İNANÇ, DÜŞÜNCE VE SİYASAL TARİH BAĞLAMINDAAlevilik
KAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ
Ismail Kaygusuz
II. I. 2 Abdullah İbn Saba ve Sabailer
Alevilerin gerçek İslami atalarının Sabailer olduğu gerçeğini vurgulayarak konuya girmek istiyoruz. Taraftarlık deniyorsa, taraftarız. Haksızların zalimlerin karşısında; ezilen halkların, zulüm gören toplumların yanındayız ve gücümüz çerçevesinde onların mücadelelerini yazıyoruz. İşte bu bağlamda Abdullah İbn Saba, İmparatorluğa dönüşmekte olan İslam devletinin yayılmacı, talancı-sömürücü ve baskıcı oligarhlar yönetimine karşı halkı ayaklandıran ilk toplumsal alevi önderi olma onurunu taşır. Sünni ve Şii İslam tarihçi yazarları ve idealist burjuva tarihçileri, ya onun inançsızlığı-sapkınlığı ve İslama ilk bölücülüğü soktuğunu ballandırarak anlatır ya da yaşamadığını yazarlar.2
Halife Osmanı övmekle bitiremiyen ve üzerine toz kondurmayan Hintli islam tarihçisi Prof. K. Ali bile, onun politik önderliğini ve halkı Osmana karşı onun kışkırttığını yazmak zorunluğunu duymuştur:
Çıkarı için müslüman olmuş (Ne türden çıkar için? Herhangibir açıklama yoktur. İ.K.) Yemenli bir yahudi olan Abdullah İbn Saba, Osmana karşı kışkırtma olaylarında önderlik rolünü üstlendi. Başarıyla eylem tohumlarını ektiği Basra, Küfe ve Suriyeden sürgün edilince, Mısıra gitti. Orada da Osmanın aleyhinde vaızlar vermeye başladı. Onun konuşmalarıyla çokları etkilendi ve böylece isyancıların gücü giderek arttı. Zaten birçok birçok milliyetler kılıçla boyun eğmişler ve sonuç olarak müslümanlığı zorla kabul etmişlerdi. Ve hala müslümanlara karşı kesin kin ve nefret besliyorlardı. Karışıklığı fırsat bilerek, şimdi onlar da isyancıların yanında yer almıştı.(Prof. K. Ali, M.A., agy, s.118)
İbn Sabanın yaşamı hakkında kesin ve doyurucu bilgi yoktur. Yaşadığı çağdan beri onun eylem ve inançlarına karşı olan yazar, siyasetçi ve tarihçiler tarafından çoğu aleyhte yazılmış bilgiler günümüze gelmiştir. Herşeyden önce, Ali partisinin (Şia) kurucularından, ama asıl en büyük propagandacısı olarak tanınır. Ayrıca İbn Sabadan başka İbn al-Sawda, İbn Wahb, İbn Harb gibi adlarla anılmasından bile, bize göre nominal evidence (isimsel kanıt) olarak, kişiliği üzerinde yorumlar yapmak olasıdır. İbn Saba, yani Saba Oğlu namıyla, Ethiopianın, tarihsel Saba Melikesi Belkıs ilişkisiyle Süleyman Peygambere ulaşan, çok eski yahudi (Falaşlar) yerleşmelerinden Saba kökenli (Yemenli) olduğu anlaşılıyor. İbn al-Sawda, yani Sevda Oğlu unvanıyla, taparcasına sevdiği, sevdalandığı Ali sevgisinin yandaşı ve yayıcısıdır. İbn Wahb, yani veren, ihsan eden, dağıtan, bağış sunan kişi anlamı çerçevesinde Vahab Oğlu adıyla, halkın arasında herkese yardımcı, cömert ve zalimden alıp mazlumlara dağıtan sevilen bir halk önderidir. Ayrıca onun yiğitliği, korkusuzluğu, dövüşmesini iyi bildiği ve savaşçılığını vurguladığını düşündüğümüz İbn Harb, yani Savaş Oğlu adı da o derece dikkat çekici değil midir?
Abdullah ibn Sabanın kışkırtıcılığı ve sapkınlığı(!) üzerine, özellikle al-Tabariden (9.yüzyılın sonları 10.yüzyılın başları) sonra Sünni tarihçiler tarafından çok çeşitli tanımlamalar yapıldı. Bunlardan al-Makrizinin (Khitat II, 334) "İbn Saba olayı, Muhamme'in sahabileri arasında mükemmel uyumdaki ilk bozulmadır demesi, onun sahabilerden, yani Peygamberin yakın arkadaşlarından olduğunu belirliyor. Bazıları kabul etmese de Peygamberin zamanında Musevilikten İslamiyete geçmiş ve onun yakınlarından olacak kadar beceri ve yeteneklidir. (İbn Saba hakkında çeşitli görüşler için bkz. M.G. S. Hodgson, The Encyclopaedia of Islam, Vol II. Leiden, E.J. DRILL, 1986, s. 51) Ayrıca Aliyi tapacak kadar sevmesi, onun sayesinde müslüman olduğu ve onun üstün bilgi ve erdemleriyle bu dini öğrendiğinin kanıtıdır.
İbn Sabanın kendisine verilmiş unvanlardan da ortaya çıkan karakteri, onun yeni bir öğreti ve eylemlerdeki önderliğinin temellerini fazla bilinmeyen geçmişinde aramak gerektiğine işaret edebilir. Ona, İslamda ilk ayrılık tohumlarını atan, birliği bozan fesatçı Yahudi dönmesi gözüyle bakarak küfretmek, inanç-düşünce ve eylemlerini aşağılamaz ve küçültemez. Bu Peygamberin amcası oğlu, damadı ve aynı zamanda varisi olarak onun soyunu sürdüren Alinin kendisine küfürdür. Çünkü İbn Saba tam tersine, yukarıda örneklemelerle açıklanmaya çalışılmış olan sosyo-ekonomik değişimlerle yaratılan toplumsal eşitsizliği, özel mülkiyet hırsı içindeki çıkar grupları ve geniş toprak sahiplerinin oluşturduğu sınıflarla bozulmuş toplumsal birliği, İslamın temellerinin sağlamlaştırılmaya çalışıldığı Muhammedin Medine döneminde (Alevilikte Musahiplik kurumunun somut başlangıcı olan) Muhacir-Ensar (şimdi Arap-Mevali) Kardeşlik Akdi temelindeki Ortak kazanıp ortaklaşa yeme ve herşeyin eşit üleşimi ilkesi içinde yaşamayı yeniden sağlamak için mücadeleye atılmıştır. Öyle sanıyoruz ki, bazılarını yukarıda vermiş olduğumuz Ali Divanından şu sözler, Abdullah İbn Sabaya ışık ve yol gösterici olmuştur. Büyük olasılıkla Ali bu sözleri, Ömer ile Osmanın halifelik dönemlerinde (634-656) söylemiştir:
Malı yalnızca kendin için kazanılmış olarak düşünme Allahtan kork ve malını paylaş. Ey çoğun çoğunu isteyen şaşkın, bunca malı toplamaktan amacın nedir? Çok malı olanın ömrü mü uzuyor? Utançtır insana, evinde serilip yatarken komşusunun üstsüz başsız, bükülerek açlıktan yatması. Utançtır yoksulu ezmek, ona zulmetmek Nasıl bir hastalıktır, sen evinde tok yatarsın etrafında deriyi kemirmeye hasret duyan yürekler varken. Benim evim, gelen herkesin kendi ortamıdır, kilerimiz yiyecek alana açıktır. Bütün varımızı sunarız, sadece ekmek ve sirke olsa da. Çok kimse çalışıp çabaladığı halde zenginliğe ulaşamazken, bir diğeri hiç emek harcamadan zengin oldu. Ve mal üstüne mal topladılar. (Oysa) kişiyi ev barındırır, hırkası üstünü, ayıbını örter; ölmeyecek, yani ihtiyacı kadar yemek yetmez mi insana?
Görülüyor ki, Abdullah İbn Sabanın, Arap ve zorla müslüman olmuş halkları (mevali) ardına alıp Mısırdan Medineye uzun yürüyüşünün teorik temeli Alinin bu görüşlerinde yatmaktadır. Yukarıda örneklediğimiz Abu Zar Gaffarinin görüş ve eylemlerinin temelinde de kuşkusuz bunlar yatıyordu. Osmanının halifeliğinin başından itibaren, Alinin Şiası (Partisi), ondan pasifist siyaseti bırakmasını istemişlerdir. Çünkü Ömerin izlediği yayılmacı fetihçi siyaset nedeniyle, çevrelerindeki üstsüz başsız, açlıktan bükülüp yatan yoksula zulmederek, mal üstüne mal yığmış olan (burjuva tarihçilerinin hangi nedenlerle ve nasıl demokratik seçim yapan bir meclis gibi gösterdiklerini bir türlü anlayamadığımız) kabile şefleri ve olygarkhoslardan oluşan Hakemler Kurulu doğal olarak Osmanı seçmişti. Muhammed zamanında uygulanan ve Kuranın birçok ayetlerinde vurgulanan eşitlik ve paylaşım ilkeleri çoktan unutulmuş, Cihad, talan, Ganimet gibi çıkarlarına uygun gelenler ise harfiyen uygulanıyordu. Alinin Osmanın halife seçilmesi üzerine ona söylediği şu sözler, aktif siyasete başlamayı karar verdiğini gösteriyor:
353. Eğer hakemlerin atamasıyla bu (halifelik) görevi devraldım diyorsan, senin hakemlerini atayan (Ömer) nerede?
354. Peygambere yakınlığını öne sürüp, bunu hakettiğini söylüyorsan hasımlarına karşı, ona senden daha yakın ve evla (öncelikli) olan da var. (agy)
Burada Alinin öncelikli diye sözettiği, elbette ki kendisidir. Bunlara daha ağır sözler ekleyerek açık açık ısrarını sürdürüyor:
1756. Görevi devralacak bir şeref sahibi olacaksa, onun en yakını benim. O (Muhammed), ilmiyle büyüttü beni ve onun ilminin bilgini oldum.
1765. Ey bu hakka sahiplerin hakkına tecavüz etmek isteyen, sen ne kadar da cahil ve aptalsın! (agy)
Elbette ki, ne aptal ne de cahildi Osman. Özçıkarcı bezirganlığını, kabilesi ve yakınlarına çıkar alanlarını peşkeş çekerek, Muhammedin Medine İslamı diye birşey bırakmadı; İslami toplumsal eşitliği ve birliğini parçalayarak; Kuran'da yaptığı ekleme-çıkarma değişiklikleriyle kutsal kitabı iktidar ve kendi soyçıkarları için araç gibi kullanarak; dinin kurucusuna da dine de en büyük kötülüğü yaptı.3 Ali bu kötülüklerin geç farkına vardı. Gecikmeyle birlikte, kişisel ahlak ve erdemin herşey olduğu yanılgısına da düştü. İşte Abdullah İbn Saba bu gecikmeyi kendi öz yöntemleriyle, Sabaililik öğretisiyle unutturdu ve son hızla öncelleştirdi.
Abdullah İbn Saba ile Abu Zar Gaffari aynı siyasi amacın militanlarıydı. Amaçları Ali Şiasını (partisini) iktidara getirme ve ilk dönem Medine İslamlığının eşitlikçi, üleşimci sınıfsız toplumuna geri dönmekti. Ancak her ikisinin de hitap ettikleri toplumsal kesimler farklı olduğu gibi yöntemleri de farklıydı. İslam Peygamberinin ben bilimin şehriyim, Ali kapısıdır: Ena Medinet-ül İlmi Aliy-ün babuha diye nitelendirdiği Ali İbn Abu Talib, ben zamanın bilginiyimderken kendini övmüş olmuyor, gerçeği söylüyordu.4
Ali Divanından kullandığımız alıntıların nasıl diyalektik materyalist yorumlara açık olduğu ortadadır. Alinin bu şiirsel siyasi ve felsefi söylemlerine yansıyan görüşlerini temel alan Abu Zer Gaffari, kısacası başta halife Osman olmak üzere tüm yöneticilere; kabile başkanları, yeni oluşmuş büyük toprak sahipleri ve askeri oligarşiye sesleniyordu. O, herkes zorunlu ihtiyaçları (için en azını ayırdıktan sonra) ötesindeki varlığı ve gelirlerinin tümünü, sadaka olarak Tanrının hizmetinde harcamalıdır derken, ayetlerden örnekler okuyarak, onları Kurana uymaya; Allahla ve cehennem ateşiyle korkutmaya çalışarak ilk Medine İslamlığına geri çağırıyordu. Diğer yandan Malik el Eşter, Saad İbn Vakkas, Ebu Musel Eşar gibi Kurra ehli (Kuranı ilk okuyanlar) Ali partisinin militanlarındandı. Halife Osman Abu Zer Gaffariyi, şehirden şehire sürgün ederek öldürttü.
Buna karşılık Abdullah İbn Saba farklı bir toplumsal düzlemde hareket ediyor ve halkı ayaklandırıyor, sık sık olaylar çıkartıyor, ama, yönetim tarafından cezalandırılmak şöyle dursun yakalanamıyordu bile. Basrada görülüyor, Küfede çıkardığı olayların arkasından, Suriyeden sesi geliyordu. İmparatorluğun çeşitli bölümlerinde Osmana karşı her kışkırtma ve başkaldırı hareketinde onun parmağı vardı.
Bu sırada Mısır valisi, Osmanın mali ve yayılmacı siyasetinin baş şampiyonu ve has komutanlarından Abdullah b. Sadın kışkırtmalarını bastırmak ve Halifeyi desteklemek için, yerine bir adamını koyarak Mısırdan ayrılmıştı. 645-646 yılından beri Mısır ve Kuzey Afrika halkları üzerinde Amr İbn-ül Asla birlikte zulüm ve baskı uygulayan bu vali ayrılır ayrılmaz, Mısırdaki muhalif isyancı grupların başında bulunan Muhammed b. Hudhayfa, İbn Sabanın etkili propagandasıyla eyalet yönetimini ele geçirdi. Sadın vekili Al-Sahib b.Hişam Mısırdan kovdu. (EI, Vol.II, Leiden-E.J.Brill,1986, s.51)
Abdullah İbn Saba, böylece Mısırda tam başarıya ulaşıyor ve isyancıların başında uzun bir yürüyüşten sonra, Medineye giriyor ve Halifenin evi kuşatma altına alınıyor. Önce, hakkını gasbetmiş rakibini korumak için oğullarını gönderecek kadar erdemlilik gösteren Alinin önerisiyle valilerin değiştirilmesi isteniyor. Tarihçiler burada ağızbirliği etmişlercesine; dindar, yumuşak huylu ve biraz zayıf karakterli olarak nitelendirdikleri Halife Osmanı temize çıkarmak için, akrabası ve baş danışmanı Mervanın vali atama yazılı buyruğunu değiştirerek gönderdiğini yazmaktadırlar. Zaten diğer eyaletlerden gelen isyancılar da Medine sokaklarını doldurmuş ufak bir kıvılcım bekliyordu. Onların dertleri, valilerin değişimi gibi geçici bir çözüm değildi; halkın çoğunluğunun yararına bir yönetim ve birkaç büyük toprak sahibi ve askeri oligarhların ellerindeki büyük varlık birikiminin eşit paylaşımını istiyorlardı. Böyle olunca, başa geçirmek istedikleri pasifist (barışcıl) Alinin de aracılığıyla isyancıları ikna ederek zaman kazanmak varken, Mervanın Halifenin vali atama yazısını bu mektubu getiren kişiyi öldürün biçiminde değiştirmesi akla uygun bir siyaset değil. Muaviyenin Medinedeki ayağı, onun kadar muhteris ve kurnaz olan Mervanın bunu yapacağını biz sanmıyoruz.5
Alinin aracılığıyla isyancılarla yönetim arasında valileri değiştirme yönündeki uzlaşma gereğince, yeni atanan valilerin birer heyetle yola çıktıklarını görüyoruz.
Basra, Küfe ve Mısır gibi farklı yönlerde giden ve Halifenin mektubunu götüren bu heyetlerin aynı gün aynı saatte başkent Medineye dönmeleri fiziksel olarak olanaksızdır. Olasılıkla bu sahte mektubu onlar uydurmuş ve ve Medine halkını gafil avlamayı planlamışlardı. Halife böyle bir mektuptan tamamıyla habersizdi. Bunu çok ciddi bir yeminle bildirdi fakat ona inanmadılar.
A Study of Islamic History (İslam Tarihi Araştırması) isimli kitabında Prof. K. Alinin bu açıklamalarına (s.120) farklı nedenlerden katılıyoruz.
Hintli Prof. H. Ali, Halife Osmanı masum, yönetimini adil kabul ettiği için, başkaldıran halka düşman gözüyle bakmakta ve olayı bu gözle yorumlamaktadır. Yukarıda ve dipnotta açıkladığımız nedenlerden ötürü Osmanın vali atama buyruğunu değiştiren Mervan değil, Prof. H. Alinin de işaret ettiği gibi ayaklanmayı yönetenlerdi. Bu değişikliğin, yani oraya varır varmaz buyruğu getiren kişiyi öldürün emrinin, Mısıra atanan yeni vali Muhammed bin Ebubekir için verilmiş olması doğrudan İbn-i Saba çevresine bağlanabilir. Medine sokaklarını doldurmuş olan isyancılar gergin beklemektedirler. Baskı, yoksulluk ve sıkıntıların valilerin değişmesiyle giderileceğine inandırılmaya çalışılmaktadır. Başta Ali olmak üzere aracılar, halifelik makamının zarar görmemesini, dokunulmaz olmasını istemiş olmalılar. Doğrusu belki de halife seçileceğinden emin olan Ali, Osmanın öldürülmesinin aleyhinde kullanılabileceğini kuvvetle tahmin ettiği için böyle davranmak zorunluluğunu hissetti.
Ayaklananların uzak eyaletlerden Medineye kadar gelmiş olmalarının asıl nedeni Ali değil miydi? İbni Saba halkın arasında asıl onun tanrısal gücünün ve İslam toplumu için tek kurtarıcı olduğunun propagandasını yapmamış mıydı? Bundan dolayıdır ki, isyancıların öfkesini Alinin barışçıl tavrı dindirmiş, uzlaşmaya razı etmişti. Ama iyi bir siyasi önder olduğu anlaşılan Abdullah İbn Saba, bundan hiç memnun olmamıştı. Ne valilerin değişimi, hatta Osmanın makamından indirilip sağ bırakılması bile çözüm olamazdı düzenin yıkılması için. Birkaç yıldır Basradan Suriyeden Mısıra kadar halkın arasında durup dinlenmeden Alinin adına yaptığı propaganda ve verdiği vaizler sonunda binlerce insanı peşine takip uzun bir yürüyüşle Medineye ulaşmış, tam Halifeyi alaşağı edecekken Alinin barışçıl siyasetine takılmıştı. İçte bu gergin bekleyiş içinde, yaratılan bu mektup olayıyla birlikte, eyaletlerden aynı anda gelen yeni birliklerle halk galeyana getirildi. İntikam intikam! sesleri arasında doğrudan Halifenin konağına saldırdılar. Alinin oğullarının kapıda beklemesi de işe yaramamış, saldirganlar pencerelerden girerek Osmanı odasında öldürmüşlerdi. Yine Hintli Prof. H. Alinin satırlarından Abdullah İbn Sabanın bundan sonraki rolünü okuyalım:
Osmanın ölümüyle herşey çığrından çıktı. Medine kentinde anarşi ve kargaşalık egemen oldu. Üç isyancı takımdan en güçlüsü Mısır birliğiydi. Mısırlı isyancıların önderi Abdullah İbn Saba, beş gün süren anarşinin ardından, Peygamberin onun adına vasiyet ettiği Halifeliğin Alinin hakkı olduğu temeli üzerinde Ali davasını destekledi. 23 Haziran 656da Ali, isyancılar tarafından Halife olarak selamlandı ve halk tek tek ona biat yemini etti. Alinin Halife seçilmesiyle İslam tarihinde yeni bir dönem açılıyordu. (agy, s.125)
Görüldüğü gibi Alinin halife seçilişi kendisinden önceki halifeler gibi olmamıştır. Onu diğer üç halifeden ayrı tutmak tarihsel zorunluktur. Onları yönetime getiren kabile şefleri ve son çeyrek yüzyıl içerisinde ortaya çıkmış geniş toprakları ve varlık birikimini ellerinde tutan küçük bir azınlığın temsicileriydi. Oysa Ali, ezilen baskı gören Arap ve Arap olmayan halklar tarafından bir ihtilal sonucu seçilmişti. Kimdi bunlar? Küfe ve Basradakiler gettolara yığılmış büyük çoğunluğu topraklarından koparıp, zorla müslüman edilerek köleleştirilmiş İranlı olan yabancılar ve fetih ganimetlerinden pay alamıyan, giderek yoksullaşmış yerli küçük ticaret sahibi esnaflar, yabancı lüks mallarla rekabet edemiyen artizanlar , yani şehirli Araplardı. Yine Basra tuzlalarında ve Mısırda, Medinedeki su kanallarında çalıştırılan ve sayıları yüzbinleri bulan emekçi Nubialı zenci köleler İşte yıllardır Abdullah İbn Saba bu insanların arasında Alinin propagandasını yapıyor; onun Muhammedin Medine İslamlığındaki eşitliği, adaleti getireceğini ve ancak Peygamberin halefi olarak Alinin kendilerini kurtaracağını yayıyordu.
II.I.2. a İbn Sabanın inanç ve görüşleri
Abdullah İbn Sabanın Alide somutlaşan tanrısal öz inancı, nereden kaynaklanmaktadır? Hangi siyasi amaç için kullandığını ve sonucunu kısaca açıklamayı denedik. Yukarıda İbn Sabanın, Kuran ayetleriyle propagandasını yapan Abuzer Gaffariden farklı yöntem uyguladığını ve hitap ettikleri sınıfların farklı olduğunu söylemiştik. Gaffari yöneticilere ve varlıklılara sesleniyor; onlara Kurandaki eşitlik ve kardeşlik ilkelerini anımsatıyor ve varlıklarını Allah yolunda yoksullara dağıtmalarını söylüyordu. İbn Saba ise seslendiği yoksul ve ezilen sınıfların, onlardan merhamet dileyerek yardım almalarını değil, başkaldırıp sahipolduklarını zorla elegeçirerek aralarında paylaşmalarını istiyordu. Bunu da kafaları almayacak kadar soyut, görünmez tanrının sözleri olarak sunulan Kuran ayetleriyle yapmadı. Zorla ya da cizyeden (kelle vergisi) kurtulmak için kabul ettikleri İslamlığı tam benimsememiş İranlı, Mısırlı yabancı halklar, zenci ve beyaz köleler, ilkel bedeviler arasında Alinin bazı örneklerini verdiğimiz toplumsal düşünce ve görüşlerini yansıtan sözlerini temel alarak vaızlarıyla kışkırtıp isyan ettirdi.
Kuşkusuz Alinin, ben görmediğim tanrıya tapmam dediğini biliyor ve içinde sır olarak saklıyordu. Onun sözleri, öğütleri şiirleri maddi dünyaya dönüktü; Arap ve Arap olmayan halklar, köleler ve azatlılar herkes için eşitlik, paylaşım, sevgi ve mutluluk istiyordu. İbn Saba Alinin çok yakınında bulunmuş, gerek savaşlarda (özellikle Hayber kalesini alışında) ve gerekse elini zülfikara sürmediği 24 yıllık savaşsız dönemde onun olağanüstü güç, yeti, bilgi ve yaratıcılığına tanık olmuştu. Yaşamını İslam öncesi döneminde, Musanın mirasınını kendisine geçtiğini söyleyecek kadar dindar bir yahudiydi. Belli ki dinlerin hepsini iyi incelemişti. İbn Saba propagandasını yaparken, Sabailiğin devamı olan sonraki Kaysanilik, Albailik, Bayanilik Mansurilik vb. bazı akımlarda da açıkça belli olduğu gibi, ayaklandırdığı aşağı tabakadan sınıfların ve halkların eski dinleri Zerdüşt-Mazdeklik, Manilik, Sabinlik-Hermetizm, eski Mısır ve Grek inançlarından kalıntılardan ve eski dini Musevilikten aldığı ögeleri Kuran ve Hadis yorumlarıyla İslama karıştırıp, onlara antropomorfizm (sıfatiyye, insan biçimli tanrı inancı) olarak Ali tanrısallığını sunmuştu. Ali öldükten sonra da, onun ölmediğini, göğe çekildiğini ve bir gün geri dönüp dünyayı adaletiyle dolduracağını söylüyordu.
Şehristani, Kitab al-Milalda (Fransızca çev. s.292), Abdullah İbn Saba ve Sabailer hakkında şunları yazmaktadır:
Sabailer İbn Sabanın yandaşlarıdır. Bu kişi Aliye bir gün, Tanrı sensin dedi. Bu nedenle hemen Medain (Eski Partlara ve 3.yüzyılda Sasanilere başkentlik yapmış Suriye İran sınırında Ktesiphon - İ.K.) kentine sürgüne gönderildi. Kendisinin Judaizmden İslama geçtiği söylenir. Yahudi olduğu dönemde, Nun oğlu Josue olduğu ve Musanın mirasının kendisine geçtiğini iddia etmişti. Aynı şekilde Muhammed Peygamberin onu mirasçı atamasıyla imamlığı Alinin aldığını ilk söyleyen de o idi. (Gulat ya da Mufritun diye adlandırılan - İ.K.) Aşırı Şii mezhepleri ondan, onun düşüncelerinden doğmuştur.
O Alinin gerçekte ölmediğini ileri sürmekteydi. Çünkü Alinin kendisinde, ölümün ona karşı hiçbirşey yapamayacağı tanrısal parça taşıdığına inanıyordu. Bulut biçiminde gelen, yıldırım görüntüsünde seslenen (Alevi köylerinde 30-40 yıl öncesine kadar gök gürlediğinde Ali nağra atıyor! deniliyordu. Demek ki aynı inancın kalıntıları hala yaşamaktadır. - İ.K.), şimşek ışığında gülen Alidir. Bir gün gökyüzünden inecek ve adaletiyle yeryüzünü dolduracak ve haksızlıkları yokedecektir. 6
Julius Wellhausen, İbn Sabanın Ali hakkındaki inanç, düşünce ve iddialarını onun yahudi kökenli oluşuna bağlamaktadır. Yani erken Aleviliğin ( ilk Ali yandaşlığı, Proto Alevilik), heterodoks İslam olarak, erken Şiilik olarak yahudi kökenli izlenimi uyandırdığınısöylüyor. Bernard Lewis'in de (The Jews of Islam, Princeton University Press, New Jersey-1987, s.103) aynı görüşte olduğunu görmekteyiz. Yeterli olmasa da bunda yüksünecek hiçbirşey yok. Kuranın içeriği Tevrattan geçme İsrail Oğullarının öyküleriyle dolu değil mi? Hristiyanlık da, Müslümanlık da kaynağını yahudilikten almıyor mu? Ancak Şünni ve Şii tarihçiler, yazarlar hala Abdullah İbn Sabayı, İslamda ilk bölünmeye sebep olan kişi olarak suçlarken, aşağılayıcı bir biçimde yahudi dönmesi oluşuna bağlamalarına, ya ne demeli?
Tanrının dünya üzerinde meşru vekili olarak monarşik bir peygamber düşüncesi Yahudilerden İslama geçmiştir cümlesiyle başlayan uzun paragrafta J.Wellhausen konu üzerine kısaca şunları söylemektedir:
Muhammedden önce bir sıra birbirine haleflik eden peygamberler mevcut olmuştur. Musanın da aynı türden bir halefi hiçbir zaman eksik olmamıştır. Bu sıra Muhammedden sonra da son bulmamış. Her peygamberin, daha yaşadığı zamanlarda yanında bir halefi mevcut olmuştur. Musanın Josuası (kardeşi Harun - - İ.K.) gibi, Muhammedin de Alisi vardır ve peygamberlik görevi bunun yoluyla devam eder. Gerçi Peygamber benzetmesi Ali ve oğulları için kullanılmamıştır; kendilerine vasi veya mehdi ve genellikle imam deniyordu. Ama bunlar tanrısal hükümdarlık yetkisinin cisimleşmiş (tecessüdü, maddeleşmesi) olması nedeniyle, aslında peygamberdirler (J.Wellhausen, çev. Prof.Dr.Fikret Işıltan, İslamiyetin İlk Devrinde Dini-Siyasi Muhalefet Partileri, Ankara,1989. s.150-151)
Bunları Muhammed aynısıyla uygulamış ve 632de Veda Haccı dönüşünde Gadirhumda kendisinden sonraki vasisini de atadığı bilinmektedir. Ama Sünni İslam, akrabası Aliyi Muhammedin halefi kabul etmemekte, buna karşılık Osmanla başlayan kabile sultası, Muaviye ile oğluna geçip Emevi soylu hanedanlığa dönüşerek, Peygambere vekillik (Hilafet) oluşturmasını hoş karşılamakta ve haklı görmektedir. Oysa Muhammed Aliye tıpkı Musanın Haruna baktığı gibi bakmıştır. Onun bunu belirleyen birkaç hadisi olduğu gibi Alinin Divanından şu sözlerini saptayabiliyoruz:
1318- Amcamın oğlu sorunca, ara bozucuların ileri sürdükleri savları söyledim.
1319- Dedi ki sen kardeşimsin. onlarsa değiller. Biz seninle Harunla Musa gibiyiz
1442-Nasıl ki Musa ile Harun kardeşlerse, ben de öylesine kardeşim Peygambere. Adım ona kardeştir.
1443-Kuran da (müslümanların) benim vilayetime bağlılıklarını ve itaatlarını gerekli kıldı.
1444- Ve beni onlara imam kıldı, ve bunu Gadirhumda bildirdi. (agy, s. 156,172)
M.G.S. Hodgsona göre: İbn Saba Şia için, bazan Cafer tarafından reddedilmiş olan gali (gulatlar, yani coşkunlar, aşırılar - İ.K.) tip olarak gösterilir". (Kashshi, Marifat Akhbar al Ridial, 70) İbni Saba hem kendisi aşırı Şiayı savunurken, hem de ona saldırılırken kullanılan Peygamber hadislerine konu olmuştur. Alinin, onu ve yandaşlarını, kendisini Tanrı ilan ettikleri için ateşe attırdığı söylenmektedir. Bir İsmaili kaynağı ise, onun görünüşte acı çektiğini iddia eden İbn Sabanın lehinde rastgele bir olaydan sözeder. (Haft Bab-ı Baba Sayyid-na, ed. Ivanow, in Two Early Ismaili Treatises, Bombay,1933, s.15)7 Ayrıca Hodgson, önceki paragrafta Tabari ve al-Makrızinin söylemlerine yer vererek; İbn Sabanın Alinin özel hakları temelinde Mısırlıları Osmana karşı ayaklandırdığını zikretmekte ve daha sonra Ali ile Talha ve Zübeyr arasındaki kanlı savaşın, Osmanı öldüren aynı Sabaiyya (Sabailer) tarafından yapıldığını kabul etmektedir.
Buna rağmen bir sonraki paragrafta, bu kişinin arkasında hangi tarihsel şahıs ve şahısların yattığı açık değildir diyerek, tarihe bakış açmazını ortaya koymaktadır. (EI Vol.II, ibidem) Çünkü idealist tarihçiler için bu dönemin tarihsel kişileri Osmandır, Talha ve Zübeyrdir, Alidir, Muaviye vb.dir. İbn Sabayı hiç yaşamamış olarak kavramak, hatta bunu ıspat etmek için seferber olmak, başarılarını tamamlamasına nesnel koşullar engel olmuş halk önderlerinin tarihsel rollerini görmezlikten gelmek ve hiçe saymaktır.
Öbür yandan Alinin, İbn Saba ve yandaşlarını ateşe attırdığını ciddi ciddi yazmak kadar ciddiyetsizlik olamaz. Kendi özhakları için canlarını ortaya koyup mücadele etmiş, iktidara taşımış, düşmanlarıyla kanlı çarpışmalara girişmiş ve kendisini tapacak kadar seven bu insanları ateşe attırması için Alinin aklı-mantığı bulunmayan bir canavar olması gerekirdi. Bunlar Ali düşmanları tarafından çıkarılan iftiraların ötesinde bir anlam ifade etmez. Ali Divanında karşılaştığımız şu sözler, anlamlı olduğu kadar, bu iftiralara karşı savunma niteliği taşımaktadır:
762-Beni destekleyenleri öldürtmüşüm, güya kavmimi kırdırmışım; başımdan burnumu kestirir miyim hiç?
763-Acı birçok olaya, istemeye istemeye ve iğrenerek sabır gösterdim.1325-İnsanlara zulüm etmenin bana ait bir davranış olmadığı bilinir iken, böyle bir söylentiyle bana haksızlık ettiler.
764-Hayret! Allahın dinini inkar etmek için öylesine yalan söyleniyor ki, insanın şaşkınlık ve üzüntüden saçları ağarır.
765-İnsanın kulağına çalınan ve gözüne kara vuran şeyleri Peygamber duysaydı, asla rıza göstermezdi. (Ali Divanı, s.97, 156)
Yine Şehhristaniye göre; İbn Sabanın çevresinde kümelenen yandaşları, düşüncelerini (inancını) gerçek imam üzerinde toplama gerekliliğine, aynı imamın gizliliğine ve Alide yaşayan tanrısal parçanın bedenden bedene geçişi (réincarnation) biçiminde gelecek yüzyıllar içindeki varlığına inanan ilk mezhebi oluşturdular. O, Peygamberin sahabilerinin, Ali hakkındaki bu gerçeği, sonuçta etkilendikleri halde anlamazlıktan gelmiş olduklarını ileri sürüyordu. Burada bir olay tanık gösterilmektedir: Ali, Mekkenin yasaklı kutsal alanında girmiş olan birinin bir gözünü çıkarmış. Orada (kısasa) kısas davası görülürken, Hattab oğlu Ömer: Tanrıya adanmış kutsal toprak üzerinde bulunan bir kimsenin tek gözünü Tanrının eli oymuşsa, ona kim karşı gelebilir?diye bağırmış. Bu olay çok iyi tanındığı için, diyor Şehristani, İbn Saba Aliye bu şekilde tanrısal nitelik yakıştırıyordu. (Shahristani, agy, s.292)
Abdullah İbn Saba hakkında konuşan, Emevi ve Abbasi dönemlerinin halife veya vezir beslemesi tarihçi, fıkıhçı ve hadis toplayıcı yazarları, onu aşağılamak, yermek ve Aliden uzak tutmak uğruna verdikleri bilgiler alabildiğine çelişkilidir. Kimisi Alinin onu daha ilk dönemlerde Medaine sürgün ettiğini söylüyor. Oysa bu sürgün değil; sonuçların gösterdiği gibi, Alinin açıkça oraya, propagandaya Suriyeden başlaması için gönderdiği anlaşılıyor. Bazıları da onun, şeriat hükümleri gereğince, İbn Saba ve Sabaileri, Allaha şirk getirdikleri için ateşe attığını anlatıyor. Bugün bile F. Bulut gibi kendisini akademik düzeyde araştımacı gören biri de Alinin zalimliğini ve bağnaz bir şeriatçı olduğunu - neye ve kime hizmetse bu? - ıspatlamak için bu tür yanlış bilgileri kullanmaktan ar etmiyor.
Öbür yandan Abdullah İbn Saba hakkında ortak kesin kanı şudur: O tanrısal özün Alide saklı olduğuna, Alide cisimlendiğine inanan ilk İslam antropomorfistidir (sıfatiyyeci, insan biçimli tanrıya inanan). Ona göre Ali ölmemiştir, çünkü sahip olduğu tanrısal özü ölüm etkileyemez. Bu öz Ali soyundan gelenlere geçmektedir (réincarnation, hulul); her birinde Ali, dolayısıyla Tanrı tecelli etmekte, kendini görünüm alanına, nesnel varlık alanına çıkarmaktadır (Epiphaneion). Özellikle onun ileri sürdüğünden kimsenin kuşku duymadığı Alinin ölmediği; gökte bulutlarla örtülendiği, gökgürlemesiyle seslendiği ve şimşek çakmasıyla gülümsediği dilemması, Abdullah İbn Sabanın Alinin 661de İbn Mulcem tarafından katledilmesinden sonra göründüğü ve bu dilemmayı propaganda aracı olarak kullandığı da anlaşılmaktadır. Bu açıkça gösteriyor ki, İbn Saba ve arkadaşlarının Ali tarafından ateşe atıldığı tamamıyla yalan ve iftiradır.
2 Mısırlı bir şeriatçının (Murtaza el-Askeri) yazdıklarına dayanarak, onun yaşamadığını, efsanevi bir kişi olduğunu ispatlamak gayretkeşliğiyle A. Gölpınarlının kaleme aldığı Bir Yalancının Düzmeleri, Abdullah İbn Saba, (İstanbul, 1974) kitabının bilimsel ve tarihsel hiçbir değeri yoktur. Mevlevilikten Şiiliğe geçtikten sonra, böyle bir misyon yüklenerek bu kitabı çevirip yorumladığı anlaşılıyor. Gerek kitabın önsözünde ve gerekse kitabı tanıtan yazılardaki Yüzyıllar boyunca Şiiliği Abdullah İbn Saba diye bir yahudi dönmesinin kurduğuna inanılmıştı. Eser böyle bir adamın olmadığını ortaya koyması bakımından pek önemlidir ifadeleri tek yanlı, subjektif yaklaşımla tarihsel gerçeği ortadan kaldırma çabasından başka birşey değildir.
3 Halife Osman döneminde Kuran üzerindeki uzun süreli - özel kişiler elinde bulunan sureleri ve ayetleri derleyip toplayarak - kitaplaştırma çalışmalarının ve yapılan değişikliklerin geniş özeti için Benjamin Walker'ın Foundations of Islam, Great Britain 1998, s.146-171) kitabına bakılabilir. 4 Kuranın ilk büyük ve önemli yorumcusu olan Ali, 1451.Cebrail evlerimizde bizi ziyaret ederek, İslamın farzları ve hükümlerini getirmektedir diyecek kadar kutsal kitaba aşinadır. Ama, bugün Ali Kuranı mevcut değildir, yokedilmiştir. Arap dili grameri üzerinde çalışmaları bulunan Alinin Güzel söz söyleme yöntemi anlamına gelen Nehcet-ül Belaga ve 1044de Ebul Kasım Ali bin Tahir tarafından tarafından derlenmiş şiirlerinin toplandığı Ali Divanı günümüze ulaşmıştır. Çelişkili söylemlerden dolayı bazılarına kuşkuyla yaklaşılabilir. Bizce içindeki bazı şeriatçı söylemler, dönemin Nakiplerinden olan yazarın kendisi tarafından takıyye olarak sokulmuştur.
5 Eğer kesin belgelendirilemiyorsa, biz tersini yapardı diye düşünüyoruz. Çünkü İslam devleti yönetiminde Osmanla birlikte Umeyye oğulları (Emevi) hegemonyasının temelleri atılmış tam güç kazanma aşamasındaydılar. Valilerin usülen değiştirilmesiyle birkaç yıl kazanarak daha da güçleneceklerdi. Zaten Ömer döneminde Suriye valiliğini ele geçirip, evlilik yoluyla Şamda Gassani krallığının mirasına konmuş ve güçlenmiş olan Muaviye bölgede neredeyse bir vassal krallık yapıyor. Merkezden alabildiğine bağımsız davranıyor, fetihlere girişiyor ve Bizansla ticari ve kültürel ilişkiler içinde hanedanlığının temelini hazırlıyordu. Vali değiştirme olayını da rahatlıkla kendi lehine çevirmenin kolayını bulurdu Muaviye. Nitekim Osmanın öldürülmesinin sorumluluğunu da Aliye yükleyerek, yeni sınıfları ve çıkarlarını ardına alıp tarihin seyrini kendi lehine çevirmişti. Oysa olaylar yatıştırılmış olsaydı, Medinede halifeliği ele geçirmek daha kolay olacaktı Muaviye için. Bu nedenlerden ötürü diyoruz ki, Mervanın bu mektup değiştirme olayı doğru değildir.
6 Birinci bölümün konuya ilişkin kısımlarında genişçe anlatıldığı gibi, 940larda Bagraç Türkleri arasında dolaşan Abu Dulaf, onların tanrısallığın Alide cisimlendiğine inandıklarını yazmaktadır. "Alevi Türklerin, Alinin indiği ve tekrar geri döndüğünü düşündükleri gökyüzüne doğru avuçlarını açıp dua ettiklerini" söylemektedir.
7 W. İvanow, Aleviliğin ilk yazılı kaynağı, 760lı yıllarda Abul Khattab tarafından yazıldığı anlaşılan ve Khattabileri işlerken genişçe yer vereceğimiz Ummul-Kitabın başında anlatılan bir olayın Abdullah İbn Sabanın adına bağlı olduğunu ıspatlamıştır; Ummul-Kitab, ed. W.Ivanow, Der Islam, Berlin, 1933
|