İNANÇ, DÜŞÜNCE VE SİYASAL TARİH BAĞLAMINDAAlevilik
KAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ
İKİNCİ BÖLÜM Ismail Kaygusuz
II.II Heterodoks İslamın (Aleviliğin) Ali Ve Evlatlarına Bağlı Olarak Değişik Biçimlerde Gelişip Yayılması
Sabailik inanç ve öğretisine felsefi açınımlar getiren, genişletip geliştiren ve çoğu kurucularının adlarıyla anılan alevi hareketleri Şehristaninin verdiği bilgileri temel alarak sırasıyla incelemeyi sürdüreceğiz. Bunlardan bazıları toplumsal ve siyasi hareketler biçiminde örgütlenmiş ve kitleleri peşine takarak egemenlere karşı ayaklanmış. Zalimlere başkaldırmış, direnmiş, çokça kırılmış ancak yeniden toparlanmışlar. Bazıları ise marjinal gruplar olarak toplumu ve yönetimleri sarsmış, inançları uğruna canlarını seve seve vermekten çekinmemişlerdir. Ancak bunları tek tek incelemeye geçmeden önce, elbette ki Ali sonrası tarihsel olayları, gelişmeleri ve özellikle Kerbela olayını gözden geçirmekte yarar var.
Önce J. Wellhausenin Ali sonrası siyasi analizine kısaca göz attıktan sonra dönem hakkında görüş ve yorumlarımızı sürdürelim.
Ali, Osmana karşı yapılan ihtilal hareketindeki grup başkanlarının önemli dayanağını oluşturan Iraklıları yanında tutmayı başarmış, yönetim merkezini Küfeye taşıyarak, dönek rakipleriyle kanlı bir çekişmeden sonra da olsa (Talha, Zübeyr, Ayşe ve Camel savaşı kastediliyor - İ.K.) Basrayı kendi tarafına kazanmıştı. Muaviyenin arkasında, uzun zamandan beri yönetmekte bulunduğu Suriye duruyordu. Onunla Ali arasındaki mücadele bir Suriye-Irak savaşına dönüştü. Bu mücadele Alinin öldürülmesiyle Iraklıların aleyhine sonuçlandı. Ancak bunlar Muaviyenin kurduğu devlet içindeki birliğe zorla ve görünüşte katıldılar. Ali, ölümünden sonra Suriye boyunduruğuna karşı muhaliflerin bayrağı oldu. Iraklılar, Küfenin İslamın merkezi olduğu ve devletin merkez hazinesinin sahip bulunduğu kısa devreyi, idealleri olarak anılarında korudular. Böylece Iraka yerleşen Şia önceleri parti değil, bütün eyaletin siyasi düşüncesinin ifadesiydi. Hemen hemen bütün Iraklılar ve özellikle Küfeliler, tek tek değil bağlı bulundukları kabile başkanlarıyla birlikte Şiiydiler. Aralarında derece farkı olmakla birlikte Ali bunlar için, yurtlarının kaybedilmiş ihtişamı, yitirilmiş büyüklüğü anlamına geliyordu. Yaşadığı yıllarda sahip olmadığı, şahsına ve ailesine karşı büyük hürmet ve itibar, işte bu düşünceden doğmuştur. Ancak, Alinin adına bağlı gerçek kült, karanlık bir tarikatın kucağında çok daha önceden faaliyet göstermekteydi. Muaviye, Irakı itaatı altına alır almaz, Mugira b. Şubeyi Küfeye vali olarak atadı. Ondan her Cuma namazında mimberden Aliye lanet okumasını, küfretmesini istedi (J. Wellhausen, agy, s.90 vd.)
J. Wellhausen, bu siyaset analizinde kuvvetle altını çizmemiş olsa da, aslında çok önemli olan Alinin adına bağlı ikili muhalefet gerçeğini ortaya koyuyor. Birincisi, başta Küfeliler olmak üzere Irak eyaleti kentlerinde yaşayan büyük toprak sahipleri, kabile başkanları ve beş yıllık hilafet döneminde Alinin yönetim çevresini oluşturan askeri aristokrasisi gibi sınıfların Şii muhalefetiydi. Bu ayrıcalıklı yüksek sınıflar kaybetmiş oldukları ihtişama kavuşmak, merkezi devlet hazinesini ellerine geçirmek için Aliyi bayrak yaparak partileşmiş Şia idi.
Bunlar çıkarlarının doğrultusunda Ali yandaşı, yani Şia olmuşlardı. Yaşadığı muhalefet yıllarında ona itibar etmeyen bu kesimlerin amacı, şimdi Alinin anısını ve evlatlarını kendilerine bayrak yapıp kitleleri peşlerinden sürükleyerek sadece Şamın boyunduruğuna muhalefet etmek için değil - iktidarı onların adına elde etmek ve kendileri kullanmaktı. Bunların iktidarı hem zor kullanarak hem de siyasi hilelerle ele geçirmiş Şam yönetimini oluşturan sınıflardan farkı yoktu. Ancak Şamdakiler daha güçlü, baskın ve zorbaydılar. Küfedeki bu yüksek muhalif sınıfların dini de -adının Şii olması hiç farketmiyor - ortodoks İslamdı. Bir taraf, yani Emeviler Aliden nefret ederek, onu lanetleyerek İslam İmparatorluğunun başında otururken, diğer taraf, yani Iraklı Şiiler Ali sevgisi gösterisi içinde onun adından ve aile bireylerinden yararlanarak iktidarı yakalamak umuduyla muhalefet oldular. Ama savaşım gerektiğinde, göğüs göğüse vuruşmak gerektiğinde saf değiştirmekte tereddüt etmediler. Örneğin Küfeli Şiiler çok sever göründükleri Aliyi de, onun oğulları Hasan'ı ve Hüseyini de, Hüseyinin torunu Zeydi de kandırıp onların katledilmelerine neden oldular. Çünkü üst sınıflar olarak iktidarla kesimsel çelişkileri sadece toprak, ganimet ve köle paylaşımından daha kazançlı çıkmaya ilişkindi. Çelişkileri, yaşamda kalıp kalmama, can pahası mücadele değildi. Bu sınıfların iktidar ve muhalefetler olarak yaşaması, avam diyerek aşağıladıkları halkın; yani yoksul çoğunluğun ve emekçi kölelerin sömürülmesine, onların tam bir baskı altında tutulmasına bağlıydı.
O dönemde muhalif halk çoğunluğu da, Aliye ve onun soyundan gelenlere, yani Ehlibeyt soylulara karşı nefret ve sevgi temelinde bölünmüşlüğü yaşıyordu. Sınıfsal çıkarları çeliştiği için Şam iktidarı, ne Ali hilafeti yönetim çevresi tarafından Nehrivanda kırılan Haricilere yardımcı olmuş, ne de onu katlettikten sonra, bu büyük nefretlerinden dolayı onlara sahip çıkmıştır. Tam tersine 657den 749lara, yani Emevi hanedanlığı yokoluncaya dek Harici hareketlerini her yerde ezmiştir. Uzun dönemli bir halk hareketi olan Haricilik, dönemin nesnel koşullarında yanlış yönlendirilmiş, daha fazla Kurana bağlı ve daha iyi müslüman olduğunu iddia eden ortodoks karakterli başkaldırılar olarak sürdü. Gelecekte Abbasiler zamanında alevi halk hareketleriyle bütünleşip kaybolacaktır
Wellhausenin Ali sonrası siyasi analizinde belirttiği ve Alinin adına bağlı gerçek kült, karanlık bir tarikatın kucağında çok daha önceden faaliyet göstermekteydi cümlesiyle geçiştirdiği ikinci muhalefeti, kuşkusuz Sabailer oluşturuyordu. Yukarıda açıkladığımız gibi, Alinin 661de katledilmesinden sonra Abdullah İbn Saba, onun ölmediğini, gökyüzünde bulutlara büründüğünü ve soyundan gelenlerle başka bir donda dünyaya inip kendilerini kurtaracağını yayıyordu. Halife olmasında çok önemli rol oynamış Sabailerin, Küfe merkez yapıldıktan sonra Alinin Küfeli Şii hilafet çevresi tarafından geri plana itilmiş olduğu kesindir.
Ölümünden sonra da Iraklı Şii muhalefet, Aliyi tanrılaştıran bu muhalefet grubunu yanına almamış, tam tersine gulat (aşırı) sayıp dışlamış ve haklarında aynı şeyi düşünen düşmanları Emeviler karşısında onları yalnız bırakmaktan çekinmemişlerdir. Aliye isnat edilen Abdullah İbn Saba ve yandaşlarını ateşe atma eylemini gerçekleştiren, bizzat Emevi yönetimiydi. Ama, sadece ortodoks İslam adına, Alinin tanrılığına inandıkları için değil de daha çok Osmanın katilleri olarak ateşle cezalandırmış olmalılar. Böylece yeni başkaldırı hareketlerine de gözdağı vermiş oluyorlardı.
Önderleri öldürülen Sabailer yeraltına itilmişlerdi. Julius Wellhausenin dediği gibi Aliye bağlı gerçek kült (inanç) karanlık tarikatın kucağında gelişiyor, yoksul halkın, kölelerin-azatlıların kinleri büyüyordu. Ne, Muaviye ile uzlaşmak zorunda kalmış olan İmam Hasana, ne de Kerbela öncesi Hüseyine yaklaşamadıkları anlaşılıyor. Ama, Alinin ölümünden 20 yıl sonra Kerbelanın öcünü almak için Kaysaniler (Hanafiyya-Muhtariyya) olarak ortaya çıkmaları, onların Muhammed İbn al-Hanefi (Hasanla Hüseyinin üvey kardeşi) çevresinde güçlendiklerini gösteriyor. Bu yıllar içinde Hasan ve Hüseyinin Emevi yönetimiyle mücadeleleri ve Iraklı Şiilerin tutum ve davranışlarına bir göz atıp, Kerbela olayına girelim..
II.II.1 Ali Gibi Pasifist Siyaset İzleyen Hasan ve Muaviye Anlaşması Üzerine
Sünni İslam dışında olan ve kendilerini Caferi diye adlandıran Şiiler ile Alevi-Bektaşiler, İmam Hüseyin ve Kerbela şehitleri için yas ayı kabul ettikleri Muharrem ayında oniki gün oruç tutarlar. Her yıl Kurban bayramının ilk gününden itibarın, üçüncü haftanın son günü başlatılan İslamın bu kesimleri için Muharrem orucu, aynı zamanda Tanrıya ibadet olarak algılanmaktadır. İmam Hüseyinin şehit edildiği gün olan orucun sonunda Şiiler, zincirlerle döverek, kesici aletlerle yaralayarak kendilerine işkence ederler. Bu şekilde ızdırap çekerek, İmam Hüseyinin o korkunç ve dayanılmaz acılarına ortak olduklarına inanırlar. Alevilerde ise, hiç su içmedikleri Muharrem orucu, onikinci gün aşure çorbasının pişirilip dağıtılmasıyla son bulur. O gece Cem yapılır ve Kerbela olayını anlatan, saz eşliğinde özel makamla okunan Mersiyeler (ağıtlar) söylenir; şehitler için ağlar, gözyaşı dökerler ve Yezide lanet okurlar Ceme katılmış olan canlar. Yine Alevi-Bektaşilerin Muharrem dışında da Görgü Cemleri, Cem Birleme adını verdikleri tören, su ya da şerbet dağıtılırken, İmam Hüseyin ve Kerbela şehitlerini anan övgü ve sevgi nefesleri söylenerek (tevella), Yezit ve Muaviyeye lanetler okunarak (teberra) sona erdirilir.
İslam tarihinde korkunç ve dengesiz bir siyasal olay olan Kerbela kırımı ve İmam Hasan ile Hüseyin üzerinde, nesnel bakış açısından yaklaşımla yorumlamayı deneyeceğiz.
Ali, İbni Mülcem adlı Harici tarafından şehit edildiğinde (661) ikinci imam Hasan otuz yedi yaşında bulunuyordu. Al Müctaba (seçkin, seçilmiş) sıfatını taşıyan Hasanın Muaviyeye boyun eğmesi ve onu İslam halifesi olarak kabullenmesi iki türlü değerlendirilmektedir:
Birinci değerlendirmede Hasan acımasızca eleştirilerek halifeliği savaşsız Muaviyeye teslim ettiği için onunla alay edilmiş, Batılı ve tarafsız(!) görünen bazı tarihçiler tarafından, kadınlara aşırı düşkün, öngörüsüz, iktidarsız, lüks ve rahat yaşam isteyen biri olarak betimlenmiştir. Hatta J. Wellhausen, Hasan, hak ve hukukunu şerefsizce satmıştır diyerek eleştiriyi hakarete vardırmıştır. (Julius Wellhausen, agy, Ankara-1989, Çev. Fikret Işıltan, s. 157) Avrupa merkezci idealist tarihçiler, İmam Hasanı alçaklık ve korkaklıkla suçlamış; Emevi ve Harici yandaşı, daha sonraları Abbasi dönemi Sünni tarihçi yazar ve şairlerin anlattıklarını temel almışlardır.
Şii tarihçi ve yazarlar bu değerlendirmeyi asla kabul etmezler. Onlar, Küfeli Şiiler ve orada bulunan ordunun başındaki Medineli ve Mekkeli Ali dostları tarafından seçilen Hasanın halifelikten çekilmesini, alçakça bir zayıflık ve korkaklık değil, tersine gerçekçi ve şefkat-merhamet dolu bir olay olarak gösterirler.
Yaklaşık 40 bin kişilik ordunun başında, babasının öcünü almak için Haricileri takibeden Hasan, Muaviyenin başında bulunduğu Suriye ordusuyla karşılaştı. Kendisine haber gönderip müzakere isteyen Muaviye, öbür yandan Küfeliler arasına soktuğu gizli adamlarıyla yaydığı yalan haberler ve rüşvetle Hasanın ordusunu parçaladı. Çeşitli kabilelerden oluşan birlikler uyuşmazlığa düştüler ve Hasanı yüzüstü bıraktılar. Bir kısmı ona başkaldırdı, bir kısmı Muaviye ordusuna katıldı.Hatta Hasanın çadırını yağmalamaya giriştiler. Dolayısıyla Hasan yanında kalan bir avuç yandaşıyla yakınlarının kanı dökülmesin diye halifelikten vazgeçip Medineye çekildi. (Moojan Momen, An Introduction to Shii Islam, Yale University Press-1985, s.26-27)
Elbette ki Hasan, ne bir korkak ve alçaktı, ne de onursuzca hukukunu satmıştır. Ancak İmam Hasan; kurnaz bir politikacı olmakla birlikte, hem silah hem de ekonomik zenginliği elinde bulunduran egemen sınıfların temsilcisi Muaviye tarafından rahatlıkla tuzağa düşürülecek kadar zayıf ve deneyimsizdi. Hasanın hasmı öylesine kurnaz ve hilekar politikacıydı ki, Sıffin savaşında kaybetmek üzere olduğu anda bile durumu lehine çevirebilmişti. Oysa Ali, Muaviye ve Amr ibn ül Asın hileleriyle, yendiği halde yenilmiş sayıldığı sözü edilen savaşın hemen arkasından, toparlanamadan Muaviyenin üzerine gitmesi gerekirken, arkadan vurmamaları için, kendisini terkeden Haricilere yüklenmiş ve bir süre sonra onların büyük bir kısmını Nehrivanda kılıçtan geçirmişti. Küfeyi Halifelik merkezi olarak hazırladıktan sonra bunu yapması Muaviyeyi daha da güçlendirmiş, hatta o bu arada aynı hilekar siyasetiyle Mısır eyaletini de ele geçirmişti.
Hasanın durum değerlendirmesi yapmadan, gücünü ve ordusunun sadakatini tam anlamadan, asıl düşmanını gözden kaçırarak, salt babasının öcünü almak için Haricilerin üzerine gitmesi doğru değildi. Çevresinin etkisiyle Hasanın bu aceleciliği, Muaviyenin çok işine yaradı. Muaviye, Küfedeki Halifelik yönetim çevresindeki sınıfların tereddütlerini ve asıl olarak, Hasanın, bir ihtilalle babasını halife yapmış olan aşağı sınıflardan halklarla, yani Sabailerle ilişkilerinin kopukluğunu gördü. Çıkar gruplarını rahatlıkla satın aldı. Müzakereler sırasında Hasana, kendi durumlarının tıpkı Ebubekir ile Ali arasındaki halifelik anlaşmazlığına benzediği haberini göndermişti. Ebubekir'i tutan kabile şeflerinin çokluğu yanında, yönetime daha layık olsa bile Alinin zayıf oluşu, onu evine kapanmaya zorunlu kılmıştı. Hasanın böyle yapmak zorunda olduğunu açık açık söylüyordu. İşte Hasan, Muaviyenin bu değerlendirmesinin doğruluğunu görerek, babası gibi evine ve inancına sığınmak zorunda kalmıştır. 17.yüzyılda yaşamış, 4. İmam Zeynelabidinin oğlu Zeyd soyundan gelen Senirkentli Veli Baba, Menakıbnamesinde anlaşmayı dönemin Türkçesiyle şöyle anlatmaktadır:
Hz. Murtazanın şehadetinden sonra bivefa Küfilerin (vefasız Küfelilerin) teşvikiyle Şam üzerine ordu çekmiş ise de, Anbar nahiyesinde Şam askeri karşıladığından ve zati alisi bu yolda sefk-i dem (kan dökmek) istemediğinden Muaviye ile beş şart üzerine, Muaviyenin teklifi vechile hicretin kırkbirinci senesinde (M.661) hakk-ı hilafetini ana terketmiş. Ve ol şartlardan evvelkisi şart: Hz. Ali K.V.ye lan ve şetim (lanet ve küfür) olunmaya. İkincisi: İmam Hüseyn Muaviyeye tebaiyyet itmeye ve biat teklifinden muaf tutula. Üçüncüsü: Şam valisi Muaviye yerine kimseyi kaimmekam kılmayub (yerine kimseyi tayin etmeyip), andan sonra İmam Hasan Halife-i Resulullah ola. Hz. Ali taraflısı olan bazı rical (ileri gelenler) incitilmeye ve hapishanede ise koyverile. Beşincisi: Her sene İmam Hasan Basradan ikiyüz bin guruş ala (Kuruş, gümüş dirhem karşılığı olabilir - İ.K.) Zira Şah-ı vilayet (Hz.Ali) şehid oldu. Yirmi iki evlad ve dört nisaye (kadına) sekizyüz guruşluk malı kaldı. Bu sebebten Evlad-ı Ali cümlesi fakıyr idiler. Lakin Muaviye beş şartın dördünü kabul ittim. Beşincisi Lanı Ali ve sebbi Ali (Aliye lanet ve küfür) olmamak kabil değildir. Meğer ki İmam Hasan kanğı camide bulunur ise, o camide sebb ve lanı Ali olunmasın, başka olmak mümkün değildir, didi. Hah-ı nahah (ister istemez) tarafeynden kabul ittiler. Badehu (bunun üzerine) dairesi halkıyla (Hasan) Medine-i Münevveraye giderek kuşe-i inzivaya çekilmiş idi. (Veli Baba Menakıbnamesi, Haz. Doç.Dr. Bedri Noyan, İstanbul-1993, s.82)
Hasanın ne denli yalnız kalmış olduğu, bu koşulların ileri sürülüp kabul edilmesinden anlaşılmaktadır. Sorumluluğunu yüklendiği ailesini açlığa tutsak kılmamak için, babasına cami mimberlerinden küfredilmesini bile sineye çekmiştir Hasan. Kuşkusuz sadece Hasan tarafından değil, ailecek kabul edilmiştir bu onur kırıcı koşullar. Çünkü, Ali ailesinin başka kurtuluş yolu yoktu. Ancak Hasan aile içinde seçilmiş ikinci İmam olarak barışçıl (pasifist) siyasetini ölümüne kadar sürdürmek zorunda değildi. Eğer Hasan Muaviye ile savaşa girseydi, Kerbela olayıyla Hüseyinin taşıdığı büyük tarihsel onur onun olurdu. Ama Ali soyu, Ehlibeyt soyu tümüyle yokolurdu. Çok hırslı ve kindar bir düşman olan Sufyan oğlu Muaviye, Hasan ve yanındakileri öldürmekle kalmaz, Medineye ve Mekke de saldırır, tüm Haşimi sülalesinin sonunu getirirdi. Ali Muaviye için, sen ve baban istemiyerek ikiyüzlülükle İslama katıldınız. Peygamberin vefatıyla da eskiye döndünüz cehaletiniz bitimsiz, dememiş miydi? Cehalet devrinin büyük kin ve düşmanlığı bitimsiz sürüp gidecekti.
Muaviyenin, yapılan anlaşmada Hasana halifelikten vazgeçmesi koşuluyla çok cömert davrandığı görülüyor. Hasan ve yandaşlarına genel af dahil, ailesinin Medinede rahatça yaşaması için yüklü bir mali kaynak sağlamıştı. Bazı kayıtlara göre ise, daha ileride Muaviyenin ölümü üzerine halifeliğin Hasana devredileceği koşulu bile vardı. Yapılacak olan bir savaşın kendisine daha pahalıya malolacağını bilen Muaviye bunlara seve seve razı görünecekti. Halifeliğe ilişkin madde anlaşmada gerçekten varolmalıydı ki, Hasan buna inanmış ve sekiz yıl boyunca Medinede, kendisine gelip Muaviyeye başkaldırdığı takdirde, destekleyeceklerini söyleyen heyetlerin önerilerini reddetmiştir. Hiç kuşkusuz Hasanı ve kardeşi Hüseyini ayaklanmaya zorlayan, Alinin ölmediğini ve onun tanrısal özünün şimdi kendilerinde tecelli ettiğini inandıkları için bölük bölük onlara koşan Sabailerdi. Ayrıca Şii oldukları için Muaviyenin valileri aracılığıyla Aliye küfrettirerek ağır baskı altında tuttuğu Küfe kaynıyordu.
M. Momen, Muaviye İmparatorluk üzerinde öyle bir kuvvetli pençe geçirmişti ki, herhangi bir başkaldırı başarısızlığa uğrardı. Üstelik Hasan söz vermiş ve bir anlaşma imzalamıştı diyerek, Hasanın ayaklanmamasına gerekçeler sıralıyor. (agy, s.28) Bizce Hasan bir isyanı yönetmeye kendisini yetkin göremediği için barışçıl siyaset izlemek zorunluğu hissetmişti. Zaten yapamazdı. Medinede, anlaşma uyarınca Basradan gelen ekonomik yardımı kabul ettiği için bir çeşit gözaltı yaşıyordu. 661 ile 680 tarihleri arasındaki bu dönem, politikaya karışmamak koşuluyla verilen bu yardım, onlar için doğrusu bir zül idi. 19 yıl Ali ailesi bir ekonomik gözaltı olan bu ayıbı yaşadı. Hasan hep Muaviyenin de anlaşmaya uyacağına inanmak istiyordu. Elbette ki uymadı ve 669 yılında, henüz kırkaltı yaşında bulunan Hasanı öldürttü. Büyük olasılıkla Muaviye, Hasanın artık isyancılardan etkilenmeye başladığı ve harekete geçeceğinden kuşkulandığı için onu zehirleterek ortadan kaldırmıştı.
Hasandan sonra imam olarak Ali ailesinin başına getirilen Hüseyinin on yıllık Medine yaşamı da farklı geçmedi. Hasanın öldürülmesi Ali ailesini iyice sindirmişti. Muaviye yaşadığı sürece onları bu anlaşmaya uymaya zorladı ve gözaltı sürdü. Oysa Küfede Hasanın ölümünden iki yıl sonra (671) Hucr İbn Adi al-Kindi isyanı patlak vermişti.
Muaviye, camilerde minberden Aliyi lanetlemeyi bir siyaset kurumu haline getirmişti.8 Bu siyasete bilinen ilk tepki Hucr İbn Adi başkanlığında bir avuç Küfeli Şiiden geldi. Al Kindi kabilesine mensup Hucr İbn Adi, Sıffin savaşı dahil diğer birçok siyasi olayda Alinin yanında bulunmuş ve onun tarafından yetiştirilmişti. 671de Muaviye yönetimine karşı başkaldırdı. J.Wellhausen, Ebu Mihnef ve Taberiden kaynaklanarak olayı çok geniş biçimde ayrıntılamaktadır. (agy, s.91-98) İsyan kolayca bastırıldı ve Hucr, altı arkadaşıyla birlikte Şama götürülerek Muaviye tarafından idam edildi. Bu yediler, Şiiler tarafından ilk şehitler olarak kutsanır ve saygı görürler. (M.Momen, agy, s.28)
II. II. 2 Hüseyin ve Kerbela Olayı:Şiilik Ortodoks İslam Olarak Tarihte Yerini Alıyor
Bize göre bu Hucr ve arkadaşları (yediler), ortodoks Şii değil, Sabai idiler. Çünkü Aliyi canlarını uğrunda hiç çekinmeden verecek kadar, taparcasına seviyordular ve ona bağlıydılar. Kutsadıkları varlığın lanetlenmesine dayanamamış, isyan etmişlerdi. Muaviye onlara, Aliyi inkar ettikleri takdirde canlarının bağışlanacağını söylediği halde, sevgi ve bağlılıklarından asla ödün vermediler. Muaviyenin yandaşı olan Ayşenin bile kızıp karşı tavır aldığı bu olaya Hüseyin ve Ali ailesinin davranışı yahut haberli olup olmadıkları hakkında bir bilgi yoktur. 70-80 yıl sonra, Hucrün mensup olduğu Al Kinda kabilesinden Banu Kindanın güçlü partisi, Sabailiğin devamı ve daha gelişmiş kolu olan Mansurilerle birlikte halife Abdülmelike başkaldırmıştır.
Başta Hucrün arkasından gitmekten çekinen kabile üyeleri, Sükunlu Malik b. Hübeyrenin hapse atılmış bazı isyancıları parayla da olsa kurtarmasından sonra harekete katıldılar. Ziyad tarafından Şama götürülmüş olan Hucr ve arkadaşlarını kurtarmak için silaha sarılarak yürüyüşe geçtiler. Malikin başında bulunduğu kuvvet Şama yaklaştığında, Hucr ve arkadaşlarının idam edildikleri haberi gelmişti. Onları serbest bırakması için Muaviyeye ricacı göndermiş olan Malik b. Hübeyre çok öfkelenmiş, saldırıya hazırlanıyordu. Siyaset kurnazı Muaviye onları silahla karşılayarak, isyanın büyüyüp genişlemesine meydan vermedi. Onları parayla karşıladı. Muaviyenin 100 bin dirhem (gümüş) göndererek Malikin öfkesini yatıştırdığı ve kendisinin haklılığına onu inandırdığını öğreniyoruz. Açıkça görüldüğü gibi, Muaviye Sükun kabilesi başkanı Malik b. Hubeyreyi 100 bin dirheme satın almış ve isyanı bastırmıştı. Bu olay, kabile aristokrasisinin inanç değil çıkarlar doğrultusunda hareket ettiklerinin en belirgin örneğidir. İşte Hüseyini Küfeye çağırıp, halife olarak başlarına geçirmek isteyenler toplumun bu kesimiydi.
Muaviye 680 yılında öldü. Şii yazarlara göre, sözde ölüm döşeğinde vicdan azabıyla kıvranıp durmuş. Yaptıklarından dolayı ufak bir vicdan azabı duyan adam, ölmeden önce oğlu Yezidi halef olarak atayıp zorba bir hanedan yaratmazdı. Medine valisi Velid b. Akab, İmam Hüseyini Yezide biat etmeğe zorlayınca Mekkeye göçetmişti. M. Momen şöyle yazıyor:
İslam dininin kurallarıyla alay eden bir sarhoş olan Yezidin halifelik makamına oturması namussuzca bir tecavüz, bir gasıptı. Küfede halk bir kere daha kaynaşmaya başladı. Artık Medineye Hüseyini Küfeye gelmeye ve kendilerine liderlik yapmaya zorlayan mektuplar ve haberler geliyordudiye yazıyor. (agy, s.28)
Hüseyini çağıran, Küfenin nüfus çoğunluğunu oluşturan kozmopolit halkı mıydı? Hiç de öyle görünmüyor. J. Wellhausenin açıkladığı gibi, Küfeliler ondan yanlarına gelmesini ve başlarına geçerek Emevi egemenliğine karşı ayaklanmasını istediler. Ancak, Hüseyine mektup yazanlar her kabileden nüfuz ve itibar sahibi kimselerdi. Ayrıca sayıca ve nüfuzca önde gelen Yemenliler de bulunmaktaydı. Kısacası kentin yerli zenginleriyle, Küfeye yerleşip varlık sahibi olmuş yabancı kabilelerin başlarıydı.
II. II. 2. a Hüseyin Müslim Akili Küfeye Gönderiyor
Hüseyin Küfeden gelen çağrıları değerlendirmek istedi. Yezidin valileri, hangi şehirde oturursa otursun onu boyun eğmeğe zorlayacaklardı. Bu nedenle Küfeye gitmeye ve orada şansını denemeye karar verdi. Başka çıkar yolu da yoktu. Ondokuz yıldan beri Medinede yaşadığı ekonomik gözaltı Ali ailesini giderek yozlaşmaya itmişti. Zaten Medine zevk, eğlence ve mizah merkezi halini almış; buradaki Haşimiler siyasetten ve savaşlardan uzak, Peygamberin kabilesinden olma ayrıcalığının zevkini çıkarıyorlardı. Tanınmış doğubilimcilerden Franz Rozenthalın dönemin Arap yazarlarından derlediği, mizah-gülmece yaratıcısı Eşeb ve torunu Şuaybın öykülerinde İmam Hasan ve oğullarının; Hüseyinin kızları, Halife Osmanın iki torunuyla evlenmiş Fatima ve Sukeynenin (Sakine) adları sıkça geçmektedir. Özellikle Sukeynenin eğlenceye düşkün ve birkaç kaç kez evlenmiş kadın olduğu belirtilmektedir. (Franz Rozenthal, Erken İslamda Mizah, İstanbul-1997, Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Arslan, s.35,162-164; 48,92,107,204; 113-118, 132, 152, 172 vd.182) İmam Hüseyin bu yozlaşmayı ve kendi ailesinin prestijinin azaldığını görüyor üzülüyordu. Küfede istediklerini bulamazsa, büyük olasılıkla son İran şahı Yezdigerdin kızı olan karısı Şehribanın ülkesi İrana geçip, oraya yerleşmeyi düşünüyordu.
Hüseyin, Mekkeden hareket etmeden önce amcasının oğlu Müslim Akili gizlice Küfeye gönderdi ve ondan haber beklemeye başladı. Anlaştıkları üzere Müslim önce Sakif kabilesinden, beş yıl sonra Hüseyin ve Ali ailesinin öcünü almak için Kaysaniya adıyla büyük Sabai-Alevi hareketini başlatacak olan Muhtar b. Ubeydin evine indi. Bu gösteriyor ki, Hüseyin Küfeli ortodoks Şiilerden çok Ehlibeyti kutsallaştıran Sabai akımı yandaşlarına güveniyordu. Ancak Küfeli soylular Müslim Akili oradan alıp, Murad kabilesinin önde gelen zenginlerinden Hani bin Urvenin evine yerleştirdiler. Çok dikkatli ve gizli propaganda toplantılarıyla, bir ay içinde yirmi bine yakın Küfeli Şii Hüseyine biad yeminiyle ihtilal ordusuna kayıt yaptırdı. Elbetteki bunları Şamdaki halife Yezidin kulağına ulaştırmışlardı casusları. Yezidin ilk işi, ılımlı ve harekete gözyuman Küfe valisi Numan b. Beşiri görevden alıp, Basra valisi Ubeydullah b. Ziyadi onun yerine geçirmek oldu.
Ubeydullah daha Basradayken Hüseyinin hedefi hakkında geniş bilgi edinerek gelmişti Küfeye. Buna karşılık, evinde yabancı saklayan ya da yabancı görüp de haber vermeyen çarmıha gerilecektir tehdidi işe yaramamış, Müslim Akilin saklandığı ev ihbar edilmemişti. Sonunda Makil adında bir azatlıya 3000 dirhem vererek, onu harekete bağışlamak kandırmacasıyla tanınmış bir Şiinin evine sokmayı başardı. Müslime ulaşan Makil, Hüseyine biad ederek onun güvenini kazanıp aralarına girdi. Böylece Hani bin Urvenin evinde olup biten herşeyi günü gününe vali Ubeydullah bin Ziyada bildirdi.
Herşeyi öğrenen vali, Hani bin Urveyi konağına çağırıp, Şii eşrafın önünde dövdü, hakaret etti. Sonra idam edip Kasaplar Pazarında astırdı. Ne kendi kabilesi ve ne de diğer Şiiler onu kurtarma girişiminde bulunmadı. Ayrıca gelişigüzel birkaç kişi daha yakalanıp kendi kabilelerinin oturduğu mahallelerde astırıldı. Ertesi gün Müslim Akil yanında bulabildiği taraftarlarıyla pazar yerinde toplandı, sözde valiye başkaldıracak, vuruşacaklardı. Bunu duyan Ubeydullah yanlarına geldi. Kendisiyle birlikte sadece otuz silahlı muhafız vardı. Ayrıca parayla satın aldığı en itibarlı Küfe Şiileri eşrafından yirmi kişi de yanında bulunuyordu. Ubeydullahın yerine, bizzat bunlar isyancıları dağılmaları için uyardılar. Müslim Akil tek başına kaldı. Sokaklarda sığınacak ev arayan Müslimi, al Kinde kabilesinden dul bir yaşlı kadın içeri aldı. Ama kadının oğlu korkusundan kabile başkanına, o da valiye bildirince Müslim Akil yakalandı ve vali Ubeydullah tarafından idam edildi. Böylelikle Küfeli ortodoks Şiiler bir kere daha Ali ailesine ihanet ettiler. Bu kez, biraz Ubeydullahın kılıcının korkusundan, ama daha çok parasına tamah ederek ihaneti gerçekleştirdiler.
II.II. 2. b Hüseyin Bir Daha Dönmemek Üzere Mekkeyi Terkediyor
Kayıtlara göre İmam Hüseyin Küfeye gelmek üzere Mekkeden ayrıldığı gün (10 Eylül 680), Müslim Akil öldürülmüştü. Hüseyinin Mekkeden ayrılmasına, başından gittiği ve dolayısıyla sorumluluktan kurtulduğu için, en çok sevinen vali İbn Zübeyr oldu. En yakın akrabalarından Abdullah b. Caferin oğulları kadınları ve çoçuklarıyla birlikte, 54 yaşında bulunan Hüseyinle yola çıktılar. Abbasoğullarından kimse katılmadı. Sadece elli silahlı vardı yanında. Gerisi kadın ve çocuklardan oluşuyordu. Hüseyin Tanimde, Şama giden bir kervanı ele geçirdi. Çünkü develere ihtiyacı vardı. Bundan sonra Küfe yolunu tutarak Zat, Irk, Vadi Zürrummeden geçerek Hacir, Zerud ve Salebiye üzerinden Zübaleye ulaştı. Burada Hac ziyaretinden dönen birkaç Küfeli de ona katıldı. Hüseyin çağrı mektupları ve imzalı biat yeminleri yanında bulunduğu için, düşlerinde Küfede sadık Şiilerle(!) yükselteceği büyük isyan hareketini yaşıyordu.
Hüseyin Salebiyede Müslimin acıklı öyküsünü öğrendi. Küfeli Ebu Mihneften kaynaklanan J. Welhausen bu haber üzerine, eğer öldürülen Müslimin, kendilerine intikam hakkı ve görevi düşen erkek kardeşleri razı olsalardı, Hüseyin seve seve geri dönecekti diyor. (agy, s.104) Bizce Hüseyin, yukarıdaki açıkladığımız nedenlerden ötürü Medineden de, Mekkeden de bir daha geri dönmemek üzere ayrılmıştı.
Küfe valisi Hüseyinin yola çıktığını çoktan öğrenmiş ve onu Küfeye sokmadan ortadan kaldırmanın yollarını arıyordu. Şamdaki halife Yezidin kesin emri vardı. Veli Baba Menakıbnamesinde Muaviye ölürken oğlu Yezide vasiyet idip, ben Ali ile Hasanın işini bitürdüm, cümle memaliki sana biat ittirdüm. İmam Hüseyinin işini de sen bitür diye vasiyyet eyledi demektedir. (Veli Baba, agy, s.81) Yezid de halifeliğini elinden kaçırmamak için, bu vasiyeti yerine getirecektir.
Ubeydulah b. Ziyad, önce Kadisiyeden Tamimli Hür b. Yezidin kumandasında bin kişilik öncü birlik gönderdi. Ama asıl, başında Muhammedin sahabelerinden Sad b. Ebu Vakkasın oğlu Ömerin bulunduğu 4000 kişilik kuvvet, Kerbela yakınlarında bekliyordu. Bu kumandana Yezid, Rey valiliği sözü vermişti. Hüseyine boyun eğdirdiği takdirde hemen gönderecekti. Hür b. Yezid, Küfe valisi Ubeydullahtan, Hüseyine dinlenme olanağı kullanması ve onun bir kalede veya su kenarında konaklamasına izin vermemesi buyruğunu almıştı. Kendisini hemen arkasından izleyen bu öncü birlik yüzünden ne Ninive ne de Gadıriye ve Şefiyede konaklayabildi. Hüseyini bir dost görünüşü altında herhangibir saldırıda bulunmadan öylesine yakından izliyorlardı ki, arkasında namaza duruyorlardı. Hatta Hüseyinin susayan askerlere kendi sularından verdiği bile anlatılmaktadır.
Her fırsatta Ali ailesini ve yandaşlarını eleştiren, sıkça kusur bulan, onlara karşı düşmanca tavır koyan Julius Wellhausen, dönemin siyasi olaylarına her nedense Emevi hayranlığı içinde bakmaktadır. Burada da Hüseyin, Hürün emrindeki birkaç atlıya saldırması için yapılan teklife uymadı; savaşı başlatan kişi olmak istemiyordu (agy, s.106) diyor. Koca bir birlik, bir silahlı müfrezeydi bu, birkaç atlı değildi ki! , Hüseyinin Küfeye yaklaşmasını önlemek için görevlendirilen ve Tamimli genç Hürün komuta ettiği bin kişilik askeri müfrezeye elli silahlı adamıyla saldırması Hüseyin için bir kurtuluş mu olacaktı? Tersine kurduğu dostluk ve gösterdiği sevgi, Hür b. Yezidin tek başına da olsa, daha sonra Hüseyinin yanına geçmesini sağlamıştır. Hür Hüseyin uğruna şehit olmuştur.
II.II. 2. c İmam Hüseyin Kerbela Çölünde Ölümüne Direniyor
Hüseyin sonunda Fırata uzak olmayan susuz bir alanda, kısır, çorak anlamına gelen Akr köyüne yakın bir yerde, Kerbelada konaklamaya zorlandı. Ömer b. Sad, Hazar Denizi kıyılarında ayaklanmış olan Daylamlıları bastırma amacıyla Küfelilerle oluşturduğu 4 bin kişilik ordusuyla, aldığı emir üzerine Hüseyin ve adamlarını kuşattı. Görüldüğü gibi, Hüseyini çağırıp başlarına geçmesini isteyen, biat yemini imzalayan Küfenin saygın kişileri, şimdi Ömer b. Sadın komutasında düşman olarak karşısında bulunuyorlardı. Ali ailesini sevdiklerini ve onların Şiası (yandaşı) olduklarını ileri sürenler, inançları uğrunda şavaşa girmemişler, ama, Ömer b. Sadla Cihada katılmaktan çekinmemişlerdi. Çünkü, Cihadın ardında ganimet vardı, mal, para, toprak kazançları vardı. Kısacası, korkuyla ya da zorlanarak katılmış değillerdi bu orduya...
Ömer b. Sad, Hüseyine buraya niçin geldiğini sordurduğu zaman, o da kendisinin yanında bulunan Küfelilerin davet mektuplarını çıkarıp göstermişti. Ama, şimdi artık burada kalmasına bir gerekçe bulunmadığını, çekilip gitmesi için izin verilmesini istedi. Taberinin Duhniden rivayetine göre Hüseyin, Medineye geri dönmek ya da sınır boylarında kafirlere karşı savaşmak, hatta Şama Yezidin yanına gönderilmek istiyordu. Ama, yine Taberi Tarihinde, Abu Mihnefin Hüseyinin bunlardan hiçbirini istemediği, yerinden ayrılmak niyetinde olmadığı görüşüne de yer verilir. (J.Welhausen, agy, s.107) Bizce Ömer b. Sad ile istişareleri sırasında, Hüseyin gerçekten sınır boylarına gitmek isteği göstermiş olmalıdır. Çünkü buradan onun, İrana geçmek ve oralarda güçlenerek ve herşeyi talan edilmiş, toprakları ellerinden alınarak kendi topraklarında köleleştirilmiş Arap olmayan halkların başında bir ihtilal yapma niyeti sezilebilir. O topraklara gitmek için de Ömer b. Sadın ordusuna katılarak olmasa bile, koruması altında Iraktan çıkması gerekiyordu. Ömeri, böyle bir durumda, Küfelileri bu kez gerçekten Hüseyine kaptıracağı korkusu sarmış olmalıdır. Hemen arkasından Ömer b. Sad, Ubeydullahla görüşmüş, ondan Hüseyinin, Yezidin halifeliğini kabul edip, ona biat etmediği takdirde, bir yere bırakılmaması ve bu amaçla zor kullanması buyruğunu almıştı. Ayrıca, eğer bunu yapamayacaksa, ordunun komutasını derhal, buyruğu getiren Kays kabilesinden Şimr b. Zi Cevşene devretmesini istiyordu Küfe valisi Ubeydullah. Belli ki, babası Sad b. Vakkas İslam Peygamberinin sahabilerinden ve Alinin yakın dostlarından olması dolayısıyla Ömere fazla güvenmiyordu. Ömer b.Sad, başındaki orduyu yönlendirip Hüseyinin tarafına geçseydi, tarihin seyri değişebilirdi. Hemen Küfeyi alıp, Hüseyin adına yükselteceği büyük bir Şii isyanıyla iktidara yürüyebilirdi.
Ömer b. Sad, Rey valiliğinin elinden gideceği telaşı içerisinde, aynı günün gecesi boyunca saldırı hazırlıkları yaptı. Fırat tarafından sararak, suyun önünü kestiler. Hüseyin Yezide biat etmeyeceğini kesin bir dille söylemişti. Daha sonra kampında bulunan yakınlarına, Yezidin istediğinin kendisi olduğunu, isteyen herkesin gidebileceğini içtenlikle açıklamasına rağmen, kimse onu terketmedi. Tek başına da kalsa şehit oluncaya kadar savaşacaktı. Düşmanlar çadırlarının önündeydi, karşılıklı konuşmalar yapılıyordu. Hüseyinle birlikte ailesinden 18 ve yandaşlarından 54 kişi olmak üzere savaşabilecek toplam 72 kişi vardı. Gerisi kadınlar ve çocuklardan oluşuyordu. Kampın suyu ve yiyeceği tükenmişti.
10 Muharrem Çarşamba günü (10 Ekim 680) şafakla birlikte
saldırı başladı. Bu karşılıklı iki gücün vuruşması değil, bir imha
savaşıydı, bir soyun kırımıydı. Bir yanda Şam halifesi Yezidin 5 bine yakın
askerli ordusu, öbür yanda 72 savaşçı. Tarihin o ana kadar eşi görülmemiş
dengesizlikte ve kural tanımayan bir çarpışmasıydı. Ortaçağ savaşlarında
mertlik ve yiğitlik başkuraldı. Ama Kerbelada tam anlamıyla kahpelik,
döneklik, satılmışlık ve acımasızlık yaşanmış, din, ahlak ve insanlık
kurallarının tamamıyla dışına çıkılmış, kişisel hırslar, bencillik ve
çıkarlar önde tutulmuştur. Hüseyinin akrabaları ve sadık adamlarının hepsi de yiğitçe dövüşerek düştüler. Bazıları omuzlarına kırbaları, tulumları takıp Fırattan su almak için Ömer b.Sadın saflarını yararak, bazıları tek başına 15-20 kişiyle birden çarpışarak şehit oldular. Küfeli Şii askerlerin gözünü öylesine mal ganimet ve para hırsı bürümüştü ki, bir an önce bu bir avuç Kerbela mazlumunu ezip, Destebadaki Daylamlılar üzerine cihad için yola çıkma acelesi içindeydiler. İslam dinini yayma adına kutsal cihadı düşünenler, İslam Peygamberinin torununu katletmenin inanç ve ahlaki sorumluluğunu akıllarından bile geçirmediler. Askerlerden komutanlarına ve valisine kadar hepsinin vicdanları körelmiş, insanlıklarını unutmuş, çıkar ve makamların tutsağı olmuşlardı. İçlerinde insanlığını anımsayan bir tek kişi, Tamim kabilesinden Hür b. Yezid oldu. Yezid ordusunun öncü müfrezesinin genç komutanı Hür tek başına Hüseyinin tarafına geçti ve yiğitçe vuruşarak şehit oldu.9
Hüseyinin üvey kardeşlerinden Abbas su kırbası omuzunda, yalın kılıç safları yararak ırmağa ulaşan tek savaşçı olmuştu. Çadırdaki kadın ve çocukların suuu, su!diye inlemeleri, son kalan savaşçı erkek olarak onu öylesini etkileyip güçlendirmişti ki, yardığı saflardaki yüzlerce kişi engel olamamış, suya ulaşmıştı. Kırbayı doldurup attı omuzuna ve yine daldı safların arasına. Vuruşmaktan gücü kesilmek üzereydi. Korkularından yanına yaklaşamayan Yezid askerlerinden birkaçı gücünün kesildiğinin farkına vararak, arkadan önden saldırıp, iki kolunu birden omuzlarından budadılar. Kırbayı dişleriyle tutarak çadıra yetiştirmeye çabalıyordu. Üzerine oklar yağmaya başladı. Kırbayı delip suyu toprağa akıttılar ve Abbasın vücudunu delik deşik ettiler.
Buna rağmen sağ kalan tek yetişkin erkek olan Hüseyin, çadırda inleyen birbuçuk yaşındaki oğlunu alıp kollarıyla havaya kaldırarak ona olsun acımalarını, bir damla su vermelerini istedi. Bazı kayıtlara göre, Hüseyin çocuğunu havaya kaldırırken, Sad İbn Vakkasın oğlu Ömer onu gördü. Yanında duran keskin nişancılarından Harmeleye Harmele, Hüseyine bir cevap ver! demesiyle, zalim okçu Hüseyinin herkesin görmesi için elinde yükselttiği masumun boğazına nişan alıp bir ok gönderdi. Çocuğunu, babasının elinde şehit etti. (M. Tevfik Oytan, Bektaşiliğin İçyüzü Cilt 1, İstanbul-1960, s.246) Askerler giderek çemberi daraltmaya ve kadınların ve çocukların bulunduğu çadıra doğru yaklaşmaya başlamışlardı. Hüseyin kılıç ve kalkanını alıp son gücüyle saldırdı. Birçoğunu tepeledikten sonra aldığı 33 kılıç yarası ve 34 darbeyle onu yere yıktılar. Kimsenin kafasını kesmeğe cesaret edemediğini gören Şimr, hemen kılıcını çekip Hüseyinin kafasını gövdesinden ayırdı. Askerler gerek Hüseyinin başsız bedenini ve gerekse çadırdaki karısı, kızı, oğlu ve yakınlarının karısı çocuklarını soyup yağmaladılar, çırılçıplak bıraktılar. Hüseyinin kesik başını alan Şimr, hasta olduğundan savaşa katılamayan oğlu Ali (Zeynelabidin) ve kadınlarla çocukları çıplak develere bindirip kafile halinde Şamda haber bekleyen Yezide götürdü. Aynı Şimrin 656daki Sıffin savaşında Alinin şiası (yandaşı) olarak Muaviyeye karşı çarpıştığı bilinmektedir. (J.Welhausen, agy, s.114, dipnt.40)
II.II. 2. d Kerbela Olayı Üzerine Şii Görüşünün Eleştirisi
Hüseyin, Iraka yaklaşırken Küfede isyanın çökertildiği, Müslim Akil'in öldürüldüğü hakkında uyarılar almıştı. Doğrusu Şii tarihçileri, yolculuk sırasında konaklama yerlerinden birinde (Salebiyede) Küfeden korkunç haberi aldıktan sonra Hüseyinin yanındaki yoldaşlarını toplayıp, kendilerini ölüm ve felaketin beklediğini, onlara anlatmış olduğunu kaydetmektedir. Hüseyin, bu noktada Medineye geri dönebilir, ya da kendisine yapılan Tayy kabilesinin dağlık bölgedeki kalelerine sığınması önerisini kabul edebilirdi. Bu hareket yollarını reddettiği gibi, Küfeye ve bir felakete doğru gitmekte ısrarlı olduğu için kendisini hemen terketmelerini bildirmişti.
M. Momen, bu konularda düşüncelerini belirttikten sonra, aynı sayfalarda Kerbela olayı ve Hüseyinin büyük direnci, kendisini kurban edişi üzerinde çağdaş Şii tarihçilerinden S.H. M. Jafrinin yorumundan, bazı ayrıntılar geçmektedir. Jafri özetle şunları söylüyor :
Açıktır ki Hüseyin, karşılaşacağı tehlikelerin tamamıyla farkındaydı. Kafasında İslam toplumunun bilincinde bir devrime neden olmayı planlamış ve bir stratejiye sahip bulunuyordu. Ayrıca açık olan bir şey daha vardı; Hüseyin Hicazda kolay yapabileceği bir askeri desteği örgütleme ve harekete geçirmeye çalışmadı ve ne de mevcut herhangibir fiziksel gücü kendi çıkarı için kullanmayı denedi Öyleyse Hüseyinin kafasında ne vardı? Neden hala Küfe yönünde gidiyordu? Batılı İslam tarihçiliği, bütün dikkati Kerbela olayının hemen göze çarpan dışsal görünüşü üzerinde toplamış ve Hüseyinin kafasındaki çatışmayı (ihtilafı) tartışarak içsel tarihi çözümlemeye asla uğraşmadığını göstermek doğrusu cansıkıcıdır.... Oysa bir bütün olarak Kerbela olaylarını dikkatli bir araştırma ve analiz, Hüseyinin başlangıçtan beri, Müslümanların dinsel bilinç ve anlayışlarında tam bir devrim, bir ihtilal yaratmayı planladığı gerçeğini açığa çıkarır. Hüseyinin davranış ve eylemlerinin hepsi gösteriyor ki o, askeri güç ve kudret aracılığıyla kazanılan bir zaferin daima geçici olduğu gerçeğinin farkındaydı. Çünkü daha güçlü bir iktidar zaman içinde onu çökertebilir. Fakat acı çekme ve kurban vermeyle kazanılmış yengi ebedidir ve insan bilinci üzerinde silinmez izler bırakır
Gerçek Jafrinin düşündüğünden farklıydı. Hüseyinin Mekke ve Medine halkından askeri bir örgütlenme yaratmasını sağlayacak somut koşullar yoktu. Yezidin valilerinin ağır baskıları ve mensup olduğu Haşimi kabilesinin de siyasetten uzak durmaları için verilen paralarla ekonomik rahatlığa kavuşmuş olması, önemli bir engeldi. Ayrıca Hüseyinin aristokrat tavrı da, bu kentlerdeki köleler ve yabancı (mevali) azatlılarla, yani emeğiyle geçinen aşağı sınıflarla ilişki kurmasına engel oluyordu. Ya da yönetimin baskısından bu ilişkiyi kuramamıştı. Oysa Alinin, Ehlibeytin gerçek destekleyicileri ve kendi ailesini kutsallaştıran, bu uğurda canlarını vermekten çekinmeyecek olanlar asıl toplumun bu kesimleriydi. Hepsi de, amansız koğuşturmalar yüzünden yeraltına inmiş olan Sabai örgütlenmelerine bağlıydılar. Daha sonraki yıllar üvey kardeşi Muhammed Hanefi bunu başaracaktı. Hüseyin ise siyasetini, Hicaz dışındaki kabile başkanlarını kutsal aile ayrıcalığıyla kendisine çekmeye bağlamıştı. Bir de, daha önce sözünü ettiğimiz İrana, İslam İmparatorluğunun sınır boylarına ulaşmak gibi bir hedefi olabilirdi
Jafri yorumunu tam bir idealist diyalektik içinde sürdürmektedir:
Eylem ve karşı eylem (action and reaction) arasındaki mücadele ve çatışmanın doğal gelişimi şimdi gündemdeydi. Yani, Muhammedin ilerici İslamcı eylemi (progressive İslamic action), İslamöncesi putperestlik pratiğinin düşünme yöntemleri içerisinde Arap tutuculuğunu bastırdı. Fakat otuz yıldan daha az bir zaman içinde bu Arap tutuculuğu, Muhammedin aksiyonunu bir kere daha değiştirmek ve bozmak için, güçlü bir reaksiyon (karşı eylem) başlatmıştı. Yezidin karakterinde tam iktidar oldu. İslam şimdi, Hüseyinin düşüncesinde, eski Arap reaksiyonuna karşı Muhammedin aksiyonunu (eylemini) yeniden etkin kılmanın korkunç gereksinimi içindeydi ve bunun için tam anlamıyla bir sarsıntıya muhtaçtı Hüseyinin, İslama ilişkin ilkelere açıkça reaksiyon gösteren Yezidi kabul etmesi, Muaviye ile Hasanın durumunda olduğu gibi sadece politik bir düzenleme anlamına gelmeyecekti, aynı zamanda Yezidin karakteri ve yaşam yolunu onaylamak olacaktı Hüseyin, sadece silahlı gücün İslam eylemini ve bilincini kurtaramayacağını anladı. Ona göre büyük bir sarsıntıya, kalpleri ve duyguları sarsmaya gereksinim vardı. Bunun, sadece acıçekme ve kendini kurban verme sayesinde başarılacağına karar verdi. Bunu anlamak, özellikle Sokrates ve Joan of Arc (Jean dArc) gibi idealleri için ölümü kucaklayanların kahramanca eylemleri ve fedakarlıklarını iyi değerlendirenler için anlamak zor olmayacaktır. Bunların hepsinin üstünde, insanlığın kurtuluşu için İsanın kendini feda etmesi örneği vardır (M.Momen, agy, s. 31-32)
Elbette onuru, düşünce ve inançları ve büyük idealler için canını vermiş kişilerden insanlık çok şey öğrenmiş, onlar çağlar boyu kendilerinden sonra gelenler için, erdem, yiğitlik, korkusuzluk ve haksızlığa direnme örnekleri oluşturmuşlardır. Hüseyin de bu örneklerden biridir. Hüseyinin büyüklüğü, Yezidin haksızlık ve zalimliğine boyun eğmemek için, bir avuç yandaşıyla 4-5 bin kişilik silahlı çıkarcı güce Kerbela çölünde ölümüne direnmesiydi. Jafrinin yazdığı gibi, Hüseyin ailesini yanına almış, çeşitli uyarılara rağmen kalplerde ve duygularda büyük sarsıntı yaratmak ve İslam İmparatorluğunu sarsmak için Mekkeden kefene dolanıp çıkmamıştı. Ölüme değil, kurtuluşa ve doğrudur - Muhammedin aksiyonunu yeniden yükseltmek için, onun gibi mücadele vermeye gidiyordu.
Jafride inanç duyguları iyice ağır basmış olmalı ki, sonraki satırlarda Hüseyinin, babasının kuzenlerinden İbn Abbasın, ailesi ve çocuklarını götürmemesi yönündeki uyarılarını tutmayışını şöyle açıklıyor :
Karşı güçlerin vahşi doğasının genişlemekte olduğunun farkına varan Hüseyin, kendisini öldürdükten sonra Umeyyeoğullarının (Emevi yönetiminin) kadınları ve çocuklarını esir alıp, Kufeden (Neredeyse Akr köyüne yakın Kerbeladan, demesi kalmış. İ.K) Damascusa (Şama) götüreceğini biliyordu. Muhammedin esir edilmiş ailesini götürecek bu kervan Hüseyinin mesajını halka iletecek, reklamını yapacak ve Müslümanların kalplerini bu trajedi üzerinde düşündürmeye zorlayacaktı. (agy, s.32)
Tarihsel sonuçları bilen çağdaş Şii yazarın, Hüseyinin de kendi başına gelecekleri aynısıyla bilerek Mekkeden ayrıldığını sanki gerçekmiş gibi ileri sürmesi onu yüceltmiyor. Tersine küçük düşürüyor, başlarda anlattığı, bazı nedenlere dayandırıp bir sonuca vardıran diyalektiği de ortadan kaldırıyor. Bu anlayış, Hüseyinin kendi alınyazısını bildiği ve buna engel olabilecek her türlü yardım ve kurtuluş önerilerini reddettiğine inanan Şiilerin (ve gelenekçi Alevilerin) anlayışıdır. Onlara göre Muhammed, torunu Hasanın ağzından, Hüseyinin ise boynundan öper ve ağlarmış. Sorulduğunda, Hasanı ağzından zehir içirerek, Hüseyni boynunu keserek şehit edeceklerini söylermiş. Dahası Kerbelada melekler ve cinler ordularını çekip, Hüseyine yardıma gelmişler, ama o kabul etmemiş. Örneğin, yukarıda dipnotta bazı kıtalarını verdiğimiz Hatayinin Kerbela şiirinde şu dizeleri görebiliyoruz:
"İmdadına geldi cafer-i cinni Başında var idi yüzbin ecinni Emreyle Hüseyin koymayak cannı Ne yaman kastetti kafir murani
Emredin adem donuna girelim Görünerek karşısına duralım Anlar bize biz anlara vuralım Yolunda dökelim bir damla kanı"
Hüseyinin İsaya benzetilerek, dünya insanlığının kurtuluşu için kendisini ve ailesini kurban ettiği yargısı da fazlaca idealist bir yaklaşımın ürünüdür. İsa Peygamber de çarmıhta ölüme insanlığı kurtarmak amacıyla, isteyerek gitmemiştir. Ancak her ikisinin de hak bildikleri, doğruluğuna inandıkları yaşam biçimini oluşturan inancı sürüdürememektense ölmeyi yeğledikleri gerçektir. İsanın direnci, çarmıhtaki dayanılmaz büyük ızdırabıdır. Hüseyin ise en yakınlarının, gözleri önünde tek tek hunharca şehit edilmelerinin verdiği büyük manevi acıyla dolu olarak, son nefesine kadar vuruşarak direnmiştir. II.II. 2. e İmam Hüseyin Ağlama ve Dövünme Duvarı Değil, Zalimlerin Zulmüne Karşı Ölümüne Direnmenin Simgesidir
Hüseyinin Kerbelaya kadar yolcuğunu uzatması, ailesini ve kendisini ölüme götürmek için değil, tersine kurtuluş umudunu yakalaması içindi. Bu umut Hicaz ve Irak topraklarından uzaklaşmaya bağlıydı. Hüseyinin bu yolla kurtuluşu, Emevi yönetimi altında ezilen, her türlü maddi ve manevi baskıyla sömürülen halkların da zamana yayılı (belirli bir zaman içinde) kurtuluşu olabilirdi. Yoksa Hüseyin, Tamimli Hür b. Yezidin başında bulunduğu öncü kuvvetlere saldırsaydı yine aynı felaket yaşanacaktı. Küfeli askeri birliğin başındaki Ömer b.Sadla, dolayısıyla Küfe valisi Ubeydullah ve Emevi Halifesi Yezid b. Muaviye ile görüşmelerin tam sekiz gün sürmesi, kurtuluş için Hüseyinin bir çeşit gönüllü sürgünde ısrar etmesinden olmalıdır. Ancak yönetim onun gizli niyetlerinden kuşkulandığı için Kerbeladan uzaklaşmasına izin vermemiş ve Yezide biatı dayatmıştır. Oysa Hüseyin, hangi görünümde gerekçeler gösterilirse gösterilsin, bunun nasıl bir gurursuz ve aşağılanmış bir tutsak yaşam olduğunu biliyordu. Kardeşi Hasanın, halifeliğini kabul ederek Muaviye ile yaptığı anlaşmayla yaşadığı 19 yıllık Medine esaretine, kesinlikle bir daha geri dönemezdi. Manevi ölümü değil, direnerek ölümü, nesnel yokoluşu tercih etti. İnsanın, toplum yararına yarattığı düşünce, inanç ve haklı dava uğruna ölümü, onun manevi olarak sonsuza kadar yaşamasını getirmiştir. Hüseyin, zalimlerin zulmüne ve haksızlığa karşı ölümüne direncin simgesi olarak hep yaşamış, bayraklaşmıştır. Onun yaşaması, Kerbela kırımıyla birlikte ortodoks İslam olarak tarihte yerini almış olan Şiiliğin, bu kırımı her Muharrem ayında Kerbela Tragediası gibi sunuşuyla, Şiilerin karalara bürünüp, zincirler ve kesici aletlerle vücutlarına acı verme törenleriyle olmamıştır. Hüseyin, ağlama-sızlama ve dövünmeyle simgelenen bir cansız duvar değildir. O, mücadelede, sabır ve direnişte hep yeniden can bulmuştur. Hüseyinin tam 14 yüzyıldır yaşaması, onun öcünü almak adına ilk isyan ateşini yakarak, onun direnişi ve haksızlığa başkaldırısını kendilerine bayrak yapan, 684lerde Sabai-Kaysanilerle başlayıp, 15. ve 16. yüzyıllardaki Kızılbaş direnişlerine kadar süren yüzü aşkın ihtilalci Alevi hareketleriyle gerçekleşmiştir.
Emevi yönetimleriyle yaptıkları işbirliğine ek olarak Abbasi yönetimine de büyük vezirler ve valiler vermiş olan Ortodoks Şiiliğin ve Şiilerin Ali evladına, Ehlibeyte sevgisi ve bağlılığı hiçbir zaman Alevilerinki gibi olmamıştır. Şiilerin çağlar boyu sürdürdükleri, Muharrem ayında Kerbela Şehitlerine ağlama, yas tutma ve dövünmeler, (Küfeli) Şiilerin Hüseyine ihanetlerini ve Yezid ordusuna katılıp ona silah çekme günahlarını bağışlatmak içindir. Deyim yerindeyse, bu törenler, tövbe etme ve Hüseyinden af dileme törenleridir; Küfeli ihanetçi Şiilerin Hüseyini şehit ettikten sonra kurdukları Tavvabin (Tövbeciler, tövbe edenler) geleneğinin sürdürülmesidir. Aşağıda genişçe anlatacağımız gibi, bu kişileri harekete geçirmiş olan suçluluk duygusuydu. Emevi yönetimine başkaldırarak sürdürdükleri mücadeleyi Kerbelada Hüseyinin tarafına geçerek sürdürselerdi, tarihin seyri değişebilirdi.
II.II. 3. Küfede Tavvabin (Tövbe edenler) Örgütlenmesive Suçluluğun Bedelini Ödeme Çabaları
Hüseyinin ölümünden kısa bir süre sonra, ihanetlerinin korkunç sonuçları karşısında Küfelilerin vicdanları rahatsız oldu. Tanrının yaptıkları bu ihaneti bağışlaması için, Tövbe Edenler örgütünü kurarak, Hüseyinin öcünü almaya ve kendilerini bu uğurda feda etmeye andiçtiler. Yaşları altmışın altında olmayan kişilerden oluşan bu örgüt 100 kişiyle kurulmuştu. Başlarında Huzaa kabilesine mensup, Peygamberin eski sahabilerinden Süleyman b. Surad bulunuyordu. Bu kişi daha önce de Hüseyini Küfeye çağıran Şiilerin başındaydı. Bunun yanısıra Tavvabun veya Tavvabin (Tövbe edenler) adı verilen bu Şii örgütünün oluşturduğu birliğin başında Fezare, Ezd, Bekr ve Becile kabilelerinden dört başkan daha vardı. Yezidin ölümüne kadar gizli kalan örgüt, Süleymanın toplantılarda sık sık yaptığı aşağıdaki konuşmayla, giderek genişliyordu:
Altından buzağı yapıp ona taptıktan sonra eski İsraillilerin yaptığı şeyi siz de yapın! Musa onlara büyük günaha girdiniz, şimdi bu günahı ölümle silin dediğinde onlar, ancak bu suretle suçlarından kurtulacaklarını anladıkları için, boyunlarını bıçağa uzatmışlardı. Şu halde siz de öyle yapın. Kendinizi ölüme adayın, kılıçlarınızı ve mızraklarınızı bileyin; kendinize savaş araçları ve at hazırlayın! Allahın yanında af aramanın yegane çaresi, sonunda mahvolsak bile kendimizi mücadeleye atmaktır. Ölülerin durumu, işlediğimiz suç yüzünden işkence gören biz yaşayanlardan daha iyidir.
Hepsi tam anlamıyla örgütün üyesi olmamakla birlikte, söylentiye göre 16 000 kişi savaşmak üzere yola çıkma sözü vermişlerdi. Ayrıca Medain ve Basra kentleriyle de ilişki kurulmuş bulunuyordu. (J.Wellhausen, agy, s.116-118)
Amaç Hüseyinin öcünü almaktı. Gerek İslam İmparatorluğunda ve gerekse Küfedeki siyasi değişiklikler dolayısıyla harekete geçme zamanı gelmişti. İlk hedefin, önce Küfeyi ele geçirmek ve Ubeydullaha boyun eğip, Ömer b. Sadın ordusuna katkıda bulunarak, Hüseyinin katli suçuna ortak olan eşrafın kovulması isteniyordu. Süleyman ise buna karşı çıkmış ve asıl hedefe, yani Emevi yönetimine ve şimdi yeni Halife Mervan adına Elcezire bölgesinde savaş durumunda bulunan Ubeydullah b. Ziyada karşı onları yönlendirmişti. Böylelikle diğer kentlerdeki Şiilerle birlikte Küfe eşrafının da desteğini alacaklarını umuyordu. 15 Kasım 684de, İbn Ziyada karşı savaşmak üzere Küfe yakınlarında Nuhaylede toplanma kararı alındı.
Toplanma gününde 16 bine karşı, ancak 4000 kişi biraraya geldi. Birkaç gün sonra, her kabileden Araplar ve bazı Kurra (Kuran okuyanlar) ehlinden oluşan atlı ve iyi donatılmış bu Tavvabin birliği Kerbelaya vardığında aralarında yabancı köleler ve azatlılar, yani mevali yoktu. Birlik tamamıyla Ortodoks Şiilerden oluşturulmuştu. Kerbelada Hüseyinin mezarının çevresinde bir gün boyunca geceli gündüzlü ağlayıp sızlayarak, hem kendisine karşı suçlu olduklarını itiraf ettiler, hem de öç almaya and içtiler. 19-20 Kasım 684, ilk Kerbela şehitlerini anma ve ilk matem törenlerinin yapıldığı tarih olmalıdır. Buradaki kalabalığın, aynı dönemde Hacı olmak için Kabeyi tavaf edenlerden çok daha fazla olduğu bildirilmektedir. Buna dayanarak, J.Wellhausenin Kerbela Şehitleri kültünü İranlıların değil Küfeli Tövbecilerin (Tavvabin) yarattıklarını söylemesi bizce de doğrudur. (agy, s.119)
Süleymanın başında bulunduğu Tavvabin Şii ordusu, Fırat kıyısı boyunca hareket ederek Karkısiyeye, oradan da Habur ırmağı üzerinden Resulaynde karargah kurdu. Burada dinlenme halindeyken, Ubeydullahın 30 bin kişilik beş Suriye birliğinden ikisinin 4 Ocak 685te ansızın saldırmasıyla kuşatılıp darmadağın edildi. Yiğitçe çarpışan Tövbecilerin büyük bir kısmı öldürüldü. Sağ kalanlar geri çekilirken, zamanında kendilerine katılamayan Medain ve Basralı Şiilerle karşılaştılar. Ama artık iş işten geçmişti. Toparlanıp savaşı sürdüremediler.
Bu kişileri harekete geçirmiş olan sadece suçluluk duygusuydu. Bu çabayı Kerbelada Hüseyinin tarafına geçerek sürdürselerdi, kuşkusuz tarihin seyri değişecekti. Artık yapıp yapacakları tek şey gözyaşı dökmekti. Böylece, büyük yas içinde karşılıklı ağlaşıp dağıldılar. Bu uğurda ölenler ise ihanet suçluluğunun bedelini bir ölçüde ödemiş oldular.
8 Emevilerin bu siyasetlerini fethettikleri, yayıldıkları ülkelerin en küçük birimlerine kadar götürdüklerini, 10.yy. Arap gezgini İbn Fadlandan öğreniyoruz: Kharizm ülkesinde Ardakuva adında bir köy var. Burada oturanlara Kardaliya denilmektedir. Dilleri tıpkı kurbağa viyaklamasına benzemekte. Her namazın sonunda inananların emiri Ali bin Abi Talibe lanet etmektedirler. (İbn Fadlan, Voyage Chez Les Bulgares de la Volga (Volga Bulgarları Arasında Gezi) Paris-1983, Fransızcaya Çeviren Marius Canard, s.14)
9 Alevi Görgü Cemleri sonunda, Hüseyini ve Kerbela şehitlerini anlatan nefesler (Mersiye) okunup onların aşkına su içilerek Yezide lanet (teberra) ve Hüseyine rahmet ve sevgi (tevella) gösterisinde bulunulur. Cem Birleme adı verilen bu törenlerde Kerbela olayı anlatılır. Tamimli Hür b.Yezid, isim benzerliğinden dolayı genellikle Emevi halifesi Yezidin oğlu olarak bilinir. Babasına karşı çıkmış, onu lanetlemiş ve Hüseyine geçmiş bir oğul olarak adı Kerbela şehitleri arasında saygıyla anılır. Acaba büyük Alevi ozanı ve Kızılbaş Safevi Devletinin kurucusu Şah İsmail Hatayi de bu yanlışı bilerek mi yapmıştır? O da, kırkaltı dörtlük içinde anlattığı Kerbela olayında birçok dörtlükte Hürü övmekte ve Yezid'in oğlu olarak tanımlamaktadır. Olasıdır ki o bu yanlışı kasıtlı yapmıştır. Yezid diye nitelendirilen Osmanlı Padişahının, yani Kızılbaş düşmanının oğlu da babasına lanet edebilir bilincini yayacak bir propaganda sezilebilir özünde:
Ol Yezidin bir evladı var idi Gayetden pehlivan ismi Har(?) idi Her manada imamları görürdü Kimseler de irşat etmezdi anı
Babası oğlana gayet kakıdı Oğlan babasına lanet okudu Oğlanın ervahı ezelden pak idi Hidayet erişti buldu imanı
Sığındı Sübhana oğlan bindi ata Çok ok uçurdular ermedi hata Kerbela çölünde erişti zata Öptü secdeyledi tuttu demanı
Eğildi destini bir bus eyledi Atasının ettiğini söyledi İsmi Hır idi değişti Hür oldu Gayetten sevdiler ol pehlivanı
|