AlevilikKAYNAĞI, KÖKLERİ VE GELİŞİMİ Ismail Kaygusuz
I.I Orta Asya Türk Toplulukları Arasında İlk Kabul Gören Sünni İslamlık Değildi Devlet tarihi Türklerin İslamiyete girişini, Ebu'l Fazl Muhammed'in 1282 yıllarında Kaşgar'da yazmış olduğu Mülhakatu eş-şurah ve Musullu İbn el-Athir'in (İbn ül-Esir olarak bilinir, ö.1234) Kâmil fi Tarih adlı yapıtlarında anlatılanlara dayanılarak, Karahanlılar devletini kuran Satuk Buğra Kara Han'ın 10.yüzyılın ortalarında (955-960) 200 bin çadırlık halkıyla yeni dini kabul edişine bağlamaktadır. Bu bilgilerin birer menkıbeden öteye gitmediklerini burjuva tarihçileri de ileri sürdükleri halde (R.Rahmi Arat, Kutadgu Bilig I, Ankara-1979 2.baskı, s.IX), iddia adeta kesinlik kazanmıştır. Gerçekte bu, Karahanlı sülalesinin Sünni İslama geçişini iddia etmekten başka bir şey değildir. Oysa, Hazar'ın güneyinde ve Orta Asya'da yaşayan çok çeşitli Türk boylarının İslamiyetle ilk ilişkileri ve onu benimsemeye başlamaları, çok daha öncedir. Muhammed peygamberin ölümünün üzerinden daha yüzyıl geçmeden dine farklı yorumlar getiren ilk mutasavvıflar ve yandaşları ile, doğrucası heterodoks İslamiyetle (Sünni İslama aykırı olan, ortodoks olmayan İslamiyetle) olmuştur. Diğer bir deyişle Ali-Ehlibeyt inançlı İslamiyet bu halkları kendine bağlamıştır. Bu dönemler, Emevi (Umeyyed) halifelerinin topraklarında Türklerin mevali (köle, yabancı, müşteri) diye aşağılanan topluluklardan öte fazla önemsenmediği dönemlerdir. Ancak, tarihçi Yakut'a bakılacak olursa, Emevi halifesi Hişam'dan (722-743) beri Orta Asya'daki Türkler arasına, onları Sünni İslama davet etmek üzere - kimlikleri bilinmeyen - misyoner elçiler gönderilmeye başlanmıştır. Fransız tarihçisi Jean-Paul Roux şöyle değerlendiriyor: ``İslamiyeti Türkler arasına asıl götürüp yayanlar; uçsuz bucaksız Asya steplerinde dolaşan gezginci mutasavvıflar ve yüklerinin içinde Kur'an mushafları taşıyan tüccarlardır. Bu tüccarlar Hicret'in ilk yüzyıllarında en önemli din yayıcılarıydı. Dünyanın en güçlü ekonomik acentaları ve yüksek uygarlığın temsilcileri olmanın prestiji içinde oralara sokulmuşlardı.'' (Jean-Paul Roux, Histoire des Turcs et des Mongols (Türklerin ve Mogolların Dini), Paris, 1984, s.138-140) Roux, gezginci sufilerin betimlemelerine geçerek, gerek tacirlerin ve gerekse sufilerin etkinlikleri ve yöntemleri konusunda geniş ayrıntılar da veriyor. Bizi en fazla ilgilendiren yargısı şudur: ``(...) Aydınlık kafalı bu varlıksız sefiller, canlı bir inanç e tanrı sevgisiyle hareket eden yüksek ruhlu insanlardı ve yeterince muhalif, aykırı bir gurup oluşturuyorlardı. Kuşkusuz bunların (sufilerin - İ.K.) anlattıkları, kent din bilginlerinin yabancıları İslama davet ederken sundukları bilgileri destekleyici teorik katılıkta değildi.'' (Jean-Paul Roux, agy, s.39,40) Bunlar doğrudur ama yeterli ve açık değildir. Karahanlılar Sünni İslamlığı kabul edinceye kadar İslamiyet, Hazar denizinin batı ve güneyindeki ülkelerden ve Horasan'dan tutunuz, Aral'ı aşıp Baykal gölüne, Çin sınırlarına değin, dağınık durumda yaşayan Türk toplulukları arasında ``Ehlibeyt inancı'', ``Ali yandaşlığı'' yani Alevilik olarak yayılmıştır. Karahanlılar sülalesinin yönettiği bu ilk Türk-İslam devletinde (Karahanlılar) Alevilerin hatırı sayılır derecede varlığını da görmekteyiz. Yoksa Yusuf Has Hacip, Tavgaç Bugra Han'a 1069'da sunduğu Kutadgu Bilig (Kutlu Bilgi) adlı yapıtında, ``Aleviler birle katılmakı ayur (Alevilerin de birlikte katılmasını öğretir)'' başlığı altındaki kısa bölümde şu beyitleri geçmezdi: Onlarda biri savçı urğı turur 4337 Bularnı ağır tutsa kut kıv bulur Bularnı katığ sev köngülde berü 4338 Nengin edkülük kıl baka tur körü Bular ehl-i beyt ol habibka kadaş 4339 Habib savcı hakkı üçün sev adaş Bu beyitler günün Türkçesinde şöyle anlamlandırılabilir: ``Onlardan (Alevilerden) biri elçi yaptırılsa ve bunlar ağırlansa, devlet mutluluk bulur ``Bunları (Alevileri) kuvvetle sev; sevgin gönülden gelsin. Dur bak, gör ve herşey için iyilik et ``Bunlar Ehlibeyt'tendir ve peygamber ile kardaş, sevgili peygamber hakkı için (Alevileri) sev arkadaş'' Büyük mutasavvıf Hallacı Mansur'un (857-922) çağdaşı Tabari'ye göre Orta Asya'daki Türkler heterodoks (aykırı) inançlarla, bir Harici olan Haris bin Süreyc'in kaldırdığı peygamber sancağı çevresinde toplanan Da'iflerin (ezilmiş, zayıf halk) başkaldırısı sırasında (735-745) temasa geldiler. Horasan'da başlayan bu başkaldırı, Emevi yönetiminin yerel renslerin işbirliğiyle bölge halkını sömürmesine karşıydı. Ayaklanmanın bastırılmasıyla Haris bin Süreyç, yanındakileriyle birlikte Toharistan ve Transoksian'ın Müslüman olmayan Türkler tarafından tutulan bölgelerine sığındı. (Tabari, Tarih u Rüsul wa'l mulük, Leiden-1879/81 den aktaran E.Esin, Turcica XVII, 1985, s.8) Emevi İslam imparatorluğunun fetihçi ve yayılmacı siyaseti, Mezopotamya'dan Orta Asya'ya değin işgal ettiği ülkelerin halklarını köleleştirme ve topraklarını, zenginliklerini sömürme üzerine kurulmuştu. Onların İslam dinine sokulmaları da bu hakimiyetin zorgücüyle olacaktı. Mensup oldukları dinin peygamberinin soyundan gelenlere ve yandaşlarına küfretmek, zulüm ve askı altında tutmak, ilk fırsatta ortadan kaldırmak ise, bu devletin iç siyasetini oluşturmaktaydı. Emevilerin Horasan valisi Kuteybe'nin komutası altındaki Arap kuvvetleri, ``mücahitlere has İlahi kelimetullah azim ve hamlesi ile, Türk hakimiyeti altında olan ve bölünerek zayıf düşmüş Fars ve Türk sekene üzerinde zaferler kazanarak Amu Derya ve Siri Derya çevresinde ilerlediler. 713'de Kül Tegin'i Semerkand çevresinde geri çekilmeğe icbar etti. Kuteybe'nin başarılarını, Batı Türklerinin (Türgişler) kahramanca saldırışları geçici olarak hiçe indirdi''. (Prof.Dr. Laszlo Rasonyi, Tarihte Türkler, Ankara, 1971, s.159) Emeviler, bunun üzerine değişik bir yöntemi uygulamış ve bölge feodallarından, prenslerden işbirlikçi kazanma yoluna başvurmuşlardır. Bu konuda Paul du Breuil'in bir saptamasını özetleyerek, Emevi Sünni İslamın yeni siyaseti nasıl uyguladığını görelim. Amaç mevali (köle, yabancı) diye adlandırılan halkların topraklarını işgal etmek ve bu sayede Şam'daki (daha sonra Bağdad'daki Abbasi siyaseti de değişmiyor) halife saraylarının ihtişamını artırmak için para sağlamaktı. ``Araplar cizye (baş vergisi) adı verdikleri aracı kullanarak Müslüman olmayanları serbest bırakma yoluna gittiler. Böylece Yahudi ve Hrıstiyanlar gibi Zerdüşt dinindekiler de kendi kültürel kimliklerini koruyacaklardı. Ancak verginin ödenmesi sürekliydi. Bu nedenle Zerdüşt inançlı orta toprak sahibi köylülerin (Dehakin) pek çoğu, arazi vergilerine eklenen cizye ve faizleri yüzünden ya da bu aşağılayıcı baş vergisinden kaçınmak için din değiştirip Müslüman oldular. Ancak yedi İranlı büyük aile, yüksek memurlar, rahip ve askerler cizyeden muaf tutulmuşlardı. Dağlı nüfus ve Horasan halkının sık sık çıkardığı isyanlar birlikte bastırılmıştır.'' (Paul du Breuil, Le Zoroastrisme (Zerdüştlük), Paris, 1982, s.94-95) Görüldüğü gibi büyük toprak sahibi ailelere, yerli dinin rahiplerine ve askerlere ayrıcalıklı davranılmış, İslama davet sözkonusu bile edilmemiştir. Yerli halkı yönetmek için onlarla işbirliği yapılmış, Roma imparatorluk döneminin ``yerli prens ve kralların işbirliğinde merkeze uzak eyaletleri yönetme'' siyaseti uygulanmıştır. Böylece farklı inanç ve etnik kökenli toplumlar, iki yanlı baskı altında bırakılmıştır. Yeteri kadar toprağı olan orta köylüler (dehakin), cizyeden kurtulmak için zorunlu din değiştirip İslama geçmişler. Bu iki kesim de işgalci Araplarla ortaklaşa, diğer insanlar ve konar-göçer topluluklar üzerinde baskılarını sürdürmüş, onların sürülerine, yaylak ve otlaklarıyla yurtlarına, canlarına ve mallarına acımasızca el koymuşlardır. İşte Azerbaycan, Hazar'ın güneyindeki ülkeler, Horasan ve Orta Asya'da verilmekte olan bu toplumsal yaşam mücadeleleri içerisine, Emevi Sünni İslamlığın karşısındaki Ehlibeyt-Ali inancı, önder ve yandaşlarıyla girip, Türk topluluklarıyla (genelde yerli halklarla) bütünleşmiş ve bunlar kavgalarını birlikte vermişlerdir. Bu bölgelerde yaşayan halkların sosyal mücadele bileşkesinde ilk buluşan, Ehlibeyt-Ali soyundan 4. İmam Zeynelabidin'in oğullarından Zeyd, oğlu Yahya ve torunları olmuştur.
|