itibar sahibi kimselerdi. Ayrıca sayıca ve nüfuzca önde gelen Yemenliler de bulunmaktaydı. Kısacası kentin yerli zenginleriyle, Küfe’ye yerleşip varlık  sahibi olmuş yabancı kabilelerin başlarıydı.

 

II. II.  2. a  Hüseyin Müslim Akil’i Küfe’ye Gönderiyor

 

Hüseyin Küfe’den gelen çağrıları değerlendirmek istedi. Yezid’in valileri, hangi şehirde oturursa otursun onu boyun eğmeğe zorlayacaklardı. Bu nedenle Küfe’ye gitmeye ve orada şansını denemeye karar verdi. Başka çıkar yolu da yoktu.  Ondokuz yıldan beri Medine’de yaşadığı ekonomik gözaltı Ali ailesini giderek yozlaşmaya itmişti. Zaten Medine zevk, eğlence ve mizah merkezi halini  almış; buradaki Haşimiler siyasetten ve savaşlardan uzak, Peygamberin kabilesinden olma ayrıcalığının zevkini çıkarıyorlardı. Tanınmış doğubilimcilerden Franz Rozenthal’ın dönemin Arap yazarlarından derlediği, mizah-gülmece yaratıcısı Eş’eb ve torunu Şuayb’ın öykülerinde İmam Hasan ve oğullarının; Hüseyin’in kızları, Halife Osman’ın iki torunuyla evlenmiş Fatima ve Sukeyne’nin (Sakine) adları sıkça geçmektedir. Özellikle Sukeyne’nin eğlenceye düşkün ve birkaç kaç kez evlenmiş kadın olduğu belirtilmektedir. (Franz Rozenthal, Erken İslam’da Mizah, İstanbul-1997, Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Arslan, s.35,162-164; 48,92,107,204; 113-118, 132, 152, 172 vd.182) İmam Hüseyin bu yozlaşmayı ve kendi ailesinin prestijinin azaldığını görüyor üzülüyordu. Küfe’de istediklerini bulamazsa, büyük olasılıkla son İran şahı Yezdigerd’in kızı olan karısı Şehriban’ın ülkesi İran’a geçip, oraya yerleşmeyi düşünüyordu.

 

Hüseyin, Mekke’den hareket etmeden önce amcasının oğlu Müslim Akil’i gizlice Küfe’ye gönderdi ve ondan haber beklemeye başladı. Anlaştıkları üzere Müslim önce Sakif kabilesinden, beş yıl sonra Hüseyin ve Ali ailesinin öcünü almak için Kaysaniya adıyla büyük Sabai-Alevi hareketini başlatacak olan Muhtar b. Ubeyd’in evine indi. Bu gösteriyor ki, Hüseyin Küfeli ortodoks Şiilerden çok Ehlibeyti kutsallaştıran Sabai akımı yandaşlarına güveniyordu. Ancak Küfeli soylular Müslim Akil’i oradan alıp, Murad kabilesinin önde gelen zenginlerinden Hani bin Urve’nin evine yerleştirdiler. Çok dikkatli ve gizli propaganda toplantılarıyla, bir ay içinde yirmi bine yakın Küfeli Şii Hüseyin’e biad yeminiyle ihtilal ordusuna kayıt yaptırdı. Elbetteki bunları Şam’daki halife Yezid’in kulağına ulaştırmışlardı casusları. Yezid’in ilk işi, ılımlı ve harekete gözyuman Küfe valisi Numan b. Beşir’i görevden alıp, Basra valisi Ubeydullah b. Ziyad’i onun yerine geçirmek oldu.

 

Ubeydullah daha Basra’dayken Hüseyin’in hedefi hakkında geniş bilgi edinerek gelmişti Küfe’ye. Buna karşılık, “evinde yabancı saklayan ya da yabancı görüp de haber vermeyen çarmıha gerilecektir” tehdidi işe yaramamış, Müslim Akil’in saklandığı ev ihbar edilmemişti. Sonunda Makil adında bir azatlıya 3000 dirhem vererek, onu  harekete bağışlamak kandırmacasıyla tanınmış bir Şiinin evine sokmayı başardı. Müslim’e ulaşan Makil, Hüseyin’e biad ederek onun güvenini kazanıp aralarına girdi. Böylece Hani bin Urve’nin evinde olup biten herşeyi günü gününe vali Ubeydullah bin Ziyad’a bildirdi.

 

Herşeyi öğrenen vali, Hani bin Urve’yi  konağına çağırıp, Şii eşrafın önünde dövdü, hakaret etti. Sonra idam edip Kasaplar Pazarında astırdı. Ne kendi kabilesi ve ne de diğer Şiiler onu kurtarma girişiminde bulunmadı. Ayrıca gelişigüzel birkaç kişi daha yakalanıp kendi kabilelerinin oturduğu mahallelerde astırıldı. Ertesi gün  Müslim Akil yanında bulabildiği taraftarlarıyla pazar yerinde toplandı, sözde valiye başkaldıracak, vuruşacaklardı. Bunu duyan Ubeydullah yanlarına geldi. Kendisiyle birlikte sadece otuz silahlı muhafız vardı. Ayrıca parayla satın aldığı en itibarlı Küfe Şiileri eşrafından yirmi kişi de yanında bulunuyordu. Ubeydullah’ın yerine, bizzat bunlar isyancıları dağılmaları için uyardılar. Müslim Akil tek başına kaldı. Sokaklarda sığınacak ev arayan Müslim’i, al Kinde kabilesinden dul bir  yaşlı kadın içeri aldı. Ama kadının oğlu korkusundan kabile başkanına, o da valiye bildirince Müslim Akil yakalandı ve  vali Ubeydullah tarafından idam edildi. Böylelikle Küfeli ortodoks Şiiler bir kere daha Ali ailesine ihanet ettiler. Bu kez, biraz Ubeydullah’ın kılıcının korkusundan, ama daha çok parasına tamah ederek ihaneti gerçekleştirdiler.

 

II.II. 2. b  Hüseyin Bir Daha  Dönmemek Üzere Mekke’yi Terkediyor

 

Kayıtlara göre İmam Hüseyin Küfe’ye gelmek üzere Mekke’den ayrıldığı gün (10  Eylül 680), Müslim Akil öldürülmüştü. Hüseyin’in Mekke’den ayrılmasına, başından gittiği ve dolayısıyla sorumluluktan kurtulduğu için, en çok sevinen vali İbn Zübeyr oldu. En yakın akrabalarından Abdullah b. Cafer’in  oğulları kadınları ve çoçuklarıyla birlikte, 54 yaşında bulunan Hüseyin’le yola çıktılar. Abbasoğullarından kimse katılmadı.  Sadece elli silahlı vardı yanında. Gerisi kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Hüseyin Tanim’de, Şam’a giden bir kervanı ele geçirdi. Çünkü develere ihtiyacı vardı. Bundan sonra Küfe yolunu tutarak Zat, Irk, Vadi Zürrumme’den geçerek  Hacir, Zerud ve Salebiye üzerinden Zübale’ye ulaştı. Burada Hac ziyaretinden dönen birkaç Küfeli de ona katıldı. Hüseyin çağrı mektupları ve imzalı biat  yeminleri yanında bulunduğu için, düşlerinde Küfe’de sadık Şiilerle(!) yükselteceği büyük isyan hareketini yaşıyordu.

 

Hüseyin Salebiye’de Müslim’in acıklı öyküsünü öğrendi. Küfeli Ebu Mihnef’ten  kaynaklanan J. Welhausen “bu haber üzerine, eğer öldürülen Müslim’in, kendilerine intikam hakkı ve görevi düşen erkek kardeşleri razı olsalardı, Hüseyin seve seve geri dönecekti” diyor. (agy, s.104) Bizce Hüseyin, yukarıdaki açıkladığımız nedenlerden ötürü Medine’den de, Mekke’den de bir daha geri dönmemek üzere ayrılmıştı.

 

Küfe valisi Hüseyin’in yola çıktığını çoktan öğrenmiş ve onu Küfe’ye sokmadan ortadan kaldırmanın yollarını arıyordu. Şam’daki halife Yezid’in kesin emri vardı. Veli Baba Menakıbnamesi’nde “Muaviye ölürken oğlu Yezid’e vasiyet idip, ‘ben Ali ile Hasan’ın işini bitürdüm, cümle memaliki sana biat ittirdüm. İmam Hüseyin’in işini de sen bitür’ diye vasiyyet eyledi” demektedir. (Veli Baba, agy, s.81) Yezid de halifeliğini elinden kaçırmamak için, bu vasiyeti yerine getirecektir.

 

Ubeydulah b. Ziyad, önce Kadisiye’den Tamimli Hür b. Yezid’in kumandasında bin kişilik öncü birlik gönderdi. Ama asıl, başında Muhammed’in sahabelerinden Sad b. Ebu Vakkas’ın oğlu Ömer’in bulunduğu 4000 kişilik kuvvet, Kerbela yakınlarında bekliyordu. Bu kumandana Yezid, Rey valiliği sözü vermişti. Hüseyin’e boyun eğdirdiği takdirde hemen gönderecekti. Hür b. Yezid, Küfe valisi Ubeydullah’tan, Hüseyin’e dinlenme olanağı kullanması ve onun bir kalede veya su kenarında konaklamasına izin vermemesi buyruğunu almıştı. Kendisini hemen arkasından izleyen bu öncü birlik yüzünden ne Ninive ne de Gadıriye ve Şefiye’de konaklayabildi. Hüseyin’i bir dost görünüşü altında herhangibir saldırıda bulunmadan öylesine yakından izliyorlardı ki, arkasında namaza duruyorlardı. Hatta Hüseyin’in susayan askerlere kendi sularından verdiği bile anlatılmaktadır.

 

Her fırsatta Ali ailesini ve yandaşlarını eleştiren, sıkça kusur bulan, onlara karşı düşmanca tavır koyan Julius Wellhausen, dönemin siyasi olaylarına her nedense Emevi hayranlığı içinde bakmaktadır. Burada da “Hüseyin, Hür’ün emrindeki birkaç atlıya saldırması için yapılan teklife uymadı; savaşı başlatan kişi olmak istemiyordu” (agy, s.106) diyor. Koca bir birlik, bir silahlı müfrezeydi bu, birkaç atlı değildi ki!  , Hüseyin’in Küfe’ye yaklaşmasını önlemek için görevlendirilen ve Tamimli genç Hür’ün komuta ettiği bin kişilik askeri müfrezeye elli silahlı adamıyla saldırması  Hüseyin için bir kurtuluş mu olacaktı? Tersine kurduğu dostluk ve gösterdiği sevgi, Hür b. Yezid’in  tek başına da olsa, daha sonra Hüseyin’in yanına geçmesini sağlamıştır. Hür Hüseyin uğruna şehit olmuştur.

 

II.II. 2. c  İmam Hüseyin Kerbela Çölünde Ölümüne Direniyor

 

Hüseyin sonunda Fırat’a uzak olmayan susuz bir alanda, “kısır, çorak” anlamına gelen Akr köyüne yakın bir yerde, Kerbela’da konaklamaya zorlandı. Ömer b. Sad, Hazar Denizi kıyılarında ayaklanmış olan Daylamlıları bastırma amacıyla Küfelilerle oluşturduğu 4 bin kişilik ordusuyla, aldığı emir üzerine Hüseyin ve adamlarını kuşattı. Görüldüğü gibi, Hüseyin’i çağırıp başlarına geçmesini isteyen, biat yemini imzalayan Küfe’nin saygın kişileri, şimdi Ömer b. Sad’ın komutasında düşman olarak karşısında bulunuyorlardı. Ali ailesini sevdiklerini ve onların Şiası (yandaşı) olduklarını ileri sürenler,  inançları uğrunda şavaşa girmemişler, ama, Ömer b. Sad’la Cihad’a katılmaktan çekinmemişlerdi. Çünkü, Cihad’ın ardında ganimet vardı, mal, para, toprak kazançları vardı. Kısacası, korkuyla ya da zorlanarak katılmış değillerdi bu orduya...       

 

Ömer b. Sad, Hüseyin’e buraya niçin geldiğini sordurduğu zaman, o da kendisinin yanında bulunan Küfelilerin davet mektuplarını çıkarıp göstermişti.  Ama, şimdi artık burada kalmasına bir gerekçe bulunmadığını, çekilip gitmesi için izin verilmesini istedi. Taberi’nin Duhni’den rivayetine göre Hüseyin, Medine’ye geri dönmek ya da sınır boylarında kafirlere karşı savaşmak, hatta Şam’a Yezid’in yanına gönderilmek istiyordu. Ama, yine Taberi Tarihi’nde, Abu Mihnef’in “Hüseyin’in bunlardan hiçbirini istemediği, yerinden ayrılmak niyetinde olmadığı” görüşüne de yer verilir. (J.Welhausen, agy, s.107) Bizce Ömer b. Sad ile istişareleri sırasında, Hüseyin gerçekten sınır boylarına gitmek isteği göstermiş olmalıdır. Çünkü buradan onun, İran’a geçmek  ve oralarda güçlenerek ve herşeyi talan edilmiş, toprakları ellerinden alınarak kendi topraklarında köleleştirilmiş Arap olmayan halkların başında bir ihtilal yapma niyeti sezilebilir. O topraklara gitmek için de Ömer b. Sad’ın ordusuna katılarak olmasa bile, koruması altında Irak’tan çıkması gerekiyordu.  Ömer’i, böyle bir durumda, Küfelileri bu kez gerçekten Hüseyin’e kaptıracağı korkusu sarmış olmalıdır. Hemen arkasından Ömer b. Sad, Ubeydullah’la görüşmüş, ondan Hüseyin’in, Yezid’in halifeliğini kabul edip, ona biat etmediği takdirde, bir yere bırakılmaması ve bu amaçla zor kullanması buyruğunu almıştı. Ayrıca, eğer bunu yapamayacaksa, ordunun komutasını derhal, buyruğu getiren Kays kabilesinden Şimr b. Zi Cevşen’e devretmesini istiyordu Küfe valisi Ubeydullah. Belli ki, babası Sad b. Vakkas İslam Peygamberinin sahabilerinden ve Ali’nin yakın dostlarından olması dolayısıyla Ömer’e fazla güvenmiyordu. Ömer b.Sad, başındaki orduyu yönlendirip Hüseyin’in tarafına geçseydi, tarihin seyri değişebilirdi. Hemen Küfe’yi alıp, Hüseyin adına yükselteceği büyük bir Şii isyanıyla iktidara yürüyebilirdi. 

 

Ömer b. Sad, Rey valiliğinin elinden gideceği telaşı içerisinde, aynı günün gecesi boyunca saldırı hazırlıkları yaptı. Fırat tarafından sararak, suyun önünü kestiler. Hüseyin Yezid’e biat etmeyeceğini kesin bir dille söylemişti. Daha sonra kampında bulunan yakınlarına, Yezid’in istediğinin kendisi olduğunu, isteyen herkesin gidebileceğini içtenlikle açıklamasına rağmen, kimse onu terketmedi. Tek başına da kalsa şehit oluncaya kadar savaşacaktı. Düşmanlar çadırlarının önündeydi, karşılıklı konuşmalar yapılıyordu. Hüseyin’le birlikte ailesinden 18 ve yandaşlarından 54 kişi olmak üzere savaşabilecek toplam 72 kişi vardı. Gerisi kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kampın suyu ve yiyeceği tükenmişti.

 

10 Muharrem Çarşamba günü (10 Ekim 680) şafakla birlikte saldırı başladı. Bu karşılıklı iki gücün vuruşması değil, bir imha savaşıydı, bir soyun kırımıydı. Bir yanda Şam halifesi Yezid’in 5 bine yakın askerli ordusu, öbür yanda 72 savaşçı. Tarihin o ana kadar eşi görülmemiş dengesizlikte ve kural tanımayan bir çarpışmasıydı. Ortaçağ savaşlarında mertlik ve yiğitlik başkuraldı. Ama Kerbela’da tam anlamıyla kahpelik, döneklik, satılmışlık ve acımasızlık yaşanmış, din, ahlak ve insanlık kurallarının tamamıyla dışına çıkılmış, kişisel hırslar, bencillik ve çıkarlar önde tutulmuştur.

 

Hüseyin’in akrabaları ve sadık adamlarının hepsi de yiğitçe dövüşerek düştüler. Bazıları omuzlarına kırbaları, tulumları takıp Fırat’tan su almak için Ömer b.Sad’ın saflarını yararak, bazıları tek başına 15-20 kişiyle birden çarpışarak şehit oldular. Küfeli Şii askerlerin gözünü öylesine mal ganimet ve para hırsı bürümüştü ki, bir an önce bu bir avuç Kerbela mazlumunu ezip, Desteba’daki Daylamlılar üzerine cihad için yola çıkma acelesi içindeydiler. İslam dinini yayma adına kutsal cihadı düşünenler, İslam Peygamberinin torununu katletmenin inanç ve ahlaki sorumluluğunu akıllarından bile geçirmediler. Askerlerden komutanlarına ve valisine kadar hepsinin vicdanları körelmiş, insanlıklarını unutmuş, çıkar ve makamların tutsağı olmuşlardı. İçlerinde insanlığını anımsayan bir tek  kişi, Tamim kabilesinden Hür b. Yezid oldu. Yezid ordusunun öncü müfrezesinin  genç komutanı Hür tek başına Hüseyin’in tarafına geçti ve yiğitçe vuruşarak şehit oldu.9   

 

Hüseyin’in üvey kardeşlerinden Abbas su kırbası omuzunda, yalın kılıç safları yararak ırmağa ulaşan tek savaşçı olmuştu. Çadırdaki kadın ve çocukların “suuu, su!”diye inlemeleri, son kalan savaşçı erkek olarak onu öylesini etkileyip güçlendirmişti ki, yardığı saflardaki yüzlerce kişi engel olamamış, suya ulaşmıştı. Kırbayı doldurup attı omuzuna ve yine daldı safların arasına. Vuruşmaktan gücü kesilmek üzereydi. Korkularından yanına yaklaşamayan Yezid askerlerinden birkaçı gücünün kesildiğinin farkına vararak, arkadan önden saldırıp, iki kolunu birden omuzlarından budadılar. Kırbayı dişleriyle tutarak çadıra yetiştirmeye çabalıyordu. Üzerine oklar yağmaya başladı. Kırbayı delip suyu toprağa akıttılar ve Abbas’ın vücudunu delik deşik ettiler.

 

Buna rağmen sağ kalan tek yetişkin erkek olan Hüseyin, çadırda inleyen birbuçuk yaşındaki oğlunu alıp kollarıyla havaya kaldırarak  ona olsun acımalarını, bir damla su vermelerini istedi. Bazı kayıtlara göre, Hüseyin çocuğunu havaya kaldırırken, Sad İbn Vakkas’ın oğlu Ömer onu gördü. Yanında duran keskin nişancılarından Harmele’ye “Harmele, Hüseyin’e bir cevap ver!” demesiyle, zalim okçu Hüseyin’in herkesin görmesi için elinde yükselttiği masumun boğazına nişan alıp bir ok gönderdi. Çocuğunu, babasının elinde şehit etti. (M. Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü Cilt 1, İstanbul-1960, s.246) Askerler giderek çemberi daraltmaya ve kadınların ve çocukların bulunduğu çadıra doğru yaklaşmaya başlamışlardı. Hüseyin kılıç ve kalkanını alıp son gücüyle saldırdı. Birçoğunu tepeledikten sonra aldığı 33 kılıç yarası ve 34 darbeyle onu yere yıktılar. Kimsenin kafasını kesmeğe cesaret edemediğini gören Şimr, hemen kılıcını çekip Hüseyinin kafasını gövdesinden ayırdı. Askerler gerek Hüseyin’in başsız bedenini ve gerekse çadırdaki karısı, kızı, oğlu ve yakınlarının karısı çocuklarını soyup yağmaladılar, çırılçıplak bıraktılar. Hüseyin’in kesik başını alan Şimr, hasta olduğundan savaşa katılamayan oğlu Ali (Zeynelabidin) ve kadınlarla çocukları çıplak develere bindirip kafile halinde Şam’da haber bekleyen Yezid’e götürdü. Aynı Şimr’in 656’daki Sıffin savaşında  Ali’nin şiası (yandaşı) olarak Muaviye’ye karşı çarpıştığı bilinmektedir. (J.Welhausen, agy, s.114, dipnt.40)

 

II.II. 2. d Kerbela Olayı Üzerine Şii Görüşünün Eleştirisi

 

Hüseyin, Irak’a yaklaşırken Küfe’de isyanın çökertildiği, Müslim Akil'in öldürüldüğü hakkında uyarılar almıştı. Doğrusu Şii tarihçileri, yolculuk sırasında konaklama yerlerinden birinde  (Salebiye’de) Küfe’den korkunç haberi aldıktan sonra Hüseyin’in yanındaki yoldaşlarını toplayıp, kendilerini ölüm ve felaketin beklediğini, onlara anlatmış olduğunu kaydetmektedir.  Hüseyin, bu noktada Medine’ye geri dönebilir, ya da kendisine yapılan Tayy kabilesinin dağlık bölgedeki kalelerine sığınması önerisini kabul edebilirdi. Bu hareket yollarını reddettiği gibi, Küfe’ye ve bir felakete doğru gitmekte ısrarlı olduğu için kendisini hemen terketmelerini bildirmişti.

 

M. Momen, bu konularda  düşüncelerini belirttikten sonra, aynı sayfalarda Kerbela olayı ve Hüseyin’in büyük direnci, kendisini kurban edişi üzerinde çağdaş Şii tarihçilerinden S.H. M. Jafri’nin yorumundan, bazı ayrıntılar geçmektedir. Jafri özetle şunları söylüyor :

 

“Açıktır ki Hüseyin, karşılaşacağı tehlikelerin tamamıyla farkındaydı. Kafasında İslam toplumunun bilincinde bir devrime neden olmayı planlamış ve bir stratejiye sahip bulunuyordu. Ayrıca açık olan bir şey daha vardı; Hüseyin Hicaz’da kolay yapabileceği bir askeri desteği örgütleme ve  harekete geçirmeye çalışmadı ve ne de mevcut herhangibir fiziksel gücü kendi çıkarı için kullanmayı denedi… Öyleyse Hüseyin’in kafasında ne vardı? Neden hala Küfe yönünde gidiyordu? Batılı İslam tarihçiliği, bütün dikkati Kerbela olayının hemen göze çarpan dışsal görünüşü üzerinde toplamış ve Hüseyin’in kafasındaki çatışmayı (ihtilafı) tartışarak içsel tarihi çözümlemeye asla uğraşmadığını göstermek doğrusu cansıkıcıdır.... Oysa bir bütün olarak  Kerbela olaylarını dikkatli bir araştırma ve analiz, Hüseyin’in başlangıçtan beri, Müslümanların dinsel bilinç ve anlayışlarında  tam bir devrim, bir ihtilal yaratmayı planladığı gerçeğini açığa çıkarır. Hüseyin’in davranış ve eylemlerinin hepsi gösteriyor ki  o,  askeri güç ve kudret aracılığıyla kazanılan bir zaferin daima geçici olduğu gerçeğinin farkındaydı. Çünkü daha güçlü bir iktidar zaman içinde onu çökertebilir. Fakat acı çekme ve kurban vermeyle kazanılmış yengi ebedidir ve insan bilinci üzerinde silinmez izler bırakır…”

 

Gerçek Jafri’nin düşündüğünden farklıydı. Hüseyin’in Mekke ve Medine halkından askeri bir örgütlenme yaratmasını sağlayacak somut koşullar yoktu. Yezid’in valilerinin ağır baskıları ve  mensup olduğu Haşimi kabilesinin de siyasetten uzak durmaları için verilen paralarla ekonomik rahatlığa kavuşmuş olması, önemli bir engeldi. Ayrıca Hüseyin’in aristokrat tavrı da, bu kentlerdeki köleler ve yabancı (mevali) azatlılarla, yani emeğiyle geçinen aşağı sınıflarla ilişki kurmasına engel oluyordu. Ya da yönetimin baskısından bu ilişkiyi kuramamıştı. Oysa Ali’nin, Ehlibeytin gerçek destekleyicileri ve kendi ailesini kutsallaştıran, bu uğurda canlarını vermekten çekinmeyecek olanlar asıl toplumun bu kesimleriydi. Hepsi de, amansız koğuşturmalar yüzünden yeraltına inmiş olan Sabai örgütlenmelerine bağlıydılar. Daha sonraki yıllar üvey kardeşi Muhammed Hanefi bunu başaracaktı. Hüseyin ise siyasetini, Hicaz dışındaki kabile başkanlarını kutsal aile ayrıcalığıyla kendisine çekmeye bağlamıştı. Bir de, daha önce sözünü ettiğimiz İran’a, İslam İmparatorluğunun sınır boylarına ulaşmak gibi bir hedefi olabilirdi…            

 

Jafri yorumunu tam bir idealist diyalektik içinde sürdürmektedir:

 

“Eylem ve karşı eylem (action and reaction) arasındaki mücadele ve çatışmanın doğal gelişimi şimdi gündemdeydi. Yani, Muhammed’in ilerici İslamcı eylemi (progressive İslamic action), İslamöncesi putperestlik pratiğinin düşünme yöntemleri içerisinde Arap tutuculuğunu bastırdı. Fakat otuz yıldan daha az bir zaman içinde  bu Arap tutuculuğu, Muhammed’in aksiyonunu bir kere daha değiştirmek ve bozmak için, güçlü bir reaksiyon (karşı eylem) başlatmıştı. Yezid’in karakterinde tam iktidar oldu. İslam şimdi, Hüseyin’in düşüncesinde, eski Arap reaksiyonuna karşı Muhammed’in aksiyonunu (eylemini) yeniden etkin kılmanın korkunç gereksinimi içindeydi ve bunun için tam anlamıyla bir sarsıntıya muhtaçtı…Hüseyin’in,  İslama ilişkin ilkelere açıkça reaksiyon gösteren Yezid’i kabul etmesi, Muaviye ile Hasan’ın durumunda olduğu gibi sadece politik bir düzenleme anlamına gelmeyecekti, aynı zamanda Yezid’in karakteri ve yaşam yolunu onaylamak olacaktı…Hüseyin, sadece silahlı gücün İslam eylemini ve bilincini kurtaramayacağını anladı. Ona göre büyük bir sarsıntıya, kalpleri ve duyguları sarsmaya gereksinim vardı. Bunun, sadece acıçekme ve kendini kurban verme sayesinde başarılacağına karar verdi. Bunu anlamak, özellikle Sokrates ve Joan of Arc (Jean d’Arc) gibi  idealleri için ölümü kucaklayanların kahramanca eylemleri ve fedakarlıklarını iyi değerlendirenler için anlamak zor olmayacaktır. Bunların hepsinin üstünde, insanlığın kurtuluşu için İsa’nın kendini feda etmesi örneği vardır…” (M.Momen, agy, s. 31-32)

 

Elbette onuru, düşünce ve inançları ve büyük idealler için canını vermiş kişilerden insanlık çok şey öğrenmiş, onlar çağlar boyu kendilerinden sonra gelenler için, erdem, yiğitlik, korkusuzluk ve haksızlığa direnme örnekleri oluşturmuşlardır. Hüseyin de bu örneklerden biridir. Hüseyin’in büyüklüğü, Yezid’in haksızlık ve zalimliğine boyun eğmemek için,  bir avuç yandaşıyla 4-5 bin kişilik silahlı çıkarcı güce Kerbela çölünde ölümüne direnmesiydi. Jafri’nin yazdığı gibi, Hüseyin ailesini yanına almış, çeşitli uyarılara rağmen “kalplerde ve duygularda büyük sarsıntı yaratmak ve İslam İmparatorluğunu sarsmak için” Mekke’den kefene dolanıp çıkmamıştı. Ölüme değil, kurtuluşa ve – doğrudur - “Muhammed’in aksiyonunu” yeniden yükseltmek için, onun gibi mücadele vermeye gidiyordu.

 

Jafri’de inanç duyguları iyice ağır basmış olmalı ki, sonraki satırlarda Hüseyin’in, babasının kuzenlerinden İbn Abbas’ın,  ailesi ve çocuklarını götürmemesi yönündeki uyarılarını tutmayışını şöyle açıklıyor :

 

“Karşı güçlerin vahşi doğasının genişlemekte olduğunun farkına varan Hüseyin, kendisini öldürdükten sonra Umeyyeoğulları’nın (Emevi yönetiminin) kadınları ve çocuklarını esir alıp, Kufe’den (Neredeyse Akr köyüne yakın Kerbela’dan, demesi kalmış. İ.K) Damascus’a (Şam’a) götüreceğini biliyordu. Muhammed’in esir edilmiş  ailesini götürecek bu kervan Hüseyin’in mesajını halka iletecek, reklamını yapacak ve Müslümanların kalplerini bu trajedi üzerinde düşündürmeye zorlayacaktı.” (agy, s.32)

 

Tarihsel sonuçları bilen çağdaş Şii yazarın, Hüseyin’in de kendi başına gelecekleri aynısıyla bilerek Mekke’den ayrıldığını sanki gerçekmiş gibi ileri sürmesi onu yüceltmiyor. Tersine küçük düşürüyor, başlarda anlattığı, bazı nedenlere dayandırıp bir sonuca vardıran diyalektiği de ortadan kaldırıyor. Bu anlayış, Hüseyin’in kendi alınyazısını bildiği ve buna engel olabilecek her türlü yardım ve kurtuluş önerilerini reddettiğine inanan Şiilerin (ve gelenekçi Alevilerin) anlayışıdır. Onlara göre Muhammed, torunu Hasan’ın ağzından, Hüseyin’in ise boynundan öper ve ağlarmış. Sorulduğunda, Hasan’ı ağzından zehir içirerek, Hüseyn’i boynunu keserek şehit edeceklerini söylermiş. Dahası Kerbela’da melekler ve cinler ordularını çekip, Hüseyin’e yardıma gelmişler, ama o kabul etmemiş. Örneğin, yukarıda dipnotta bazı kıtalarını verdiğimiz Hatayi’nin Kerbela şiirinde şu dizeleri görebiliyoruz:

 

"İmdadına geldi cafer-i cinni

Başında var idi yüzbin ecinni

Emreyle Hüseyin koymayak cannı

Ne yaman kastetti kafir murani         

…

 

Emredin adem donuna girelim

Görünerek karşısına duralım

Anlar bize biz anlara vuralım

Yolunda dökelim bir damla kanı"

 

Hüseyin’in İsa’ya benzetilerek, dünya insanlığının kurtuluşu için kendisini ve ailesini kurban ettiği yargısı da fazlaca idealist bir yaklaşımın ürünüdür.  İsa Peygamber de çarmıhta ölüme insanlığı kurtarmak amacıyla, isteyerek gitmemiştir. Ancak her ikisinin de hak bildikleri, doğruluğuna inandıkları yaşam biçimini oluşturan inancı sürüdürememektense ölmeyi yeğledikleri gerçektir. İsa’nın direnci, çarmıhtaki dayanılmaz büyük ızdırabıdır. Hüseyin ise en yakınlarının, gözleri önünde tek tek  hunharca şehit edilmelerinin verdiği büyük manevi acıyla dolu olarak, son nefesine kadar vuruşarak direnmiştir.

II.II. 2. e İmam Hüseyin Ağlama ve Dövünme Duvarı Değil,

Zalimlerin Zulmüne Karşı Ölümüne Direnmenin Simgesidir 

 

Hüseyin’in Kerbela’ya kadar yolcuğunu uzatması, ailesini ve kendisini ölüme götürmek için değil, tersine kurtuluş umudunu yakalaması içindi. Bu umut Hicaz ve Irak topraklarından uzaklaşmaya bağlıydı. Hüseyin’in bu yolla kurtuluşu, Emevi yönetimi altında ezilen, her türlü maddi ve manevi baskıyla sömürülen halkların da zamana yayılı (belirli bir zaman içinde) kurtuluşu olabilirdi. Yoksa  Hüseyin, Tamimli Hür b. Yezid’in başında bulunduğu öncü kuvvetlere saldırsaydı yine aynı felaket yaşanacaktı. Küfeli askeri birliğin başındaki Ömer b.Sad’la, dolayısıyla Küfe valisi Ubeydullah ve Emevi Halifesi Yezid b. Muaviye ile görüşmelerin tam sekiz gün sürmesi, kurtuluş için Hüseyin’in bir çeşit gönüllü sürgünde ısrar etmesinden olmalıdır. Ancak yönetim onun gizli niyetlerinden kuşkulandığı için Kerbela’dan uzaklaşmasına izin vermemiş ve “Yezid’e biatı” dayatmıştır. Oysa Hüseyin, hangi görünümde gerekçeler gösterilirse gösterilsin, bunun nasıl bir gurursuz ve aşağılanmış bir tutsak yaşam olduğunu biliyordu. Kardeşi Hasan’ın, halifeliğini kabul ederek Muaviye ile yaptığı anlaşmayla yaşadığı 19 yıllık Medine esaretine, kesinlikle bir daha geri dönemezdi. Manevi ölümü değil, direnerek ölümü, nesnel yokoluşu tercih etti. İnsanın,  toplum yararına yarattığı düşünce, inanç  ve haklı dava uğruna ölümü, onun manevi olarak sonsuza kadar yaşamasını getirmiştir. Hüseyin, zalimlerin zulmüne ve haksızlığa karşı ölümüne direncin simgesi olarak hep yaşamış, bayraklaşmıştır. Onun yaşaması, Kerbela kırımıyla birlikte ortodoks İslam olarak tarihte yerini almış olan Şiiliğin, bu kırımı her Muharrem ayında “Kerbela Tragediası” gibi sunuşuyla, Şiilerin karalara bürünüp, zincirler ve kesici aletlerle vücutlarına acı verme törenleriyle olmamıştır.  Hüseyin, ağlama-sızlama ve dövünmeyle simgelenen bir cansız duvar değildir. O, mücadelede, sabır ve direnişte hep yeniden can bulmuştur. Hüseyin’in tam 14 yüzyıldır yaşaması, onun öcünü almak adına ilk isyan ateşini yakarak, onun direnişi ve haksızlığa başkaldırısını kendilerine bayrak yapan, 684’lerde Sabai-Kaysani’lerle başlayıp, 15. ve 16. yüzyıllardaki Kızılbaş direnişlerine kadar süren yüzü aşkın ihtilalci Alevi hareketleriyle gerçekleşmiştir.

 

Emevi yönetimleriyle yaptıkları işbirliğine ek olarak Abbasi yönetimine de büyük vezirler ve valiler vermiş olan Ortodoks Şiiliğin ve Şiilerin Ali evladına, Ehlibeyte sevgisi ve bağlılığı hiçbir zaman Alevilerinki gibi olmamıştır. Şiilerin çağlar boyu sürdürdükleri, Muharrem ayında Kerbela Şehitlerine ağlama, yas tutma ve dövünmeler, (Küfeli) Şiilerin Hüseyin’e ihanetlerini ve Yezid ordusuna katılıp ona  silah çekme günahlarını bağışlatmak içindir. Deyim yerindeyse, bu törenler, tövbe etme ve Hüseyin’den af dileme törenleridir; Küfeli ihanetçi Şiilerin Hüseyin’i şehit ettikten sonra kurdukları Tavvabin (Tövbeciler, tövbe edenler) geleneğinin sürdürülmesidir. Aşağıda genişçe anlatacağımız gibi, bu kişileri harekete geçirmiş olan suçluluk duygusuydu. Emevi yönetimine başkaldırarak sürdürdükleri mücadeleyi Kerbela’da Hüseyin’in tarafına geçerek sürdürselerdi, tarihin seyri değişebilirdi.

 

II.II. 3. Küfede Tavvabin (Tövbe edenler) Örgütlenmesi
ve Suçluluğun Bedelini Ödeme Çabaları

 

Hüseyin’in ölümünden kısa bir süre sonra, ihanetlerinin korkunç sonuçları karşısında Küfelilerin vicdanları rahatsız oldu. Tanrının yaptıkları bu ihaneti  bağışlaması için, “Tövbe Edenler” örgütünü kurarak, Hüseyin’in öcünü almaya ve kendilerini bu uğurda feda etmeye andiçtiler. Yaşları altmışın altında olmayan kişilerden oluşan bu örgüt 100 kişiyle kurulmuştu. Başlarında Huzaa kabilesine mensup, Peygamberin eski sahabilerinden Süleyman b. Surad bulunuyordu. Bu kişi daha önce de Hüseyin’i Küfe’ye çağıran Şiilerin başındaydı. Bunun yanısıra Tavvabun veya Tavvabin (Tövbe edenler) adı verilen bu Şii örgütünün oluşturduğu birliğin başında Fezare, Ezd, Bekr ve Becile kabilelerinden dört başkan daha vardı. Yezid’in ölümüne kadar gizli kalan örgüt, Süleyman’ın toplantılarda sık sık yaptığı aşağıdaki konuşmayla, giderek genişliyordu:

 

“Altından buzağı yapıp ona taptıktan sonra eski İsraillilerin yaptığı şeyi siz de yapın! Musa onlara ‘büyük günaha girdiniz, şimdi bu günahı ölümle silin’ dediğinde onlar, ancak bu suretle suçlarından kurtulacaklarını anladıkları için, boyunlarını bıçağa uzatmışlardı. Şu halde siz de öyle yapın. Kendinizi ölüme adayın, kılıçlarınızı ve mızraklarınızı bileyin; kendinize savaş araçları ve at hazırlayın! Allahın yanında af aramanın yegane çaresi, sonunda mahvolsak bile kendimizi mücadeleye atmaktır. Ölülerin durumu, işlediğimiz suç yüzünden işkence gören biz yaşayanlardan daha iyidir.”

 

Hepsi tam anlamıyla örgütün üyesi olmamakla birlikte, söylentiye göre 16 000 kişi savaşmak üzere yola çıkma sözü vermişlerdi. Ayrıca Medain ve Basra kentleriyle de ilişki kurulmuş bulunuyordu. (J.Wellhausen, agy, s.116-118)

 

Amaç Hüseyin’in öcünü almaktı. Gerek İslam İmparatorluğunda ve gerekse Küfe’deki siyasi değişiklikler dolayısıyla harekete geçme zamanı gelmişti. İlk hedefin, önce Küfe’yi ele geçirmek ve Ubeydullah’a boyun eğip, Ömer b. Sad’ın ordusuna katkıda bulunarak, Hüseyin’in katli suçuna ortak olan eşrafın kovulması isteniyordu. Süleyman ise buna karşı çıkmış ve asıl hedefe, yani Emevi yönetimine ve şimdi yeni Halife Mervan adına Elcezire bölgesinde savaş durumunda bulunan Ubeydullah b. Ziyad’a karşı onları yönlendirmişti. Böylelikle diğer kentlerdeki Şiilerle birlikte Küfe eşrafının da desteğini alacaklarını umuyordu. 15 Kasım 684’de,  İbn Ziyad’a karşı savaşmak üzere Küfe yakınlarında Nuhayle’de toplanma kararı alındı.

 

Toplanma gününde 16 bine karşı, ancak 4000 kişi biraraya geldi. Birkaç gün sonra, her kabileden Araplar ve bazı Kurra (Kuran okuyanlar) ehlinden oluşan atlı ve iyi donatılmış bu Tavvabin birliği Kerbela’ya vardığında aralarında yabancı köleler ve azatlılar, yani mevali yoktu. Birlik tamamıyla Ortodoks Şiilerden oluşturulmuştu. Kerbela’da Hüseyin’in mezarının çevresinde bir gün boyunca geceli gündüzlü ağlayıp sızlayarak, hem kendisine karşı suçlu olduklarını itiraf ettiler, hem de öç almaya and içtiler. 19-20 Kasım 684, ilk Kerbela şehitlerini anma ve ilk matem törenlerinin yapıldığı tarih olmalıdır. Buradaki kalabalığın, aynı dönemde Hacı olmak için Kabe’yi tavaf edenlerden çok daha fazla olduğu bildirilmektedir. Buna dayanarak,  J.Wellhausen’in Kerbela Şehitleri kültünü İranlıların değil Küfeli Tövbecilerin (Tavvabin) yarattıklarını söylemesi bizce de doğrudur. (agy, s.119)

 

Süleyman’ın başında bulunduğu Tavvabin Şii ordusu, Fırat kıyısı boyunca hareket ederek Karkısiye’ye, oradan da Habur ırmağı üzerinden Resulayn’de karargah kurdu. Burada  dinlenme halindeyken, Ubeydullah’ın 30 bin kişilik beş Suriye birliğinden ikisinin 4 Ocak 685’te ansızın saldırmasıyla kuşatılıp darmadağın edildi. Yiğitçe çarpışan Tövbecilerin büyük bir kısmı öldürüldü. Sağ kalanlar geri çekilirken, zamanında kendilerine katılamayan Medain ve Basralı Şiilerle karşılaştılar. Ama artık iş işten geçmişti. Toparlanıp savaşı sürdüremediler.

 

Bu kişileri harekete geçirmiş olan sadece suçluluk duygusuydu. Bu çabayı Kerbela’da Hüseyin’in tarafına geçerek sürdürselerdi, kuşkusuz tarihin seyri değişecekti. Artık yapıp yapacakları tek şey gözyaşı dökmekti. Böylece, büyük yas içinde karşılıklı ağlaşıp dağıldılar. Bu uğurda ölenler ise ihanet suçluluğunun bedelini bir ölçüde ödemiş oldular.  


 


8 Emevilerin bu siyasetlerini fethettikleri, yayıldıkları ülkelerin en küçük birimlerine kadar götürdüklerini, 10.yy. Arap gezgini İbn Fadlan’dan öğreniyoruz: “Kharizm ülkesinde Ardakuva adında bir köy var. Burada oturanlara Kardaliya denilmektedir. Dilleri tıpkı kurbağa viyaklamasına benzemekte. Her namazın sonunda inananların emiri Ali bin Abi Talib’e lanet etmektedirler.” (İbn Fadlan, Voyage Chez Les Bulgares de la Volga (Volga Bulgarları Arasında Gezi) Paris-1983, Fransızcaya Çeviren Marius Canard, s.14)

 

9 Alevi Görgü Cemleri sonunda, Hüseyin’i ve Kerbela şehitlerini anlatan nefesler (Mersiye) okunup ”onların aşkına” su içilerek Yezid’e lanet (teberra) ve Hüseyin’e rahmet ve sevgi (tevella) gösterisinde bulunulur. Cem Birleme adı verilen bu törenlerde Kerbela olayı anlatılır. Tamimli Hür b.Yezid, isim benzerliğinden dolayı genellikle Emevi halifesi Yezid’in oğlu olarak bilinir. Babasına karşı çıkmış, onu lanetlemiş  ve  Hüseyin’e geçmiş bir oğul olarak adı Kerbela şehitleri arasında saygıyla anılır. Acaba büyük Alevi ozanı ve Kızılbaş Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmail Hatayi de bu yanlışı bilerek mi yapmıştır? O da, kırkaltı dörtlük içinde anlattığı Kerbela olayında birçok dörtlükte Hür’ü övmekte ve Yezid'in oğlu olarak tanımlamaktadır. Olasıdır ki o bu yanlışı kasıtlı yapmıştır. Yezid diye nitelendirilen Osmanlı Padişahının, yani Kızılbaş düşmanının oğlu da babasına lanet edebilir bilincini yayacak bir propaganda sezilebilir özünde:

…

Ol Yezid’in bir evladı var idi

Gayetden pehlivan ismi Har(?) idi

Her ma’nada imamları görürdü

Kimseler de irşat etmezdi anı

…

 

Babası oğlana gayet kakıdı

Oğlan babasına lanet okudu

Oğlanın ervahı ezelden pak idi

Hidayet erişti buldu imanı

…

 

Sığındı Sübhana oğlan bindi ata

Çok ok uçurdular ermedi hata

Kerbela çölünde erişti zata

Öptü secd’eyledi tuttu demanı

…

 

Eğildi destini bir bus eyledi

Atasının ettiğini söyledi

İsmi Hır idi değişti Hür oldu

Gayetten sevdiler ol pehlivanı